Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale Analiz ve Çalışmalar
Lahika Analizi
Denizli Lahikası
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="mihrimah" data-source="post: 96003" data-attributes="member: 656"><p><span style="color: dimgray"><strong>DENİZLİ LÂHİKASI</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-1-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Geçen Leyle-i Kadrinizi ve gelen bayramınızı bütün mevcudiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb-ı Erhamürrâhimîn'in birliğine ve rahmetine emanet ediyorum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>مَنْ آمَنَ بِا لْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırriyle sizi teselliye muhtaç görmemekle beraber, derim ki:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بَاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بَحَمْدِ رَبِّكَ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>âyetinin mâna-yı işârisiyle verdiği teselliyi tamamiyle gördüm. Şöyle ki:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Dünyayı unutmak, ramazanımızı âsude geçirmek düşünürken, hatıra gelmiyen ve bütün bütün tahammülün fevkınde bu dehşetli hâdise hem benim, hem Risâle-i Nur'un, hem sizin, hem ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn-ı inâyet olduğunu ben müşahede ettim. Bana ait cihetinin ise çok faidelerinden yalnız iki-üçünü beyan ederim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Biri: Ramazanda çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir iltica, bir niyâz ile müthiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>İkincisi: Her birinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta'ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabul ederdim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Üçüncüsü: Hem Kastamonu'da, hem yolda, hem burada fevkâlade bir tarzda bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfına olarak bir dest-i inâyet görünüyor,</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>اَلْخَيْرُ فِيهَا اخْتَارَهُ اللَّهُ dediriyor. En ziyade beni düşündüren Risâle-i Nur'u, en gafil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanla-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:4)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>ra da, kemâl-i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütuhata meydan açıyor. Ve en ziyade rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka, her birinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, ramazanda, bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr-i mübârekte bu musibet dahi, o yüz sevabı her bir saati on saat derecesinde ibadet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risâle-i Nur'dan tam ders alan ve dünya fâni ve ticaretgâh olduğunu bilen ve herşey'i îmanı ve âhireti için feda eden ve bu dershane-i Yusufiye'deki muvakkat sıkıntların dâimî lezzetler ve faideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı gayet istihsan ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ سِوَى اْلكُفْرِ وَالضَّلاَلِ dedim. Bana ait olan bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risâle-i Nur'un, hem ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açılsa, «Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu kaza ve kader-i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir.» dedirtecek kanaatım var.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Hâdiseye sebebiyet verenlere itab etmeyiniz. Bu musibetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat mânen pek çok hafif geldi. İnşâallah, çabuk geçer.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırriyle müteessir olmayınız.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-2-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayalinizle ara sıra konuşurum, müteselli olurum. Biliniz ki: Mümkin olsaydı, bütün sıkıntılarınızı kemâl-i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben, sizin yüzünüzden Isparta'yı ve havalisini taşiyle, toprağiyle seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükümeti bana ceza verse, başka bir vilâyet beni beraet ettirse, yine burayı tercih ederim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Evet, ben üç cihetle Isparta'lıyım. Gerçi tarihçe isbat edemiyorum. Fakat kanatım var ki; İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said'in aslı, buradan gitmiş. Hem Isparta Vilâyeti öyle hakikî kardeşlerin bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said'i onların her birisine maalmemnuniye feda eylerim .</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:5)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Tahmin ederim, şimdi küre-i arzda Risâle-i Nur Şâkirdlerinden -kalben ve ruhen ve fikren- daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünki; kalb ve ruh ve akılları îman-ı tahkikî nurlariyle sıkıntı çekmezler; maddî zahmetler ise, Risâle-i Nur dersiyle hem geçici, hem sevablı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i îmaniyenin başka bir mecrada inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar. İman-ı tahkikî dünyada dahi medar-ı saadettir diye halleriyle isbat ediyorlar. Evet, «Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler» deyip metinane bu fânî zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalışıyorlar.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, onların emsallerini çoğaltsın, bu vatana medar-ı şeref ve saadet yapsın ve onları da cennet-ül-firdevsde saadet-i ebediyeye mazhar eylesin, âmin!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-3-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bu kaza-i İlâhînin adalet-i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zâtların sırr-ı ihlâsa muvâfık olmıyan dünya cihetini de Risâle-i Nur ile arzu etmesinden, bâzı menfaat-perest rakiblerin karşısında bulup, yirmibeş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir-iki def'a elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen «Beşinci Şuâ» benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhamlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harfler ile «Miftah-ül-İman Mecmuası» yerine «Âyet-ül-Kübrâ muvafakatım olmadan tab'olması ve nüshaları gelmesi hükûmete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış güya «Kanun-u Medeniyeye» karşı o «Beşinci Şuâ» tab'edilmiş diye ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehâneye soktu. Fakat kader-i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevketti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehânelerin sevab noktasında, çok fevkınde sevabdar etmek sırrıyle, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umuruna karşı alâkalarımızı tâdil etmek için yine Medrese-i Yusufiye'ye çağırdı.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ehl-i dünya evhamına karşı deriz:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>«Yedinci Şuâ» başdan aşağıya kadar îmandır, aldanmışsınız; ve gayet mahrem tutulan ve şiddetli taharrilerde bizde bulunmayan ve aslı yirmi sene evvel yazılan «Beşinci Şuâ» bütün bütün</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:6)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>ayrıdır. Biz, bunun değil tab'ına, belki bu zamanda hiç kimseye göstermesine razı olmamakla beraber, orada doğru çıkmış bir ihbar-ı gaybîdir, mübareze etmiyor.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-4-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sureten görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz, ebed yolunda da inşâallah bu beraberlik devam edecek. İmanî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevablar ve ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanaatındayım. Şimdiye kadar, Risâle-i Nur şâkirdleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet, cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı. Mâdem bizi çalıştıran hâlikımız Rahîm ve Hakîmdir; başa gelen herşey'i rıza ile, sevinç ile, rahmetine, hikmetine îtimad ile karşılamalıyız.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Kahraman bir kardeşimiz, «Âyet-ül-Kübrâ» mes'elesinde bütün mes'uliyeti kendine alıp, Hizb-i Kur'ân'ı ve Hizb-i Nur'u ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazilete istihkakını tam göstermiş, beni derin sevinçlerle ağlatmış; ve «Yedinci Şuâ» olan «Âyet-ül-Kübrâ» tam nazar-ı dikkati celbederek ileride ona lâyık bir fütuhatı ihzar etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsadere, o kardeşimizin ve rüfekasının hizmetlerini ve masraflarını zâyi etmeyecek, inşâallah daha parlattıracak diye rahmet-i İlâhiyyeden bekleriz.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Sizi bütün dualarında اَجْرِنَا * وَارْحَمْنَا * وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim-i maalgayr sigalarında bilâ-istisna dahil edip, kesretli cesedler ve bir tek ruh hükmünde şirket-i mâneviyemizin düsturlarıyle çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyâde alâkadar olan ve şahs-ı mânevînizden himmet ve meded ve sebat ve metanet ve şefaat bekliyen</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Kardeşiniz</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:7)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>BU DEFAKİ KÜÇÜK MÜDAFAATIMDA DEMİŞTİM</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Risale-i Nur'daki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten menetmiş. Çünki; mâsumlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunu izâhını istediler. Ben de dedim:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Şimdiki fırtınalı asırda, gaddar medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdât meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvve-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak, o hâlette o da ezlem olacak ve mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir-iki adamın hatasiyle yirmi-otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız orayı vursa, otuz zâyiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlûb vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimanesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyle yirmi-otuz bîçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>İşte, Kur'an'ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem mâdem herşey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbâr ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıttır, muhaliftir.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir tâun-u beşerî ve maddiyunluktan gelen zındıkanın taassubiyle, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı alyehimize sevketseler, Kur'anın kuvvetiyle, Allahın inayetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr-ü mutlaka ve o zındıkaya teslim-i silâh etmeyiniz!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:8)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-6-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bu hâdise te'siriyle ben kendimi mâsum kardeşlerime rıza-yı kalb ile feda etmeye kat'i azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, «Celcelûtiye» yi okudum. Birden hatıra geldi ki, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh: «Yâ Rab! Aman ver!» diye dua etmiş; inşâallah, o duanın sırriyle selâmete çıkarsınız.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, «Kaside-i Celcelûtiye» de iki suretle Risâle-i Nur'dan haber verdiği gibi, «Âyet-ül-Kübrâ Risâlesi» ne işareten وَبِاْلاَيَت الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتِ der. Bu işarette îmâ eder ki: «Âyet-ül-Kübrâ» yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve «Âyet-ül-Kübrâ» hakkı için o فَجَتْ ve «musibetten şâkirdlerine aman ver.» diye niyâz eder, o risâleyi ve menbaını şefaatçı yapar. Evet, «Âyet-ül-Kübrâ Risâlesi» nin tab'ı bahânesiyle gelen musibet aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Hem o kasîdede, Risâle-i Nur'un mühim eczalarına, tertibiyle işaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede der:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>وَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصًّهَا * وَحَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Yâni: «İşte Risâle-i Nur'un sözleri, hurufları ki, onlara işaretler eyledik. Sen onların hassalarını topla ve mânalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur.» der. «Hurufların mânalarını tahkik et.» karinesiyle mânayı ifade etmiyen hecaî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânasındaki «Sözler» namiyle risâleler muraddır.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>رَبَّنَآ لاَ تُؤآخِذْنَآ اِنْ نَسِينَآ اَوْ اَخْطَأْنَا * لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّه</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-7-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Senin âlimane suallerin Risâle-i Nur'un «Mektûbât» kısmında çok ehemmiyetli hakikatların anahtarları olmasından senin sual-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:9)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>lerine karşı lâkayd kalamıyorum. Bunun kısa cevabı şudur:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Mâdem Kur'ân bir hutbe-i ezeliyedir, nev'-i beşerin umum tabakatiyle ve ehl-i ibadetin bütün tâifeleriyle konuşup elbette onlara göre müteaddid mânaları ve küllî mânasının çok mertebeleri bulunacak. Bâzı müfessirler, yalnız en umumî veya en sarih veya vâcib veya bir sünnet-i müekkedeyi ifade eden mânayı tercih eder.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Meselâ, bu âyette وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ dan ehemmiyetli bir sünnet olan iki rek'at teheccüt namazını ve اِدْبَارَ النُّوجُومِ dan, bir sünnet-i müekkede olan sabah fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa evvelki mânanın daha çok efradı var. Kardeşim, seninle konuşmak kesilmemiş.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-8-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Şimdi zuhur namazını kıldım, tesbihat içinde siz hatırıma geldiniz ki; her biri hem kendini, hem hânesindeki akrabasını düşünmekle mahzun olur. Birden kalbe geldi ki: Mâdem eski zamanlarda âhiretini dünyasına tercih edenler, hayat-ı içtimaiyenin günahlarından kurtulmak ve âhiretine hâlisane çalışmak niyetiyle mağaralarda, çilehânelerde riyâzet ile hayatlarını geçirenler bu zamanda olsaydılar, Risâle-i Nur Şâkirdleri olacaktılar; elbette şimdi bu şeriat altında bunlar, onlardan on derece daha ziyade muhtaçtır ve on derece fazla fazilet kazanıyorlar ve on derece daha rahattırlar.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-9-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Mübarek Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Pek çok selâm... Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlâs-ı Şerîf okurduk. Ben, şimde bir gün evvel beşyüz ve arefede dahi beşyüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî her birinizle görüşmüyorum, fakat ben, ekser vakitler, dua içinde her birinizle bâzan ismiyle sohbet ederim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:10)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-10-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ben, şimdiye kadar Nur fabrika dâiresinin mübarekler hey'etinden iki ehemmiyetli rükünler kurtulmuşlar tahmin ederim. Elhak o dâire, o hey'et; altı-yedi senede yirmi-otuz sene kadar fâtîhane iş görmüşler, parlak kalemlerinin yadigârları gibi, onların hizmetlerine tevakkuf etmez; onların bedeline, onların defter-i a'mallerine hasenat yazdırıyor. Hattâ «Hizb-i Nurî» nin öyle bir kuvvetli fütuhatı var ve öyle ehemmiyetli yerlere girmiş ki, onu neşredenler mütemadiyen çalışıyorlar hükmündedir. Ben, pek çok çalışmış ve çalışkan Hafız Mustafa'yı da evvelki zât gibi dışarıda zannederdim, yalnız bir def'a «O da buradadır.» işittim; belki başka Mustafa'dır diye teselli buluyordum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-11-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ben, bu sabah tesbihatta Hâfız Tevfik'e acıdım. Bu iki def'adır zahmet çekiyor tahattur ettim. Birden hatıra geldi: Onu tebrik et! O, kendini fâidesiz bir ihtiyat ile Risâle-i Nur'daki çok ehemmiyetli makamından ve büyük hissesinden bir derece çekmek isterdi. Fakat hizmetinin kudsiyeti ve azameti, O'nu yine o büyük hisseye ve pek büyük sevaba muvaffak eyledi. Az bir sıkıntı ve geçici bir küçük zahmet ile böyle bir şeref-i mânevîden geri kalmamak gerektir.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Evet Kardeşlerim! Mâdem herşey gidiyor ve gittikten sonra eğer lezzet ve keyf ise, boşu boşuna gider, bir hasret kalır; eğer sıkıntı ve zahmet ise, hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasında öyle bir lezzetli faideler var ki, o zahmeti hiçe indirir. İçinizde biri müstesna, en ihtiyarı ve en ziyade başına sıkıntılar toplanan benim. Sizi te'min ederim; tam bir sabır ve şükür ve tahammül ile halimden memnunum. Musibete şükür ise, musibetteki sevab ve uhrevî ve dünyevî faideleri içindir.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:11)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-12-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>«Meyve» nin mes'elelerinin tekmil edilmesine meydan vermiyen mânilerin zevali ile inşâallah yine başlanacak ki; birisi, soğuk, birisi, masonların onun kuvvetinden dehşet almalarıdır. Ben, bu musibette, Kader-i İlâhî cihetini düşünüyorum. Zahmetim rahmete inkılâb eder. Evet, «Risâle-i Kader» de beyan edildiği gibi, her hâdisede iki sebeb var: Biri zâhirîdir ki; insanlar ona göre hükmederler, çok def'a zulmederler.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Biri de hakikattır ki; Kader-i İlâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder. Meselâ; bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binâen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder. İşte bu mes'elemizde elmaslar, şişelerden; sıddîk fedakârlar, mütereddid sebatsızlardan; ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalâde hizmet-i dîniyedir; zulm-ü beşer buna baktı.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesanüd ile tam liyakat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı. Şimdi kader-i İlâhî, ayn-ı adalet içinde hakkımızda ayn-ı merhamettir ki; birbirine müştak kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zâyiatları sadakaya çevirdi. Ve yazdıkları risâleleri her tarafdan nazar-ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve elâdı ve istirahatı pek muvakkat ve geçici ve her halde bir gün onların bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek ve sabır ve tahammüle alışmak ve istikbaldeki ehl-i îmana kahramanane bir nümune-i imtisal, belki imamları olmak gibi çok cihetle ayn-ı merhamettir. Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa; göz, akıl, kalb ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar; öyle de: Bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız; yarasiyle kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder. Hattâ dünyayı unutmak lâzım olduğu bir zamanımda, o hal beni masonların meclisine getirdi, onları tokatlamakla meşgul eyledi. Cenâb-ı Hak bu gaflet halini de bir mücahede-i fikriye nev'inden kabul etmek ihtimaliyle teselli buldum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Risâle-i Nur'un kıymetdar muallimi Hâfız Mehmed'in kardeşi Ali Gül'ün selâmını aldım. Ben hem ona, hem bütün hemşehrilerine ve Sava'nın bütün ahya ve emvatına binler selâm ve dua ederim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:12)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-13-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Sizin sebat ve metanetiniz, masonların ve münafıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok. O zındıklar, Risâle-i Nur'u ve Şâkirdlerini tarikata ve bilhassa Nakşî takikatı'na kıyas edip, o ehl-i tarikatı mağlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû-i istimalâtını göstermek.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ve sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibinin kusuratlarını teşhir etmek.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ve sâlisen: Maddiyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedar sefahet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsad etmek ile mabeynlerinde tesanüdü kırmak ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bâzı düsturlariyle nazarlarından sukût ettirmekdir ki, Nakşîlere ve ehl-i tarikata karşı istimal ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar. Çünki; Risâle-i Nur'un meslek-i esası; ihlâs-ı tam ve terk-i enaniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak ve fâni ayn-ı lezzet-i sefihanede, elîm elemleri göstermek ve îmanın, bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatları ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallah tam akîm bırakacak ve meslek-i Risâle-i Nur ise tarikatlara kıyas edilmez diye onları susturacak.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bir Lâtife:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bu sabah, yanımdaki jandarma koğuşundan biri beni çağırdı, pencereye çıktım. Dedi: «Bizim kapımız kendi kendine kapandı, ne yapıyoruz açılmıyor.» Ben de dedim: «Size işarettir ki; nöbetdar olduğunuz ve üstlerinden kapı kapattığınız adamlar içinde sizin gibi mâsumlar var. Hattâ on seneden beri görmediğim bir kardeşimle bir dakika görüşmek bahanesiyle bana ihanet ve başka bahane ile dış kapımızın ikincisini dahi kapadılar. Onun cezası olarak, sizin kapınız dahi kapandı.»</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:13)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-14-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Size dün yazdığım lâtifenin üç zarafeti var:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Birincisi: İstikbalde gelecek mübarek hey'etin şahs-ı mânevîsinin bir mümessili olmasından, o şahs-ı mânevînin sırriyle ve bereketiyle sürgülü kapı kendi kendine açıldığı gibi, yine o tahakkuk edip vücuda gelmiş mübarek hey'etin bir mümessilinin on sene sonra yarım dakika benimle görüşmesi sebebiyle bana hiddet edildi. Ben de hiddet ettim, «Kapıları kapansın» tekrar eyledim. Aynı günün gecesinin sabahında -hiç vuku bulmamış- kendi kendine nöbetçilerin kapıları kapandı, iki saat açılmadı.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>İkinci Zarafeti: Ben bir pusula müdde-i umuma müdürle göndermiştim, içinde demiştim: Ben tecriddeyim, kimse ile görüşemiyorum, görüşsem de bu şehirde kimseyi tanımıyorum. Buranın Belediyesi birisiyle ilâ âhir... Sonra Müdde-i umumî demiş: «O tecridde mi?» Müdür demiş: «Yok.» İkisi bana itiraz etmişler. Aynı gün, yarım meczub ve yarım akraba biri yarım dakika benim ile görüşmesi yüzünden öyle bir vaziyet gösterildi ki, hiçbir tecridde olmamış. Bana itirazları yüzlerine çarptı.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Üçüncüsü: Komşudaki haylaz gençlerin kapıda gürültüleri akşam yatsı ortasında bana zarar ederdi, fakat az idi. O kapıyı da aynı gün bir bahane ile kapattılar. Hem fena koku menzilimde ziyadeleşti, hem o haylazların kapıma yakın gürültüleri ziyade bana zarar verdi. Ben de yine: Kapıları kapansın, neden böyle yapıyorlar! dedim. Aynı sabah o hâdise oldu.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-15-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Yeni hurufla yazdığımız iki mes'ele, cidden te'sirini gösterdi. Birinci, ikinci, üçüncü mes'eleleri de yazılsa çok iyi olur. Fakat Hüsrev ve Tahirî gibi kalemleri Kur'ân'a ve Kur'ân hattına mahsus ve me'mur olmalarından bana endişe verir. Başkalar yazsalar daha münasibdir.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:14)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-16-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bir seneden beri bir parça, yâni bir kilo kadar şehriye ve pirinçden sarfediyordum. Şübhem kalmadı ki, büyük bir bereket içinde var. Şimdi siz bırakmıyorsunuz ki, pişireyim. Öyle ise, onu size hem teberrük, hem bereketli bir hediye ediyorum. O yıldız şehriyeden bir def'a hârika bir bereketi gördüm. Taneleri pişirdikten sonra kurutuyordum. Bir tek tane on mislinden ziyade büyük olduğunu ben ve başkaları gördük.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-17-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bu gece evrad ile meşgul olurken nöbetçiler ve başkalar işitiyorlardı. Kalbime geldi ki: Acaba bu izhar, sevabını noksan etmiyor mu? diye telâş ettim. Hüccet-ül-İslâm İmam-ı Gazâlî'nin meşhur bir sözü hatıra geldi. O demiş: «Bâzan izhar, çok def'a ihfadan daha ziyade efdal olur.» Yâni âşikâre yapmakta başkalar, ya istifade veya taklid etmek veya gafletten uyanmak veya dalâlette ve sefahette muannid ise karşısında şeâir-i İslâmiye nev'inden izhar etmek, izzet-i diniyeyi göstermek gibi çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlâs dersini tam alanlarda değil riyâ, belki gizliden tasannu karışmamak şartiyle çok ziyade sevablı olabilir diye bir teselli buldum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-18-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>İki gün evvel sorgu hâkimi beni çağırdığı vakit, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken, İmam-ı Gazâlî'nin «Hizb-ül-Masun» unu açdım. Birden bu âyetler nazarımda göründü:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>اِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا * يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ اَللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ ... طُوبى لَهُمْ ...</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Baktım ki: Birinci âyet, şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa,</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>اَمَنُوا deki, «Vav» dahi meddedir -makam-ı cifrisi ve ebcedîsi binüçyüz altmışiki (1362) eder- ki, tam tamına bu senenin aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:15)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>zamana, hem mânası, hem makamı tevafuk ediyor. Elhamdülillâh dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor. Sonra hatırıma geldi ki: «Acaba netice ne olacak?» diye merak ettim. Gördüm: اَللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ ... طُوبى لَهُمْ ... deki iki cümle, tenvin sayılmak şartiyle, makam-ı cifrîsi aynen binüçyüz altmışiki. Eğer bir med sayılmazsa, iki; eğer sayılsa, üç eder. Tam tamına hıfz-ı İlâhiyeye pek çok muhtaç olduğumuz bu zamanın, bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihine tevafuk ederek, bir senedenberi büyük bir dâirede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfuziyetimize te'minat ile teselli veriyor. Risâle-i Nur bu hâdisede daha parlak fütuhatı hâkim dâirelerde bulunmasından şimdiki muvakkat tevakkuf bizi me'yus etmez ve etmemeli; ve «Âyet-ül-Kübrâ» nın tab'ı sebebiyle müsaderesi onun parlak makamına nazar-ı dikkati her taraftan ona celbetmesine bir ilânname telâkki ediyorum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>رَبَّنَآ اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاَغْفِرْ لَنَا âyetini şimdi okudum. وَاَغْفِرْ لَنَا cümlesi tam tamına binüçyüz altmışiki eder. Bu senenin aynı tarihine tevafuk eder ve bizi çok istiğfara dâvet ve emreder ki, nurunuz tamam olsun ve Risâle-i Nur noksan kalmasın.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-19-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yusufiye'deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmiyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmıyan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan zâtları ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkışlayacakları gibi melâike ve ruhanîler dahi alkışlıyorlar diye kanaatım var. Fakat içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasiyle, maddî sıkıntı ziyadedir. Ve buna karşı da her biriniz her birisine birer tesellici ve ahlâkda ve sabırda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifde birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mücîb ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan ziyade sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Yüzyirmi yaşında bulunan «Mevlânâ Halid» in (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât onu bana giydirdiği gibi, ben de onun namına sizin her birinize teberrüken giydirmek için hangi</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:16)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>vakit isterseniz göndereceğim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban oldu ve şişti, o şiş aşağıya iniyor, beni yatırmıyor, abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücudum aşıya gelmez veyahut başka bir mâna var! Yirmi sene evvel beni Ankara'da aşıladılar, şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın diye hatırıma geldi, sizde nasıl?</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-20-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Kader-i İlâhî adaleti bizleri, Denizli Medrese-i Yusufiyesine sevketmesinin bir hikmeti, her yerden ziyade Risâle-i Nur'a ve Şâkirdlerine hem mahbusları, hem ahalisi, belki hem me'murları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binâen, biz bir vazife-i îmaniye ve uhreviye ile bu sıkıntılı imtihana girdik. Evet, yirmi-otuzdan ancak bir-ikisi tâdil-i erkân ile namazını kılan mahbuslar içinde birden Risâle-i Nur Şâkirdlerinden kırk-ellisi umumen bilâ-istisna mükemmel namazlarını kılmaları, lisan-ı hal ile ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve şâkirdler, ef'alleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîki îmanlariyle dâhi, buradaki ehl-i îmanı, ehl-i dalâletin evham ve şübehatından kurtarmalarına medar, çelikten bir kal'a hükmüne geçeceğini, rahmet ve inâyet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Buradaki ehl-i dünyanın bizi konuşmaktan ve temastan men'leri zarar vermiyor. Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden daha kuvvetli ve te'sirli konuşuyor. Mâdem hapse girmek terbiye içindir, milleti seviyorlar ise, mahbusları Risâle-i Nur Şâkirdleriyle görüştürsünler, tâ bir ayda, belki bir günde bir seneden ziyade terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikballerine ve âhiretine menfaatli birer insan olsunlar «Gençlik Rehberi» bulunsa idi, çok faidesi olurdu. İnşâallah bir zaman girer.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-21-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Hazret-i Ziyaeddin hakkındaki malûmunuz muhavereyi tahattur</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:17)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar eğer her biri bir velî, hattâ bir kutub görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyadeleştirecek ve eğer birer âmi ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmiyecek diye karar verdim. Çünki böyle pek ağır şerait altında îman kurtarmak hizmeti, herşey'in fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sâhibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sıkıntılı vekara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-22-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bütün ruh ve kalb ve aklımla sizin leyle-i aşerenizi tebrik ederiz. Bizim şirket-i mâneviyemizde büyük kazançlar edeceklerini rahmet-i İlâhiyyeden niyâz ederiz. Bu gece rü'yamda yanınıza gelmiş, imam olarak namaz kılacağım halinde uyandım. Benim tecrübemle rü'yanın tâbiri çıkacağı zamanda Sava ve Homa kahramanlarından iki kardeşimiz rü'yayı tâbir etmek için umumunuz namına geldiler. Ben de umumunuzu görmek gibi mesrur oldum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Kardeşlerim! Gerçi bu vaziyet, hem muvafığa ve bir kısım me'murlara Risâle-i Nur'a karşı bir çekinmek, bir ürkmek vermiş, fakat bütün muhaliflerde ve dindarlarda ve alâkadar me'murlarda bir dikkat, bir iştiyak uyandırıyor. Merak etmeyiniz, o nurlar parlayacaklar. (Hâşiye)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-23-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Sabri'nin tâbiri ve istihraciyle, Sûre-i وَالْعَصْرِ işaretine muvafık olarak Risâle-i Nur, Anadolu'yu Cebel-i Cûdîde sefine gibi ve Isparta ve Kastamonu'yu âfat-ı semaviye ve arziyeden muhafazalarına</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>_______________</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Hâşiye): Ey kardeş! Dikkat buyur. Denizli hapsinde, bütün esbab-ı âlem zâhiren Üstadın aleyhinde, idam hükümleriyle mahkemeye verilmişken, Üstad diyor: «Merak etmeyiniz kardeşlerim, o Nurlar parlayacaklar.» Bu söz, bak nasıl tahakkuk etti.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:18)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>bir vesile olduğunu ve Risâle-i Nur'a ilişmesinler, yoksa yakından bekliyen âfetler geleceklerini bilsinler, akıllarını başlarına alsınlar. Bu musibetten biraz evvel tekrar ile söylüyorum, size de O mektublar gönderilmişti. Şimdi aldığım haber, Kastamonu, civarı, kal'ası, Risâle-i Nur'un mâtemini tutmuş gibi ağlamış ve zelzele ile sıtma tutmuş, inşâallah yine Risâle-i Nur'a kavuşacak ve gülecek ve şükredecek.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Size evvelki gün iki kıymetli kazancımızı yazmıştım. İkincide yüzer lisanla dua ve tesbihat, ilâ âhir demiştim. Noksan var. Sahihi: Her birimiz derecesine göre yüzer lisanla, ilâ âhir...</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Hem ben pek çok alâkadar olduğum Sava köyünden çok muhterem bir ihtiyar ile ellerimiz birbiriyle kelepçe edilip geldiğimiz, beni pek çok memnun edip, bununla o mübârek köyün bana şiddet-i alâkasını anladım. O kardeşime ayrıca selâm ederim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-24-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ bu âyet dahi</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>وَالْعَصْرِ * اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>işâretine işaret eder ki; kâfirlerin bu kadar tahribatları ve harbleri faidesiz ve hasarat içerisinde ayn-ı zarar oldu. وَالْعَصْرِ işaretinde Risâle-i Nur'a bir îma bulunması remziyle, bu âyet dahi remzen binüçyüz altmış Rumî tarihi olan bu senede münafıklar ve küfre düşenler Risâle-i Nur'a ilişecekler, fakat hasarat ederler. Çünki zelzele ve harp gibi belâların ref'ine bir sebeb, Risâle-i Nur'dur. Onun tâtili belâları celbeder diye bir gizli îma olabilir.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-25-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ben tahmin ediyordum ki; hakikî ve en son müdafaanâmemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risâlecik olacak. Çünki, evvelce bâzı evham yüzünden bir senedenberi aleyhimize geniş bir tarzda çevrilen plânlar bunlardır; «Tahrikatçılık, komitecilir ve haricî cereyanlarına âlet olmak ve dinî hissiyatı siyasete âlet etmek ve cumhuriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve âsâyişe ilişmek» gibi asılsız</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:19)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>bahaneler ile bize hücum ettiler. Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, onların plânları akîm kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risâlede, onsekiz sene zarfındaki mektub ve kitablar dahi hakikat-ı îmaniyeden ve Kur'âniyeden ve âhiretin tahkikinden ve saadet-i ebediyeye çalışmaktan başka bir şey bulmadılar. Plânlarını gizlemek için gayet âdî bahaneleri aramağa başladılar. Fakat hükûmetin bâzı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zâhir ve şübhe bırakmaz ve dağ gibi metin, sarsılmaz olan «Meyve Risâlesi» onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-26-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Gerçi yeriniz çok dardır, fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz, hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz! En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüddür. Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar ve «Böyle olmasaydı şöyle olmazdı» diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki; bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu, ne yapsaydık onlar hücumu yapacak idiler. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inâyet-i İlâhiyye imdadımıza gelinceye kadar az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat kazanmağa çalışmalıyız. Oradaki kardeşlerimizin selâmetlerine dualar ediyoruz.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-27-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Eskişehir mahkemesinde gizli kalmış, resmen zabta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdafaayı beyan ediyorum.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Orada benden sordular ki: «Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?» Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben, dindar bir cumhuriyetçi olduğumu</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:20)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülâsası şudur ki; o zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim; ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: «Bu karınca ve arı milletleri, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.» Sonra dediler: «Sen, Selef-i Sâlihîne muhalefet ediyorsun?» Cevaben diyordum: «Hulefa-i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (R.A.), Aşere-i Mübeşşereye ve sahabe-i kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adâleti ve hürriyet-i şer'iyyeyi taşıyan, mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.»</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli senedenberi bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir -şimdi yirmi sene oluyor- ki, hayat-ı siyasîye ve içtimaîyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. El'iyazü billâh, eğer dinsizlik hesabına, îmanına ve âhiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ-perva îlan ve ihtar ederim ki: Bin canım olsa, îmana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm, {حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ } olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim:</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ben, Risale-i Nur'un keşf-i kat'îsi ile İdam olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! idam ebedî ile ve dâimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamiyle intikamımı sizden alarak, kemal-i rahat-ı kalble teslim-i ruh etmeye hazırım!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Mevkuf</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-28-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ben dünyaya bakamıyorum. Hey'etinizdeki Risale-i Nur'un</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:21)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>şahs-ı mânevisini konuşturmak, ve reyini almak için meşveret ediniz. Çelik gibi metin Isparta mübarek ve kahraman kardeşleriniz ile, mümkün oldukça müdâvele-i efkâr ediniz..</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Hem dünkü pusulayı, hem bu pusulayı benim küçük defterime konmak için o kıt'ada bana yazınız. Hem o iki pusulaları Ispartalılar da görsünler, bâki çok selâm...</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-29-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz Kardeşlerim,</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. «Bu musibetten kurtulmak için ne yapacağız?» lisan-ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesanüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünki; birbirinden ve Risale-i Nurdan ve benden çekinmek, ve inkâr etmek; ve bizi ezmek istiyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim; eğer bilseydim ki benden teberri etmekle kurtulacaksınız, beni tahkir ve ihânet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek istiyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za'fınızdan, teberrînizden cesaret alır, daha ziyade ezer. Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enaniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaif bir bîçarenin noksaniyetlerine değil, belki Risale-i Nurun kemalâtına bakmalı.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-30-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Bu dünyanın hayatı pek çabuk değişmesine ve zevaline ve fenâ ve fâni, âkıbetsiz lezzetlerine ve firak ve iftirak tokatlarına karşı bir ehemmiyetli medar-ı teselli ise, samimî dostlar ile görüşmektir. Evet, bâzan bir tek dostunu bir-iki saat görmek için, yirmi gün yol gider ve yüz lirayı sarfeder. Şimdi bu acîb, dostsuz zamanda samimî kırk-elli dostunu birden bir-iki ay görmek ve Allah için sohbet etmek ve hakikî bir teselli alıp vermek; elbette başımıza gelen bu meşakkatler ve zayiat-ı maliye, ona karşı pek ucuz düşer.. ehemmiyeti kalmaz. Ben kendim, buradaki kardeşlerimden on sene firakdan sonra bir tekini görmek için bu meşakkati kabul ederdim. Teşekki, kaderi tenkid ve teşekkür kadere teslimdir.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:22)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-31-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Sizi te'min ederim ki; şimdi ecel gelse, ölsem, kemâl-i rahat-ı kalble karşılayacağım. Çünki içinizde kuvvetli, metin, genç çok Saidler bulunduğuna ve bu bîçâre, ihtiyar, hasta, zaif Said'den çok ziyade Risâle-i Nur'a sâhib ve vâris ve hâmi olacaklarına kanaatım geliyor. Nazîf'in puslasında isimleri yazılan ve te'sirli bir surette kuvve-i mâneviyeyi takviye eden zâtlara çok minnetdar ve çok müferrah oldum. Zâten ben onların böyle olacaklarını tahmin ederdim. Cenâb-ı Hak, onları muvaffak ve başkalara da hüsn-ü misal eylesin, âmin!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-32-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Mâdem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevab için, îmân ve âhiret için Risâle-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında her bir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve îman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdar ve yüz saat ise böyle her biri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşler ile görüşmek akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakiki bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârane devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medreset-üz-Zehra'nın şâkirdliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Mederese-i Yusufiye'de tâyinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevab kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faideleri düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Said Nursî</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>(Orjinal Sayfa:23)</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-33-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Ben kalben arzu ederim ki; çelik ve demir gibi sebatkâr Isparta ve civarındakiler gibi metin kahramanlar (Hüsrevler, Hâfız, Aliler gibi) Kastamonu tarafından dahi burada görünsün. Hadsiz şükür ediyorum ki; Kastamonu Vilâyeti, benim arzumu tam yerine getirdi, müteaddid kahramanları imdadımıza gönderdi. Hayalimde her vakit bulunan, fakat isimlerini yazamadığım için yanınızda fedakâr kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine dua ederim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>* * *</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>-34-</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Aziz, Sıddık Sebatkâr ve Vefadar Kardeşlerim!</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket-i mâneviye-i duaiyenizden daha ziyade istifadem için ve sizin de daha ziyade itidâl-i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ve şiddetle tesanüdünüzü muhafaza için bir halimi beyan ediyorum ki: Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı, Eskişehir'de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler, tâ hiddetimden ve işkencelerine karşı «artık yeter» dememden bir bahane bulup, zâlimane tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, hârika bir ihsân-ı İlâhî eseri olarak şâkirane sabrediyorum ve etmeğe de karar verdim.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>Mâdem biz kadere teslim olup bu sıkıntıları خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>sırriyle ziyade sevab kazanmak cihetiyle mânevî bir ni'met biliyoruz; mâdem geçici, dünyevî musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor; ve mâdem hakkalyakîn derecesinde yakînî bir kat'î kanaatımız var ki: Biz öyle bir hakikata hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı haller ile müftehirane, müteşekkirane bir mücahede-i mâneviye yapıyoruz diye şekva etmemek lâzımdır.</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong>,</strong></span></p><p><span style="color: dimgray"><strong></strong></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="mihrimah, post: 96003, member: 656"] [COLOR=dimgray][B]DENİZLİ LÂHİKASI -1- بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Geçen Leyle-i Kadrinizi ve gelen bayramınızı bütün mevcudiyetimle tebrik ve sizleri Cenâb-ı Erhamürrâhimîn'in birliğine ve rahmetine emanet ediyorum. مَنْ آمَنَ بِا لْقَدَرِ اَمِنَ مِنَ الْكَدَرِ sırriyle sizi teselliye muhtaç görmemekle beraber, derim ki: وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بَاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بَحَمْدِ رَبِّكَ âyetinin mâna-yı işârisiyle verdiği teselliyi tamamiyle gördüm. Şöyle ki: Dünyayı unutmak, ramazanımızı âsude geçirmek düşünürken, hatıra gelmiyen ve bütün bütün tahammülün fevkınde bu dehşetli hâdise hem benim, hem Risâle-i Nur'un, hem sizin, hem ramazanımız, hem uhuvvetimiz için ayn-ı inâyet olduğunu ben müşahede ettim. Bana ait cihetinin ise çok faidelerinden yalnız iki-üçünü beyan ederim. Biri: Ramazanda çok şiddetli bir heyecan, bir ciddiyet, bir iltica, bir niyâz ile müthiş hastalığa galebe ederek çalıştırdı. İkincisi: Her birinize karşı bu sene de görüşmek ve yakınınızda bulunmak arzusu şiddetli idi. Yalnız birinizi görmek ve Isparta'ya gelmek için bu çektiğim zahmeti kabul ederdim. Üçüncüsü: Hem Kastamonu'da, hem yolda, hem burada fevkâlade bir tarzda bütün elîm hâletler birden değişiyor ve me'mûlün ve arzumun hilâfına olarak bir dest-i inâyet görünüyor, اَلْخَيْرُ فِيهَا اخْتَارَهُ اللَّهُ dediriyor. En ziyade beni düşündüren Risâle-i Nur'u, en gafil ve dünyaca büyük makamlarda bulunanla- (Orjinal Sayfa:4) ra da, kemâl-i dikkatle okutturuyor, başka bir sahada fütuhata meydan açıyor. Ve en ziyade rikkatime dokunan ve kendi elemimden başka, her birinizin sıkıntısından başıma toplanan bütün elemlere ve teessüflere karşı, ramazanda, bir saati yüz saat hükmüne getiren o şehr-i mübârekte bu musibet dahi, o yüz sevabı her bir saati on saat derecesinde ibadet yapmakla bine iblâğ ettiğinden, Risâle-i Nur'dan tam ders alan ve dünya fâni ve ticaretgâh olduğunu bilen ve herşey'i îmanı ve âhireti için feda eden ve bu dershane-i Yusufiye'deki muvakkat sıkıntların dâimî lezzetler ve faideler vereceklerine inanan sizin gibi ihlâslı zâtlara acımak ve rikkatten ağlamak hâletini, tebrik ve sebatınızı gayet istihsan ve takdir etmek hâletine çevirdi. Ben de: اَلْحَمْدُ لِلَّهِ عَلَى كُلِّ حَالٍ سِوَى اْلكُفْرِ وَالضَّلاَلِ dedim. Bana ait olan bu faideler gibi hem uhuvvetimizin, hem Risâle-i Nur'un, hem ramazanımızın, hem sizin bu yüzde öyle faideleri var ki, perde açılsa, «Yâ Rabbenâ! Şükür. Bu kaza ve kader-i İlâhî, hakkımızda bir inâyettir.» dedirtecek kanaatım var. Hâdiseye sebebiyet verenlere itab etmeyiniz. Bu musibetin geniş ve dehşetli plânı çoktan kurulmuştu, fakat mânen pek çok hafif geldi. İnşâallah, çabuk geçer. عَسَى اَنْ تَكْرَهُوا شَيْئًا وَهُوَ خَيْرٌ لَكُمْ sırriyle müteessir olmayınız. Said Nursî * * * بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ -2- Aziz Kardeşlerim! Yakınınızda bulunmakla çok bahtiyarım. Sizin hayalinizle ara sıra konuşurum, müteselli olurum. Biliniz ki: Mümkin olsaydı, bütün sıkıntılarınızı kemâl-i iftihar ve sevinçle çekerdim. Ben, sizin yüzünüzden Isparta'yı ve havalisini taşiyle, toprağiyle seviyorum. Hattâ diyorum ve resmen de diyeceğim: Isparta hükümeti bana ceza verse, başka bir vilâyet beni beraet ettirse, yine burayı tercih ederim. Evet, ben üç cihetle Isparta'lıyım. Gerçi tarihçe isbat edemiyorum. Fakat kanatım var ki; İsparit nahiyesinde dünyaya gelen Said'in aslı, buradan gitmiş. Hem Isparta Vilâyeti öyle hakikî kardeşlerin bana vermiş ki; değil Abdülmecid ve Abdurrahman, belki Said'i onların her birisine maalmemnuniye feda eylerim . (Orjinal Sayfa:5) Tahmin ederim, şimdi küre-i arzda Risâle-i Nur Şâkirdlerinden -kalben ve ruhen ve fikren- daha az sıkıntı çeken yoktur. Çünki; kalb ve ruh ve akılları îman-ı tahkikî nurlariyle sıkıntı çekmezler; maddî zahmetler ise, Risâle-i Nur dersiyle hem geçici, hem sevablı, hem ehemmiyetsiz, hem hizmet-i îmaniyenin başka bir mecrada inkişafına vesile olmasını bilerek şükür ve sabırla karşılıyorlar. İman-ı tahkikî dünyada dahi medar-ı saadettir diye halleriyle isbat ediyorlar. Evet, «Mevlâ görelim neyler, neylerse güzel eyler» deyip metinane bu fânî zahmetleri bâki rahmetlere tebdile çalışıyorlar. Cenâb-ı Erhamürrâhimîn, onların emsallerini çoğaltsın, bu vatana medar-ı şeref ve saadet yapsın ve onları da cennet-ül-firdevsde saadet-i ebediyeye mazhar eylesin, âmin! Said Nursî * * * -3- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Bu kaza-i İlâhînin adalet-i kaderiye noktasında, yeni talebelerden bir kısım zâtların sırr-ı ihlâsa muvâfık olmıyan dünya cihetini de Risâle-i Nur ile arzu etmesinden, bâzı menfaat-perest rakiblerin karşısında bulup, yirmibeş sene evvel aslı yazılan ve sekiz sene zarfında bir-iki def'a elime geçen ve aynı vakitte kaybettirilen «Beşinci Şuâ» benden uzak bir yerde ele geçmesiyle, o hoca bozması gibi kıskançlar, onunla adliyeyi evhamlandırdılar. Aynı vakit, benim arzu ettiğim yeni harfler ile «Miftah-ül-İman Mecmuası» yerine «Âyet-ül-Kübrâ muvafakatım olmadan tab'olması ve nüshaları gelmesi hükûmete aksetmiş, iki mes'ele birbiriyle karıştırılmış güya «Kanun-u Medeniyeye» karşı o «Beşinci Şuâ» tab'edilmiş diye ehl-i garaz, bir habbeyi yüz kubbe yaparak gadren bizleri şu çilehâneye soktu. Fakat kader-i İlâhî ise, menfaatimiz için buraya sevketti ve eski zamanlarda ihtiyarî çilehânelerin sevab noktasında, çok fevkınde sevabdar etmek sırrıyle, bizi, ihlâs dersini tam almak ve hakikaten kıymetsiz olan dünya umuruna karşı alâkalarımızı tâdil etmek için yine Medrese-i Yusufiye'ye çağırdı. Ehl-i dünya evhamına karşı deriz: «Yedinci Şuâ» başdan aşağıya kadar îmandır, aldanmışsınız; ve gayet mahrem tutulan ve şiddetli taharrilerde bizde bulunmayan ve aslı yirmi sene evvel yazılan «Beşinci Şuâ» bütün bütün (Orjinal Sayfa:6) ayrıdır. Biz, bunun değil tab'ına, belki bu zamanda hiç kimseye göstermesine razı olmamakla beraber, orada doğru çıkmış bir ihbar-ı gaybîdir, mübareze etmiyor. * * * -4- بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Bayramınızı tekrar tebrikle beraber, sureten görüşemediğimize teessüf etmeyiniz. Bizler hakikaten dâima beraberiz, ebed yolunda da inşâallah bu beraberlik devam edecek. İmanî hizmetinizde kazandığınız ebedî sevablar ve ruhî ve kalbî faziletler ve sevinçler, şimdiki geçici ve muvakkat gamları ve sıkıntıları hiçe indirir kanaatındayım. Şimdiye kadar, Risâle-i Nur şâkirdleri gibi çok kudsî hizmette çok az zahmet çekenler olmamış. Evet, cennet ucuz değil. İki hayatı imha eden küfr-ü mutlaktan kurtarmak, bu zamanda pek çok ehemmiyetlidir. Bir parça meşakkat olsa da şevk ve şükür ve sabırla karşılamalı. Mâdem bizi çalıştıran hâlikımız Rahîm ve Hakîmdir; başa gelen herşey'i rıza ile, sevinç ile, rahmetine, hikmetine îtimad ile karşılamalıyız. Kahraman bir kardeşimiz, «Âyet-ül-Kübrâ» mes'elesinde bütün mes'uliyeti kendine alıp, Hizb-i Kur'ân'ı ve Hizb-i Nur'u ve kalemiyle kazandığı fevkalâde uhrevî şeref ve fazilete istihkakını tam göstermiş, beni derin sevinçlerle ağlatmış; ve «Yedinci Şuâ» olan «Âyet-ül-Kübrâ» tam nazar-ı dikkati celbederek ileride ona lâyık bir fütuhatı ihzar etmek hikmetiyle ona gelen bu muvakkat müsadere, o kardeşimizin ve rüfekasının hizmetlerini ve masraflarını zâyi etmeyecek, inşâallah daha parlattıracak diye rahmet-i İlâhiyyeden bekleriz. Sizi bütün dualarında اَجْرِنَا * وَارْحَمْنَا * وَاحْفَظْنَا gibi bütün mütekellim-i maalgayr sigalarında bilâ-istisna dahil edip, kesretli cesedler ve bir tek ruh hükmünde şirket-i mâneviyemizin düsturlarıyle çalışan ve sizin sıkıntınız ile sizden ziyâde alâkadar olan ve şahs-ı mânevînizden himmet ve meded ve sebat ve metanet ve şefaat bekliyen Kardeşiniz Said Nursî * * * (Orjinal Sayfa:7) BU DEFAKİ KÜÇÜK MÜDAFAATIMDA DEMİŞTİM Risale-i Nur'daki şefkat, hakikat, hak, bizi siyasetten menetmiş. Çünki; mâsumlar belâya düşerler, onlara zulmetmiş oluruz. Bazı zâtlar bunu izâhını istediler. Ben de dedim: Şimdiki fırtınalı asırda, gaddar medeniyetten neş'et eden hodgâmlık ve asabiyet-i unsuriye ve umumî harpten gelen istibdâdât-ı askeriye ve dalâletten çıkan merhametsizlik cihetinde öyle bir eşedd-i zulüm ve eşedd-i istibdâdât meydan almış ki, ehl-i hak, hakkını kuvve-i maddiye ile müdafaa etse, ya eşedd-i zulüm ile, tarafgirlik bahanesiyle çok bîçareleri yakacak, o hâlette o da ezlem olacak ve mağlûb kalacak. Çünkü, mezkûr hissiyatla hareket ve taarruz eden insanlar, bir-iki adamın hatasiyle yirmi-otuz adamı, âdi bahanelerle vurur, perişan eder. Eğer ehl-i hak, hak ve adalet yolunda yalnız orayı vursa, otuz zâyiata mukabil yalnız biri kazanır, mağlûb vaziyetinde kalır. Eğer mukabele-i bilmisil kaide-i zâlimanesiyle, o ehl-i hak dahi bir ikinin hatasıyle yirmi-otuz bîçareleri ezseler, o vakit, hak namına dehşetli bir haksızlık ederler. İşte, Kur'an'ın emriyle, gayet şiddetle ve nefretle siyasetten ve idareye karışmaktan kaçındığımızın hakikî hikmeti ve sebebi budur. Yoksa bizde öyle bir hak kuvveti var ki, hakkımızı tam ve mükemmel müdafaa edebilirdik. Hem mâdem herşey geçici ve fânidir ve ölüm ölmüyor ve kabir kapısı kapanmıyor ve zahmet ise rahmete kalboluyor; elbette biz, sabır ve şükürle tevekkül edip sükût ederiz. Zarar ile, icbâr ile sükûtumuzu bozdurmak ise; insafa, adâlete, gayret-i vataniyeye ve hamiyet-i milliyeye bütün bütün zıttır, muhaliftir. Hülâsa-i kelâm: Ehl-i hükûmetin ve ehl-i siyasetin ve ehl-i idarenin ve inzibatın ve adliye ve zâbıtanın bizimle uğraşacak hiçbir işleri yoktur. Olsa olsa, dünyada hiçbir hükûmetin müdafaa edemediği ve aklı başında hiçbir insanın hoşlanmadığı küfr-ü mutlak ve dehşetli bir tâun-u beşerî ve maddiyunluktan gelen zındıkanın taassubiyle, bir kısım gizli zındıklar şeytanetiyle bazı resmî memurları aldatarak evhamlandırıp, aleyhimize sevketmek var. Biz de deriz: Değil böyle birkaç vehhamı, belki dünyayı alyehimize sevketseler, Kur'anın kuvvetiyle, Allahın inayetiyle kaçmayız. O irtidadkâr küfr-ü mutlaka ve o zındıkaya teslim-i silâh etmeyiniz! Said Nursî (Orjinal Sayfa:8) -6- Bu hâdise te'siriyle ben kendimi mâsum kardeşlerime rıza-yı kalb ile feda etmeye kat'i azm u cezmettiğim ve çaresini fikren aradığım vakitte, «Celcelûtiye» yi okudum. Birden hatıra geldi ki, İmam-ı Ali Radıyallahü Anh: «Yâ Rab! Aman ver!» diye dua etmiş; inşâallah, o duanın sırriyle selâmete çıkarsınız. Evet Hazret-i Ali Radıyallahü Anh, «Kaside-i Celcelûtiye» de iki suretle Risâle-i Nur'dan haber verdiği gibi, «Âyet-ül-Kübrâ Risâlesi» ne işareten وَبِاْلاَيَت الْكُبْرَى اَمِنِّى مِنَ الْفَجَتِ der. Bu işarette îmâ eder ki: «Âyet-ül-Kübrâ» yüzünden ehemmiyetli bir musibet Risale-i Nur talebelerine gelecek ve «Âyet-ül-Kübrâ» hakkı için o فَجَتْ ve «musibetten şâkirdlerine aman ver.» diye niyâz eder, o risâleyi ve menbaını şefaatçı yapar. Evet, «Âyet-ül-Kübrâ Risâlesi» nin tab'ı bahânesiyle gelen musibet aynen o remz-i gaybîyi tasdik etti. Hem o kasîdede, Risâle-i Nur'un mühim eczalarına, tertibiyle işaretlerin hâtimesinde, mukabil sahifede der: وَتِلْكَ حُرُوفُ النُّورِ فَاجْمَعْ خَوَاصًّهَا * وَحَقِّقْ مَعَانِيهَا بِهَا الْخَيْرُ تُمِّمَتْ Yâni: «İşte Risâle-i Nur'un sözleri, hurufları ki, onlara işaretler eyledik. Sen onların hassalarını topla ve mânalarını tahkik eyle. Bütün hayır ve saadet, onlarla tamam olur.» der. «Hurufların mânalarını tahkik et.» karinesiyle mânayı ifade etmiyen hecaî harfler murad olmayıp, belki kelimeler mânasındaki «Sözler» namiyle risâleler muraddır. رَبَّنَآ لاَ تُؤآخِذْنَآ اِنْ نَسِينَآ اَوْ اَخْطَأْنَا * لاَ يَعْلَمُ الْغَيْبَ اِلاَّ اللَّه Said Nursî * * * -7- Aziz, Sıddık Kardeşim Re'fet Bey! Senin âlimane suallerin Risâle-i Nur'un «Mektûbât» kısmında çok ehemmiyetli hakikatların anahtarları olmasından senin sual- (Orjinal Sayfa:9) lerine karşı lâkayd kalamıyorum. Bunun kısa cevabı şudur: Mâdem Kur'ân bir hutbe-i ezeliyedir, nev'-i beşerin umum tabakatiyle ve ehl-i ibadetin bütün tâifeleriyle konuşup elbette onlara göre müteaddid mânaları ve küllî mânasının çok mertebeleri bulunacak. Bâzı müfessirler, yalnız en umumî veya en sarih veya vâcib veya bir sünnet-i müekkedeyi ifade eden mânayı tercih eder. Meselâ, bu âyette وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ dan ehemmiyetli bir sünnet olan iki rek'at teheccüt namazını ve اِدْبَارَ النُّوجُومِ dan, bir sünnet-i müekkede olan sabah fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa evvelki mânanın daha çok efradı var. Kardeşim, seninle konuşmak kesilmemiş. * * * -8- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Şimdi zuhur namazını kıldım, tesbihat içinde siz hatırıma geldiniz ki; her biri hem kendini, hem hânesindeki akrabasını düşünmekle mahzun olur. Birden kalbe geldi ki: Mâdem eski zamanlarda âhiretini dünyasına tercih edenler, hayat-ı içtimaiyenin günahlarından kurtulmak ve âhiretine hâlisane çalışmak niyetiyle mağaralarda, çilehânelerde riyâzet ile hayatlarını geçirenler bu zamanda olsaydılar, Risâle-i Nur Şâkirdleri olacaktılar; elbette şimdi bu şeriat altında bunlar, onlardan on derece daha ziyade muhtaçtır ve on derece fazla fazilet kazanıyorlar ve on derece daha rahattırlar. * * * -9- Aziz, Mübarek Kardeşlerim! Pek çok selâm... Bizim memlekette eskide arefe gününde bin İhlâs-ı Şerîf okurduk. Ben, şimde bir gün evvel beşyüz ve arefede dahi beşyüz okuyabilirim. Kendine güvenen, birden okuyabilir. Ben, gerçi sizleri göremiyorum ve hususî her birinizle görüşmüyorum, fakat ben, ekser vakitler, dua içinde her birinizle bâzan ismiyle sohbet ederim. * * * (Orjinal Sayfa:10) -10- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Ben, şimdiye kadar Nur fabrika dâiresinin mübarekler hey'etinden iki ehemmiyetli rükünler kurtulmuşlar tahmin ederim. Elhak o dâire, o hey'et; altı-yedi senede yirmi-otuz sene kadar fâtîhane iş görmüşler, parlak kalemlerinin yadigârları gibi, onların hizmetlerine tevakkuf etmez; onların bedeline, onların defter-i a'mallerine hasenat yazdırıyor. Hattâ «Hizb-i Nurî» nin öyle bir kuvvetli fütuhatı var ve öyle ehemmiyetli yerlere girmiş ki, onu neşredenler mütemadiyen çalışıyorlar hükmündedir. Ben, pek çok çalışmış ve çalışkan Hafız Mustafa'yı da evvelki zât gibi dışarıda zannederdim, yalnız bir def'a «O da buradadır.» işittim; belki başka Mustafa'dır diye teselli buluyordum. * * * -11- Aziz Kardeşlerim! Ben, bu sabah tesbihatta Hâfız Tevfik'e acıdım. Bu iki def'adır zahmet çekiyor tahattur ettim. Birden hatıra geldi: Onu tebrik et! O, kendini fâidesiz bir ihtiyat ile Risâle-i Nur'daki çok ehemmiyetli makamından ve büyük hissesinden bir derece çekmek isterdi. Fakat hizmetinin kudsiyeti ve azameti, O'nu yine o büyük hisseye ve pek büyük sevaba muvaffak eyledi. Az bir sıkıntı ve geçici bir küçük zahmet ile böyle bir şeref-i mânevîden geri kalmamak gerektir. Evet Kardeşlerim! Mâdem herşey gidiyor ve gittikten sonra eğer lezzet ve keyf ise, boşu boşuna gider, bir hasret kalır; eğer sıkıntı ve zahmet ise, hem dünyevî ve uhrevî, hem böyle bir kudsî hizmet noktasında öyle bir lezzetli faideler var ki, o zahmeti hiçe indirir. İçinizde biri müstesna, en ihtiyarı ve en ziyade başına sıkıntılar toplanan benim. Sizi te'min ederim; tam bir sabır ve şükür ve tahammül ile halimden memnunum. Musibete şükür ise, musibetteki sevab ve uhrevî ve dünyevî faideleri içindir. * * * (Orjinal Sayfa:11) -12- Aziz Kardeşlerim! «Meyve» nin mes'elelerinin tekmil edilmesine meydan vermiyen mânilerin zevali ile inşâallah yine başlanacak ki; birisi, soğuk, birisi, masonların onun kuvvetinden dehşet almalarıdır. Ben, bu musibette, Kader-i İlâhî cihetini düşünüyorum. Zahmetim rahmete inkılâb eder. Evet, «Risâle-i Kader» de beyan edildiği gibi, her hâdisede iki sebeb var: Biri zâhirîdir ki; insanlar ona göre hükmederler, çok def'a zulmederler. Biri de hakikattır ki; Kader-i İlâhî ona göre hükmeder, o aynı hâdisede beşer zulmünün altında adalet eder. Meselâ; bir adam, yapmadığı bir sirkat ile zulmen hapse atılır. Fakat gizli bir cinayetine binâen, kader dahi hapsine hüküm verir, aynı zulm-ü beşer içinde adalet eder. İşte bu mes'elemizde elmaslar, şişelerden; sıddîk fedakârlar, mütereddid sebatsızlardan; ve hâlis muhlisler, benlik ve menfaatini bırakmayanlardan ayrılmak için bu şiddetli imtihana girmemizin iki sebebi var: Birisi: Ehl-i dünya ve siyasetin evhamlarına dokunan kuvvetli bir tesanüd ve ihlâsla fevkalâde hizmet-i dîniyedir; zulm-ü beşer buna baktı. İkincisi: Herkes kendi başına bu kudsî hizmete tam ihlâs ve tam tesanüd ile tam liyakat göstermediğimizden, kader dahi buna baktı. Şimdi kader-i İlâhî, ayn-ı adalet içinde hakkımızda ayn-ı merhamettir ki; birbirine müştak kardeşleri bir meclise getirdi, zahmetleri ibadete ve zâyiatları sadakaya çevirdi. Ve yazdıkları risâleleri her tarafdan nazar-ı dikkati celbetmek ve dünyanın mal ve elâdı ve istirahatı pek muvakkat ve geçici ve her halde bir gün onların bırakıp toprağa girecek olmasından, onların yüzünden âhiretini zedelememek ve sabır ve tahammüle alışmak ve istikbaldeki ehl-i îmana kahramanane bir nümune-i imtisal, belki imamları olmak gibi çok cihetle ayn-ı merhamettir. Fakat yalnız bir cihet var ki, beni düşündürüyor. Nasıl bir parmak yaralansa; göz, akıl, kalb ehemmiyetli vazifelerini bırakıp onunla meşgul oluyorlar; öyle de: Bu derece zarurete giren sıkıntılı hayatımız; yarasiyle kalb ve ruhumuzu kendiyle meşgul eder. Hattâ dünyayı unutmak lâzım olduğu bir zamanımda, o hal beni masonların meclisine getirdi, onları tokatlamakla meşgul eyledi. Cenâb-ı Hak bu gaflet halini de bir mücahede-i fikriye nev'inden kabul etmek ihtimaliyle teselli buldum. Risâle-i Nur'un kıymetdar muallimi Hâfız Mehmed'in kardeşi Ali Gül'ün selâmını aldım. Ben hem ona, hem bütün hemşehrilerine ve Sava'nın bütün ahya ve emvatına binler selâm ve dua ederim. * * * (Orjinal Sayfa:12) -13- بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Sizin sebat ve metanetiniz, masonların ve münafıkların bütün plânlarını akîm bırakıyor. Evet kardeşlerim, saklamağa lüzum yok. O zındıklar, Risâle-i Nur'u ve Şâkirdlerini tarikata ve bilhassa Nakşî takikatı'na kıyas edip, o ehl-i tarikatı mağlûb ettikleri plânlar ile bizleri çürütmek ve dağıtmak fikriyle bu hücumu yaptılar. Evvelâ: Ürkütmek ve korkutmak ve o mesleğin sû-i istimalâtını göstermek. Ve sâniyen: O mesleğin erkânlarının ve müntesibinin kusuratlarını teşhir etmek. Ve sâlisen: Maddiyûn felsefesinin ve medeniyetinin câzibedar sefahet ve uyutucu lezzetli zehirleriyle ifsad etmek ile mabeynlerinde tesanüdü kırmak ve üstadlarını ihanetlerle çürütmek ve mesleklerini fennin, felsefenin bâzı düsturlariyle nazarlarından sukût ettirmekdir ki, Nakşîlere ve ehl-i tarikata karşı istimal ettikleri aynı silâh ile bizlere hücum ettiler, fakat aldandılar. Çünki; Risâle-i Nur'un meslek-i esası; ihlâs-ı tam ve terk-i enaniyet ve zahmetlerde rahmeti ve elemlerde bâki lezzetleri hissedip aramak ve fâni ayn-ı lezzet-i sefihanede, elîm elemleri göstermek ve îmanın, bu dünyada dahi hadsiz lezzetlere medar olmasını ve hiçbir felsefenin eli yetişmediği noktaları ve hakikatları ders vermek olduğundan, onların plânlarını inşâallah tam akîm bırakacak ve meslek-i Risâle-i Nur ise tarikatlara kıyas edilmez diye onları susturacak. Bir Lâtife: Bu sabah, yanımdaki jandarma koğuşundan biri beni çağırdı, pencereye çıktım. Dedi: «Bizim kapımız kendi kendine kapandı, ne yapıyoruz açılmıyor.» Ben de dedim: «Size işarettir ki; nöbetdar olduğunuz ve üstlerinden kapı kapattığınız adamlar içinde sizin gibi mâsumlar var. Hattâ on seneden beri görmediğim bir kardeşimle bir dakika görüşmek bahanesiyle bana ihanet ve başka bahane ile dış kapımızın ikincisini dahi kapadılar. Onun cezası olarak, sizin kapınız dahi kapandı.» Said Nursî * * * (Orjinal Sayfa:13) -14- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Size dün yazdığım lâtifenin üç zarafeti var: Birincisi: İstikbalde gelecek mübarek hey'etin şahs-ı mânevîsinin bir mümessili olmasından, o şahs-ı mânevînin sırriyle ve bereketiyle sürgülü kapı kendi kendine açıldığı gibi, yine o tahakkuk edip vücuda gelmiş mübarek hey'etin bir mümessilinin on sene sonra yarım dakika benimle görüşmesi sebebiyle bana hiddet edildi. Ben de hiddet ettim, «Kapıları kapansın» tekrar eyledim. Aynı günün gecesinin sabahında -hiç vuku bulmamış- kendi kendine nöbetçilerin kapıları kapandı, iki saat açılmadı. İkinci Zarafeti: Ben bir pusula müdde-i umuma müdürle göndermiştim, içinde demiştim: Ben tecriddeyim, kimse ile görüşemiyorum, görüşsem de bu şehirde kimseyi tanımıyorum. Buranın Belediyesi birisiyle ilâ âhir... Sonra Müdde-i umumî demiş: «O tecridde mi?» Müdür demiş: «Yok.» İkisi bana itiraz etmişler. Aynı gün, yarım meczub ve yarım akraba biri yarım dakika benim ile görüşmesi yüzünden öyle bir vaziyet gösterildi ki, hiçbir tecridde olmamış. Bana itirazları yüzlerine çarptı. Üçüncüsü: Komşudaki haylaz gençlerin kapıda gürültüleri akşam yatsı ortasında bana zarar ederdi, fakat az idi. O kapıyı da aynı gün bir bahane ile kapattılar. Hem fena koku menzilimde ziyadeleşti, hem o haylazların kapıma yakın gürültüleri ziyade bana zarar verdi. Ben de yine: Kapıları kapansın, neden böyle yapıyorlar! dedim. Aynı sabah o hâdise oldu. * * * -15- Kardeşlerim! Yeni hurufla yazdığımız iki mes'ele, cidden te'sirini gösterdi. Birinci, ikinci, üçüncü mes'eleleri de yazılsa çok iyi olur. Fakat Hüsrev ve Tahirî gibi kalemleri Kur'ân'a ve Kur'ân hattına mahsus ve me'mur olmalarından bana endişe verir. Başkalar yazsalar daha münasibdir. * * * (Orjinal Sayfa:14) -16- Aziz Kardeşlerim! Bir seneden beri bir parça, yâni bir kilo kadar şehriye ve pirinçden sarfediyordum. Şübhem kalmadı ki, büyük bir bereket içinde var. Şimdi siz bırakmıyorsunuz ki, pişireyim. Öyle ise, onu size hem teberrük, hem bereketli bir hediye ediyorum. O yıldız şehriyeden bir def'a hârika bir bereketi gördüm. Taneleri pişirdikten sonra kurutuyordum. Bir tek tane on mislinden ziyade büyük olduğunu ben ve başkaları gördük. * * * -17- Aziz Kardeşlerim! Bu gece evrad ile meşgul olurken nöbetçiler ve başkalar işitiyorlardı. Kalbime geldi ki: Acaba bu izhar, sevabını noksan etmiyor mu? diye telâş ettim. Hüccet-ül-İslâm İmam-ı Gazâlî'nin meşhur bir sözü hatıra geldi. O demiş: «Bâzan izhar, çok def'a ihfadan daha ziyade efdal olur.» Yâni âşikâre yapmakta başkalar, ya istifade veya taklid etmek veya gafletten uyanmak veya dalâlette ve sefahette muannid ise karşısında şeâir-i İslâmiye nev'inden izhar etmek, izzet-i diniyeyi göstermek gibi çok cihetle, hususan bu zamanda ve ihlâs dersini tam alanlarda değil riyâ, belki gizliden tasannu karışmamak şartiyle çok ziyade sevablı olabilir diye bir teselli buldum. * * * -18- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! İki gün evvel sorgu hâkimi beni çağırdığı vakit, ben kardeşlerimi nasıl müdafaa edeyim diye düşünürken, İmam-ı Gazâlî'nin «Hizb-ül-Masun» unu açdım. Birden bu âyetler nazarımda göründü: اِنَّ اللَّهَ يُدَافِعُ عَنِ الَّذِينَ آمَنُوا * يَسْعَى نُورُهُمْ بَيْنَ اَيْدِيهِمْ وَبِاَيْمَانِهِمْ اَللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ ... طُوبى لَهُمْ ... Baktım ki: Birinci âyet, şeddeler sayılsa ve meddeler sayılmazsa, اَمَنُوا deki, «Vav» dahi meddedir -makam-ı cifrisi ve ebcedîsi binüçyüz altmışiki (1362) eder- ki, tam tamına bu senenin aynı tarihine ve bizim mü'min kardeşlerimizi müdafaaya azmettiğimiz (Orjinal Sayfa:15) zamana, hem mânası, hem makamı tevafuk ediyor. Elhamdülillâh dedim, benim müdafaama ihtiyaç bırakmıyor. Sonra hatırıma geldi ki: «Acaba netice ne olacak?» diye merak ettim. Gördüm: اَللَّهُ حَفِيظٌ عَلَيْهِمْ ... طُوبى لَهُمْ ... deki iki cümle, tenvin sayılmak şartiyle, makam-ı cifrîsi aynen binüçyüz altmışiki. Eğer bir med sayılmazsa, iki; eğer sayılsa, üç eder. Tam tamına hıfz-ı İlâhiyeye pek çok muhtaç olduğumuz bu zamanın, bu senenin ve gelecek senenin aynı tarihine tevafuk ederek, bir senedenberi büyük bir dâirede ve geniş bir sahada aleyhimize ihzar edilen dehşetli bir hücum karşısında mahfuziyetimize te'minat ile teselli veriyor. Risâle-i Nur bu hâdisede daha parlak fütuhatı hâkim dâirelerde bulunmasından şimdiki muvakkat tevakkuf bizi me'yus etmez ve etmemeli; ve «Âyet-ül-Kübrâ» nın tab'ı sebebiyle müsaderesi onun parlak makamına nazar-ı dikkati her taraftan ona celbetmesine bir ilânname telâkki ediyorum. رَبَّنَآ اَتْمِمْ لَنَا نُورَنَا وَاَغْفِرْ لَنَا âyetini şimdi okudum. وَاَغْفِرْ لَنَا cümlesi tam tamına binüçyüz altmışiki eder. Bu senenin aynı tarihine tevafuk eder ve bizi çok istiğfara dâvet ve emreder ki, nurunuz tamam olsun ve Risâle-i Nur noksan kalmasın. * * * -19- بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Bu eski ve yeni iki Medrese-i Yusufiye'deki şiddetli imtihanda sarsılmayan ve dersinden vazgeçmiyen ve yakıcı çorbadan ağızları yandığı halde talebeliğini bırakmıyan ve bu kadar tehacüme karşı kuvve-i mâneviyesi kırılmayan zâtları ehl-i hakikat ve nesl-i âti alkışlayacakları gibi melâike ve ruhanîler dahi alkışlıyorlar diye kanaatım var. Fakat içinizde hastalıklı ve nâzik ve fakirler bulunmasiyle, maddî sıkıntı ziyadedir. Ve buna karşı da her biriniz her birisine birer tesellici ve ahlâkda ve sabırda birer nümune-i imtisal ve tesanüd ve taltifde birer şefkatli kardeş ve ders müzakeresinde birer zeki muhatab ve mücîb ve güzel seciyelerin in'ikâsında birer âyine olmanız, o maddî sıkıntıları hiçe indirir diye düşünüp ruhumdan ziyade sevdiğim sizler hakkında teselli buluyorum. Yüzyirmi yaşında bulunan «Mevlânâ Halid» in (K.S.) cübbesini size bir gün göndereceğim. O zât onu bana giydirdiği gibi, ben de onun namına sizin her birinize teberrüken giydirmek için hangi (Orjinal Sayfa:16) vakit isterseniz göndereceğim. Yeni geldiğimiz zaman çiçek aşısı doktoru beni aşıladı. O kolum çıban oldu ve şişti, o şiş aşağıya iniyor, beni yatırmıyor, abdestte sıkıntı veriyor. Acaba benim vücudum aşıya gelmez veyahut başka bir mâna var! Yirmi sene evvel beni Ankara'da aşıladılar, şimdiye kadar o aşı yeri ara sıra işliyor, rahatsızlık veriyor. Bu da öyle olmasın diye hatırıma geldi, sizde nasıl? Said Nursî * * * -20- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Kader-i İlâhî adaleti bizleri, Denizli Medrese-i Yusufiyesine sevketmesinin bir hikmeti, her yerden ziyade Risâle-i Nur'a ve Şâkirdlerine hem mahbusları, hem ahalisi, belki hem me'murları ve adliyesi muhtaç olmalarıdır. Buna binâen, biz bir vazife-i îmaniye ve uhreviye ile bu sıkıntılı imtihana girdik. Evet, yirmi-otuzdan ancak bir-ikisi tâdil-i erkân ile namazını kılan mahbuslar içinde birden Risâle-i Nur Şâkirdlerinden kırk-ellisi umumen bilâ-istisna mükemmel namazlarını kılmaları, lisan-ı hal ile ve fiil diliyle öyle bir ders ve irşaddır ki, bu sıkıntı ve zahmeti hiçe indirir, belki sevdirir. Ve şâkirdler, ef'alleriyle bu dersi verdikleri gibi, kalblerindeki kuvvetli tahkîki îmanlariyle dâhi, buradaki ehl-i îmanı, ehl-i dalâletin evham ve şübehatından kurtarmalarına medar, çelikten bir kal'a hükmüne geçeceğini, rahmet ve inâyet-i İlâhiyyeden ümid ediyoruz. Buradaki ehl-i dünyanın bizi konuşmaktan ve temastan men'leri zarar vermiyor. Lisan-ı hâl, lisan-ı kalden daha kuvvetli ve te'sirli konuşuyor. Mâdem hapse girmek terbiye içindir, milleti seviyorlar ise, mahbusları Risâle-i Nur Şâkirdleriyle görüştürsünler, tâ bir ayda, belki bir günde bir seneden ziyade terbiye alsınlar. Hem millete ve vatana, hem kendi istikballerine ve âhiretine menfaatli birer insan olsunlar «Gençlik Rehberi» bulunsa idi, çok faidesi olurdu. İnşâallah bir zaman girer. Said Nursî * * * -21- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Bugün, büyük ve merhum kardeşim Molla Abdullah ile Hazret-i Ziyaeddin hakkındaki malûmunuz muhavereyi tahattur (Orjinal Sayfa:17) ettim. Sonra sizi düşündüm. Kalben dedim: Eğer perde-i gayb açılsa, bu sebatsız zamanda böyle sebat gösteren ve bu yakıcı, ateşli hallerden sarsılmayan bu samimî dindarlar ve ciddî müslümanlar eğer her biri bir velî, hattâ bir kutub görünse, benim nazarımda şimdi verdiğim ehemmiyeti ve alâkayı pek az ziyadeleştirecek ve eğer birer âmi ve âdi görünse, şimdi verdiğim kıymeti hiç noksan etmiyecek diye karar verdim. Çünki böyle pek ağır şerait altında îman kurtarmak hizmeti, herşey'in fevkındedir. Şahsî makamlar ve hüsn-ü zanların ilâve ettikleri meziyetler, böyle dağdağalı, sarsıntılı hallerde hüsn-ü zanlarını kırmakla muhabbetleri azalır ve meziyet sâhibi dahi onların nazarlarında mevkiini muhafaza etmek için tasannua ve tekellüfe ve sıkıntılı vekara mecburiyet hisseder. İşte hadsiz şükür olsun ki, bizler böyle soğuk tekellüflere muhtaç olmuyoruz. Said Nursî * * * -22- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Bütün ruh ve kalb ve aklımla sizin leyle-i aşerenizi tebrik ederiz. Bizim şirket-i mâneviyemizde büyük kazançlar edeceklerini rahmet-i İlâhiyyeden niyâz ederiz. Bu gece rü'yamda yanınıza gelmiş, imam olarak namaz kılacağım halinde uyandım. Benim tecrübemle rü'yanın tâbiri çıkacağı zamanda Sava ve Homa kahramanlarından iki kardeşimiz rü'yayı tâbir etmek için umumunuz namına geldiler. Ben de umumunuzu görmek gibi mesrur oldum. Kardeşlerim! Gerçi bu vaziyet, hem muvafığa ve bir kısım me'murlara Risâle-i Nur'a karşı bir çekinmek, bir ürkmek vermiş, fakat bütün muhaliflerde ve dindarlarda ve alâkadar me'murlarda bir dikkat, bir iştiyak uyandırıyor. Merak etmeyiniz, o nurlar parlayacaklar. (Hâşiye) Said Nursî * * * -23- Sabri'nin tâbiri ve istihraciyle, Sûre-i وَالْعَصْرِ işaretine muvafık olarak Risâle-i Nur, Anadolu'yu Cebel-i Cûdîde sefine gibi ve Isparta ve Kastamonu'yu âfat-ı semaviye ve arziyeden muhafazalarına _______________ (Hâşiye): Ey kardeş! Dikkat buyur. Denizli hapsinde, bütün esbab-ı âlem zâhiren Üstadın aleyhinde, idam hükümleriyle mahkemeye verilmişken, Üstad diyor: «Merak etmeyiniz kardeşlerim, o Nurlar parlayacaklar.» Bu söz, bak nasıl tahakkuk etti. (Orjinal Sayfa:18) bir vesile olduğunu ve Risâle-i Nur'a ilişmesinler, yoksa yakından bekliyen âfetler geleceklerini bilsinler, akıllarını başlarına alsınlar. Bu musibetten biraz evvel tekrar ile söylüyorum, size de O mektublar gönderilmişti. Şimdi aldığım haber, Kastamonu, civarı, kal'ası, Risâle-i Nur'un mâtemini tutmuş gibi ağlamış ve zelzele ile sıtma tutmuş, inşâallah yine Risâle-i Nur'a kavuşacak ve gülecek ve şükredecek. Size evvelki gün iki kıymetli kazancımızı yazmıştım. İkincide yüzer lisanla dua ve tesbihat, ilâ âhir demiştim. Noksan var. Sahihi: Her birimiz derecesine göre yüzer lisanla, ilâ âhir... Hem ben pek çok alâkadar olduğum Sava köyünden çok muhterem bir ihtiyar ile ellerimiz birbiriyle kelepçe edilip geldiğimiz, beni pek çok memnun edip, bununla o mübârek köyün bana şiddet-i alâkasını anladım. O kardeşime ayrıca selâm ederim. * * * -24- Aziz Kardeşlerim! وَخَسِرَ هُنَالِكَ الْكَافِرُونَ bu âyet dahi وَالْعَصْرِ * اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَفِى خُسْرٍ işâretine işaret eder ki; kâfirlerin bu kadar tahribatları ve harbleri faidesiz ve hasarat içerisinde ayn-ı zarar oldu. وَالْعَصْرِ işaretinde Risâle-i Nur'a bir îma bulunması remziyle, bu âyet dahi remzen binüçyüz altmış Rumî tarihi olan bu senede münafıklar ve küfre düşenler Risâle-i Nur'a ilişecekler, fakat hasarat ederler. Çünki zelzele ve harp gibi belâların ref'ine bir sebeb, Risâle-i Nur'dur. Onun tâtili belâları celbeder diye bir gizli îma olabilir. Said Nursî * * * -25- Aziz Kardeşlerim! Ben tahmin ediyordum ki; hakikî ve en son müdafaanâmemiz, Denizli hapsinin meyvesi olan risâlecik olacak. Çünki, evvelce bâzı evham yüzünden bir senedenberi aleyhimize geniş bir tarzda çevrilen plânlar bunlardır; «Tahrikatçılık, komitecilir ve haricî cereyanlarına âlet olmak ve dinî hissiyatı siyasete âlet etmek ve cumhuriyet aleyhinde çalışmak ve idare ve âsâyişe ilişmek» gibi asılsız (Orjinal Sayfa:19) bahaneler ile bize hücum ettiler. Cenâb-ı Hakk'a hadsiz şükür olsun ki, onların plânları akîm kaldı. O kadar geniş bir sahada, yüzer talebelerde, yüzler risâlede, onsekiz sene zarfındaki mektub ve kitablar dahi hakikat-ı îmaniyeden ve Kur'âniyeden ve âhiretin tahkikinden ve saadet-i ebediyeye çalışmaktan başka bir şey bulmadılar. Plânlarını gizlemek için gayet âdî bahaneleri aramağa başladılar. Fakat hükûmetin bâzı erkânını iğfal edip aleyhimize çeviren dehşetli ve gizli bir zındıka komitesi şimdi doğrudan doğruya küfr-ü mutlak hesabına bize hücum etmek ihtimaline karşı, güneş gibi zâhir ve şübhe bırakmaz ve dağ gibi metin, sarsılmaz olan «Meyve Risâlesi» onlara karşı en kuvvetli bir müdafaa olup onları susturacak diye bize yazdırıldı zannediyorum. Said Nursî * * * -26- Kardeşlerim! Gerçi yeriniz çok dardır, fakat kalbinizin genişliği o sıkıntıya aldırmaz, hem yerlerimize nisbeten daha serbesttir. Biliniz! En esaslı kuvvetimiz ve nokta-i istinadımız, tesanüddür. Sakın sakın bu musibetlerin verdiği asabîlik cihetiyle birbirinizin kusuruna bakmayınız. Kısmet ve kadere itiraz hükmünde olan şekvalar ve «Böyle olmasaydı şöyle olmazdı» diye birbirinizden gücenmeyiniz. Ben anladım ki; bunların hücumundan kurtulmak çaremiz yoktu, ne yapsaydık onlar hücumu yapacak idiler. Biz sabır ve şükür ve kazâya rıza ve kadere teslim ile mukabele ederek tâ inâyet-i İlâhiyye imdadımıza gelinceye kadar az zamanda ve az amelde pek çok sevab ve hayrat kazanmağa çalışmalıyız. Oradaki kardeşlerimizin selâmetlerine dualar ediyoruz. Said Nursî * * * -27- بِاسْمِهِ سُبْحَانَهُ Eskişehir mahkemesinde gizli kalmış, resmen zabta geçmemiş ve müdafaatımda dahi yazılmamış bir eski hâtırayı ve lâtif bir vâkıa-i müdafaayı beyan ediyorum. Orada benden sordular ki: «Cumhuriyet hakkında fikrin nedir?» Ben de dedim: Eskişehir mahkeme reisinden başka, daha sizler dünyaya gelmeden, ben, dindar bir cumhuriyetçi olduğumu (Orjinal Sayfa:20) elinizdeki tarihçe-i hayatım isbat eder. Hülâsası şudur ki; o zaman, şimdiki gibi, hâli bir türbe kubbesinde inzivada idim. Bana çorba geliyordu, ben de tanelerini karıncalara verirdim; ekmeğimi onun suyu ile yerdim. İşitenler benden soruyordular, ben de derdim: «Bu karınca ve arı milletleri, cumhuriyetçidirler, o cumhuriyet-perverliklerine hürmeten tanelerini karıncalara verirdim.» Sonra dediler: «Sen, Selef-i Sâlihîne muhalefet ediyorsun?» Cevaben diyordum: «Hulefa-i Râşidîn; herbiri hem halife, hem reis-i cumhur idi. Sıddîk-ı Ekber (R.A.), Aşere-i Mübeşşereye ve sahabe-i kirama elbette reis-i cumhur hükmünde idi. Fakat mânâsız isim ve resim değil, belki hakikat-ı adâleti ve hürriyet-i şer'iyyeyi taşıyan, mânâ-yı dindar cumhuriyetin reisleri idiler.» İşte ey müddeiumumî ve mahkeme âzâları! Elli senedenberi bende bulunan bir fikrin aksiyle beni ittiham ediyorsunuz. Eğer lâik cumhuriyet soruyorsanız; ben biliyorum ki, lâik mânâsı, bîtaraf kalmak, yâni hürriyet-i vicdan düsturiyle dinsizlere ve sefahetçilere ilişmediği gibi, dindarlara ve takvacılara da ilişmez bir hükûmet telâkki ederim. On senedir -şimdi yirmi sene oluyor- ki, hayat-ı siyasîye ve içtimaîyeden çekilmişim. Hükûmet-i cumhuriye ne hal kesbettiğini bilmiyorum. El'iyazü billâh, eğer dinsizlik hesabına, îmanına ve âhiretine çalışanları mes'ul edecek kanunları yapan ve kabul eden bir dehşetli şekle girmiş ise, bunu size bilâ-perva îlan ve ihtar ederim ki: Bin canım olsa, îmana ve âhiretime feda etmeye hazırım. Ne yaparsanız yapınız! Benim son sözüm, {حَسْبُنَا اللَّهُ وَنِعْمَ الْوَكِيلُ } olarak, siz beni idam ve ağır ceza ile zulmen mahkûm etmenize mukabil derim: Ben, Risale-i Nur'un keşf-i kat'îsi ile İdam olmuyorum, belki terhis edilip nur âlemine ve saadet âlemine gidiyorum. Ve sizi, ey dalâlet hesabına bizi ezen bedbahtlar! idam ebedî ile ve dâimî haps-i münferid ile mahkûm bildiğimden ve gördüğümden, tamamiyle intikamımı sizden alarak, kemal-i rahat-ı kalble teslim-i ruh etmeye hazırım! Mevkuf Said Nursî * * * -28- Kardeşlerim! Ben dünyaya bakamıyorum. Hey'etinizdeki Risale-i Nur'un (Orjinal Sayfa:21) şahs-ı mânevisini konuşturmak, ve reyini almak için meşveret ediniz. Çelik gibi metin Isparta mübarek ve kahraman kardeşleriniz ile, mümkün oldukça müdâvele-i efkâr ediniz.. Hem dünkü pusulayı, hem bu pusulayı benim küçük defterime konmak için o kıt'ada bana yazınız. Hem o iki pusulaları Ispartalılar da görsünler, bâki çok selâm... * * * -29- Aziz Kardeşlerim, Bu Cuma gününde mühim bir hizb okurken siz hatıra geldiniz. «Bu musibetten kurtulmak için ne yapacağız?» lisan-ı hâl ile dediniz. Benim kalbime bu geldi: Sıkı bir tesanüdle, el ele, omuz omuza veriniz. Çünki; birbirinden ve Risale-i Nurdan ve benden çekinmek, ve inkâr etmek; ve bizi ezmek istiyen gizli kuvvete dalkavukluk etmek gibi tedbirleri yapanların zarardan başka hiçbir menfaatleri yoktur. Sizi temin ederim; eğer bilseydim ki benden teberri etmekle kurtulacaksınız, beni tahkir ve ihânet ve gıybet etmeye izin verip helâl ederdim. Fakat, bizi ezmek istiyen gizli kuvvet sizi biliyor, aldanmıyor; za'fınızdan, teberrînizden cesaret alır, daha ziyade ezer. Hem mesleğimiz hıllet ve uhuvvet olduğundan, şahsiyet ve enaniyet cihetinden bir rekabet olmaz. Benim gibi çok kusurlu ve çok zaif bir bîçarenin noksaniyetlerine değil, belki Risale-i Nurun kemalâtına bakmalı. Said Nursî * * * -30- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Bu dünyanın hayatı pek çabuk değişmesine ve zevaline ve fenâ ve fâni, âkıbetsiz lezzetlerine ve firak ve iftirak tokatlarına karşı bir ehemmiyetli medar-ı teselli ise, samimî dostlar ile görüşmektir. Evet, bâzan bir tek dostunu bir-iki saat görmek için, yirmi gün yol gider ve yüz lirayı sarfeder. Şimdi bu acîb, dostsuz zamanda samimî kırk-elli dostunu birden bir-iki ay görmek ve Allah için sohbet etmek ve hakikî bir teselli alıp vermek; elbette başımıza gelen bu meşakkatler ve zayiat-ı maliye, ona karşı pek ucuz düşer.. ehemmiyeti kalmaz. Ben kendim, buradaki kardeşlerimden on sene firakdan sonra bir tekini görmek için bu meşakkati kabul ederdim. Teşekki, kaderi tenkid ve teşekkür kadere teslimdir. (Orjinal Sayfa:22) -31- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Sizi te'min ederim ki; şimdi ecel gelse, ölsem, kemâl-i rahat-ı kalble karşılayacağım. Çünki içinizde kuvvetli, metin, genç çok Saidler bulunduğuna ve bu bîçâre, ihtiyar, hasta, zaif Said'den çok ziyade Risâle-i Nur'a sâhib ve vâris ve hâmi olacaklarına kanaatım geliyor. Nazîf'in puslasında isimleri yazılan ve te'sirli bir surette kuvve-i mâneviyeyi takviye eden zâtlara çok minnetdar ve çok müferrah oldum. Zâten ben onların böyle olacaklarını tahmin ederdim. Cenâb-ı Hak, onları muvaffak ve başkalara da hüsn-ü misal eylesin, âmin! * * * -32- Aziz, Sıddık Kardeşlerim! Mâdem âhiret için, hayır için, ibadet ve sevab için, îmân ve âhiret için Risâle-i Nur ile bağlanmışsınız; elbette bu ağır şerait altında her bir saati yirmi saat ibadet hükmünde ve o yirmi saat ise Kur'ân ve îman hizmetindeki mücahede-i mâneviye haysiyetiyle yüz saat kadar kıymetdar ve yüz saat ise böyle her biri yüz adam kadar ehemmiyetli olan hakikî mücahid kardeşler ile görüşmek akd-i uhuvvet etmek, kuvvet vermek ve almak ve teselli etmek ve müteselli olmak ve hakiki bir tesanüdle kudsî hizmete sebatkârane devam etmek ve güzel seciyelerinden istifade etmek ve Medreset-üz-Zehra'nın şâkirdliğine liyâkat kazanmak için açılan bu imtihan meclisi olan şu Mederese-i Yusufiye'de tâyinini ve kaderce takdir edilen kısmetini almak ve mukadder rızkını yemek ve o yemekte sevab kazanmak için buraya gelmenize şükretmek lâzımdır. Bütün sıkıntılara karşı mezkûr faideleri düşünüp sabır ve tahammülle mukabele etmek gerektir. Said Nursî * * * (Orjinal Sayfa:23) -33- Kardeşlerim! Ben kalben arzu ederim ki; çelik ve demir gibi sebatkâr Isparta ve civarındakiler gibi metin kahramanlar (Hüsrevler, Hâfız, Aliler gibi) Kastamonu tarafından dahi burada görünsün. Hadsiz şükür ediyorum ki; Kastamonu Vilâyeti, benim arzumu tam yerine getirdi, müteaddid kahramanları imdadımıza gönderdi. Hayalimde her vakit bulunan, fakat isimlerini yazamadığım için yanınızda fedakâr kardeşlerime birer birer selâm ve selâmetlerine dua ederim. * * * -34- Aziz, Sıddık Sebatkâr ve Vefadar Kardeşlerim! Sizi müteessir etmek veya maddî bir tedbir yapmak için değil, belki şirket-i mâneviye-i duaiyenizden daha ziyade istifadem için ve sizin de daha ziyade itidâl-i dem ve ihtiyat ve sabır ve tahammül ve şiddetle tesanüdünüzü muhafaza için bir halimi beyan ediyorum ki: Burada bir günde çektiğim sıkıntı ve azabı, Eskişehir'de bir ayda çekmezdim. Dehşetli masonlar, insafsız bir masonu bana musallat eylemişler, tâ hiddetimden ve işkencelerine karşı «artık yeter» dememden bir bahane bulup, zâlimane tecavüzlerine bir sebep göstererek yalanlarını gizlesinler. Ben, hârika bir ihsân-ı İlâhî eseri olarak şâkirane sabrediyorum ve etmeğe de karar verdim. Mâdem biz kadere teslim olup bu sıkıntıları خَيْرُ اْلاُمُورِ اَحْمَزُهَا sırriyle ziyade sevab kazanmak cihetiyle mânevî bir ni'met biliyoruz; mâdem geçici, dünyevî musibetlerin sonları ekseriyetle ferahlı ve hayırlı oluyor; ve mâdem hakkalyakîn derecesinde yakînî bir kat'î kanaatımız var ki: Biz öyle bir hakikata hayatımızı vakfetmişiz ki, güneşten daha parlak ve cennet gibi güzel ve saadet-i ebediye gibi şirindir. Elbette biz bu sıkıntılı haller ile müftehirane, müteşekkirane bir mücahede-i mâneviye yapıyoruz diye şekva etmemek lâzımdır. , [/B][/COLOR] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale Analiz ve Çalışmalar
Lahika Analizi
Denizli Lahikası
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst