Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Bülbül dili, gül hâli
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Nevzatt" data-source="post: 45006" data-attributes="member: 1580"><p style="text-align: center"><img src="http://www.resimload.com/070804/0d5_salatiselamgg6.jpg" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /></p><p></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>İslâm YAŞAR</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong></strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Gül ile bülbül...</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Leylâ ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre, Vâmık ile Azra, Kerem ile Aslı gibi bir hikâye; gül ile bülbülün arasında geçtiği tahayyül edilen macera da.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Bu beşerî maceraların hepsinden eski, renkli ve âhenkli bir hikâyesi var gül ile bülbülün. Anlatılanlar muhayyel de olsa hadisenin yaşandığı ve yaşanmakta olduğu, bunların da onlar örnek alınarak yazıldığı muhakkak.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Mezkûr hikâyelerde mecazî aşkın azabı anlatılırken gül ile bülbülün teşhis sanatıyla yapılan tekellümünde İlâhî sevginin süruru terennüm edildi. Üstelik bu öylesine fıtrî bir şekilde söylendi ki, o kelimeler zamanla kendi manalarından ziyade “sevgi”yi tedai ettirir hâle geldiler.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Onun için gül ve bülbül kelimeleri tek tek söylendiği veya birlikte zikredildiği zaman, diyenlerin ve duyanların zihinlerinde önce sevgi hissi canlandı, kendileri ancak ondan sonra hatırlandı. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Cisimleri hatırlanırken de yine hep münhasıran sevgiye tekabül eden tarafları hafızalarda kaldığı için, ikisi de insanlar tarafından serapa sevginin eseri olarak kabul edildi.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Gerçi, “Ey habibim, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” hakikati mucibince bütün mevcudatın yaratılışının sebebi sevgiydi ve hepsi de o İlâhî sevgi sayesinde meyve vererek hilkatinin hikmetlerini tecelli ettirmişti.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Fakat gül de, bülbül de yetiştiği ve yaşadığı yerler itibarıyla insan muhayyilesindeki sevgi hissini harekete geçirip pek çok edebî sevgi meyvesinin verilmesine vesile olduğu için sevginin şiarı hâline geldi ve o sayede müessir oldu.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Gülün hâlindeydi tesiri, bülbülün dilinde. Şairler gülü güzelliğin tezahürü olarak gördükleri, bülbülün de sevgiyi terennüm ettiğini düşündükleri için onları aşkın sembolü addettiler ve hallerinden, dillerinden kendilerince hayat dersleri çıkardılar.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> “Bakub o şûh ile nâz ü niyâza meşk ederiz</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Gülün tebessümüne, bülbülün terânesine”</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Bu mısralarda da görüldüğü gibi güzeller, gülün tebessüm eden yüzü andıran hâlinden naz etme huyunu alırken, güzelliğe meftun olanlar da bülbülün şakıyışından niyaz edip yalvarmayı öğrendiler. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Bu yüzden güzeller ve kendini güzel hissedenler hep gülün hâliyle hallenerek meftunlarının aşk teranelerine pek itibar etmediler. Âşıklar da onların tavırlarını zalimlik, merhametsizlik, vefasızlık olarak görmelerine rağmen bülbül diliyle yalvarışlarını bir an bile bırakmadılar.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Hâl böyle olunca, gül insanların zihninde nazlı ve zalim bir güzel şeklinde canlanırken, bülbül de mütemadiyen ağlayıp inleyen müşteki bir âşık olarak telâkki edildi. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Aslında gülün ve bülbülün zahirî hâllerinin esas alınmasının neticesinde tezahür eden ve bazı insanların zehabı olan bu telâkki, zaman içinde dilden dile aktarılarak edebî birer mazmun hâline geldi.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Gül ve bülbül, sadece mecazî aşkın ifadesi olan hissî manzumelerde değil, Allah, Peygamber sevgisinin işlendiği ilâhîlerde, naatlarda da aynı mana içinde kullanıldığından bu anlayış asırlardır değişmedi.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Hâlâ da devam ediyor.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> ***</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Bediüzzaman Said Nursî</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Gül ile bülbülün fıtrî muaşakasını, hilkatin hikmetlerine münasip bir lisânla ilk defa o tahayyül, tefekkür ve terennüm etti. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Maddî varlıkları itibarıyla gülü “Tebessüm eden güzel ve lâtif bir yüz” bülbülü de “Gülün aşkıyla maruf hayvancık” diye tarif eden Bediüzzaman, onların aralarındaki münasebeti anlatırken edebî teamüllere pek itibar etmedi. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Daha önce bu meseleyi sanatlarına malzeme yapan bütün şairler, yazarlar gülün şekline ve rengine, bülbülün sesine ve hareketine bakarken Said Nursî onların hilkatlerini ve fıtratlarını esas aldı. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Gülü bitki türünün, bülbülü de hayvan nevinin mümessili saydı ve aralarındaki münasebeti “Nev-i hayvanatın, nebatata derece-i aşka vasıl olan şiddet-i ihtiyacını, nebatatın güzel yüzüne karşı mübarek başları üstünde beyan etmektir” diyerek tasrih etti.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Bu manaları “kendi dili ile konuşan” bülbülün sözlerinden çıkardığını söyleyip onların kendi hâllerinin izahını ve nağmelerinin manasını bilmemelerinin, böyle manalar çıkarmaya mâni olmayacağını anlattı.</strong></span></span></p><p> <span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Bunu yaparken şairlerin hayallerinde canlandırdıkları maceraları bir bakıma teyit etti, ama gülün hâline ve bülbülün diline onlardan çok daha farklı bir nazarla baktı. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Bu sayede bütün şairlerin, yazarların, mevlidhanların, kasidehanların ve sair kelâm ehli insanın aksine, bülbülün “Nağamat-ı hazînanesinin, hayvanî teellümattan gelen teşekkiyat değil, belki atâyâ-yı Rahmaniyeden gelen bir teşekkürat” olduğunu ortaya koydu.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Gerçi Bediüzzaman bunu edebî hassasiyetten ziyade Esma-i Hüsnanın cilveleri hakkındaki ayetleri tefsir ederken yaptı, ama bülbül şairane konuştuğu için bir parça şairane olduğunu söylediği bu bahsin haşiyesinde “Hayal değil hakikattir” diyerek aynı zamanda edebiyata malolan hatalı bir teşbihi de tashih etmiş oldu. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> O zamana kadar şair ve yazarlar, Peygamberimizin (a.s.m.) şahsî ve zatî güzelliğini anlatmak için onu güle benzeterek sevme hissinin güzellik tarafını nazara vermişlerdi. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Fakat hakikî sevginin nebean ettiği muhabbet-i Muhammedîyi bütün yönleriyle ruhlara nakşedecek olan sevme hissinin âşık cihetini işleyen pek çıkmamıştı. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Bu eksikliğin tamamlanması için Peygamberimizin hitabî belâgatının ve Nebevî evsafının bülbüle benzetilerek anlatılması gerekiyordu. Onu da yine Bediüzzaman Said Nursî yaptı:</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> “Bütün bülbüllerin en efdali, en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eâmm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında arz ve semavatın bütün mevcudâtını lâtif secaatıyla, leziz nağamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşânı ve ben-i âdemin bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı Muhammed-i Arabîdir” diyerek Peygamberimizi bülbüle teşbih etti. </strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Böylece hem hüsn-ü ta’lil sanatı yaparak gül ile bülbülün münasebetini olduğundan daha güzel bir sebebe bağlayıp sathî telâkkilerden kurtardı, hem de asırlardır eksikliği hissedilen teşbih-i beliği tamamladı.</strong></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong> Zîra, yegâne gül-ü rânâ da o (a.s.m.), bülbül-ü şeyda da</strong></span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Nevzatt, post: 45006, member: 1580"] [center][img]http://www.resimload.com/070804/0d5_salatiselamgg6.jpg[/img][/center] [size=3][font=comic sans ms][b]İslâm YAŞAR Gül ile bülbül... Leylâ ile Mecnun, Ferhat ile Şirin, Arzu ile Kamber, Tahir ile Zühre, Vâmık ile Azra, Kerem ile Aslı gibi bir hikâye; gül ile bülbülün arasında geçtiği tahayyül edilen macera da. Bu beşerî maceraların hepsinden eski, renkli ve âhenkli bir hikâyesi var gül ile bülbülün. Anlatılanlar muhayyel de olsa hadisenin yaşandığı ve yaşanmakta olduğu, bunların da onlar örnek alınarak yazıldığı muhakkak. Mezkûr hikâyelerde mecazî aşkın azabı anlatılırken gül ile bülbülün teşhis sanatıyla yapılan tekellümünde İlâhî sevginin süruru terennüm edildi. Üstelik bu öylesine fıtrî bir şekilde söylendi ki, o kelimeler zamanla kendi manalarından ziyade “sevgi”yi tedai ettirir hâle geldiler. Onun için gül ve bülbül kelimeleri tek tek söylendiği veya birlikte zikredildiği zaman, diyenlerin ve duyanların zihinlerinde önce sevgi hissi canlandı, kendileri ancak ondan sonra hatırlandı. Cisimleri hatırlanırken de yine hep münhasıran sevgiye tekabül eden tarafları hafızalarda kaldığı için, ikisi de insanlar tarafından serapa sevginin eseri olarak kabul edildi. Gerçi, “Ey habibim, sen olmasaydın âlemleri yaratmazdım” hakikati mucibince bütün mevcudatın yaratılışının sebebi sevgiydi ve hepsi de o İlâhî sevgi sayesinde meyve vererek hilkatinin hikmetlerini tecelli ettirmişti. Fakat gül de, bülbül de yetiştiği ve yaşadığı yerler itibarıyla insan muhayyilesindeki sevgi hissini harekete geçirip pek çok edebî sevgi meyvesinin verilmesine vesile olduğu için sevginin şiarı hâline geldi ve o sayede müessir oldu. Gülün hâlindeydi tesiri, bülbülün dilinde. Şairler gülü güzelliğin tezahürü olarak gördükleri, bülbülün de sevgiyi terennüm ettiğini düşündükleri için onları aşkın sembolü addettiler ve hallerinden, dillerinden kendilerince hayat dersleri çıkardılar. “Bakub o şûh ile nâz ü niyâza meşk ederiz Gülün tebessümüne, bülbülün terânesine” Bu mısralarda da görüldüğü gibi güzeller, gülün tebessüm eden yüzü andıran hâlinden naz etme huyunu alırken, güzelliğe meftun olanlar da bülbülün şakıyışından niyaz edip yalvarmayı öğrendiler. Bu yüzden güzeller ve kendini güzel hissedenler hep gülün hâliyle hallenerek meftunlarının aşk teranelerine pek itibar etmediler. Âşıklar da onların tavırlarını zalimlik, merhametsizlik, vefasızlık olarak görmelerine rağmen bülbül diliyle yalvarışlarını bir an bile bırakmadılar. Hâl böyle olunca, gül insanların zihninde nazlı ve zalim bir güzel şeklinde canlanırken, bülbül de mütemadiyen ağlayıp inleyen müşteki bir âşık olarak telâkki edildi. Aslında gülün ve bülbülün zahirî hâllerinin esas alınmasının neticesinde tezahür eden ve bazı insanların zehabı olan bu telâkki, zaman içinde dilden dile aktarılarak edebî birer mazmun hâline geldi. Gül ve bülbül, sadece mecazî aşkın ifadesi olan hissî manzumelerde değil, Allah, Peygamber sevgisinin işlendiği ilâhîlerde, naatlarda da aynı mana içinde kullanıldığından bu anlayış asırlardır değişmedi. Hâlâ da devam ediyor. *** Bediüzzaman Said Nursî Gül ile bülbülün fıtrî muaşakasını, hilkatin hikmetlerine münasip bir lisânla ilk defa o tahayyül, tefekkür ve terennüm etti. Maddî varlıkları itibarıyla gülü “Tebessüm eden güzel ve lâtif bir yüz” bülbülü de “Gülün aşkıyla maruf hayvancık” diye tarif eden Bediüzzaman, onların aralarındaki münasebeti anlatırken edebî teamüllere pek itibar etmedi. Daha önce bu meseleyi sanatlarına malzeme yapan bütün şairler, yazarlar gülün şekline ve rengine, bülbülün sesine ve hareketine bakarken Said Nursî onların hilkatlerini ve fıtratlarını esas aldı. Gülü bitki türünün, bülbülü de hayvan nevinin mümessili saydı ve aralarındaki münasebeti “Nev-i hayvanatın, nebatata derece-i aşka vasıl olan şiddet-i ihtiyacını, nebatatın güzel yüzüne karşı mübarek başları üstünde beyan etmektir” diyerek tasrih etti. Bu manaları “kendi dili ile konuşan” bülbülün sözlerinden çıkardığını söyleyip onların kendi hâllerinin izahını ve nağmelerinin manasını bilmemelerinin, böyle manalar çıkarmaya mâni olmayacağını anlattı. Bunu yaparken şairlerin hayallerinde canlandırdıkları maceraları bir bakıma teyit etti, ama gülün hâline ve bülbülün diline onlardan çok daha farklı bir nazarla baktı. Bu sayede bütün şairlerin, yazarların, mevlidhanların, kasidehanların ve sair kelâm ehli insanın aksine, bülbülün “Nağamat-ı hazînanesinin, hayvanî teellümattan gelen teşekkiyat değil, belki atâyâ-yı Rahmaniyeden gelen bir teşekkürat” olduğunu ortaya koydu. Gerçi Bediüzzaman bunu edebî hassasiyetten ziyade Esma-i Hüsnanın cilveleri hakkındaki ayetleri tefsir ederken yaptı, ama bülbül şairane konuştuğu için bir parça şairane olduğunu söylediği bu bahsin haşiyesinde “Hayal değil hakikattir” diyerek aynı zamanda edebiyata malolan hatalı bir teşbihi de tashih etmiş oldu. O zamana kadar şair ve yazarlar, Peygamberimizin (a.s.m.) şahsî ve zatî güzelliğini anlatmak için onu güle benzeterek sevme hissinin güzellik tarafını nazara vermişlerdi. Fakat hakikî sevginin nebean ettiği muhabbet-i Muhammedîyi bütün yönleriyle ruhlara nakşedecek olan sevme hissinin âşık cihetini işleyen pek çıkmamıştı. Bu eksikliğin tamamlanması için Peygamberimizin hitabî belâgatının ve Nebevî evsafının bülbüle benzetilerek anlatılması gerekiyordu. Onu da yine Bediüzzaman Said Nursî yaptı: “Bütün bülbüllerin en efdali, en eşrefi ve en münevveri ve en bâhiri ve en azîmi ve en kerîmi ve sesçe en yüksek ve vasıfça en parlak ve zikirce en etemm ve şükürce en eâmm ve mahiyetçe en ekmel ve suretçe en ecmel, kâinat bostanında arz ve semavatın bütün mevcudâtını lâtif secaatıyla, leziz nağamatıyla, ulvî tesbihatıyla vecde ve cezbeye getiren, nev-i beşerin andelib-i zîşânı ve ben-i âdemin bülbül-ü zü’l-Kur’ân’ı Muhammed-i Arabîdir” diyerek Peygamberimizi bülbüle teşbih etti. Böylece hem hüsn-ü ta’lil sanatı yaparak gül ile bülbülün münasebetini olduğundan daha güzel bir sebebe bağlayıp sathî telâkkilerden kurtardı, hem de asırlardır eksikliği hissedilen teşbih-i beliği tamamladı. Zîra, yegâne gül-ü rânâ da o (a.s.m.), bülbül-ü şeyda da[/b][/font][/size] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Bülbül dili, gül hâli
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst