Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Aile ve Yaşam
Çocuk Eğitiminde Nebevi Yöntemler
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="genc_kalem" data-source="post: 170133" data-attributes="member: 15919"><p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">II. Çocuğun Aklını Etkileyecek Fikrî Esaslar:</span></span></span></strong></p><p> </p><p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">A. Çocuğa Kıssa Anlatmak</span></span>:</span></strong></p><p> </p><p>Kıssalar, çocuğun dikkat ve hassasiyet kazanmasında, akıl ve fikir bakımından uyanmasında birinci derecede önemli rol oynar. Çünkü kıssa ve hayat hikayelerinin ayrı bir zevk ve heyecanı vardır. Bundan dolayı Rasûlüllah (s.a.v.) aralarında çocukların da bulunduğu ashab-ı kirama önceki peygamberler ve ümmetlerinden kıssalar anlatır, onlardan örnekler verirdi. Çocuklar başta olmak üzere sahabe bu kıssaları büyük bir dikkat ve heyecanla dinlerlerdi.</p><p> </p><p>Kıssalar konusunda altını çizerek vurgulamak istediğimiz nokta şudur: Hz. Peygamber'in (s.a.v.) önceki dönemlerle ilgili anlattığı kıssalar, geçmişte vuku bulmuş gerçek olaylara dayanır. Bunlar vâkitdir, hurafe ve efsanelerden uzaktır. Bu kıssaların anlatılması, çocuğun tarihe güvenmesine sebep olur, ruhunda iştiyak ve canlılık meydana getirir, derin bir İslâmî duygu ve şuur kazandırır.</p><p> </p><p>"Öğrendiklerini hayata geçiren alimlerin ve sâlih insanların hayat hikayeleri, ruhlara fazilet eken, büyük gaye ve davalar uğrunda zorluk ve sıkıntıları göğüslemeye iten ve üstün şahsiyetleri örnek edinmelerine sebep olan en hayırlı vesilelerdendir. "</p><p> </p><p>Bu noktada selef alimlerimizden birisi şöyle der: "Biyografi ve hayat hikayeleri, Allah'ın ordularından bir ordudur. Onlarla Allah, dostlarının kalplerini sabit tutar."</p><p> </p><p>Şu âyet-i kerime bu sözü doğrulamaktadır: </p><p> </p><p><em>"Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sabit tutacağamız (ve teskin edeceğimiz) her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana hak, mü'minlere de bir öğüt ve bir uyan gelmiştir."<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn59" target="_blank"><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[59]</span></span></strong></a></em></p><p> </p><p>İmam Ebû Hanife de şöyle der: "Âlimlerden bahsetmek ve onların güzel hallerini anlatmak bana, birçok fikhî meseleden daha hoş geliyor. Çünkü bu hayat hikayeleri, o büyük şahsiyetlerin ahlâk ve âdabıyla doludur." Şu âyet-i kerime de bu sözü doğrulamaktadır: </p><p> </p><p>"<em>Andolsun geçmiş Peygamberler ve ümmetlerinin kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır."<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn60" target="_blank"><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[60]</span></span></strong></a></em></p><p> </p><p>Önceki bölüm ve ünitelerde, Rasûlüllah'ın (s.a.v.) dilinden Ashab-ı Uhdud, Cüreyc, mağaradaki üç arkadaş ve Üveys el-Karanî gibi kıssalar sözkonusu edilmişti. Ana babalara ve eğitimcilere faydalı olmak düşüncesiyle bu ünitede de sırasıyla şu kıssalara yer verilecektir: İbrahim, İsmail ve Hâcer kıssası, Kifl’in kıssası, Abraş, kel ve körün kıssası ve bin dinar ödünç veren kişinin kıssası.</p><p> </p><p><span style="color: red"><strong>1.</strong> İbrahim, İsmail ve Hâcer kıssası:</span></p><p> </p><p>İbn Abbâs anlatıyor: Kadınların uzun etekli elbise ve kuşak kullanmaları ilk defa İsmail'in anası Hâcer tarafından konulmuş bir âdettir. Hâcer, (kendisini kıskanan) Sâre'den izini gizlemek için bunu kullanmıştı, İbrahim, Hâcer ile evlenip İsmail doğduktan sonra emzirmekte olduğu bu oğlu ile beraber (Şam'dan çıkarak) Mekke'ye geldi. Nihayet Hâcer ile İsmail'i Kabe'nin; Mescid'in üst tarafındaki Zemzem kuyusunun üzerinde büyük bir ağacın yanına bıraktı. O tarihte Mekke'de hiçbir kimse yoktu. Hattâ içecek su da yoktu, işte İbrahim ana ile oğulu buraya koydu. Yanlarına içinde hurma olan meşin bir kap ve içi su dolu bir kırba bıraktı. Sonra İbrahim geri döndü, İsmail'in anası da arkasından onu takib etti ve:</p><p> </p><p>"Ey ibrahim! Bizi, ne ünsiyet edecek birinin ne de başka birşeyin olmadığı şu vadide bırakıp da nereye gidiyorsun? " dedi. Hâcer bu sözleri birkaç defa tekrarladı. Fakat İbrahim ona dönüp bakmadı. Derken Hâcer ona: "Böyle yapmayı sana Allah mı emretti? " dîye sordu, ibrahim:</p><p> </p><p>"Evet, Allah emretti! " cevabını verdi. Bunun üzerine Hâcer:</p><p> </p><p>"Öyleyse O bizi zayi etmez, gözetir!" dedi ve sonra (Kabe'nin yerine) döndü, İbrahim gitti ve artık görülemeyecek kadar uzaklaşınca yüzünü Kabe yönüne çevirdi. Sonra ellerini kaldırarak şöyle duâ etti: </p><p> </p><p><em>"Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Hareminin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onları sever kıl ve onları çeşitli</em> <em>meyvelerle rızıklandır. Umulur ki bu nimetlere şükrederler."<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn61" target="_blank"><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[61]</span></span></strong></a></em></p><p> </p><p>İsmail'in anası, oğlu İsmail'i emziriyor ve kendisi kırbadaki sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su bitince kendisi ve oğlu susadı. Anası çocuğun susuzluktan sızlanarak toprak üstünde yuvarlanışına bakmaya başladı. Fakat çocuğun bu durumu kendisini rahatsız ettiği için kalkıp biraz öteye gitti. O çevrede Safa'yı en yakın tepe olarak gördü ve onun üstüne çıktı. Sonra vadiye yöneldi ve bir kimse görebilir miyim diye bakmaya başladı. Ama hiçbir kimse göremiyordu. Bu defa Safa tepesinden indi. Vadiye varınca elbisesinin eteğini topladı ve tüm gücüyle koştu. Nihayet vadiyi geçti ve Merve'ye geldi. Orada biraz durdu ve bir kimse görebilir miyim diye baktı. Fakat hiçbir kimse göremedi. Bu şekilde o, (Safa ile Merve arasında) yedi defa gitti, geldi.</p><p> </p><p>İbn Abbâs diyor ki: Peygamber (s.a.v.) "Bu yüzden insanlar Safa ile Merve arasında say ederler" buyurdu.</p><p> </p><p>Hâcer son defa Merve'ye çıktığında bir ses işitti ve kendi kendine "Sus, iyice dinle!" dedi. Sonra dikkatle dinledi ve yine aynı sesi işitti. Bunun üzerine Hâcer:</p><p> </p><p>"Sesini duyurdun, eğer yardımcı olabilirsen bize yardım et! dedi ve aniden zemzem kuyusunun yerinde bir melek göründü. Melek, topuğu ile veya kanadı ile yeri eşeliyordu. Nihayet su açığa çıktı. Hâcer suyu eliyle çevirdi ve havuz gibi yaptı. Hâcer bir yandan böyle yaparken, diğer yandan da kırbasını doldurmaya başlıyordu. Su avuç avuç alındığı halde yerinde yine kaynıyordu. "</p><p> </p><p>İbn Abbâs diyor ki: Peygamber (s.a.v.) </p><p><em>"Allah İsmail'in anasına rahmet etsin! O, Zemzem'i kendi haline bırakıp da suyu avuçlamasaydı, elbet zemzem akan bir pınar olurdu"</em> buyurdu. Hâcer sudan içti ve çocuğunu emzirdi.</p><p> </p><p>Melek Hâcer'e:</p><p> </p><p>"Helak olmaktan sakın korkmayın! İşte şurası Beytullah'tır. Onu şu çocukla babası yapacaktır. Gerçekten Allah o işin ehlini zayi etmez! " dedi, Beyt'in yeri tepe gibi yerden yüksek idi. Uzun zaman seller sağım solunu alıp götürmüştü. Bu şekilde Hâcer yaşarken birgün oraya Cürhüm'den bir grup uğradı. Bunlar Kedâ yoluyla gelip Mekke'nin alt tarafında konakladılar. Onlar oraya bir kuşun gelip gittiğini görmüşler ve:</p><p> </p><p>"Bu kuş suyun üzerinde döner dolaşır. Halbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk! " demişlerdi. Derken araştırmak üzere bir veya iki elçi göndermişler ve dönerek su olduğunu haber vermişlerdi. Bunun üzerine Cürhümlüler mekke mevkiine gelmişlerdi. Onlar geldiğinde İsmail'in anası su başında idi. Cürhümlüler ona:</p><p> </p><p>"Bizim de gelip senin yanında konaklamamıza izin verir misin? " dediler. Hâcer:</p><p> </p><p>"Evet, ancak suda mülkiyet hakkınız yoktur! " dedi. Onlar da:</p><p> </p><p>"Evet, " diyerek onu kabul ettiler.</p><p> </p><p>Ünsiyete ihtiyaç duyduğu bir sırada Cürhümlülerin bu gelişi Hâcer'in arzusuna uygun düştü. Cürhümlüler orada konakladılar. Sonra Cürhümlülerin asıl kalabalık kısmına da haber gönderdiler. Onlar da gelip oraya yerleştiler. Derken İsmail gençlik çağına girdi ve onlardan Arapça öğrendi. Artık İsmail o çağında Cürhümlüler arasında en sevilen ve en beğenilen bir şahsiyet olmuştu. Bu yüzden İsmail bulûğ yaşına varınca, Cürhümlüler onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Çok geçmeden İsmail'in anası öldü. İsmail evlendikten sonra, İbrahim bırakıp gittiği oğlunu ve karısını görmeye geldi, İsmail'i bulamadı ve karısına sordu. O da:</p><p> </p><p>"Rızkımızı sağlamak (ki başka bir rivayette avlanmak) üzere çıkmıştı, " diye cevab verdi.</p><p> </p><p>ibrahim:</p><p> </p><p>"Geçiminiz, durumunuz nasıl? " diye sordu, İsmail'in karısı:</p><p> </p><p>"Sıkıntı ve darlık içindeyiz, " diye şikâyet etti. İbrahim:</p><p> </p><p>"Kocan geldiğinde benden ona selam söyle ve de ki: "Kapısının eşiğini değiştirsin!" dedi.</p><p> </p><p>İsmail geldiğinde babasının gelip gittiğini hisseder gibi oldu ve karısına:</p><p> </p><p>"Bir gelen oldu mu? " diye sordu. O da:</p><p> </p><p>"Evet, şöyle şöyle yaşlı bir kimse geldi. Bana seni sordu, söyledim. </p><p> </p><p>Geçimimizi sordu. Ben de sıkıntı ve darlık içinde olduğumuzu söyledim! " dedi. İsmail:</p><p> </p><p>"Peki sana birşey vasiyet etti mi? " diye sordu. O:</p><p> </p><p>"Evet, bana sana selam söylememi ve kapının eşiğini değiştir, dememi tembihledi! " dedi.</p><p> </p><p>Sonra İsmail karısına:</p><p> </p><p>"O gelen yaşlı babamdır. Bana senden ayrılmamı emretmiştir. Artık sen ailene git, " diyerek onu boşadı.</p><p> </p><p>İsmail yine Cürhümlülerden başka bir kadınla evlendi. İbrahim bir müddet uzak kaldıktan sonra geldi. Yine evde İsmail'i bulamadı. Onun karısının yanına girdi. Ona da İsmail'i sordu. O da: "</p><p> </p><p>"Rızkımızı tedarik etmeye gitmişti, " dedi. ibrahim:</p><p> </p><p>"Nasılsınız? " diyerek geçim ve durumlarını sordu. Kadın:</p><p> </p><p>"Biz, iyilik, mutluluk ve bolluk içindeyiz! " diyerek Allah'a hamdetti. İbrahim:</p><p> </p><p>"Ne yiyip içiyorsunuz? " diye sordu. O;</p><p> </p><p>"Et yiyoruz, su içiyoruz, " cevabım verdi. Bunun üzerine İbrahim:</p><p> </p><p>"Allah'ım, bunların etlerine ve sularına bereket ihsan eyle! " diye duâ etti.</p><p>Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: <em>"O tarihte onların hububatı yoktu. Eğer hububatları olsaydı, İbrahim onun için duâ ederdi." Ve devam etti: </em></p><p> </p><p><em>"İbrahim'in bu duası bereketiyle, başka yerlerdeki et ile su, (sıcak bölge olmasına rağmen) Mekke'deki kadar hiçbir kimsenin sağlığına uygun düşmez."</em></p><p> </p><p>İbrahim, İsmail'in karısına:</p><p> </p><p>"Kocan geldiğinde ona selam söyle ve ona kapısının eşiğini iyi tutmasını emret! " dedikten sonra tekrar (Şam'a) dönmüştü, İsmail geldiğinde:</p><p> </p><p>"Bir gelen oldu mu? " diye sordu. Karısı:</p><p> </p><p>"Evet, üstü başı düzgün ve güzel yüzlü bir yaşlı geldi, " diyerek İbrahim'i övdü. Sonra kadın: "Seni sordu, ben de rızkımızı temin etmeye gitti, dedim. Geçiminiz nasıl? diye sordu. Ben de, iyilik ve bolluk içindeyiz, " dedim.</p><p> </p><p>İsmail:</p><p> </p><p>"Sana birşey vasiyet etti mi? " diye sordu. Kadın:</p><p> </p><p>"Evet, o yaşlı sana selam söyledi ve kapının eşiğini/basamağını iyi tutmam emretti, " dedi. Bunun üzerine İsmail karısına:</p><p> </p><p>"İşte o, babamdır. Sen de kapının eşiğisin! Babam bana seni hoş tutup güzel geçinmemi emretmiştir, " dedi.</p><p> </p><p>İbrahim yine bir süre daha onlardan uzak yaşadıktan sonra tekrar Mekke'ye 'geldi. O sırada İsmail, Zemzem kuyusunun yakınındaki büyük ağacın altında okunu düzeltmekteydi. Babasını görünce hemen kalkıp yanına vardı. Baba oğluna, oğul da babasına ne yapıyorsa, işte öyle yaptılar; sarıldılar, koklaştılar ve hasret giderdiler. Sonra İbrahim oğluna:</p><p> </p><p>"Ey ismail! Allah bana büyük bir iş emretti, " dedi. İsmail:</p><p> </p><p>"Babacığım, Rabbin ne emrettiyse onu yerine getir, " dedi. İbrahim:</p><p> </p><p>"Bu işte sen bana yardım edeceksin, " dedi. İsmail:</p><p> </p><p>"Ben sana her türlü yardımı yaparım" dedi. İbrahim:</p><p> </p><p>"Allah burada bir Beyt (Kabe) yapmamı emretti, " diyerek çevresinden yüksekçe bir tepeyi gösterdi.</p><p> </p><p>İbrahim ve oğlu İsmail, işte orada Kabe'nin temellerini yükseltti, İsmail taş getirmeye, İbrahim de yapmaya başladı. Nihayet Beyt'in duvarları yükselince İsmail (günümüzde ziyaret edilen) şu taşı getirdi, İbrahim de onu ayağının altına (iskele olarak) koydu ve üzerinde inşaata devam etti. İbrahim yapar, İsmail de taşları uzatırdı, inşaat esnasında ve inşaat tamamlandıktan sonra, baba oğul Beyt'in etrafında dolaşıyorlar ve şöyle duâ ediyorlardı: "Ey Rabbimiz! (Şu hizmeti) bizden kabul buyur. Şüphesiz sen işitensin ve bilensin."<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn62" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[62]</span></span></a></p><p> </p><p><span style="color: red"><strong>2.</strong> Kifl'in kıssası:</span></p><p> </p><p>İbn Ömer diyor ki: Rasûlüllah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim: Sizden önceki İsrail oğullan içinde Kifl adında bir adam vardı. Bu adam işlediği hiçbir günahtan çekinmezdi. Derken ona fakir bir kadın geldi. Adam, cinsel temasda bulunmak üzere kadına altmış dinar verdi. Adam niyetini gerçekleştirmek isteyince, kadın titremeye ve ağlamaya başladı. Adam:</p><p> </p><p>"Neden ağlıyorsun, ben seni zorladım mı? " diye sordu. Kadın:</p><p> </p><p>"Hayır, fakat bu, hiç yapmadığım bir iştir. Bu işe beni sevkeden sadece fakirlik ve ihtiyaçtır, " cevabını verdi. Bunun üzerine Kifl:</p><p> </p><p>"Madem öyle, o halde git ve şu para da senin olsun. Hayır, vallahi bundan böyle kesinlikle Allah'a isyan etmeyeceğim, " dedi ve o gece öldü. Sabah vakti kapısı üzerinde "Şüphesiz Allah Kifl'i bağışladı" şeklinde bir yazı görüldü.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn63" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[63]</span></span></a></p><p> </p><p><span style="color: red"><strong>3.</strong> Abraş, kel ve körün kıssası:</span></p><p> </p><p>Ebû Hüreyre (r.a.), Rasûlüllah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işitmiştir: İsrail oğulları içinde biri abraş, biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah bunları imtihan etmek istedi ve onlara bir melek gönderdi. Melek abraşa gelerek:</p><p> </p><p>"En çok neyi seversin? " dedi. Abraş:</p><p> </p><p>"Güzel bir renk ve güzel bir cilt. Insanlann iğrendiği şu hastalık benden gitsin! " cevabını verdi. Bunun üzerine melek onu sıvazladı. Ondan bu çirkinlik gitti ve ona güzel bir renk, güzel bir ten verildi. Sonra melek ona:</p><p> </p><p>"En çok hangi malı seversin? " diye sordu. O:</p><p> </p><p>"Deve, " cevabını verdi. Ona doğurması yakın on aylık gebe bir deve verildi. </p><p> </p><p>Melek ona:</p><p> </p><p>"Allah bu deveyi senin için bereketli eylesin! " dedi. Sonra melek, başı kel olan kişiye giderek:</p><p> </p><p>"En çok neyi seversin? " diye sordu. O da:</p><p> </p><p>"Güzel bir saç. İnsanların beni çirkin, görmesine sebep olan şu kellik benden gitsin! " dedi. Melek onun başını sıvazladı. Ondan kellik gitti ve güzel bir saç verildi. Melek ona:</p><p> </p><p>"En çok sevdiğin mal hangisidir? " diye sordu. O:</p><p> </p><p>"Sığır, " cevabım verdi. Allah ona gebe bir sığır verdi ve melek:</p><p> </p><p>"Allah bu sığırı senin için bereketli kılsın! " dedi. Nihayet melek kör olan kişiye giderek: </p><p> </p><p>"En çok neyi seversin? " diye sordu. O da:</p><p> </p><p>"Allah'ın bana gözümü vermesi ve onunla insanları görmemi, " cevabını verdi. Melek onun gözünü sıvazladı ve Allah, gözünü ona verdi. Melek ona:</p><p> </p><p>"En çok sevdiğin mal hangisidir? " diye sordu. O da:</p><p> </p><p>"Koyun, " dedi. Melek de ona kuzulu bir koyun verdi.</p><p>Derken deve ve sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Böylece birinin bir vadi dolusu devesi, diğerinin bir vadi dolusu sığırı ve ötekinin de bir vadi dolusu koyunu oldu.</p><p> </p><p>Sonra melek önceki kılık ve kıyafetiyle abraşa gelerek:</p><p> </p><p>"Ben yoksul ve garip bir adamım. Yolda çaresiz kaldım. Evime gidebilmem için önce Allah'ın sonra senin yardımına ihtiyacım var. Şimdi ben sana güzel bir renk ve güzel bir ten veren Allah için, senden bir deve istiyorum. Bu yolculuğumda onun üzerinde varacağım yere ulaşayım! " dedi. Abraş:</p><p> </p><p>"İyi ama haklar çoktur; fakirlerin sayısı fazladır. Her gelene bir deve vermek olmaz ki! " dedi. Melek ona:</p><p> </p><p>"Ben seni tanıyacak gibiyim. Sen insanların iğrendiği abraş değil misin? Hani </p><p>fakirdin, bu malı sana Allah vermişti! " dedi. Abraş:</p><p> </p><p>"Hayır. Ben bu malı ancak atadan ataya intikal eden miras yoluyla edindim, " cevabını verdi.</p><p> </p><p>Melek:</p><p> </p><p>"Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin! dedi.</p><p>Bu defa melek aynı şekilde kele giderek abraşa söylediklerini ona da söyledi. Fakat o da abraş gibi cevap verdi. Melek de ona:</p><p> </p><p>"Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin! " dedi. Nihayet köre de aynı şekilde giderek:</p><p> </p><p>"Ben yoksul ve yolcu bir adamım. Çaresiz kaldım. Evime gidebilmem için evvela Allah'ın sonra senin yardımına ihtiyacım var. Şimdi ben sana gözlerini geri veren Allah için senden bir koyun istiyorum. Bu yolculuğumda onunla varacağım yere ulaşabileyim! " dedi. O da meleğe:</p><p> </p><p>"Gerçekten ben kör idim. Allah bana gözümü geri verdi. Fakir idim. Allah beni zengin kıldı, (işte koyunlarım!) dilediğin kadar al. Vallahi bugün Allah için alacağın şeyde sana bir zorluk çıkarmam! " dedi. Melek ona:</p><p>"Malını muhafaza et, hepsi senindir! " Ancak siz imtihan edildiniz. Allah senden razı oldu. iki arkadaşın da Allah'ın hışım ve gazabına uğradı.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn64" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[64]</span></span></a></p><p> </p><p> </p><p><span style="color: red"><strong>4.</strong> Bin dinar ödünç veren kişinin kıssası:</span></p><p> </p><p>Ebû Hüryere'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.v.) İsrail oğullarından bir adam anlattı. O adam İsrail oğullarının birinden kendisine ödünç olarak bin dinar vermesini istedi. Para sahibi:</p><p> </p><p>"Şahit tutacağım şahitleri bana getir, " dedi. ödünç isteyen adam:</p><p> </p><p>"Şahit olarak Allah yeter, " dedi. Para sahibi bu defa da:</p><p> </p><p>"O halde bana kefil getir! " dedi. Adam:</p><p> </p><p>"Kefil olarak Allah yeter, " dedi. Bunun üzerine para sahibi:</p><p> </p><p>"Gerçekten doğru söyledin, " dedi ve belli bir süreye kadar ona bin dinar verdi.</p><p> </p><p>Derken ödünç alan adam deniz yolculuğuna çıktı ve işini gördü. Sonra borçlandığı adama gelmek üzere binmek için bir gemi aradı. Çünkü belirledikleri ödeme tarihi geliyordu. Fakat adam bir gemi bulamadı. Bunun üzerine kalın ve kuru bir ağaç parçası alıp onu oydu. içine bin dinar ile o arkadaşına yazdığı bir mektubu koydu. Sonra o oyuk yeri sıkıca kapatıp düzeltti ve onu deniz kenarına getirerek "Allahım sen biliyorsun ki, falan kimseden ben bin dinar ödünç istedim. O benden bir kefil istediğinde ben "Kefil olarak Allah yeter" dedim. O, senin kefaletine razı oldu. Benden bir şahit istediğinde, ben yine "Şahit olarak Allah yeter" dedim. O da senin şehadetine razı oldu. (Vadesi gelen) şu parayı ona ulaştırmak için bir gemi bulmaya çalıştım ama bulamadım. Artık ben şu bin dinar borcumu sana emanet ediyorum" dedi ve onu denize attı. Nihayet o emanet denize girdi ve kendisi oradan ayrıldı. Adam kendisini memleketine götürecek bir gemi bulmaya çalışırken, alacaklı da onun dönmesini umarak kıyıya gelmiş onu gözlüyordu. O sırada aniden içinde para olan tahta parçasını kıyıda gördü. Yakacak niyetiyle onu alıp evine götürdü. Evde onu parçalayınca içindeki parayı ve mektubu gördü. Sonra borçlu adam geldi ve alacaklıya bin dinarı uzatarak:</p><p> </p><p>"Vallahi, paranı zamanında sana getirebilmek için devamlı bir gemi aradım, fakat bundan önce bulamadım, " dedi. Alacaklı adam:</p><p> </p><p>"Sen bana birşey gönderdin mi? " diye sordu. Borçlu:</p><p> </p><p>"Şu geldiğim günden önce bir gemi bulamadığımı sana söylüyorum, " cevabını verdi. Bunun üzerine alacaklı:</p><p> </p><p>"Şüphesiz Allah, tahta parçası içinde gönderdiğin borcunu senin nâmına ödedi. Artık (getirdiğin) şu bin dinarı güle güle götür ve harca! " dedi.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn65" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[65]</span></span></a></p><p> </p><p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">B. Çocuğa Doğrudan Hitab Etmek:</span></span></span></strong></p><p> </p><p>Doğrudan muhatap kabul ederek çocuğu bilgilendirmek, verileni algılama bakımından onun yapısına daha uygun ve daha etkili bir yoldur. Dolaylı hitap ve anlatım tarzı ise, çocuk için elverişli değildir. Bundan dolayı Rasûlüllah (s.a.v.), gayet açık ve net bir şekilde çocuklara doğrudan hitabetine yolunu bize öğretmiştir. Terkisine aldığı İbn Abbâs için "Ey çocuk! Ben sana bazı şeyler öğreteceğim..." diyerek kullandığı hitap tarzı, bunun bir delilidir. </p><p> </p><p>Peygamber (s,a.v.) istediği konuya doğrudan giriyor ve yetişmekte olan çocuğa "Ben sana öğreteceğim..." diyor. Ardından da ona yormayan ve bıktırmayan, faydalı, kısa ama fikir ve muhteva itibariyle zengin sözler öğretiyor. Bu ifade şekli, gerçekten de çocuğun aklî ve fikrî yapısıyla bir insicam arzetmektedir. O hitaptan sonra Rasûlüllah'ın (s.a.v.) çocuğa öğrettiği bazı şeyleri gözden geçirdiğimiz zaman, bunların çocukluk ve gençlik yıllarında lüzumlu birtakım hayatî önem arzeden pratik öğütler, düşünce ve inanç esasları olduğunu görürüz. Şimdi onları birlikte görelim: "Yavrum, (emir ve yasaklara riâyet etmek suretiyle) Allah'ı gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki, O'nu karşında bulasın, istediğin zaman Allah'tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah'tan dile. Şunu bil ki, bütün insanlar toplanıp sana bir fayda sağlamaya çalışsalar, Allah'ın sana takdir ettiği kadar fayda sağlayabilirler. Onlar sana bir zarar vermek üzere biraraya gelseler, Allah'ın sana takdir ettiği kadar zarar yerebilirler. Kalemler (olacak şeyleri yazdıktan sonra) kaldırılmış, sahifeler de (üzerindeki yazılar tamamlanmış olup) kurumuştur."</p><p> </p><p>Şu hitap tarzında ve çocuğa verilmek istenen mesajda da aynı etkili ve tatlı üslûbu görmekteyiz: Diyor ki Enes: Peygamber (s.a.v.) bana şunları söyledi: </p><p> </p><p><em>"Yavrucuğum! Hiçbir kimseye kin ve düşmanlığın olmadığı halde sabahlama ve akşamlama inkanın varsa, bunu yap! Yavrucuğum! Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi hayata geçirirse, gerçekten beni ihya etmiş olur. Beni ihya eden kimse de benimle birlikte cennette olur."<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn66" target="_blank"><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[66]</span></span></strong></a></em></p><p> </p><p>Görüldüğü üzere burada Rasûlüllah (s.a.v.) "Yavrucuğum!" tabirini kullanarak çocuğun duygularını harekete geçirmiş ve hadisi iyi dinlemesi için onun dikkatini kendisine çekmiştir. Ayrıca Rasûlüllah'ın (s.a.v.) bu beyanında bir ikna metodu göze çarpmaktadır. Duygu yüklü "Yavrucuğum!" sözüyle, sakin ve rahat bir havada doğrudan yaptığı hitap tarzı ile, ezberlemek ve anlamak üzere belli bir mantıkî silsile ve düzen içerisinde çocuğa verdiği bilgiler, bunu açıkça ortaya koymaktadır.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn67" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[67]</span></span></a></p><p> </p><p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">C. Çocuğa Anlayacağı Şekilde Konuşmak:</span></span></span></strong></p><p> </p><p>Diğer canlı varlıklar gibi çocuğun da aşamayacağı belli bir sınır ve kapasitesi vardır. Onun akıl ve düşünce melekesi, devamlı bir gelişme içindedir. Ana baba ve eğitimcilerin, çocuğun bu gelişimini nazarı itibara alarak hareket etmeleri, birçok problemin çözümünü onlara kolaylaştıracaktır. Çünkü bunu dikkate almakla onlar, çocuğa ne zaman ve nasıl konuşacaklarını, kullanacakları kelimeleri ve sunmak istedikleri fikirleri tanımış olacaklardır. Bu hareket noktasının örneklerini asr-ı saadette görmekteyiz.</p><p> </p><p>Bedir savaşından önce sahabe, çobanlık yapmakta olan Kureyşli bir çocuğu yakalayarak ona Kureyş müşriklerinin asker sayısını sormuşlardı. Onlar çocuğun güzel cevap vermediğini görünce dövmeye başladılar. Nihayet Peygamber (s.a.v.) -ki hiç tartışmasız O, gerçek bir psikologtur- gelerek çocuğa:</p><p> </p><p>"Kureyş ordusu kaç deve kesiyor? " diye sordu. Çocuk:</p><p> </p><p>"Dokuz ile on arasında, " cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):</p><p> </p><p>"Onlar dokuzyüz ile bin arasında" buyurdu ve çocuğun matematik olarak binler basamağını bilmediğini, fakat onun zihinsel gücünün her zaman seyrettiği develer yüzünden onlar basamağını kavradığını gördü.</p><p> </p><p>Peygamber (s.a.v.), küçük bir kız çocuğuna anlayacağı Habeş lehçesiyle seslenmiştir. Eğer çocuğa başka bir şekilde konuşacak olsaydı, Peygamber'm (s.a.v.) ne dediğini anlayamayacaktı.</p><p> </p><p>Hâlid b. Saîd'in kızı Ümmü Hâlid, babası Habeşistan'a<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn68" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[68]</span></span></a> hicret ettiğinde orada dünyaya gelmişti. Rasûlüllah (s.a.v.) henüz küçük yaşta olan bu kız çocuğuna bir gömlek giydirerek ona:</p><p> </p><p>"Ey Ümmü Hâlid! Bu senadır (güzeldir)" demişti. "Sena" kelimesi Habeş dilinde "güzel" mânâsına gelmekteydi.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn69" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[69]</span></span></a></p><p> </p><p>Hz. Âişe anlatıyor: Habeşliler mescidde oynuyorlardı. Rasûlüllah (s.a.v.) elbisesiyle bana perde oluyordu da onların oyunlarına bakıp seyrediyordum. Böylece seyretmeye devam ettim. Nihayet onlara bakmaktan usanan ve oradan ayrılan ben oldum. Oyun ve eğlenceye düşkün genç yaştaki bir kızın bunu ne ölçüde arzu edeceğini artık siz takdir edin."<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn70" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[70]</span></span></a></p><p> </p><p>Enes (r.a.), Peygamber'e (s.a.v.) hizmet ederken bir kusur işlediğinde veya bir işi unuttuğunda, Peygamberimizin ailesinden onu cezalandırmak isteyenler olurdu. Çocuğun güç ve kapasitesini bilen Rasûlüllah (s.a.v.), sözkonusu müdahaleyi hemen farkeder ve "Bırakın onu, eğer olması takdir edilseydi, mutlaka o iş olurdu" buyururdu. Bu demektir ki çocuk, sınırlı bir düşünce ve fizik gücüne sahiptir. Güç ve takatinin üzerinde ondan iş beklemek, havaya tohum ekilmesini istemek demektir. Rasûlüllah'ın (s.a.v.), çocuklarla şakalaşırken bile onlara anlayacağı şekilde kendi dillerinden konuştuğunu görüyoruz. Önceki bölümlerde geçtiği üzere, Rasûlüllah'ın (s.a.v.) "Ey Ebû Umeyr, ne yaptı Nuğayr (kuşcağız)!" diyerek Enes'in kardeşine latife yapması, bunun açık bir delilidir.</p><p> </p><p>Bu üslûbun ihmal edilmesi halinde, yani aklî ve fikrî seviyesini aşarak çocuğa konuşulması durumunda, onda aksilik, inat ve serkeşlik hattâ bazan bönlük görülür. Birisi size bilmediğiniz bir dille birşey emretse, siz de ona cevâp veremediğinizde dövmek için üzerinize gelse, bu haksızlık olmaz mı? İşte çocuk da böyledir.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn71" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[71]</span></span></a></p><p> </p><p> </p><p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">D. Karşılıklı Sakin Konuşmak</span></span></span></strong></p><p> </p><p>Sakin bir şekilde karşılıklı konuşma yapmak, çocuğun akıl ve düşünce dünyasını zenginleştirir ve gelişen hâdiselerin içyüzünü keşfetme konusunda büyük ölçüde katkı sağlar. Çocuğun, münâkaşa ve karşılıklı konuşmaya alıştırılması, ana babayı eğitimin zirve noktasına sıçratır. Çünkü o zaman çocuk, kendi haklarını gündeme getirebilir ve kavrayamadığı birtakım meçhulleri sorabilir. Tabii ardından da düşünce yönüyle çocukta bir hareket ve canlılık meydana gelir. Artık çocuk yetişkinlerin sohbet ve meclislerine gider. Orada varlığını hissettirir ve görüşleri büyüklerde yankı uyandırır. Çünkü çocuk, evinde ana babasıyla beraber tatlı münazara âdabı, karşılıklı konuşma üslûbu ve tecrübesi kazanmıştır.</p><p> </p><p>Bugün birçokları, yüksek ahlâk ve faziletin bir tezahürü olsun diye çocuğun sürekli/bütünüyle susmasını istemekte; "söz gümüş ise sükût altındır" atasözünü kullanarak bir yerde daimî sükûta mahkum etmektedir.</p><p>Şüphesiz gereksiz yere konuşmaktansa sükût etmek güzel bir huy ve iyi bir sıfattır. Ancak çocuk, kendi fikrini serbestçe ifade edebilmeli ve karşılıklı konuşmalarda âdab ölçüleri içerisinde varlığını hissettirebilmelidir.</p><p>Rasûlüllah (s.a.v.), zina etmek isteyen bir delikanlı ile sakin bir şekilde karşılıklı konuşma yapmış ve sonunda delikanlı, en fazla zinadan nefret ederek oradan ayrılmıştır.</p><p> </p><p>Bir evvelki maddede geçtiği üzere, Rasûlüllah (s.a.v.) çocuğa müşriklerin asker sayısını sorarken, onunla ihtiyat ve sükûnetle karşılıklı olarak konuşmuştur. Halbuki daha önce sahabe aynı çocuğu konuşturmak için dövmüş ama çocuk onlara cevap vermemişti.</p><p> </p><p>Rasûlüllah'ın (s.a.v.), teyzesi Meymûne'nin yanında gecelediği sırada henüz bir çocuk olan Ibn Abbâs ile karşılıklı konuşurken de aynı tatlı ve güzel üslûbunu görmekteyiz. Muhtelif vesilelerle birkaç defa tekrarlamak zorunda kaldığımız bu konuşmanın farklı bir varyantını özet olarak dikkatlere arzetmek istiyoruz. Sözkonusu rivayette, Rasûlüllah (s.a.v.) namaz kılarken, sol tarafına duran Ibn Abbâs'ı sağ tarağına alır. Fakat çocuk tekrar sol tarafına geçer. Bu birkaç defa tekrarlanınca, </p><p> </p><p><span style="color: red"><strong>Rasûlüllah (s.a.v.):</strong></span></p><p> </p><p>"Seni durdurduğun yerde sebat etmekten alıkoyan sebep nedir, ey çocuk? " diye sordu. İbn Abbâs:</p><p> </p><p>"Sen Rasûlüllah'sın (s.a.v.). Hiçbir kimsenin sana müsâvî olması uygun değildir, " cevabım verdi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.):</p><p> </p><p>"Allah'ım, bunu dinde fakîh (derin anlayış sahibi) kıl ve ona Kur'an'm mânâsını öğret! " buyurdu.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn72" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[72]</span></span></a></p><p> </p><p>Rasûlüllah (s.a.v.) savaşa katılmak isteyen bir çocuğu muhatap kabul ederek onunla sükûnetle konuşmuş, fikrini almış ve ona adaletle muamele etmiştir. Semura b. Cündeb (r.a) anlatıyor: Anam dul kalmış ve Medine'ye gelmişti. Evlenmek üzere onu isteyenler vardı. Onlara anam:</p><p> </p><p>"Şu yetimin bakımını üstlenebilecek bir adamla ancak evlenmeyi kabul edebilirim, derdi. Sonra Ensar'dan bir adamla evlendi. Rasûlüllah (s.a.v.) her yıl Ensar'm çocuklarını denetler, onlardan yetişmiş olanları cihada asker olarak alırdı. Derken bir yıl ben gösterildim. Beni kabul etmedi ama hemen yanımdaki çocuğu kabul etti. Ben:</p><p> </p><p>"Ya Rasûlallah! Onu kabul ettin ama beni reddettin. Eğer ben onunla güreş tutacak olsaydım, mutlaka onu yıkardım, " dedim, Rasûlüllah (s.a.v.):</p><p>"Peki öyleyse onunla güreş tut! " buyurdu. Ben de hemen onunla güreştim ve onu yıktım. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) beni de orduya aldı.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn73" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[73]</span></span></a></p><p>Bu noktada sahabe de aynı metodu takip etmiştir. Emîru'l-mü'minîn Ömer b. Hattab'a bir adam gelerek oğlunun isyanım şikâyet etmişti. Ömer'in ilk yaptığı iş, meselenin içyüzünü anlamak için çocuğu çağırtmak oldu. Hz. Ömer oğlana:</p><p> </p><p>"Babana isyan etmenin sebebi nedir? " diye sordu. Çocuk:</p><p> </p><p>"Ey mü'minlerin emîri! Çocuğun babası üzerindeki hakkı nedir? " diye sordu. </p><p> </p><p>Hz. Ömer:</p><p> </p><p>"İyi bir ana seçmesi, güzel bir isim koyması ve ona Allah'ın kitabını </p><p>öğretmesidir, cevabını verdi. Çocuk:</p><p> </p><p>"Ey mü'minlerin emiri! Babam bunlardan hiçbirini yapmadı, " dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer babaya dönerek:</p><p> </p><p>"Vallahi çocuk sana asi gelmeden önce, sen ona isyan etmişsin, vazifeni yapmamışsın, " dedi. Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Ömer, umûmî mânâda çocuklarla karşılıklı konuşur hattâ birçok önemli işlerde onların görüşlerine başvururdu.</p><p> </p><p>Görüldüğü üzere, o tarihte dünyanın en büyük devlet başkanı, müslümanların halifesi ve Allah'ın, hakkı kalbinde ve dilinde kıldığı bu yüce insan önemli işlerde, toplumda değer verilmeyen ve tepeden bakılan çocuklar ve gençlerle istişare ediyor, bazı problemleri onlarla tartışıyordu. Bu konuda bir örnek de beşinci râşid halifeden vermek istiyoruz.</p><p>Ömer b. Abdilaziz (r.a) halife seçilince, tebrik etmek ve bu arada ihtiyaçlarını arzetmek üzere çevre beldelerden heyetler geliyordu. Birgün hicaz bölgesinden bir heyet geldi ve gelenler adına konuşma yapmak üzere Hâşim oğullarından bir çocuk öne geçti. Çocuğun yaşı küçüktü. Halife Ömer çocuğa:</p><p> </p><p>"Yaşça senden daha büyük olan kimse gelsin! " dedi. Çocuk:</p><p> </p><p>"Allah mü'minlerin emirine iyilik versin! İnsan, ancak iki küçük uzvu ile; kalbiyle ve diliyle insandır. Binaenaleyh Allah bir kuluna laf yapan bir dil ile belleyen bir kalp ihsan buyurmuş ise, o kimse konuşma hakkını elde etmiş ve kendisini dinleyenlerin takdirine arzetmiş demektir. Ey mü'minlerin emîri! Eğer iş yaşla olsaydı, şu makamında ümmet içinde mutlaka senden daha layık kimseler olurdu, dedi. Halife Ömer:</p><p> </p><p>"Doğru söylüyorsun, konuş! " dedi. Çocuk:</p><p> </p><p>"Allah mü'minlerin emirine iyilik versin! Biz bela ve musibet heyeti değil, tebrik ve şükran heyetiyiz. Biz, senin vasıtanla Allah'ın bize verdiği ikram ve ihsandan dolayı beldemizden kalkıp isteyerek seni ziyarete geldik. Devlet başkanımız olarak adaletin sayesinde zulüm ve haksız uygulamalarından emin olduk," dedi. Halife Ömer:</p><p> </p><p>"Bana nasihatte bulun, yavrum! " dedi. Çocuk:</p><p> </p><p>"Allah mü'minlerin emîrine iyilik versin! Allah'ın halim muamelesi, tûl-i emelleri, halkın fazla övgü ve takdiri bazı insanları tehlikeye atmış, ayaklarının kaymasına ve cehenneme girmelerine sebep olmuştur. Bundan dolayı Allah'ın sana olan hilmi, tûl-i emelin ve insanların çok övmesi seni kesinlikle aldatmasın. Aksi halde ayağın kayar sen de o bahtsızlar kervanına katılırsın. Allah Teâlâ seni onlardan değil, bu ümmetin sâlih insanlarından eylesin, " dedi ve sonra sükût etti. Bunun üzerine halife:</p><p> </p><p>"Çocuğun yaşı kaç? " diye sordu. Orada bulunanlar:</p><p> </p><p>"Onbir yaşındadır," cevabını verdiler. Sonra çocuğun kimlerden olduğunu sordu ve onun Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin efendimizin evladından olduğunu öğrendi. Bunun üzerine halife Ömer b. Abdilaziz onu takdir etti, hayır ve bereket niyazında bulundu."<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn74" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[74]</span></span></a></p><p> </p><p>Mus'ab b. Sa'd diyor ki: Babam mescidde namaz kıldığında hafif tutar, rükû ve secdesini tamamlardı. Evde namaz kıldığında ise, namazı ve rükunlanra uzun tutardı. Birgün babama:</p><p> </p><p>"Babacığım! Sen mescidde namaz kıldığında biraz hafif tutuyor, evde kıldığında ise uzatıyorsun." (Bunun sebebi nedir?) dedi. Babası:</p><p> </p><p>"Yavrucuğum! Biz, insanların bize uyduğu imam insanlarız. (Cemaatin içinde hasta, yaşlı, çocuk ve ihtiyaç sahibi bulunabilir), " cevabını verdi.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn75" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[75]</span></span></a></p><p>Ebû Mûsâ 'nın (r.a) oğlu Ebû Bürde anlatıyor: Ümnü'l-Fadl'm evinde iken ben babam Ebû Mûsâ 'ya dikkat ettim. Kadın aksırdı, babam ona "yerhamükellah" dedi. Ben aksırdım fakat bana öyle demedi. Eve geldiğimde durumu anama anlattım. Derken babam geldi. Anam ona:</p><p>"Oğlum senin yanında aksırmış ama sen ona "yerhamükellah" dememişsin. </p><p>Fakat bir kadın aksırmış ona demişsin. Bunun sebebi ve hikmeti nedir? " diye sordu. Babam:</p><p> </p><p>"Senin oğlun aksırdığında, "el-Hamdü lillâh" demeyince ben ona "yerhamükellah" demedim. O kadın ise aksırdıktan sonra "el-Hamdü lillah" dedi. Ben de ona "yerhamükellah" dedim. Çünkü ben Rasûlüllah'ın (s.a.v.) <em>"Sizden biriniz aksırdığı zaman "el-Hamdü lillah" derse, ona </em><em>"yerhamükellah" deyin. Fakat "el-Hamdü lillah" demediyse, siz de ona </em></p><p> </p><p><em>"yerhamükellah" demeyin!"</em> buyurduğunu işittim, cevabım verdi. Bunun üzerine anam:</p><p> </p><p>"Pekâlâ, iyi yapmışsın! " dedi.</p><p> </p><p>Karşılıklı sakin konuşma mevzuunda, büyük bir imamın fevkalade etkilendiğini gösteren canlı bir örnek vermek istiyoruz: İmam Ebû Hanîfe, çamurla oynamakta olan bir çocuğu görünce:</p><p> </p><p>"Yavrum, dikkat et çamura düşersin! " demişti. Bunun üzerine çocuk büyük imama:</p><p> </p><p>"Asıl sen dikkat et ve düşmekten sakın! Çünkü âlimin düşmesi (yanlış fetva vererek ayağı kayması) âlemin düşmesi (ve dünyanın karışması) demektir, " cevabını yetiştirmişti, İmam bu sözden çok etkilenmiş ve çok sarsılmıştı. Artık o günden sonra, öğrencileriyle birlikte tam bir ay müzakere ettikten sonra ancak bir fetva verirdi.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn76" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[76]</span></span></a></p><p> </p><p>Mücâşi b. Yûsuf anlatıyor: Medine'de İmam Mâlikin yanında bulunuyordum. O, insanlara fetva veriyordu. Derken imam Ebû Hanîfe'nin öğrencilerinden henüz genç yaşta olan Muhammed b. Hasan İmam Mâlikin yanına geldi. Bu hâdise, onun, imam Mâlik'ten Muvatta' adlı eserini rivayet etmesinden önce oluyordu. Muhammed, Mâlik'e:</p><p> </p><p>"Mescidin dışında su bulamayan cünüp kimse hakkında ne dersin? " diye sordu. Mâlik:</p><p> </p><p>"Cünüp mescide giremez, " cevabını verdi. Muhammed:</p><p> </p><p>"Nasıl öyle olur? Namaz vakti gelmiş, o da suyu görüyor! " dedi. Bunun üzerine Mâlik:</p><p> </p><p>"Cünüp mescide giremez," sözünü yine tekrarlamaya başladı. Muhammed soru üzerinde çok durunca, Mâlik ona:</p><p> </p><p>"Peki bu konuda sen ne dersin? " dedi. O:</p><p> </p><p>"Teyemmüm eder ve mescide girer. Sonra suyu mescidden alır, dışarı çıkar ve boy abdesti alır, " cevabını verdi. Mâlik:</p><p> </p><p>"Nerelisin sen? " diye sordu. Muhammed:</p><p> </p><p>"Yere işaret ederek "buralıyım" dedi ve sonra kalktı. Orada bulunanlar, bu, Ebû Hanîfe'nin arkadaşı ve öğrencisi Muhammed b. Hasan'dır, " deyince Mâlik:</p><p> </p><p>"Muhammed b. Hasan nasıl yalan söyler, o kendisinin Medineli olduğunu söyledi? " dedi. Orada bulunanlar, Muhammed'in yere işaret ederek "buralıyım" dediğini hatırlatınca Mâlik:</p><p> </p><p>"Bu cevap bana ötekinden daha hârika ve daha müthiş geldi, " dedi.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn77" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[77]</span></span></a></p><p> </p><p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">E. Pratik Tecrübe Ve Uygulamalarla Çocuğun Duyu Ve Yeteneklerini Geliştirmek</span></span></span></strong></p><p> </p><p>Duyu organlarının geliştirilmesi, çocuğa yeni bilgi ve beceri kazandırır. İlkin ellerini kullanmak suretiyle herhangi bir işte maharet göstermesi, onun düşünme melekesini de harekete geçirir. Çocuk, önündeki canlı örneği dikkatle izler ve izlediği işi güzel yapabilmek için kendisi de dener. Böylece o, ustalığa doğru adım adım ilerler.</p><p> </p><p>Rasûlüllah (s.a.v.), koyun yüzmekte olan bir çocuk gördü. Çocuk yüzme işini iyi beceremiyordu. Rasûlüllah (s.a.v.) hemen kollarını çemredi ve çocuğun önünde koyunu yüzmeye başladı. Bu pratik tecrübeden faydalanmak isteyen çocuk, aklını kullanarak işin nasıl yapıldığını dikkatle izledi. </p><p> </p><p>Ebû Saîd el-Hudrî anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) birgün koyun derisi yüzmekte olan bir çocuğa rastladı. Çocuk işi güzel yapamıyordu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.):</p><p> </p><p>"Biraz kenara çekil de sana (nasıl yüzüldüğünü) göstereyim," buyurdu. Sonra elini koltuk altına kadar görünmeyecek şekilde deri ile et arasına soktu. Sonra da gitti ve (yeniden) abdest almadan cemâate namaz kıldırdı.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn78" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[78]</span></span></a></p><p> </p><p>Şüphesiz bu tür tecrübe ve uygulamalarla çocuğun ufku genişler, akıl ve zihin bakımından gelişme gösterir.<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn79" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[79]</span></span></a></p><p> </p><p><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: red">F. Çocuğu Rasulüllah'ın (s.a.v.) Örnek Şahsına Bağlamak:</span></span></span></strong></p><p> </p><p>Çocuğun, Rasûlüllah'ın (s.a.v.) örnek şahsına bağlanması ve O'nu sevmesi, İslâm eğitiminde önemli bir unsurdur.</p><p> </p><p>Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurur: </p><p> </p><p><em>"Çocuklarınızı üç haslet üzerine terbiye edin: Peygamberinizin sevgisi, ehl-i beyt sevgisi ve Kur'an tilâveti."<a href="http://mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn80" target="_blank"><strong><span style="font-family: 'Times New Roman'"><span style="color: #0000ff">[80]</span></span></strong></a></em></p><p> </p><p>Bu eğitimi alan bir çocuk, yapı itibariyle mutedil bir insan olur. Çünkü onun yetişme tarzı, yani, en büyük Peyganıber'in ve Allah'ın Habîbi'nin ahlâk ve sîretini esas alan bir eğitim görmesi, itidal ve istikâmet çizgisini yakalamasına sebep olur. Çocuk eğitiminde Peygamber sevgisinin ihmal edilmesi halinde ise, gayr-i müslim çevreler onun gönlüne kendi liderlerinin ve örneklerinin sevgisini koyacaktır. Bütün bunlar dikkate alınırsa, çocuğun Rasûlüllah'ın (s.a.v.) üstün şahsına bağlanmasının kaçınılmaz bir yol olduğu görülür.</p><p> </p><p><span style="font-size: 15px"><span style="color: blue"><strong>2. Bölümün Sonu</strong></span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="genc_kalem, post: 170133, member: 15919"] [B][FONT=Times New Roman][SIZE=3][COLOR=red]II. Çocuğun Aklını Etkileyecek Fikrî Esaslar:[/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] [B][FONT=Times New Roman][SIZE=3][COLOR=red]A. Çocuğa Kıssa Anlatmak[/COLOR][/SIZE]:[/FONT][/B] Kıssalar, çocuğun dikkat ve hassasiyet kazanmasında, akıl ve fikir bakımından uyanmasında birinci derecede önemli rol oynar. Çünkü kıssa ve hayat hikayelerinin ayrı bir zevk ve heyecanı vardır. Bundan dolayı Rasûlüllah (s.a.v.) aralarında çocukların da bulunduğu ashab-ı kirama önceki peygamberler ve ümmetlerinden kıssalar anlatır, onlardan örnekler verirdi. Çocuklar başta olmak üzere sahabe bu kıssaları büyük bir dikkat ve heyecanla dinlerlerdi. Kıssalar konusunda altını çizerek vurgulamak istediğimiz nokta şudur: Hz. Peygamber'in (s.a.v.) önceki dönemlerle ilgili anlattığı kıssalar, geçmişte vuku bulmuş gerçek olaylara dayanır. Bunlar vâkitdir, hurafe ve efsanelerden uzaktır. Bu kıssaların anlatılması, çocuğun tarihe güvenmesine sebep olur, ruhunda iştiyak ve canlılık meydana getirir, derin bir İslâmî duygu ve şuur kazandırır. "Öğrendiklerini hayata geçiren alimlerin ve sâlih insanların hayat hikayeleri, ruhlara fazilet eken, büyük gaye ve davalar uğrunda zorluk ve sıkıntıları göğüslemeye iten ve üstün şahsiyetleri örnek edinmelerine sebep olan en hayırlı vesilelerdendir. " Bu noktada selef alimlerimizden birisi şöyle der: "Biyografi ve hayat hikayeleri, Allah'ın ordularından bir ordudur. Onlarla Allah, dostlarının kalplerini sabit tutar." Şu âyet-i kerime bu sözü doğrulamaktadır: [I]"Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sabit tutacağamız (ve teskin edeceğimiz) her haberi sana anlatıyoruz. Bunda sana hak, mü'minlere de bir öğüt ve bir uyan gelmiştir."[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn59"][B][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][59][/COLOR][/FONT][/B][/URL][/I] İmam Ebû Hanife de şöyle der: "Âlimlerden bahsetmek ve onların güzel hallerini anlatmak bana, birçok fikhî meseleden daha hoş geliyor. Çünkü bu hayat hikayeleri, o büyük şahsiyetlerin ahlâk ve âdabıyla doludur." Şu âyet-i kerime de bu sözü doğrulamaktadır: "[I]Andolsun geçmiş Peygamberler ve ümmetlerinin kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır."[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn60"][B][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][60][/COLOR][/FONT][/B][/URL][/I] Önceki bölüm ve ünitelerde, Rasûlüllah'ın (s.a.v.) dilinden Ashab-ı Uhdud, Cüreyc, mağaradaki üç arkadaş ve Üveys el-Karanî gibi kıssalar sözkonusu edilmişti. Ana babalara ve eğitimcilere faydalı olmak düşüncesiyle bu ünitede de sırasıyla şu kıssalara yer verilecektir: İbrahim, İsmail ve Hâcer kıssası, Kifl’in kıssası, Abraş, kel ve körün kıssası ve bin dinar ödünç veren kişinin kıssası. [COLOR=red][B]1.[/B] İbrahim, İsmail ve Hâcer kıssası:[/COLOR] İbn Abbâs anlatıyor: Kadınların uzun etekli elbise ve kuşak kullanmaları ilk defa İsmail'in anası Hâcer tarafından konulmuş bir âdettir. Hâcer, (kendisini kıskanan) Sâre'den izini gizlemek için bunu kullanmıştı, İbrahim, Hâcer ile evlenip İsmail doğduktan sonra emzirmekte olduğu bu oğlu ile beraber (Şam'dan çıkarak) Mekke'ye geldi. Nihayet Hâcer ile İsmail'i Kabe'nin; Mescid'in üst tarafındaki Zemzem kuyusunun üzerinde büyük bir ağacın yanına bıraktı. O tarihte Mekke'de hiçbir kimse yoktu. Hattâ içecek su da yoktu, işte İbrahim ana ile oğulu buraya koydu. Yanlarına içinde hurma olan meşin bir kap ve içi su dolu bir kırba bıraktı. Sonra İbrahim geri döndü, İsmail'in anası da arkasından onu takib etti ve: "Ey ibrahim! Bizi, ne ünsiyet edecek birinin ne de başka birşeyin olmadığı şu vadide bırakıp da nereye gidiyorsun? " dedi. Hâcer bu sözleri birkaç defa tekrarladı. Fakat İbrahim ona dönüp bakmadı. Derken Hâcer ona: "Böyle yapmayı sana Allah mı emretti? " dîye sordu, ibrahim: "Evet, Allah emretti! " cevabını verdi. Bunun üzerine Hâcer: "Öyleyse O bizi zayi etmez, gözetir!" dedi ve sonra (Kabe'nin yerine) döndü, İbrahim gitti ve artık görülemeyecek kadar uzaklaşınca yüzünü Kabe yönüne çevirdi. Sonra ellerini kaldırarak şöyle duâ etti: [I]"Ey Rabbimiz! Namazı dosdoğru kılmaları için ben, çocuklarımdan bir kısmını senin Beyt-i Hareminin yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim. Artık sen de insanlardan bir kısmının gönüllerini onları sever kıl ve onları çeşitli[/I] [I]meyvelerle rızıklandır. Umulur ki bu nimetlere şükrederler."[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn61"][B][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][61][/COLOR][/FONT][/B][/URL][/I] İsmail'in anası, oğlu İsmail'i emziriyor ve kendisi kırbadaki sudan içiyordu. Nihayet kırbadaki su bitince kendisi ve oğlu susadı. Anası çocuğun susuzluktan sızlanarak toprak üstünde yuvarlanışına bakmaya başladı. Fakat çocuğun bu durumu kendisini rahatsız ettiği için kalkıp biraz öteye gitti. O çevrede Safa'yı en yakın tepe olarak gördü ve onun üstüne çıktı. Sonra vadiye yöneldi ve bir kimse görebilir miyim diye bakmaya başladı. Ama hiçbir kimse göremiyordu. Bu defa Safa tepesinden indi. Vadiye varınca elbisesinin eteğini topladı ve tüm gücüyle koştu. Nihayet vadiyi geçti ve Merve'ye geldi. Orada biraz durdu ve bir kimse görebilir miyim diye baktı. Fakat hiçbir kimse göremedi. Bu şekilde o, (Safa ile Merve arasında) yedi defa gitti, geldi. İbn Abbâs diyor ki: Peygamber (s.a.v.) "Bu yüzden insanlar Safa ile Merve arasında say ederler" buyurdu. Hâcer son defa Merve'ye çıktığında bir ses işitti ve kendi kendine "Sus, iyice dinle!" dedi. Sonra dikkatle dinledi ve yine aynı sesi işitti. Bunun üzerine Hâcer: "Sesini duyurdun, eğer yardımcı olabilirsen bize yardım et! dedi ve aniden zemzem kuyusunun yerinde bir melek göründü. Melek, topuğu ile veya kanadı ile yeri eşeliyordu. Nihayet su açığa çıktı. Hâcer suyu eliyle çevirdi ve havuz gibi yaptı. Hâcer bir yandan böyle yaparken, diğer yandan da kırbasını doldurmaya başlıyordu. Su avuç avuç alındığı halde yerinde yine kaynıyordu. " İbn Abbâs diyor ki: Peygamber (s.a.v.) [I]"Allah İsmail'in anasına rahmet etsin! O, Zemzem'i kendi haline bırakıp da suyu avuçlamasaydı, elbet zemzem akan bir pınar olurdu"[/I] buyurdu. Hâcer sudan içti ve çocuğunu emzirdi. Melek Hâcer'e: "Helak olmaktan sakın korkmayın! İşte şurası Beytullah'tır. Onu şu çocukla babası yapacaktır. Gerçekten Allah o işin ehlini zayi etmez! " dedi, Beyt'in yeri tepe gibi yerden yüksek idi. Uzun zaman seller sağım solunu alıp götürmüştü. Bu şekilde Hâcer yaşarken birgün oraya Cürhüm'den bir grup uğradı. Bunlar Kedâ yoluyla gelip Mekke'nin alt tarafında konakladılar. Onlar oraya bir kuşun gelip gittiğini görmüşler ve: "Bu kuş suyun üzerinde döner dolaşır. Halbuki biz bu vadide su bulunmadığını biliyorduk! " demişlerdi. Derken araştırmak üzere bir veya iki elçi göndermişler ve dönerek su olduğunu haber vermişlerdi. Bunun üzerine Cürhümlüler mekke mevkiine gelmişlerdi. Onlar geldiğinde İsmail'in anası su başında idi. Cürhümlüler ona: "Bizim de gelip senin yanında konaklamamıza izin verir misin? " dediler. Hâcer: "Evet, ancak suda mülkiyet hakkınız yoktur! " dedi. Onlar da: "Evet, " diyerek onu kabul ettiler. Ünsiyete ihtiyaç duyduğu bir sırada Cürhümlülerin bu gelişi Hâcer'in arzusuna uygun düştü. Cürhümlüler orada konakladılar. Sonra Cürhümlülerin asıl kalabalık kısmına da haber gönderdiler. Onlar da gelip oraya yerleştiler. Derken İsmail gençlik çağına girdi ve onlardan Arapça öğrendi. Artık İsmail o çağında Cürhümlüler arasında en sevilen ve en beğenilen bir şahsiyet olmuştu. Bu yüzden İsmail bulûğ yaşına varınca, Cürhümlüler onu kendilerinden bir kızla evlendirdiler. Çok geçmeden İsmail'in anası öldü. İsmail evlendikten sonra, İbrahim bırakıp gittiği oğlunu ve karısını görmeye geldi, İsmail'i bulamadı ve karısına sordu. O da: "Rızkımızı sağlamak (ki başka bir rivayette avlanmak) üzere çıkmıştı, " diye cevab verdi. ibrahim: "Geçiminiz, durumunuz nasıl? " diye sordu, İsmail'in karısı: "Sıkıntı ve darlık içindeyiz, " diye şikâyet etti. İbrahim: "Kocan geldiğinde benden ona selam söyle ve de ki: "Kapısının eşiğini değiştirsin!" dedi. İsmail geldiğinde babasının gelip gittiğini hisseder gibi oldu ve karısına: "Bir gelen oldu mu? " diye sordu. O da: "Evet, şöyle şöyle yaşlı bir kimse geldi. Bana seni sordu, söyledim. Geçimimizi sordu. Ben de sıkıntı ve darlık içinde olduğumuzu söyledim! " dedi. İsmail: "Peki sana birşey vasiyet etti mi? " diye sordu. O: "Evet, bana sana selam söylememi ve kapının eşiğini değiştir, dememi tembihledi! " dedi. Sonra İsmail karısına: "O gelen yaşlı babamdır. Bana senden ayrılmamı emretmiştir. Artık sen ailene git, " diyerek onu boşadı. İsmail yine Cürhümlülerden başka bir kadınla evlendi. İbrahim bir müddet uzak kaldıktan sonra geldi. Yine evde İsmail'i bulamadı. Onun karısının yanına girdi. Ona da İsmail'i sordu. O da: " "Rızkımızı tedarik etmeye gitmişti, " dedi. ibrahim: "Nasılsınız? " diyerek geçim ve durumlarını sordu. Kadın: "Biz, iyilik, mutluluk ve bolluk içindeyiz! " diyerek Allah'a hamdetti. İbrahim: "Ne yiyip içiyorsunuz? " diye sordu. O; "Et yiyoruz, su içiyoruz, " cevabım verdi. Bunun üzerine İbrahim: "Allah'ım, bunların etlerine ve sularına bereket ihsan eyle! " diye duâ etti. Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurdu: [I]"O tarihte onların hububatı yoktu. Eğer hububatları olsaydı, İbrahim onun için duâ ederdi." Ve devam etti: [/I] [I]"İbrahim'in bu duası bereketiyle, başka yerlerdeki et ile su, (sıcak bölge olmasına rağmen) Mekke'deki kadar hiçbir kimsenin sağlığına uygun düşmez."[/I] İbrahim, İsmail'in karısına: "Kocan geldiğinde ona selam söyle ve ona kapısının eşiğini iyi tutmasını emret! " dedikten sonra tekrar (Şam'a) dönmüştü, İsmail geldiğinde: "Bir gelen oldu mu? " diye sordu. Karısı: "Evet, üstü başı düzgün ve güzel yüzlü bir yaşlı geldi, " diyerek İbrahim'i övdü. Sonra kadın: "Seni sordu, ben de rızkımızı temin etmeye gitti, dedim. Geçiminiz nasıl? diye sordu. Ben de, iyilik ve bolluk içindeyiz, " dedim. İsmail: "Sana birşey vasiyet etti mi? " diye sordu. Kadın: "Evet, o yaşlı sana selam söyledi ve kapının eşiğini/basamağını iyi tutmam emretti, " dedi. Bunun üzerine İsmail karısına: "İşte o, babamdır. Sen de kapının eşiğisin! Babam bana seni hoş tutup güzel geçinmemi emretmiştir, " dedi. İbrahim yine bir süre daha onlardan uzak yaşadıktan sonra tekrar Mekke'ye 'geldi. O sırada İsmail, Zemzem kuyusunun yakınındaki büyük ağacın altında okunu düzeltmekteydi. Babasını görünce hemen kalkıp yanına vardı. Baba oğluna, oğul da babasına ne yapıyorsa, işte öyle yaptılar; sarıldılar, koklaştılar ve hasret giderdiler. Sonra İbrahim oğluna: "Ey ismail! Allah bana büyük bir iş emretti, " dedi. İsmail: "Babacığım, Rabbin ne emrettiyse onu yerine getir, " dedi. İbrahim: "Bu işte sen bana yardım edeceksin, " dedi. İsmail: "Ben sana her türlü yardımı yaparım" dedi. İbrahim: "Allah burada bir Beyt (Kabe) yapmamı emretti, " diyerek çevresinden yüksekçe bir tepeyi gösterdi. İbrahim ve oğlu İsmail, işte orada Kabe'nin temellerini yükseltti, İsmail taş getirmeye, İbrahim de yapmaya başladı. Nihayet Beyt'in duvarları yükselince İsmail (günümüzde ziyaret edilen) şu taşı getirdi, İbrahim de onu ayağının altına (iskele olarak) koydu ve üzerinde inşaata devam etti. İbrahim yapar, İsmail de taşları uzatırdı, inşaat esnasında ve inşaat tamamlandıktan sonra, baba oğul Beyt'in etrafında dolaşıyorlar ve şöyle duâ ediyorlardı: "Ey Rabbimiz! (Şu hizmeti) bizden kabul buyur. Şüphesiz sen işitensin ve bilensin."[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn62"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][62][/COLOR][/FONT][/URL] [COLOR=red][B]2.[/B] Kifl'in kıssası:[/COLOR] İbn Ömer diyor ki: Rasûlüllah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işittim: Sizden önceki İsrail oğullan içinde Kifl adında bir adam vardı. Bu adam işlediği hiçbir günahtan çekinmezdi. Derken ona fakir bir kadın geldi. Adam, cinsel temasda bulunmak üzere kadına altmış dinar verdi. Adam niyetini gerçekleştirmek isteyince, kadın titremeye ve ağlamaya başladı. Adam: "Neden ağlıyorsun, ben seni zorladım mı? " diye sordu. Kadın: "Hayır, fakat bu, hiç yapmadığım bir iştir. Bu işe beni sevkeden sadece fakirlik ve ihtiyaçtır, " cevabını verdi. Bunun üzerine Kifl: "Madem öyle, o halde git ve şu para da senin olsun. Hayır, vallahi bundan böyle kesinlikle Allah'a isyan etmeyeceğim, " dedi ve o gece öldü. Sabah vakti kapısı üzerinde "Şüphesiz Allah Kifl'i bağışladı" şeklinde bir yazı görüldü.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn63"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][63][/COLOR][/FONT][/URL] [COLOR=red][B]3.[/B] Abraş, kel ve körün kıssası:[/COLOR] Ebû Hüreyre (r.a.), Rasûlüllah'ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu işitmiştir: İsrail oğulları içinde biri abraş, biri kel, biri de kör üç kişi vardı. Allah bunları imtihan etmek istedi ve onlara bir melek gönderdi. Melek abraşa gelerek: "En çok neyi seversin? " dedi. Abraş: "Güzel bir renk ve güzel bir cilt. Insanlann iğrendiği şu hastalık benden gitsin! " cevabını verdi. Bunun üzerine melek onu sıvazladı. Ondan bu çirkinlik gitti ve ona güzel bir renk, güzel bir ten verildi. Sonra melek ona: "En çok hangi malı seversin? " diye sordu. O: "Deve, " cevabını verdi. Ona doğurması yakın on aylık gebe bir deve verildi. Melek ona: "Allah bu deveyi senin için bereketli eylesin! " dedi. Sonra melek, başı kel olan kişiye giderek: "En çok neyi seversin? " diye sordu. O da: "Güzel bir saç. İnsanların beni çirkin, görmesine sebep olan şu kellik benden gitsin! " dedi. Melek onun başını sıvazladı. Ondan kellik gitti ve güzel bir saç verildi. Melek ona: "En çok sevdiğin mal hangisidir? " diye sordu. O: "Sığır, " cevabım verdi. Allah ona gebe bir sığır verdi ve melek: "Allah bu sığırı senin için bereketli kılsın! " dedi. Nihayet melek kör olan kişiye giderek: "En çok neyi seversin? " diye sordu. O da: "Allah'ın bana gözümü vermesi ve onunla insanları görmemi, " cevabını verdi. Melek onun gözünü sıvazladı ve Allah, gözünü ona verdi. Melek ona: "En çok sevdiğin mal hangisidir? " diye sordu. O da: "Koyun, " dedi. Melek de ona kuzulu bir koyun verdi. Derken deve ve sığır yavruladı, koyun da kuzuladı. Böylece birinin bir vadi dolusu devesi, diğerinin bir vadi dolusu sığırı ve ötekinin de bir vadi dolusu koyunu oldu. Sonra melek önceki kılık ve kıyafetiyle abraşa gelerek: "Ben yoksul ve garip bir adamım. Yolda çaresiz kaldım. Evime gidebilmem için önce Allah'ın sonra senin yardımına ihtiyacım var. Şimdi ben sana güzel bir renk ve güzel bir ten veren Allah için, senden bir deve istiyorum. Bu yolculuğumda onun üzerinde varacağım yere ulaşayım! " dedi. Abraş: "İyi ama haklar çoktur; fakirlerin sayısı fazladır. Her gelene bir deve vermek olmaz ki! " dedi. Melek ona: "Ben seni tanıyacak gibiyim. Sen insanların iğrendiği abraş değil misin? Hani fakirdin, bu malı sana Allah vermişti! " dedi. Abraş: "Hayır. Ben bu malı ancak atadan ataya intikal eden miras yoluyla edindim, " cevabını verdi. Melek: "Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin! dedi. Bu defa melek aynı şekilde kele giderek abraşa söylediklerini ona da söyledi. Fakat o da abraş gibi cevap verdi. Melek de ona: "Eğer yalancı isen Allah seni eski haline çevirsin! " dedi. Nihayet köre de aynı şekilde giderek: "Ben yoksul ve yolcu bir adamım. Çaresiz kaldım. Evime gidebilmem için evvela Allah'ın sonra senin yardımına ihtiyacım var. Şimdi ben sana gözlerini geri veren Allah için senden bir koyun istiyorum. Bu yolculuğumda onunla varacağım yere ulaşabileyim! " dedi. O da meleğe: "Gerçekten ben kör idim. Allah bana gözümü geri verdi. Fakir idim. Allah beni zengin kıldı, (işte koyunlarım!) dilediğin kadar al. Vallahi bugün Allah için alacağın şeyde sana bir zorluk çıkarmam! " dedi. Melek ona: "Malını muhafaza et, hepsi senindir! " Ancak siz imtihan edildiniz. Allah senden razı oldu. iki arkadaşın da Allah'ın hışım ve gazabına uğradı.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn64"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][64][/COLOR][/FONT][/URL] [COLOR=red][B]4.[/B] Bin dinar ödünç veren kişinin kıssası:[/COLOR] Ebû Hüryere'den (r.a) rivayet edildiğine göre, Rasûlüllah (s.a.v.) İsrail oğullarından bir adam anlattı. O adam İsrail oğullarının birinden kendisine ödünç olarak bin dinar vermesini istedi. Para sahibi: "Şahit tutacağım şahitleri bana getir, " dedi. ödünç isteyen adam: "Şahit olarak Allah yeter, " dedi. Para sahibi bu defa da: "O halde bana kefil getir! " dedi. Adam: "Kefil olarak Allah yeter, " dedi. Bunun üzerine para sahibi: "Gerçekten doğru söyledin, " dedi ve belli bir süreye kadar ona bin dinar verdi. Derken ödünç alan adam deniz yolculuğuna çıktı ve işini gördü. Sonra borçlandığı adama gelmek üzere binmek için bir gemi aradı. Çünkü belirledikleri ödeme tarihi geliyordu. Fakat adam bir gemi bulamadı. Bunun üzerine kalın ve kuru bir ağaç parçası alıp onu oydu. içine bin dinar ile o arkadaşına yazdığı bir mektubu koydu. Sonra o oyuk yeri sıkıca kapatıp düzeltti ve onu deniz kenarına getirerek "Allahım sen biliyorsun ki, falan kimseden ben bin dinar ödünç istedim. O benden bir kefil istediğinde ben "Kefil olarak Allah yeter" dedim. O, senin kefaletine razı oldu. Benden bir şahit istediğinde, ben yine "Şahit olarak Allah yeter" dedim. O da senin şehadetine razı oldu. (Vadesi gelen) şu parayı ona ulaştırmak için bir gemi bulmaya çalıştım ama bulamadım. Artık ben şu bin dinar borcumu sana emanet ediyorum" dedi ve onu denize attı. Nihayet o emanet denize girdi ve kendisi oradan ayrıldı. Adam kendisini memleketine götürecek bir gemi bulmaya çalışırken, alacaklı da onun dönmesini umarak kıyıya gelmiş onu gözlüyordu. O sırada aniden içinde para olan tahta parçasını kıyıda gördü. Yakacak niyetiyle onu alıp evine götürdü. Evde onu parçalayınca içindeki parayı ve mektubu gördü. Sonra borçlu adam geldi ve alacaklıya bin dinarı uzatarak: "Vallahi, paranı zamanında sana getirebilmek için devamlı bir gemi aradım, fakat bundan önce bulamadım, " dedi. Alacaklı adam: "Sen bana birşey gönderdin mi? " diye sordu. Borçlu: "Şu geldiğim günden önce bir gemi bulamadığımı sana söylüyorum, " cevabını verdi. Bunun üzerine alacaklı: "Şüphesiz Allah, tahta parçası içinde gönderdiğin borcunu senin nâmına ödedi. Artık (getirdiğin) şu bin dinarı güle güle götür ve harca! " dedi.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn65"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][65][/COLOR][/FONT][/URL] [B][FONT=Times New Roman][SIZE=3][COLOR=red]B. Çocuğa Doğrudan Hitab Etmek:[/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] Doğrudan muhatap kabul ederek çocuğu bilgilendirmek, verileni algılama bakımından onun yapısına daha uygun ve daha etkili bir yoldur. Dolaylı hitap ve anlatım tarzı ise, çocuk için elverişli değildir. Bundan dolayı Rasûlüllah (s.a.v.), gayet açık ve net bir şekilde çocuklara doğrudan hitabetine yolunu bize öğretmiştir. Terkisine aldığı İbn Abbâs için "Ey çocuk! Ben sana bazı şeyler öğreteceğim..." diyerek kullandığı hitap tarzı, bunun bir delilidir. Peygamber (s,a.v.) istediği konuya doğrudan giriyor ve yetişmekte olan çocuğa "Ben sana öğreteceğim..." diyor. Ardından da ona yormayan ve bıktırmayan, faydalı, kısa ama fikir ve muhteva itibariyle zengin sözler öğretiyor. Bu ifade şekli, gerçekten de çocuğun aklî ve fikrî yapısıyla bir insicam arzetmektedir. O hitaptan sonra Rasûlüllah'ın (s.a.v.) çocuğa öğrettiği bazı şeyleri gözden geçirdiğimiz zaman, bunların çocukluk ve gençlik yıllarında lüzumlu birtakım hayatî önem arzeden pratik öğütler, düşünce ve inanç esasları olduğunu görürüz. Şimdi onları birlikte görelim: "Yavrum, (emir ve yasaklara riâyet etmek suretiyle) Allah'ı gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah'ı gözet ki, O'nu karşında bulasın, istediğin zaman Allah'tan iste. Yardım dilediğin zaman Allah'tan dile. Şunu bil ki, bütün insanlar toplanıp sana bir fayda sağlamaya çalışsalar, Allah'ın sana takdir ettiği kadar fayda sağlayabilirler. Onlar sana bir zarar vermek üzere biraraya gelseler, Allah'ın sana takdir ettiği kadar zarar yerebilirler. Kalemler (olacak şeyleri yazdıktan sonra) kaldırılmış, sahifeler de (üzerindeki yazılar tamamlanmış olup) kurumuştur." Şu hitap tarzında ve çocuğa verilmek istenen mesajda da aynı etkili ve tatlı üslûbu görmekteyiz: Diyor ki Enes: Peygamber (s.a.v.) bana şunları söyledi: [I]"Yavrucuğum! Hiçbir kimseye kin ve düşmanlığın olmadığı halde sabahlama ve akşamlama inkanın varsa, bunu yap! Yavrucuğum! Bu benim sünnetimdir. Kim benim sünnetimi hayata geçirirse, gerçekten beni ihya etmiş olur. Beni ihya eden kimse de benimle birlikte cennette olur."[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn66"][B][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][66][/COLOR][/FONT][/B][/URL][/I] Görüldüğü üzere burada Rasûlüllah (s.a.v.) "Yavrucuğum!" tabirini kullanarak çocuğun duygularını harekete geçirmiş ve hadisi iyi dinlemesi için onun dikkatini kendisine çekmiştir. Ayrıca Rasûlüllah'ın (s.a.v.) bu beyanında bir ikna metodu göze çarpmaktadır. Duygu yüklü "Yavrucuğum!" sözüyle, sakin ve rahat bir havada doğrudan yaptığı hitap tarzı ile, ezberlemek ve anlamak üzere belli bir mantıkî silsile ve düzen içerisinde çocuğa verdiği bilgiler, bunu açıkça ortaya koymaktadır.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn67"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][67][/COLOR][/FONT][/URL] [B][FONT=Times New Roman][SIZE=3][COLOR=red]C. Çocuğa Anlayacağı Şekilde Konuşmak:[/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] Diğer canlı varlıklar gibi çocuğun da aşamayacağı belli bir sınır ve kapasitesi vardır. Onun akıl ve düşünce melekesi, devamlı bir gelişme içindedir. Ana baba ve eğitimcilerin, çocuğun bu gelişimini nazarı itibara alarak hareket etmeleri, birçok problemin çözümünü onlara kolaylaştıracaktır. Çünkü bunu dikkate almakla onlar, çocuğa ne zaman ve nasıl konuşacaklarını, kullanacakları kelimeleri ve sunmak istedikleri fikirleri tanımış olacaklardır. Bu hareket noktasının örneklerini asr-ı saadette görmekteyiz. Bedir savaşından önce sahabe, çobanlık yapmakta olan Kureyşli bir çocuğu yakalayarak ona Kureyş müşriklerinin asker sayısını sormuşlardı. Onlar çocuğun güzel cevap vermediğini görünce dövmeye başladılar. Nihayet Peygamber (s.a.v.) -ki hiç tartışmasız O, gerçek bir psikologtur- gelerek çocuğa: "Kureyş ordusu kaç deve kesiyor? " diye sordu. Çocuk: "Dokuz ile on arasında, " cevabını verdi. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): "Onlar dokuzyüz ile bin arasında" buyurdu ve çocuğun matematik olarak binler basamağını bilmediğini, fakat onun zihinsel gücünün her zaman seyrettiği develer yüzünden onlar basamağını kavradığını gördü. Peygamber (s.a.v.), küçük bir kız çocuğuna anlayacağı Habeş lehçesiyle seslenmiştir. Eğer çocuğa başka bir şekilde konuşacak olsaydı, Peygamber'm (s.a.v.) ne dediğini anlayamayacaktı. Hâlid b. Saîd'in kızı Ümmü Hâlid, babası Habeşistan'a[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn68"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][68][/COLOR][/FONT][/URL] hicret ettiğinde orada dünyaya gelmişti. Rasûlüllah (s.a.v.) henüz küçük yaşta olan bu kız çocuğuna bir gömlek giydirerek ona: "Ey Ümmü Hâlid! Bu senadır (güzeldir)" demişti. "Sena" kelimesi Habeş dilinde "güzel" mânâsına gelmekteydi.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn69"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][69][/COLOR][/FONT][/URL] Hz. Âişe anlatıyor: Habeşliler mescidde oynuyorlardı. Rasûlüllah (s.a.v.) elbisesiyle bana perde oluyordu da onların oyunlarına bakıp seyrediyordum. Böylece seyretmeye devam ettim. Nihayet onlara bakmaktan usanan ve oradan ayrılan ben oldum. Oyun ve eğlenceye düşkün genç yaştaki bir kızın bunu ne ölçüde arzu edeceğini artık siz takdir edin."[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn70"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][70][/COLOR][/FONT][/URL] Enes (r.a.), Peygamber'e (s.a.v.) hizmet ederken bir kusur işlediğinde veya bir işi unuttuğunda, Peygamberimizin ailesinden onu cezalandırmak isteyenler olurdu. Çocuğun güç ve kapasitesini bilen Rasûlüllah (s.a.v.), sözkonusu müdahaleyi hemen farkeder ve "Bırakın onu, eğer olması takdir edilseydi, mutlaka o iş olurdu" buyururdu. Bu demektir ki çocuk, sınırlı bir düşünce ve fizik gücüne sahiptir. Güç ve takatinin üzerinde ondan iş beklemek, havaya tohum ekilmesini istemek demektir. Rasûlüllah'ın (s.a.v.), çocuklarla şakalaşırken bile onlara anlayacağı şekilde kendi dillerinden konuştuğunu görüyoruz. Önceki bölümlerde geçtiği üzere, Rasûlüllah'ın (s.a.v.) "Ey Ebû Umeyr, ne yaptı Nuğayr (kuşcağız)!" diyerek Enes'in kardeşine latife yapması, bunun açık bir delilidir. Bu üslûbun ihmal edilmesi halinde, yani aklî ve fikrî seviyesini aşarak çocuğa konuşulması durumunda, onda aksilik, inat ve serkeşlik hattâ bazan bönlük görülür. Birisi size bilmediğiniz bir dille birşey emretse, siz de ona cevâp veremediğinizde dövmek için üzerinize gelse, bu haksızlık olmaz mı? İşte çocuk da böyledir.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn71"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][71][/COLOR][/FONT][/URL] [B][FONT=Times New Roman][SIZE=3][COLOR=red]D. Karşılıklı Sakin Konuşmak[/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] Sakin bir şekilde karşılıklı konuşma yapmak, çocuğun akıl ve düşünce dünyasını zenginleştirir ve gelişen hâdiselerin içyüzünü keşfetme konusunda büyük ölçüde katkı sağlar. Çocuğun, münâkaşa ve karşılıklı konuşmaya alıştırılması, ana babayı eğitimin zirve noktasına sıçratır. Çünkü o zaman çocuk, kendi haklarını gündeme getirebilir ve kavrayamadığı birtakım meçhulleri sorabilir. Tabii ardından da düşünce yönüyle çocukta bir hareket ve canlılık meydana gelir. Artık çocuk yetişkinlerin sohbet ve meclislerine gider. Orada varlığını hissettirir ve görüşleri büyüklerde yankı uyandırır. Çünkü çocuk, evinde ana babasıyla beraber tatlı münazara âdabı, karşılıklı konuşma üslûbu ve tecrübesi kazanmıştır. Bugün birçokları, yüksek ahlâk ve faziletin bir tezahürü olsun diye çocuğun sürekli/bütünüyle susmasını istemekte; "söz gümüş ise sükût altındır" atasözünü kullanarak bir yerde daimî sükûta mahkum etmektedir. Şüphesiz gereksiz yere konuşmaktansa sükût etmek güzel bir huy ve iyi bir sıfattır. Ancak çocuk, kendi fikrini serbestçe ifade edebilmeli ve karşılıklı konuşmalarda âdab ölçüleri içerisinde varlığını hissettirebilmelidir. Rasûlüllah (s.a.v.), zina etmek isteyen bir delikanlı ile sakin bir şekilde karşılıklı konuşma yapmış ve sonunda delikanlı, en fazla zinadan nefret ederek oradan ayrılmıştır. Bir evvelki maddede geçtiği üzere, Rasûlüllah (s.a.v.) çocuğa müşriklerin asker sayısını sorarken, onunla ihtiyat ve sükûnetle karşılıklı olarak konuşmuştur. Halbuki daha önce sahabe aynı çocuğu konuşturmak için dövmüş ama çocuk onlara cevap vermemişti. Rasûlüllah'ın (s.a.v.), teyzesi Meymûne'nin yanında gecelediği sırada henüz bir çocuk olan Ibn Abbâs ile karşılıklı konuşurken de aynı tatlı ve güzel üslûbunu görmekteyiz. Muhtelif vesilelerle birkaç defa tekrarlamak zorunda kaldığımız bu konuşmanın farklı bir varyantını özet olarak dikkatlere arzetmek istiyoruz. Sözkonusu rivayette, Rasûlüllah (s.a.v.) namaz kılarken, sol tarafına duran Ibn Abbâs'ı sağ tarağına alır. Fakat çocuk tekrar sol tarafına geçer. Bu birkaç defa tekrarlanınca, [COLOR=red][B]Rasûlüllah (s.a.v.):[/B][/COLOR] "Seni durdurduğun yerde sebat etmekten alıkoyan sebep nedir, ey çocuk? " diye sordu. İbn Abbâs: "Sen Rasûlüllah'sın (s.a.v.). Hiçbir kimsenin sana müsâvî olması uygun değildir, " cevabım verdi. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.): "Allah'ım, bunu dinde fakîh (derin anlayış sahibi) kıl ve ona Kur'an'm mânâsını öğret! " buyurdu.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn72"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][72][/COLOR][/FONT][/URL] Rasûlüllah (s.a.v.) savaşa katılmak isteyen bir çocuğu muhatap kabul ederek onunla sükûnetle konuşmuş, fikrini almış ve ona adaletle muamele etmiştir. Semura b. Cündeb (r.a) anlatıyor: Anam dul kalmış ve Medine'ye gelmişti. Evlenmek üzere onu isteyenler vardı. Onlara anam: "Şu yetimin bakımını üstlenebilecek bir adamla ancak evlenmeyi kabul edebilirim, derdi. Sonra Ensar'dan bir adamla evlendi. Rasûlüllah (s.a.v.) her yıl Ensar'm çocuklarını denetler, onlardan yetişmiş olanları cihada asker olarak alırdı. Derken bir yıl ben gösterildim. Beni kabul etmedi ama hemen yanımdaki çocuğu kabul etti. Ben: "Ya Rasûlallah! Onu kabul ettin ama beni reddettin. Eğer ben onunla güreş tutacak olsaydım, mutlaka onu yıkardım, " dedim, Rasûlüllah (s.a.v.): "Peki öyleyse onunla güreş tut! " buyurdu. Ben de hemen onunla güreştim ve onu yıktım. Bunun üzerine Rasûlüllah (s.a.v.) beni de orduya aldı.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn73"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][73][/COLOR][/FONT][/URL] Bu noktada sahabe de aynı metodu takip etmiştir. Emîru'l-mü'minîn Ömer b. Hattab'a bir adam gelerek oğlunun isyanım şikâyet etmişti. Ömer'in ilk yaptığı iş, meselenin içyüzünü anlamak için çocuğu çağırtmak oldu. Hz. Ömer oğlana: "Babana isyan etmenin sebebi nedir? " diye sordu. Çocuk: "Ey mü'minlerin emîri! Çocuğun babası üzerindeki hakkı nedir? " diye sordu. Hz. Ömer: "İyi bir ana seçmesi, güzel bir isim koyması ve ona Allah'ın kitabını öğretmesidir, cevabını verdi. Çocuk: "Ey mü'minlerin emiri! Babam bunlardan hiçbirini yapmadı, " dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer babaya dönerek: "Vallahi çocuk sana asi gelmeden önce, sen ona isyan etmişsin, vazifeni yapmamışsın, " dedi. Bu örnekte olduğu gibi, Hz. Ömer, umûmî mânâda çocuklarla karşılıklı konuşur hattâ birçok önemli işlerde onların görüşlerine başvururdu. Görüldüğü üzere, o tarihte dünyanın en büyük devlet başkanı, müslümanların halifesi ve Allah'ın, hakkı kalbinde ve dilinde kıldığı bu yüce insan önemli işlerde, toplumda değer verilmeyen ve tepeden bakılan çocuklar ve gençlerle istişare ediyor, bazı problemleri onlarla tartışıyordu. Bu konuda bir örnek de beşinci râşid halifeden vermek istiyoruz. Ömer b. Abdilaziz (r.a) halife seçilince, tebrik etmek ve bu arada ihtiyaçlarını arzetmek üzere çevre beldelerden heyetler geliyordu. Birgün hicaz bölgesinden bir heyet geldi ve gelenler adına konuşma yapmak üzere Hâşim oğullarından bir çocuk öne geçti. Çocuğun yaşı küçüktü. Halife Ömer çocuğa: "Yaşça senden daha büyük olan kimse gelsin! " dedi. Çocuk: "Allah mü'minlerin emirine iyilik versin! İnsan, ancak iki küçük uzvu ile; kalbiyle ve diliyle insandır. Binaenaleyh Allah bir kuluna laf yapan bir dil ile belleyen bir kalp ihsan buyurmuş ise, o kimse konuşma hakkını elde etmiş ve kendisini dinleyenlerin takdirine arzetmiş demektir. Ey mü'minlerin emîri! Eğer iş yaşla olsaydı, şu makamında ümmet içinde mutlaka senden daha layık kimseler olurdu, dedi. Halife Ömer: "Doğru söylüyorsun, konuş! " dedi. Çocuk: "Allah mü'minlerin emirine iyilik versin! Biz bela ve musibet heyeti değil, tebrik ve şükran heyetiyiz. Biz, senin vasıtanla Allah'ın bize verdiği ikram ve ihsandan dolayı beldemizden kalkıp isteyerek seni ziyarete geldik. Devlet başkanımız olarak adaletin sayesinde zulüm ve haksız uygulamalarından emin olduk," dedi. Halife Ömer: "Bana nasihatte bulun, yavrum! " dedi. Çocuk: "Allah mü'minlerin emîrine iyilik versin! Allah'ın halim muamelesi, tûl-i emelleri, halkın fazla övgü ve takdiri bazı insanları tehlikeye atmış, ayaklarının kaymasına ve cehenneme girmelerine sebep olmuştur. Bundan dolayı Allah'ın sana olan hilmi, tûl-i emelin ve insanların çok övmesi seni kesinlikle aldatmasın. Aksi halde ayağın kayar sen de o bahtsızlar kervanına katılırsın. Allah Teâlâ seni onlardan değil, bu ümmetin sâlih insanlarından eylesin, " dedi ve sonra sükût etti. Bunun üzerine halife: "Çocuğun yaşı kaç? " diye sordu. Orada bulunanlar: "Onbir yaşındadır," cevabını verdiler. Sonra çocuğun kimlerden olduğunu sordu ve onun Hz. Ali'nin oğlu Hüseyin efendimizin evladından olduğunu öğrendi. Bunun üzerine halife Ömer b. Abdilaziz onu takdir etti, hayır ve bereket niyazında bulundu."[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn74"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][74][/COLOR][/FONT][/URL] Mus'ab b. Sa'd diyor ki: Babam mescidde namaz kıldığında hafif tutar, rükû ve secdesini tamamlardı. Evde namaz kıldığında ise, namazı ve rükunlanra uzun tutardı. Birgün babama: "Babacığım! Sen mescidde namaz kıldığında biraz hafif tutuyor, evde kıldığında ise uzatıyorsun." (Bunun sebebi nedir?) dedi. Babası: "Yavrucuğum! Biz, insanların bize uyduğu imam insanlarız. (Cemaatin içinde hasta, yaşlı, çocuk ve ihtiyaç sahibi bulunabilir), " cevabını verdi.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn75"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][75][/COLOR][/FONT][/URL] Ebû Mûsâ 'nın (r.a) oğlu Ebû Bürde anlatıyor: Ümnü'l-Fadl'm evinde iken ben babam Ebû Mûsâ 'ya dikkat ettim. Kadın aksırdı, babam ona "yerhamükellah" dedi. Ben aksırdım fakat bana öyle demedi. Eve geldiğimde durumu anama anlattım. Derken babam geldi. Anam ona: "Oğlum senin yanında aksırmış ama sen ona "yerhamükellah" dememişsin. Fakat bir kadın aksırmış ona demişsin. Bunun sebebi ve hikmeti nedir? " diye sordu. Babam: "Senin oğlun aksırdığında, "el-Hamdü lillâh" demeyince ben ona "yerhamükellah" demedim. O kadın ise aksırdıktan sonra "el-Hamdü lillah" dedi. Ben de ona "yerhamükellah" dedim. Çünkü ben Rasûlüllah'ın (s.a.v.) [I]"Sizden biriniz aksırdığı zaman "el-Hamdü lillah" derse, ona [/I][I]"yerhamükellah" deyin. Fakat "el-Hamdü lillah" demediyse, siz de ona [/I] [I]"yerhamükellah" demeyin!"[/I] buyurduğunu işittim, cevabım verdi. Bunun üzerine anam: "Pekâlâ, iyi yapmışsın! " dedi. Karşılıklı sakin konuşma mevzuunda, büyük bir imamın fevkalade etkilendiğini gösteren canlı bir örnek vermek istiyoruz: İmam Ebû Hanîfe, çamurla oynamakta olan bir çocuğu görünce: "Yavrum, dikkat et çamura düşersin! " demişti. Bunun üzerine çocuk büyük imama: "Asıl sen dikkat et ve düşmekten sakın! Çünkü âlimin düşmesi (yanlış fetva vererek ayağı kayması) âlemin düşmesi (ve dünyanın karışması) demektir, " cevabını yetiştirmişti, İmam bu sözden çok etkilenmiş ve çok sarsılmıştı. Artık o günden sonra, öğrencileriyle birlikte tam bir ay müzakere ettikten sonra ancak bir fetva verirdi.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn76"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][76][/COLOR][/FONT][/URL] Mücâşi b. Yûsuf anlatıyor: Medine'de İmam Mâlikin yanında bulunuyordum. O, insanlara fetva veriyordu. Derken imam Ebû Hanîfe'nin öğrencilerinden henüz genç yaşta olan Muhammed b. Hasan İmam Mâlikin yanına geldi. Bu hâdise, onun, imam Mâlik'ten Muvatta' adlı eserini rivayet etmesinden önce oluyordu. Muhammed, Mâlik'e: "Mescidin dışında su bulamayan cünüp kimse hakkında ne dersin? " diye sordu. Mâlik: "Cünüp mescide giremez, " cevabını verdi. Muhammed: "Nasıl öyle olur? Namaz vakti gelmiş, o da suyu görüyor! " dedi. Bunun üzerine Mâlik: "Cünüp mescide giremez," sözünü yine tekrarlamaya başladı. Muhammed soru üzerinde çok durunca, Mâlik ona: "Peki bu konuda sen ne dersin? " dedi. O: "Teyemmüm eder ve mescide girer. Sonra suyu mescidden alır, dışarı çıkar ve boy abdesti alır, " cevabını verdi. Mâlik: "Nerelisin sen? " diye sordu. Muhammed: "Yere işaret ederek "buralıyım" dedi ve sonra kalktı. Orada bulunanlar, bu, Ebû Hanîfe'nin arkadaşı ve öğrencisi Muhammed b. Hasan'dır, " deyince Mâlik: "Muhammed b. Hasan nasıl yalan söyler, o kendisinin Medineli olduğunu söyledi? " dedi. Orada bulunanlar, Muhammed'in yere işaret ederek "buralıyım" dediğini hatırlatınca Mâlik: "Bu cevap bana ötekinden daha hârika ve daha müthiş geldi, " dedi.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn77"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][77][/COLOR][/FONT][/URL] [B][FONT=Times New Roman][SIZE=3][COLOR=red]E. Pratik Tecrübe Ve Uygulamalarla Çocuğun Duyu Ve Yeteneklerini Geliştirmek[/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] Duyu organlarının geliştirilmesi, çocuğa yeni bilgi ve beceri kazandırır. İlkin ellerini kullanmak suretiyle herhangi bir işte maharet göstermesi, onun düşünme melekesini de harekete geçirir. Çocuk, önündeki canlı örneği dikkatle izler ve izlediği işi güzel yapabilmek için kendisi de dener. Böylece o, ustalığa doğru adım adım ilerler. Rasûlüllah (s.a.v.), koyun yüzmekte olan bir çocuk gördü. Çocuk yüzme işini iyi beceremiyordu. Rasûlüllah (s.a.v.) hemen kollarını çemredi ve çocuğun önünde koyunu yüzmeye başladı. Bu pratik tecrübeden faydalanmak isteyen çocuk, aklını kullanarak işin nasıl yapıldığını dikkatle izledi. Ebû Saîd el-Hudrî anlatıyor: Peygamber (s.a.v.) birgün koyun derisi yüzmekte olan bir çocuğa rastladı. Çocuk işi güzel yapamıyordu. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v.): "Biraz kenara çekil de sana (nasıl yüzüldüğünü) göstereyim," buyurdu. Sonra elini koltuk altına kadar görünmeyecek şekilde deri ile et arasına soktu. Sonra da gitti ve (yeniden) abdest almadan cemâate namaz kıldırdı.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn78"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][78][/COLOR][/FONT][/URL] Şüphesiz bu tür tecrübe ve uygulamalarla çocuğun ufku genişler, akıl ve zihin bakımından gelişme gösterir.[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn79"][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][79][/COLOR][/FONT][/URL] [B][FONT=Times New Roman][SIZE=3][COLOR=red]F. Çocuğu Rasulüllah'ın (s.a.v.) Örnek Şahsına Bağlamak:[/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] Çocuğun, Rasûlüllah'ın (s.a.v.) örnek şahsına bağlanması ve O'nu sevmesi, İslâm eğitiminde önemli bir unsurdur. Rasûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurur: [I]"Çocuklarınızı üç haslet üzerine terbiye edin: Peygamberinizin sevgisi, ehl-i beyt sevgisi ve Kur'an tilâveti."[URL="mk:@MSITStore:C:\Documents%20and%20Settings\SEZER\Belgelerim\Kütüphane\Aile%20-Yaşam\Çocuk%20ve%20Din%20eğitimi.chm::/0005-0005/0034.htm#_ftn80"][B][FONT=Times New Roman][COLOR=#0000ff][80][/COLOR][/FONT][/B][/URL][/I] Bu eğitimi alan bir çocuk, yapı itibariyle mutedil bir insan olur. Çünkü onun yetişme tarzı, yani, en büyük Peyganıber'in ve Allah'ın Habîbi'nin ahlâk ve sîretini esas alan bir eğitim görmesi, itidal ve istikâmet çizgisini yakalamasına sebep olur. Çocuk eğitiminde Peygamber sevgisinin ihmal edilmesi halinde ise, gayr-i müslim çevreler onun gönlüne kendi liderlerinin ve örneklerinin sevgisini koyacaktır. Bütün bunlar dikkate alınırsa, çocuğun Rasûlüllah'ın (s.a.v.) üstün şahsına bağlanmasının kaçınılmaz bir yol olduğu görülür. [SIZE=4][COLOR=blue][B]2. Bölümün Sonu[/B][/COLOR][/SIZE] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Aile ve Yaşam
Çocuk Eğitiminde Nebevi Yöntemler
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst