Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur Cemaati
Bediüzzaman Said Nursi
Büyüklenmeci Olmayan Bir Özgüvenin Sahibi Olarak Said Nursi
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="molla_zehra" data-source="post: 54135" data-attributes="member: 30"><p><strong>Büyüklenmeci Olmayan Bir Özgüvenin Sahibi Olarak Said Nursi-2</strong></p><p></p><p>Said Nursî, kendisinin olması gerektiğine inandığı şey ile olduğu şey arasında tam bir uyum halinde yaşar. Kendini tanımlarken “Ey Said-i kasır, âciz ve fakir!”4 ifadesini tercih eder. İnsanın varoluş hâli, yani “mahiyet-i nefsi,” “nihayetsiz bir kusur, nihayetsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr, nihayetsiz bir ihtiyaç, nihayetsiz a’mâl dercedilmiş” bir haldir. Said Nursî’nin benliği bu varoluşsal hâli kabul etmiş görünmekte, kendinden kusursuz bir mükemmel olma hâli, hatasızlık, kusursuzluk beklentilerine girmemektedir. O, insanın mahiyetini, insanî zayıflıkları, kusurlulukları hem insanın olduğu hem de olması gereken özellikler olarak kabul ettiği için, bu ikisi arasında ki tam bir tutarlılık, kendi varoluşunu benimsemesine, kendini kusurları ile birlikte olduğu gibi kabul etmesine yol açmıştır. </p><p></p><p>Çocukluğundan beri üzerinde varolan asabiyet hâlini reddetmemiş, bunu “mahiyet-nefis”in varoluşsal, insanî bir zaafı olarak görerek, kendi kusurunu dercetmiş, kabul etmiştir. </p><p></p><p>Büyüklenmeci bir benlik geliştirmiş kişi ise kendine karşı kibirli standartlar belirler. Kendinden hatasız, kusursuz davranışlar üretmesini ister. Devamlı kendini gözlemler. Hatalı davranışlarını affetmez. Affetmediği davranışlarını kendine yediremediği için, bu davranışlarını kendi üzerine almaz ve devamlı mazaret üretir. Hep başkalarını suçlar. Suçladığı sadece kişiler değildir. Ortam, modern yaşam biçimleri, postmodern yaşam biçimleri suçlama alanına girer. Kendi büyüklenmeci benliği dışındaki her şeyi ötekileştirir ve kendini sütten çıkmış ak kaşık hâline getirmek için insanları ve ortamları kötüleştirir. Kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü üzerine kurmak ister. Siyah ile beyaz arasındaki tüm renklere karşı renk körüdür. </p><p></p><p>İnsan ilişkilerinde ki sorunlar nedeniyle bana gelen insanlara terapilerimde yaptığım bir espriyi alıntılamak isterim. Onlara bazen şunu söylerim: “İyi ki kâinatı, dünyayı ve insanları siz idare etmiyorsunuz. Yoksa bu beklentilerinizle hepimiz yanardık.” Bazen de “İyi ki mahşer günü adaleti dağıtan siz olmayacaksınız. Yoksa hiçbirimiz cennete giremezdik.”</p><p></p><p>İnsanî zayıflıkları, çaresizlikleri, hataları, kusurları reddetmeye çırpınan büyüklenmeci benlik kendini tenkit ede ede özgüvenini yok eder, süklüm püklüm bir kişilik zayıflığının içine girer. Sonra kişiliğindeki zayıflığı da tenkit eder. Bu bir fasit daire hâlinde sürer gider. </p><p></p><p></p><p>Said Nursî de kendini gözlemler. Ama onun gözlemlemesinin amacı varoluşunu borç bildiği Yaratıcı’sına hizmet adınadır. “Seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkib etmiş” der, bunun hikmetini araştırır. Kusurlu yaratılmış hâlini Yaratıcıyı tanıma ve bilmede, hikmetini kendine telkin eder. “Tâ mirsad-ı kusurun ile Fâtır-ı Zülcelal’in seradikat-ı cemâl ve kemâline ve mikyas-ı fakrın ile derecat-ı gına ve rahmetine ve mizan-ı aczin ile meratib-i iktidar ve kibriyasına ve fihriste-i ihtiyacatın tenevvüü ile enva’-ı niam ve ihsanatına bakabilesin ve tanıyasın ve vazife-i hilkatini eda edesin”5 der. İnsanî kusur ile Yaratıcısının Cemâl ve Kemâlini, fakirliği ile Rahmet ve Gınasını, aczi ile Kudretini ve İktidarını anlamaya çalışmasını derketmesi, kendinde yerleşik acizlik, kusurluluk, eksiklik, hata yapabilirlik gibi özellikleri ile barışık olmasına ciddi bir katkıda bulunur.</p><p></p><p></p><p>Narsistleşmiş, büyüklenmeci benlikler zaten Yaratıcı ile ilişki kurmak istemeyen benlikler olduğu içindir ki, insanî zayıflıklarının, kusurlu olmalarının Yaratıcıyı tanıma ve bilmedeki önemini bilmezden gelirler ve bunları reddederler. </p><p></p><p>Said Nursî kusurlarından dolayı kendini ayıplamaz. Tam tersine kusurlarını onaylar. Çünkü kişinin kusurlarından dolayı kendini ayıplaması, bireyin kendini özdeşleştirdiği tanrısal standartlara uymadığı zamanlarda olur. Onun tercih ettiği yöntem Rabbine kusurlarını açması, Onun merhametine sığınması, kusurlarına bahane bulmamasıdır. </p><p></p><p>Said Nursî kendi varoluşunu kötülemez. Ama Yaratıcı adına olmayan, nefsinin istek ve arzuları ile arası iyi değildir. Nefsine “ey nadan nefsim”6 demekten çekinmez. Ama asla, “ey alçak Said” dememiştir. </p><p></p><p>Kendine, kendi standartları ile değil, Yaratıcının standartları ile bakınca, kendine karşı merhametli davranır. Çünkü Yaratıcının standartları insanın kendisi ile ilgili standartlarından daha merhametli, daha adaletli, insaflı ve ölçülüdür. İnsan kendi sınırlarını bilmekte zorlanırken, Yaratıcı kendi yarattığı bir varlık olarak insanın acizliğini, sınırlarını, kusurlarını, eksikliklerini mutlak bilendir. Bu yüzden Yaratıcının insandan beklentisi, insanın kendi geçiciliğini, mutlak acizliğini, kusurluluğunu derketmesi ile Kendisine sığınılması ve herşeyin Ondan beklenilmesidir. </p><p></p><p></p><p>Yaşadığı her ne olursa olsun, tüm yaşantısı Yaratıcının isimlerine ayna olduğu gerçeğinin bilinciyle yaşamış olan Said Nursî, kendi varoluşsal hâliyle uyum içinde olmanın verdiği özgüvenle, yaşadıklarından dolayı kendine acımamış, bir kurban gibi görmemiştir. Yaşadıklarına rağmen, o sadece kadere değil, kaderin adaletine güvenmiştir. Yaşadıklarından yola çıkarak, naz makamında değil, niyaz makamında kalmaya devam ederek, Yaratıcı karşısında şımarıklık gütmemiştir. Tersine bir davranış, insanı suçluluk, aşağılık, kötürüm edilmiş, eziyet edilmiş duygularına sokar ki bu da insanın içindeki enerjiyi, motivasyonu felç eder. Kişi burada kendi sorumluluğunu almak yerine yeniden ve tekrar tekrar insanların kendine haksızlık yaptığına, kendi değerini bilmediklerine hükmeder. </p><p></p><p>Onun hayatında şikayet yoktur. Ne insanlardan, ne olaylardan, ne Yaratıcıdan. Hiç bir şeyden. “Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına.” 7 diyebilmesi, kişiliğindeki görünüşteki asabiyetin altında, benliğinin Yaratıcı karşısında nasıl da boyun eğici, teslimiyetçi olduğuna işaret eder. Bu şikayet etmeme hâli hem bir teslimiyetin ve güvenin, hem de büyüklenmeci olmayan bir benliğin göstergesidir. O kendisiyle uğraşanlardan dahi şikayet etmez, ama onları Kaderin adaletine şikayet eder. </p><p></p><p>Ancak kendisi ile arası iyi olan, kendi varoluş hâlini olduğu gibi kabul eden ve bunu Yaratıcıya kulluk hâline dönüştürebilen insanlar, hayatının başına gelenleri de kabul edebilir ve yine O’nun la ilişkilendirir. “Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız” der. 8</p><p></p><p>•••</p><p></p><p>Asabi insanlar ikiye ayrılır. </p><p></p><p>Birinci gruptakiler asabi olduklarını kabul edenler, asabiyetlerini başkalarına yüklemeyenler, asabi olma sorumluluğunu üstlenenler, asabî davranışlarından dolayı insanları ve ortamı suçlamayanlar, asabiyeti bir kusur olarak algılama cesareti gösterenler ve bu kusurlu hâli Yaratıcının mutlak mükemmelliğine bir ayna yapanlar. </p><p></p><p>İkinci gruptakiler ise eksik ve kusurlu olmayı bir eksiklik ve kusurluluk olarak kabûl ettikleri için mükemmel olmaya çalışan, asabiyeti bir eksiklik olarak addedip kabul etmeyenler, kabul etmedikleri için de olmadıklarını iddia edenler, hatta saklayanlar, asabî davranışları için başkalarını suçlayanlar, bir türlü ben hatalıyım demeyenler. </p><p></p><p>Said Nursî’nin asabiyetinin çekiciliği birinci grupta yer almasından kaynaklanıyor ve gerçekten onun asabiyeti de, kuru ağaçların yandığında ışık ve ısıya dönüşmesi gibi, bizim kalbimizde ısıya ve nura dönüşüyor. </p><p></p><p>Said Nursî’yi “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebildiği için çok seviyorum ve böyle diyebilme cesareti ve güveni olduğu için de Said Nursî bende güven duygusu uyandırabiliyor. </p><p></p><p><a href="mailto:mustafaulusoy@zaferdergisi.com">mustafaulusoy@zaferdergisi.com</a></p><p></p><p></p><p>1 Abdülkadir Badıllı. Bediüzzaman Said-i Nursî. Mufassal Tarihçe-i Hayatı. II.cilt. S. 770</p><p></p><p>2 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 61</p><p></p><p>3 Said Nursî. Barla Lahikası. S. 199</p><p></p><p>4 Said Nursî. Nurun İlk Kapısı. S. 33</p><p></p><p>5 A.g.e. s. 33</p><p></p><p>6 Said Nursî. Sözler. S. 216</p><p></p><p>7 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 106</p><p></p><p>8 Said Nursî. Lemalar. S. 120. </p><p></p><p>MUSTAFA ULUSOY</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="molla_zehra, post: 54135, member: 30"] [b]Büyüklenmeci Olmayan Bir Özgüvenin Sahibi Olarak Said Nursi-2[/b] Said Nursî, kendisinin olması gerektiğine inandığı şey ile olduğu şey arasında tam bir uyum halinde yaşar. Kendini tanımlarken “Ey Said-i kasır, âciz ve fakir!”4 ifadesini tercih eder. İnsanın varoluş hâli, yani “mahiyet-i nefsi,” “nihayetsiz bir kusur, nihayetsiz bir acz, nihayetsiz bir fakr, nihayetsiz bir ihtiyaç, nihayetsiz a’mâl dercedilmiş” bir haldir. Said Nursî’nin benliği bu varoluşsal hâli kabul etmiş görünmekte, kendinden kusursuz bir mükemmel olma hâli, hatasızlık, kusursuzluk beklentilerine girmemektedir. O, insanın mahiyetini, insanî zayıflıkları, kusurlulukları hem insanın olduğu hem de olması gereken özellikler olarak kabul ettiği için, bu ikisi arasında ki tam bir tutarlılık, kendi varoluşunu benimsemesine, kendini kusurları ile birlikte olduğu gibi kabul etmesine yol açmıştır. Çocukluğundan beri üzerinde varolan asabiyet hâlini reddetmemiş, bunu “mahiyet-nefis”in varoluşsal, insanî bir zaafı olarak görerek, kendi kusurunu dercetmiş, kabul etmiştir. Büyüklenmeci bir benlik geliştirmiş kişi ise kendine karşı kibirli standartlar belirler. Kendinden hatasız, kusursuz davranışlar üretmesini ister. Devamlı kendini gözlemler. Hatalı davranışlarını affetmez. Affetmediği davranışlarını kendine yediremediği için, bu davranışlarını kendi üzerine almaz ve devamlı mazaret üretir. Hep başkalarını suçlar. Suçladığı sadece kişiler değildir. Ortam, modern yaşam biçimleri, postmodern yaşam biçimleri suçlama alanına girer. Kendi büyüklenmeci benliği dışındaki her şeyi ötekileştirir ve kendini sütten çıkmış ak kaşık hâline getirmek için insanları ve ortamları kötüleştirir. Kendi iyiliğini başkalarının kötülüğü üzerine kurmak ister. Siyah ile beyaz arasındaki tüm renklere karşı renk körüdür. İnsan ilişkilerinde ki sorunlar nedeniyle bana gelen insanlara terapilerimde yaptığım bir espriyi alıntılamak isterim. Onlara bazen şunu söylerim: “İyi ki kâinatı, dünyayı ve insanları siz idare etmiyorsunuz. Yoksa bu beklentilerinizle hepimiz yanardık.” Bazen de “İyi ki mahşer günü adaleti dağıtan siz olmayacaksınız. Yoksa hiçbirimiz cennete giremezdik.” İnsanî zayıflıkları, çaresizlikleri, hataları, kusurları reddetmeye çırpınan büyüklenmeci benlik kendini tenkit ede ede özgüvenini yok eder, süklüm püklüm bir kişilik zayıflığının içine girer. Sonra kişiliğindeki zayıflığı da tenkit eder. Bu bir fasit daire hâlinde sürer gider. Said Nursî de kendini gözlemler. Ama onun gözlemlemesinin amacı varoluşunu borç bildiği Yaratıcı’sına hizmet adınadır. “Seni kusur ve fakr ve ihtiyaçtan terkib etmiş” der, bunun hikmetini araştırır. Kusurlu yaratılmış hâlini Yaratıcıyı tanıma ve bilmede, hikmetini kendine telkin eder. “Tâ mirsad-ı kusurun ile Fâtır-ı Zülcelal’in seradikat-ı cemâl ve kemâline ve mikyas-ı fakrın ile derecat-ı gına ve rahmetine ve mizan-ı aczin ile meratib-i iktidar ve kibriyasına ve fihriste-i ihtiyacatın tenevvüü ile enva’-ı niam ve ihsanatına bakabilesin ve tanıyasın ve vazife-i hilkatini eda edesin”5 der. İnsanî kusur ile Yaratıcısının Cemâl ve Kemâlini, fakirliği ile Rahmet ve Gınasını, aczi ile Kudretini ve İktidarını anlamaya çalışmasını derketmesi, kendinde yerleşik acizlik, kusurluluk, eksiklik, hata yapabilirlik gibi özellikleri ile barışık olmasına ciddi bir katkıda bulunur. Narsistleşmiş, büyüklenmeci benlikler zaten Yaratıcı ile ilişki kurmak istemeyen benlikler olduğu içindir ki, insanî zayıflıklarının, kusurlu olmalarının Yaratıcıyı tanıma ve bilmedeki önemini bilmezden gelirler ve bunları reddederler. Said Nursî kusurlarından dolayı kendini ayıplamaz. Tam tersine kusurlarını onaylar. Çünkü kişinin kusurlarından dolayı kendini ayıplaması, bireyin kendini özdeşleştirdiği tanrısal standartlara uymadığı zamanlarda olur. Onun tercih ettiği yöntem Rabbine kusurlarını açması, Onun merhametine sığınması, kusurlarına bahane bulmamasıdır. Said Nursî kendi varoluşunu kötülemez. Ama Yaratıcı adına olmayan, nefsinin istek ve arzuları ile arası iyi değildir. Nefsine “ey nadan nefsim”6 demekten çekinmez. Ama asla, “ey alçak Said” dememiştir. Kendine, kendi standartları ile değil, Yaratıcının standartları ile bakınca, kendine karşı merhametli davranır. Çünkü Yaratıcının standartları insanın kendisi ile ilgili standartlarından daha merhametli, daha adaletli, insaflı ve ölçülüdür. İnsan kendi sınırlarını bilmekte zorlanırken, Yaratıcı kendi yarattığı bir varlık olarak insanın acizliğini, sınırlarını, kusurlarını, eksikliklerini mutlak bilendir. Bu yüzden Yaratıcının insandan beklentisi, insanın kendi geçiciliğini, mutlak acizliğini, kusurluluğunu derketmesi ile Kendisine sığınılması ve herşeyin Ondan beklenilmesidir. Yaşadığı her ne olursa olsun, tüm yaşantısı Yaratıcının isimlerine ayna olduğu gerçeğinin bilinciyle yaşamış olan Said Nursî, kendi varoluşsal hâliyle uyum içinde olmanın verdiği özgüvenle, yaşadıklarından dolayı kendine acımamış, bir kurban gibi görmemiştir. Yaşadıklarına rağmen, o sadece kadere değil, kaderin adaletine güvenmiştir. Yaşadıklarından yola çıkarak, naz makamında değil, niyaz makamında kalmaya devam ederek, Yaratıcı karşısında şımarıklık gütmemiştir. Tersine bir davranış, insanı suçluluk, aşağılık, kötürüm edilmiş, eziyet edilmiş duygularına sokar ki bu da insanın içindeki enerjiyi, motivasyonu felç eder. Kişi burada kendi sorumluluğunu almak yerine yeniden ve tekrar tekrar insanların kendine haksızlık yaptığına, kendi değerini bilmediklerine hükmeder. Onun hayatında şikayet yoktur. Ne insanlardan, ne olaylardan, ne Yaratıcıdan. Hiç bir şeyden. “Âdil kadere de derim ki: Müstehak idim senin bu şefkatli tokatlarına.” 7 diyebilmesi, kişiliğindeki görünüşteki asabiyetin altında, benliğinin Yaratıcı karşısında nasıl da boyun eğici, teslimiyetçi olduğuna işaret eder. Bu şikayet etmeme hâli hem bir teslimiyetin ve güvenin, hem de büyüklenmeci olmayan bir benliğin göstergesidir. O kendisiyle uğraşanlardan dahi şikayet etmez, ama onları Kaderin adaletine şikayet eder. Ancak kendisi ile arası iyi olan, kendi varoluş hâlini olduğu gibi kabul eden ve bunu Yaratıcıya kulluk hâline dönüştürebilen insanlar, hayatının başına gelenleri de kabul edebilir ve yine O’nun la ilişkilendirir. “Ben mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer onun izin ve rızasıyla geldin ise, merhaba, safâ geldin! Çünki elbette bir vakit ona döneceğiz ve onun huzuruna gideceğiz ve ona müştakız” der. 8 ••• Asabi insanlar ikiye ayrılır. Birinci gruptakiler asabi olduklarını kabul edenler, asabiyetlerini başkalarına yüklemeyenler, asabi olma sorumluluğunu üstlenenler, asabî davranışlarından dolayı insanları ve ortamı suçlamayanlar, asabiyeti bir kusur olarak algılama cesareti gösterenler ve bu kusurlu hâli Yaratıcının mutlak mükemmelliğine bir ayna yapanlar. İkinci gruptakiler ise eksik ve kusurlu olmayı bir eksiklik ve kusurluluk olarak kabûl ettikleri için mükemmel olmaya çalışan, asabiyeti bir eksiklik olarak addedip kabul etmeyenler, kabul etmedikleri için de olmadıklarını iddia edenler, hatta saklayanlar, asabî davranışları için başkalarını suçlayanlar, bir türlü ben hatalıyım demeyenler. Said Nursî’nin asabiyetinin çekiciliği birinci grupta yer almasından kaynaklanıyor ve gerçekten onun asabiyeti de, kuru ağaçların yandığında ışık ve ısıya dönüşmesi gibi, bizim kalbimizde ısıya ve nura dönüşüyor. Said Nursî’yi “Ben asabiyim. Herkesle geçinemem, sen tedbirli ol” diyebildiği için çok seviyorum ve böyle diyebilme cesareti ve güveni olduğu için de Said Nursî bende güven duygusu uyandırabiliyor. [email]mustafaulusoy@zaferdergisi.com[/email] 1 Abdülkadir Badıllı. Bediüzzaman Said-i Nursî. Mufassal Tarihçe-i Hayatı. II.cilt. S. 770 2 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 61 3 Said Nursî. Barla Lahikası. S. 199 4 Said Nursî. Nurun İlk Kapısı. S. 33 5 A.g.e. s. 33 6 Said Nursî. Sözler. S. 216 7 Said Nursî. Emirdağ Lahikası. S. 106 8 Said Nursî. Lemalar. S. 120. MUSTAFA ULUSOY [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur Cemaati
Bediüzzaman Said Nursi
Büyüklenmeci Olmayan Bir Özgüvenin Sahibi Olarak Said Nursi
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst