Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
İslamiyet
Alimler ve Evliyalar
Derman Dediğin Derdin Kendisidir
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="bizar" data-source="post: 184979" data-attributes="member: 12884"><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Tasavvufî eğitimin enstrümanlarından birisi olan tekke hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Tekke, ruhî eğitimin yapıldığı okuldur. Fakat tekke bu eğitimin olmazsa olmaz unsuru değildir. Tekkesiz de tarikat olur. Mesela Kuşadalı ibrahim Aziz'in tekkesi yanmış.Tekrar yapmak istemişler mani olmuş: "Tekke büyüdü, artık bütün kainat tekke" demiş. Mürşid neredeyse orası dergahtır; çadırdaysa çadır dergahtır, saraydaysa saray dergahtır. Asıl da bunu gerektiriyor. O geçmişte kalan kılık kıyafetler de mukaddes emanetlerdir, böyle düşünmek lazım. Baş, baş olmayınca taç ne işe yarar: "Taç marifet tacıdır, sanma gayrı taç ola"</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Tasavvufî eğitimin en çok eleştirilen kavramlarından birisi de Halvet. Bu uygulamanın insanları sosyal yaşamdan kopartarak âtıl hale getirdiği, pasifleştirdiği yönünde bir takım düşünceler var. Arifler, sizce, halveti niçin eğitimlerinde bir metod olarak tercih etmişlerdir?</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Çünkü halvet sayesinde nefis tezkiye ve ruh tasfiye olunur. Aslında ibadetlerin hepsinin maksadı nefsi tezkiye edip, ruhu cilalamaktır. Bu amaç doğrultusunda sâliklerin bir odada yalnız kalarak yapmış oldukları hücre halvetine "Bidayet Halveti", "Başlangıç halveti" denilir. Kastamonu'da Hz. Pir'in külliyesinde görürsünüz, tek kişilik hücreler, halvethâneler vardır. İçinde bir seccade, bir rahle, rahlenin üzerinde de bir Kur'an vardır. Bu çeşit hücre halvetine üç türlü girilir: 10 gün, 20 gün, 40 gün. 10 günlük olanına "uruk", 20 günlük olanına "nısf", 40 günlük olanına da "erbain" denir. 40 günlük halvete girenin mürşid-i kâmilden izin alması, destur alması gerekir. Ya da mürşid bizatihi kendisi, sâlikin halvete girmesini ister.</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Halveti farklı bir boyutta düşünecek olursak, aslında vatan-ı aslîsinden uzak olan insan ontolojik olarak halvettedir.</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Tabii ki, bu yönüyle halvet, namütenahidir. Bütün celâli olaylar, halvettir. Bir gönül harbidir halvet ve çeşidi de çoktur, insan olarak bu bağlamda halvetten hiç çıkmadık, halen halvet içindeyiz.Ceza son bulmadan hapishaneden çıkılmaz. Gece gündüze, ıstıraplar mutluluğa, acılar tatlılığa gider. Doğum yapacak annenin yanına bir kese altın mı koymalı, yoksa acısını dindirecek, doğumu hızlandıracak ilaç mı vermeli? Altını ne yapsın? Bir an önce doğum gerçekleşsin ki Allah ona, o ıstırabın içinden bir evlat versin. Cefanın arkasında sefa vardır. Cefayı çekmeyen âşık, sefanın kadrini bilmez. Herkes sefaya taliptir. Ama şunu bilmezler ki sefa, cefanın içinde saklıdır. Cemâl, celâlin içinde gizlidir. Herkes derdine derman arar. Ama bilmezler ki derman dediğin, derdin kendisidir.</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Derman ararım derdime, derdim bana derman imiş</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Sağı solu gözler idim ben dost yüzün görsem deyu</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">der Niyâzî-i Misrî. Mevlânâ ise "Ey İnsan! İlacın sendedir, ama sen bunu bilmiyorsun." der ve insanlara kendilerinde olanı keşfetmek üzere bir çağrıda bulunur: "Bizim sokağa gelin!" yani aşk sokağına...</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Aşk, Taşı Gonca Yaptırır</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Sûfî büyüklerin öğretilerinde belirgin olan aşkın ana özellikleri ve âşıkların müptela oldukları haller nelerdir?</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Farsça "ışk"tan türeyen aşkın kelime anlamı sarmaşık bitkisidir. Aşk da sarmaşık gibidir. Vücuda girer girmez bütün vücudu sarar, bütün hücrelere kadar aşk siner ve âşıkı kendine benzetir. Bu bağlamda arifler aşkı "iksir-i a'zam" olarak tavsif ederler. İksir öyle bir maîdir ki, bakıra damlatıldığı zaman bakır altın olur. İnsanın kalbi, bakırdan da katıdır. Aşk iksirinin bir damlası gönle değerse o, bütün vücudu istila eder, kapsar. Artık âşık, dert çekmeye başlar. Şevki Bey'in bir şarkısı vardır: "Senin zulmünle şâdım. Niçin dursun figân-ı şule-zârım." Ben senin cevrinden, senin bana zulmünden hoşnudum, şikayet etmiyorum. Senin cevrin bana mutluluk, şifa getiriyor. Söze Niyâzî ile devam edecek olursak: "Hâr içre biter gülzâr, zâr içre doğar envâr" Sen, dikenlerin içinden gelen gülü gördün mü? Ağlamaklar içinden gelen nuru gördün mü?</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Ağlamak, âşıkların şiarıdır ama âşıkların gözyaşı nisan yağmuru gibidir, sessizce yağar. Bazen âşığın kendi bile bu durumun farkında değildir.</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Aşkla yaşanılan dönüşüm padişaha sarayını terk ettirir; "Bir tuğla, bir kerpiç değil mi, alın sizin olsun. Ben gönül sarayının sultanıyım!" dedirtir. Mecnun'a sahraları gezdirtir, "Leylâ, Leylâ" diye. Ferhat'a dağları deldirtir, "Şirin" diye. Tahir'e Zühre için taşı gonca yaptırtır.</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Aşk budur işte!</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Tahir, Zühre'yi sever. Anasını dünür göndermek ister, "Ana, git Zühre'yi bana iste!" Anası, "Oğlum, biraz dengimizi gözetelim. Onlar eşraf aile, biz garibanız. O kızı sana vermezler." dese de söz geçiremez oğluna. Kadın ne yapsın? Ana yüreği dayanamaz, gider ağanın kapısına. Kadın, hizmetkarlara ağayla görüşme talebini söyler. Hizmetkarlar "Kadın ne istiyorsun? Ekmekse ekmek verelim, suysa su." derler ve ağayla onu görüştürmek istemezler. Kadın ağanın kendisiyle görüşmesi için saatlerce bekler. Ağayı durumdan haberdar ederler ve ağa en sonunda akşama kadar aç, susuz kapıda bekleyen kadınla görüşmeyi kabul eder. Kadını ağanın huzuruna alırlar. Ağa, kadına derdini sorar? Kadın, "Yok beyim, benim bir derdim yok. Ben bir şey istemiyorum" der. "E niye dikildin akşama kadar kapıda o zaman?" diye sorar ağa. Kadın, "Benim bir oğlum var. Adı Tahir. Senin kızın Zühre'yi sevmiş. Ben de bunun üzerine sana dünür geldim." der. Ağa kalkar alay etmeye başlar, kadını aşağılar. "Oğlun Tahir'in ne hüneri var?" diye sorar. Oğlunun Hiçbir hüneri olmadığını söyleyen kadını ağa, "Defol git! Hangi yüzle gelip kızımı istiyorsun sen!" diye kovar. Anasını dört gözle bekleyen Tahir, onun bitkin halini, görünce "Ne oldu sana böyle?" diye sorar. "Ah oğlum, hiç sorma. Kovdular beni. Aşağıladılar, alay ettiler benimle." diye cevap verir. "Peki başka hiç bir şey demedi mi ağa?" "Dedi. Oğlunun bir hüneri var mı, diye sordu ben de yok, dedim." der anası. "Ya! Tamam, teşekkür ederim ana." deyip çıkar Tahir evden. Yerden bir taş bulur, eline bir keski alır ve bütün gece çalışıp taşı, gonca haline getirir. Sabah olunca gider ağanın kapısına dayanır, "Hünerime bak!" der, "Benim hünerim bu: Zühre'nin aşkı bana, yerdeki taşı gonca yaptırdı.'</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Aşk budur işte!</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Neye yarar bu dünya aşk ve aşıklar olmasa</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Kimse sevmez bu dünyayı aşk olmasa</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Her şeye doyulur, aşka asla</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Her şeyden bıkılır, sevgiden asla.</span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082"></span></em></strong></p><p><strong><em><span style="color: #4b0082">Mehmet Dumlu</span></em></strong></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="bizar, post: 184979, member: 12884"] [B][I][COLOR=#4b0082]Tasavvufî eğitimin enstrümanlarından birisi olan tekke hakkındaki düşünceleriniz nelerdir? Tekke, ruhî eğitimin yapıldığı okuldur. Fakat tekke bu eğitimin olmazsa olmaz unsuru değildir. Tekkesiz de tarikat olur. Mesela Kuşadalı ibrahim Aziz'in tekkesi yanmış.Tekrar yapmak istemişler mani olmuş: "Tekke büyüdü, artık bütün kainat tekke" demiş. Mürşid neredeyse orası dergahtır; çadırdaysa çadır dergahtır, saraydaysa saray dergahtır. Asıl da bunu gerektiriyor. O geçmişte kalan kılık kıyafetler de mukaddes emanetlerdir, böyle düşünmek lazım. Baş, baş olmayınca taç ne işe yarar: "Taç marifet tacıdır, sanma gayrı taç ola" Tasavvufî eğitimin en çok eleştirilen kavramlarından birisi de Halvet. Bu uygulamanın insanları sosyal yaşamdan kopartarak âtıl hale getirdiği, pasifleştirdiği yönünde bir takım düşünceler var. Arifler, sizce, halveti niçin eğitimlerinde bir metod olarak tercih etmişlerdir? Çünkü halvet sayesinde nefis tezkiye ve ruh tasfiye olunur. Aslında ibadetlerin hepsinin maksadı nefsi tezkiye edip, ruhu cilalamaktır. Bu amaç doğrultusunda sâliklerin bir odada yalnız kalarak yapmış oldukları hücre halvetine "Bidayet Halveti", "Başlangıç halveti" denilir. Kastamonu'da Hz. Pir'in külliyesinde görürsünüz, tek kişilik hücreler, halvethâneler vardır. İçinde bir seccade, bir rahle, rahlenin üzerinde de bir Kur'an vardır. Bu çeşit hücre halvetine üç türlü girilir: 10 gün, 20 gün, 40 gün. 10 günlük olanına "uruk", 20 günlük olanına "nısf", 40 günlük olanına da "erbain" denir. 40 günlük halvete girenin mürşid-i kâmilden izin alması, destur alması gerekir. Ya da mürşid bizatihi kendisi, sâlikin halvete girmesini ister. Halveti farklı bir boyutta düşünecek olursak, aslında vatan-ı aslîsinden uzak olan insan ontolojik olarak halvettedir. Tabii ki, bu yönüyle halvet, namütenahidir. Bütün celâli olaylar, halvettir. Bir gönül harbidir halvet ve çeşidi de çoktur, insan olarak bu bağlamda halvetten hiç çıkmadık, halen halvet içindeyiz.Ceza son bulmadan hapishaneden çıkılmaz. Gece gündüze, ıstıraplar mutluluğa, acılar tatlılığa gider. Doğum yapacak annenin yanına bir kese altın mı koymalı, yoksa acısını dindirecek, doğumu hızlandıracak ilaç mı vermeli? Altını ne yapsın? Bir an önce doğum gerçekleşsin ki Allah ona, o ıstırabın içinden bir evlat versin. Cefanın arkasında sefa vardır. Cefayı çekmeyen âşık, sefanın kadrini bilmez. Herkes sefaya taliptir. Ama şunu bilmezler ki sefa, cefanın içinde saklıdır. Cemâl, celâlin içinde gizlidir. Herkes derdine derman arar. Ama bilmezler ki derman dediğin, derdin kendisidir. Derman ararım derdime, derdim bana derman imiş Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş Sağı solu gözler idim ben dost yüzün görsem deyu Ben taşrada arar iken ol can içinde can imiş der Niyâzî-i Misrî. Mevlânâ ise "Ey İnsan! İlacın sendedir, ama sen bunu bilmiyorsun." der ve insanlara kendilerinde olanı keşfetmek üzere bir çağrıda bulunur: "Bizim sokağa gelin!" yani aşk sokağına... Aşk, Taşı Gonca Yaptırır Sûfî büyüklerin öğretilerinde belirgin olan aşkın ana özellikleri ve âşıkların müptela oldukları haller nelerdir? Farsça "ışk"tan türeyen aşkın kelime anlamı sarmaşık bitkisidir. Aşk da sarmaşık gibidir. Vücuda girer girmez bütün vücudu sarar, bütün hücrelere kadar aşk siner ve âşıkı kendine benzetir. Bu bağlamda arifler aşkı "iksir-i a'zam" olarak tavsif ederler. İksir öyle bir maîdir ki, bakıra damlatıldığı zaman bakır altın olur. İnsanın kalbi, bakırdan da katıdır. Aşk iksirinin bir damlası gönle değerse o, bütün vücudu istila eder, kapsar. Artık âşık, dert çekmeye başlar. Şevki Bey'in bir şarkısı vardır: "Senin zulmünle şâdım. Niçin dursun figân-ı şule-zârım." Ben senin cevrinden, senin bana zulmünden hoşnudum, şikayet etmiyorum. Senin cevrin bana mutluluk, şifa getiriyor. Söze Niyâzî ile devam edecek olursak: "Hâr içre biter gülzâr, zâr içre doğar envâr" Sen, dikenlerin içinden gelen gülü gördün mü? Ağlamaklar içinden gelen nuru gördün mü? Ağlamak, âşıkların şiarıdır ama âşıkların gözyaşı nisan yağmuru gibidir, sessizce yağar. Bazen âşığın kendi bile bu durumun farkında değildir. Aşkla yaşanılan dönüşüm padişaha sarayını terk ettirir; "Bir tuğla, bir kerpiç değil mi, alın sizin olsun. Ben gönül sarayının sultanıyım!" dedirtir. Mecnun'a sahraları gezdirtir, "Leylâ, Leylâ" diye. Ferhat'a dağları deldirtir, "Şirin" diye. Tahir'e Zühre için taşı gonca yaptırtır. Aşk budur işte! Tahir, Zühre'yi sever. Anasını dünür göndermek ister, "Ana, git Zühre'yi bana iste!" Anası, "Oğlum, biraz dengimizi gözetelim. Onlar eşraf aile, biz garibanız. O kızı sana vermezler." dese de söz geçiremez oğluna. Kadın ne yapsın? Ana yüreği dayanamaz, gider ağanın kapısına. Kadın, hizmetkarlara ağayla görüşme talebini söyler. Hizmetkarlar "Kadın ne istiyorsun? Ekmekse ekmek verelim, suysa su." derler ve ağayla onu görüştürmek istemezler. Kadın ağanın kendisiyle görüşmesi için saatlerce bekler. Ağayı durumdan haberdar ederler ve ağa en sonunda akşama kadar aç, susuz kapıda bekleyen kadınla görüşmeyi kabul eder. Kadını ağanın huzuruna alırlar. Ağa, kadına derdini sorar? Kadın, "Yok beyim, benim bir derdim yok. Ben bir şey istemiyorum" der. "E niye dikildin akşama kadar kapıda o zaman?" diye sorar ağa. Kadın, "Benim bir oğlum var. Adı Tahir. Senin kızın Zühre'yi sevmiş. Ben de bunun üzerine sana dünür geldim." der. Ağa kalkar alay etmeye başlar, kadını aşağılar. "Oğlun Tahir'in ne hüneri var?" diye sorar. Oğlunun Hiçbir hüneri olmadığını söyleyen kadını ağa, "Defol git! Hangi yüzle gelip kızımı istiyorsun sen!" diye kovar. Anasını dört gözle bekleyen Tahir, onun bitkin halini, görünce "Ne oldu sana böyle?" diye sorar. "Ah oğlum, hiç sorma. Kovdular beni. Aşağıladılar, alay ettiler benimle." diye cevap verir. "Peki başka hiç bir şey demedi mi ağa?" "Dedi. Oğlunun bir hüneri var mı, diye sordu ben de yok, dedim." der anası. "Ya! Tamam, teşekkür ederim ana." deyip çıkar Tahir evden. Yerden bir taş bulur, eline bir keski alır ve bütün gece çalışıp taşı, gonca haline getirir. Sabah olunca gider ağanın kapısına dayanır, "Hünerime bak!" der, "Benim hünerim bu: Zühre'nin aşkı bana, yerdeki taşı gonca yaptırdı.' Aşk budur işte! Neye yarar bu dünya aşk ve aşıklar olmasa Kimse sevmez bu dünyayı aşk olmasa Her şeye doyulur, aşka asla Her şeyden bıkılır, sevgiden asla. Mehmet Dumlu[/COLOR][/I][/B] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
İslamiyet
Alimler ve Evliyalar
Derman Dediğin Derdin Kendisidir
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst