Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Tasavvuf
Nakşıbendi ve Nakşıbendilik
Sufinin Dünyası
Din Adına Konuşmak
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="ABDULLAH4" data-source="post: 491241" data-attributes="member: 1004566"><p>Doğru tavır</p><p></p><p>Hz. Peygamber a.s.: Hz. Muhammed Mustafa (A.S.), Allah’ın insanlığa gönderdiği son peygamberdir. Bütün halleriyle Allah’ın kontrolünde ve korumasındadır. Allah-u Teâlâ , O’na hiçbir günah işletmemiştir. O’na vahiy göndermiş ve O’nu huzuruna çıkarmıştır. “O (Peygamber) kendi arzu ve hevesinden konuşmaz. O’nun konuştuğu, ancak kandisine vahyedilendir .†(Necm/3-4) ayeti ile Efendimizin (A.S.) vahiy irtibatını ortaya koymuştur.</p><p></p><p>Sayılamayacak kadar üstün ikrâm ve ayrıcalıklarına rağmen Peygamber (A.S.) Efendimizin hayatına mahviyet, gözyaşı, ibadet, zikir, tevbe gibi yüce vasıflar hakimdir. O’nun hayatını inceleyen yüzlerce âlim, kaleme almış oldukları eserlerinde bu hakikati geniş geniş işlemişlerdir. Hadis külliyatı, siyer kitapları bu hakikatin sözcüsüdür.</p><p></p><p>Allah-u Teâlâ’nın terbiye ettiği Hz. Peygamber (A.S.), her hususta olduğu gibi din adına – Allah adına hüküm verme konusunda da en güzel örnektir. Efendimiz (A.S.)’ ın Allah-u Teâlâ’nın görevlisi ol- duğunu göz önünde bulundurarak, bu konudaki tutumunu iki açıdan ele almak gerekir:</p><p></p><p>Birincisi, Hz. Peygamber’in (A.S.) görevi, tebliğdir ( Mâide /92, 99; Ra’d /40; Nahl /36, 82). Allah-u Teâlâ’nın vahyettiğini, olduğu gibi insanlara tebliğ etmek… Tebliğ derken sadece sözle ulaştırmak değil, vahyedilenleri en güzel şekilde yaşayarak insanlara ulaştırmak.</p><p></p><p>Peygamber (A.S.) Efendimizin görevi vahyedileni tebliğ olduğu için olaylar karşısındaki genel tutumu, Allah’tan gelecek olan vahyi beklemek şeklindeydi. Vahiy gelir ve ona göre hareket ederlerdi.</p><p></p><p>İkincisi, Hz. Peygamber (A.S.)’ın, peygamberlikle birlikte aynı zamanda devlet başkanlığı, hâkimlik, ordu komutanlığı gibi sosyal görevleri de vardı. Bütün bu görevlerini yaparken sayısız olaylarla karşılaşıyordu. Hemen hemen bütün olayların hükmünü, vahyin ışığında çözüme kavuşturuyordu. Yani Allah’ın vahyettiği hükmü tebliğ ediyordu.</p><p></p><p>Genel hâl böyle olmakla birlikte bazen hemen hüküm verilmesi gereken konular da ortaya çıkabiliyordu. Böyle durumlarda Peygamber (A.S.) Efendimizin genellikle takip ettiği usül şöyle olmuştur:</p><p></p><p>İlk olarak, “Onlarla istişare yap!†(Âl-i İmran /159) ayetinin emrine uygun olarak ashabının görüşlerine müracaat ederek onlarla istişare yapmak.</p><p></p><p>İkinci aşama olarak, istişarede ortaya çıkan görüşleri gözden geçirip düşünmek.</p><p></p><p>Üçüncü aşama, haşyet (yani verilecek kararın Allah’ın muradına uygun olup olmamasından dolayı derin bir titizlik) içerisinde kararı açıklamak.</p><p></p><p>Bu kararın verilmesinden sonra, onu değiştirecek mahiyette bir vahiy gelmediği takdirde, o kararın Allah’ın muradı olduğu anlaşılır ve ümmet için uyulması gereken bir delil olurdu. Eğer o kararı değiştiren bir vahiy gelirse, Efendimiz (A.S) derhal ona uyar ve mahviyyet içerisinde Allah’a yönelirdi.</p><p></p><p>Sahabe-i Kiram: Allah-u Teâlâ’nın “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana ittiba ediniz ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.†(Âl-i İmran/31) emrini en güzel şekilde yerine getirmiş olan Sahabe-i Kirâm, din adına konuşma-Allah adına hüküm verme konusunda da takip etmeleri gereken yolu Resûlullah (A.S.) Efendimizden öğrenmişlerdir. Onlar, Resûlullah (A.S.) Efendimizden gördüklerini ve duyduklarını aynen yerine getiren ittiba ehli insanlardı.</p><p></p><p>Sahabe-i Kirâm, fetva ve hüküm vermekten son derece kaçınırlardı. Bir konuda tereddüt ettiklerinde, o konu hakkında Kur’an’dan veya Resulullah (A.S.) dan bir açıklamanın bulunup bulunmadığını araştırırlardı. Buldukları takdirde hemen ona uyarlar, bulamadıklarında ise Resulullah (A.S.) Efendimize sorarlar ve aldıkları cevap neyi gerektiriyorsa onu yaparlardı.</p><p></p><p>Sahabe-i Kirâm, Resûlullah (A.S.) Efendimiz’in sohbetinde bulunmuş, O’nunla birlikte bir çok savaşlara katılmış, canlarını O’nun yoluna kurban etmiş, âyetler geldiği esnada Efendimiz ile aynı havayı teneffüs etmiş, ayrıca âyet ve hadislerin hepsi çok iyi bildikleri kendi ana dillerinde gelmiş olduğu halde hüküm vermeye cesaret edemiyorlar, onun sorumluluğu karşısında tir tir titriyorlardı. Çünkü Bedir Gününde esirlerle ilgili vermiş olduğu karardan sonra inen ayetler karşısında, Resûlullah (A.S.) ın nasıl hıçkıra hıçkıra ağladığını gözleriyle görmüşlerdi. Onlar Resûl’ün çıraklarıydı, O’nun terbiyesini almışlardı.</p><p></p><p>Sahabe-i Kirâm’ın genel tutumu yukarıda ifade ettiğimiz şekilde olmakla birlikte, bazen hüküm vermek zorunluluğu ile karşı karşıya kalabiliyorlardı. Bu durum, Resûlullah (A.S.) ın hayatta bulunduğu dönemde bazı hallerde meydana geldiği gibi, irtihalinden sonra da meydana gelmiştir. Böyle bir durumda dahi onlar, Kitab ve Sünnet’ten yeterince bilgisi bulunan ve aynı zamanda bu bilgisini hadiselere uygulayabilecek kabiliyete sahip olan sahabilere müracaat ediyorlardı. Bunların da sayısı pek fazla değildi.</p><p></p><p>Resûlullah (A.S.) ın hayatta bulunduğu dönemde, savaş meydanında veya seferde bulunmak gibi çeşitli sebeplerden dolayı O’na başvurulamayan ve hemen hüküm verilmesi gereken konularda Sahabe-i Kirâm ictihat etmiş ve hüküm vermişlerdir. Daha sonra Resûlullah (A.S.) ın yanına döndüklerinde olayı anlatmışlar, Efendimiz de onların vermiş oldukları hükümlerin doğru olup olmadığını bildirmiştir. Onlar da Efendimiz’in dediğine hemen uymuşlardır. Resûlullah (A.S.) ın tasvibine mazhar olan bu tür Sahabe ictihatları sünnet olarak kabul edilmiştir.</p><p></p><p>Resûlullah (A.S.) ın irtihalinden sonra Sahabe-i Kirâm, hükmünü vermek zorunda kaldıkları olaylarla karşılaştıklarında da aynı hassasiyeti göstermişlerdir. Abdurrahman b. Ebi Leylâ’nın anlattıkları, onların hassasiyetini ortaya koymaktadır. O diyor ki: “Bu mescitte (Medine mescidinde) Resul-i Ekrem’in ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetvâ istendiğinde bunu başkalarına havale eder, cevap vermek istemezlerdi. Hatta birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale ede ede tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi.†(Gazali, İhyâ)</p><p></p><p>Sahabe-i Kirâm, Tabiîn ve onları takip eden dönemde fetvâ vermiş olan zâtların isimlerini bir eserde toplayan İbn-i Hazm, yüzbinin üzerinde olduğu ifade edilen Sahabe-i Kirâm içerisinde fetva verenlerin (ictihat edenlerin) sayısını 146 olarak tesbit etmiştir. Bu Sahabelerin 120 tanesinden -kiminden bir, kiminden üç, kimisinden beş tane olacak şekilde- çok az fetvâ (ictihat) rivayet edilmiştir. Raşid Halifeler, Hz. Aişe gibi Efendimizin bazı hanımları ve Sahabe-i Kirâm’dan kadîlik ve yöneticilik yapmış olanlar da bu 146 rakamına dahildir.</p><p></p><p>Bütün bunların yanında, hakkında âyet ve Sünnet’ten delil bulunmayan bir konu hakkında hüküm verirken Râşid Halifelerin takip ettiği usül, onların hassasiyetini belgeleyen başka bir delildir. Hemen Sahabe-i Kirâm’ı biraraya toplayıp, onlarla istişare ederek hüküm verirlerdi.</p><p></p><p>İşte Allah adına hüküm vermede Sahabe-i Kirâm’ın hassasiyeti…</p><p></p><p>Sahabe-i Kiram’dan sonraki kuşaklar</p><p></p><p>Sahabe-i Kirâm’ın hassasiyetini görerek yetişen müslümanlar yani Tabiîn, hayatın her sahasında olduğu gibi, din adına konuşma-Allah adına hüküm verme konusunda da onların edeblerini muhafaza etmişlerdir. Nasıl ki Sahabe-i Kirâm, önlerine hüküm vermeleri gereken bir husus geldiğinde onu yetkili olan ilim sahiplerine havale etmişlerse, tabiîn dönemi müslümanları da aynı yolu takip etmişlerdir. Günümüze kadar onların yoluna tabi olanlar da aynı tutumu sergilemişlerdir.</p><p></p><p>Tabiîn dönemi ve takip eden dönemlerde, bütün varlıklarını ilme ve onunla amel etmeye adayan Peygamber varisi âlimler yetişmiştir. Hem ilim yönünden hem de amel ve takvâ yönünden ictihada ehliyet kazanmışlardır. Kendilerine arz edilen meseleleri, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde cevaplandırmaya gayret göstermişlerdir. İbn-i Hazm “Ashâbu’l-Futyâ†isimli eserinde, tabiîn döneminden üçüncü asrın sonlarına kadar bütün İslâm aleminde yetişmiş olan müstakil müctehitlerin sayısını 304 olarak tesbit etmiştir. Bu âlimlerin etrafında binlerce ilim talebesi yetişmiş ve çeşitli bölgelere yayılmışlardır. İctihat edebilecek seviyeye ulaşamamış âlimler, müctehitlerin vermiş oldukları hükümleri insanlara aktarmışlardır. Bu âlimlerin hayatlarına bakıldığında, ilim tahsili için bütün imkânlarını seferber ettikleri, bütün olumsuz şartlara rağmen geri adım atmadıkları, ilmi dünya için değil Allah için yaptıkları ve bütün çalışmalarında Allah ile irtibatlarını her şeyin üstünde tuttukları görülür. Gönül dünyalarını ibadet, zikir, tevbe, tevekkül, sabır ve gözyaşı ile besledikleri her hallerinden anlaşılır.</p><p></p><p>Bütün İslâm âlimleri, din adına konuşmanın – Allah adına hüküm vermenin çok büyük bir sorumluluğu gerektirdiğinde ittifak etmişlerdir. Müslümanların bu konuda çok dikkatli olmaları imanlarının icabıdır. Hükmünü kesin olarak bilmedikleri meseleleri de yetkili olan alimlerine sormalıdırlar.</p><p></p><p>İslam âlimleri, dini ilimlerdeki tahsil seviyelerine göre müslümanları çeşitli derecelendirmelere tabi tutmuşlardır. Onların yapmış olduğu taksimlerden de faydalanarak, dinî ilimlerdeki tahsil seviyelerine göre müslümanları iki büyük başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, avam veya ümmî ismi verilen, dini ilimlerde yeterli tahsili bulunmayan müslümanlar; ikincisi de yeterli tahsili bulunan müslümanlar. Her iki grup, kendi arasında da derecelere ayrılır.</p><p></p><p>Müctehid âlimler</p><p></p><p>Hayatını ilme ve amele adamış kıymetli müctehid âlimlerimizin değerini ancak gerçek ilim sahipleri ile dininde hassasiyeti yüksek müminler takdir edebilir. Bu gün onların miraslarına dayanarak doktora yapanların, makaleler yazanların ve konuşup maişet temin edenlerin, o miras sahiplerinin biraz da edep ve tevazuundan istifade etmeleri gerekmiyor mu?</p><p></p><p>Din adına konuşma yetkisine sahip olan âlimlerin zirvesinde müctehidler bulunur. Bir ilim adamının müctehid olabilmesi için bazı şartları taşıması gerekir. İmam Gazalî (Rh.A.) müctehitte bulunması gereken şartların iki olduğunu belirtmiştir. Birincisi ilim, ikincisi de dinin istediği şekilde adaletli ve dindâr olmaktır. İkinci şart, müctehidin verdiği hükmün, müslümanlar tarafından kabul edilmesinin şartıdır. (Gazalî, el-Mustasfâ) İctihat yapabilecek seviyede bütün ilimleri bilen bir ilim adamı dindar değilse, yapmış olduğu ictihat müslümanlar tarafından kabul edilmez. Çünkü Allah-u Teâlâ , hidâyet yolunda olan (Yâsin/21) ve bütün varlığıyla Allah’a yönelenlere (inâbe edenlere) uyulmasını (Lokman/15), heveslerinin peşinde mağlup olmuş ve kalbi Allah’ın zikrinden gafil kalmış kimselere itaat edilmemesini ( Kehf /28) emretmiştir.</p><p></p><p>Müctehitte aranan diğer şart ise ilimdir. İslâm âlimleri, bir âlimin ictihat yapabilmesi için aşağıdaki ilimleri iyi bir şekilde tahsil etmesi gerektiği hususunda aynı kanaate sahiptirler:</p><p></p><p>Kur’an-ı Kerîm’i bilmek. Bir müctehidin Kur’ân ayetlerinin hepsini genel olarak, ahkâm ayetlerini ise en ince ayrıntılarına kadar bilmesi şarttır. Ayetlerin nâsihini-mensuhunu, nüzûl sebeplerini, lugat ve ıstılah manâlarını, hass, âmm, mücmel, müfesser gibi lâfızları tanıma yollarını bilmesi gerekir.</p><p></p><p>Sünneti bilmek. Müctehid, hadislerin sahih olanıyla zayıf olanını birbirinden ayırt edebilecek bilgiye sahip olmalıdır. Bunun yanında râvîlerin durumlarını, senet yönünden rivâyet derecesini bilmelidir. Hadislerin vürûd sebeplerini, aralarında nâsih-mensuh ilişkisini, tercih sebeplerini bilmelidir.</p><p></p><p>Arapça’yı bilmek. Sarf, nahiv, belâgât, me’anî, beyân gibi ilgili ilim dallarıyla birlikte bilmek.</p><p></p><p>İcmâ’nın meydana geldiği konuları bilmek.</p><p></p><p>Kıyas’ı bilmek. İctihadın temeli kıyas olduğu için müctehidin kıyasın rükünlerini, şartlarını, hükümlerini en ince teferruatına kadar bilmesi şarttır.</p><p></p><p>Fıkıh Usûlünü bilmek.</p><p></p><p>Fıkıh’ın furuunu bilmek.</p><p></p><p>Kısaca, bir müctehitte bulunması gereken şartlar bunlar. Burada şunu önemle belirtmek zorundayız ki, yukarıdaki şartları haiz müctehitleri yetiştirme gayreti içerisinde bulunmak, bütün ümmetin boynunun borcudur. Dini yetkisiz, adalet vasıflarından uzak, laubali ve dinin ruhunu hissedemeyen bilgiçlerin ve malumat-furûşların elinden kurtarmak ümmetin üzerindeki en büyük vazifedir.</p><p></p><p>Müctehid olmayan âlimler</p><p></p><p>Usülcüler, müctehid olmayan âlimleri ilmî seviyelerine göre derecelendirmişlerdir. Kısaca bu derecelere giren âlimlerin bazı özellikleri şöyle özetlenebilir:</p><p></p><p>Müctehid olmayan alimler, ilmî seviyelerine göre mukallid, temyîz, tercih ve tahrîc ashabı şeklinde dört kademede değerlendirilmişlerdir.</p><p></p><p>Yalnız bir mezhebe ait hüküm, mesele ve rivayetlerin büyük bir kısmını ezberlemiş, bunları eserlerine almış olan âlimlere “mukallid†ismi verilmiştir.</p><p></p><p>Farklı görüşler arasında kuvvetli olan ile zayıf olanı biribirinden ayırabilecek seviyede bir ilme sahip olan âlimlere “temyiz ashabı†denilmiştir.</p><p></p><p>Mukallid ve temyîz ashabının bir üst derecesinde bulunan, farklı görüşler arasında tercihte bulunabilecek güçte olan âlimler “tercih ashabıâ€dır.</p><p></p><p>İctihad derecesinin bir alt derecesinde bulunan âlimler ise “tahric ashabıâ€dır. Onlar, hükmü bulunmayan meselelerde, mezhebin usulünü kullanarak yeni hükümler çıkarabilecek kabiliyettedirler. Ebu Bekir el-Cessâs, Ebu Abdullah el-Cürcânî gibi alimler bu tabakadan sayılmışlardır.</p><p></p><p>Ne yapmalı?</p><p></p><p>Âlim olmayan fakat diniyle ilgili hassasiyeti olan müslümanların kendilerini ilgilendiren konuların hükümlerini öğrenmeleri gerekir. Buna, “içinde bulunmuş oldukları hallerin bilgisi†anlamında ilm-i hâl denilir. Her müslümanın, yapması farz olan bir işin ilmini de öğrenmesi farzdır. Aynı şekilde yapmaması gereken haram bir fiilin ilmini öğrenmesi farzdır. Çünkü haram olduğunu bilmezse sakınamaz. Yine vacibleri ve mekruhları öğrenmesi vacib, sünnetleri öğrenmesi de sünnettir.</p><p></p><p>Bu seviyedeki müslümanlar, bir konunun hükmünü ya yetkili bir âlime sormalı veya yetkili bir âlimin yazdığı güvenilir bir eserden okuyup öğrenmelidirler. O konunun hükmünü bilip, gereğini yerine getirmeleri yeterlidir. O hükmün delillerini ve delâlet yollarını öğrenmeleri, bu seviyedeki müslümanlara farz değildir. Müslümanların büyük bir kısmı bu grupta yer alır.</p><p></p><p>Bütün İslâm âlimleri, müslümanlardan -yukarıda ifade edilen manada- avam sınıfında bulunanlarının yetkili âlimlere sorarak dinlerini yaşamaları gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Kaynak eserlerimizde bu konu şöyle ifade edilir: “Avamın fetvâ sorarak amel etmesi vacib olduğu gibi, ilim ve adalet sahibi olduğunu bildiği alimlere ittiba etmesi de vacibtir.†(Gazalî, el-Mustasfâ)</p><p></p><p>Bu grupta bulunan müslümanlar, kesinlikle bildikleri bir hükmü, meselâ namazın farz olduğunu, içkinin haram olduğunu vb. başkalarına anlatabilirler. İyi bilmedikleri veya az da olsa tereddüt ettikleri konularda konuşmamaları gerekir. Böyle bir durumda yetkili bir âlime müracaat etmeleri lâzımdır.</p><p></p><p>Dinî ilimlerde bir miktar tahsil görmüş, fakat hükmün delillerini bilebilecek seviyeye gelememiş olan kimseler de avam müslümanlarından sayılır. Bunlar, taklid ehlinden oldukları için öğrenmiş oldukları hükümle amel ederler. Çünkü taklid, delilini bilmeksizin bir görüşü kabul etmektir. (Gazalî, el-Mustasfâ)</p><p></p><p>Ve ölçüler…</p><p></p><p>Müslüman, eğer din adına konuşacaksa önce kendi seviyesini bilmelidir. Yukarıda çok özet olarak ifade etmeye çalıştığımız derecelerden hangisine girdiğine vicdanında karar vermeli ve ölçüsünü aşmamalıdır. Mütevazi ve alçakgönüllü olmalı, kendisini hak etmediği konumlarda görmemeli. Hangi konumda olursa olsun her zaman kendisinin üzerinde daha iyi bir bilenin olduğunu unutmamalıdır.</p><p></p><p>İyi bilmediği bir şeyi nakletmemeli ve bilirmiş gibi konuşmamalıdır. Kesin olarak bildiklerini ise nereden okuduğunu veya kimden duyduğunu belirterek nakletmelidir. Devamlı ilmini ve amelini geliştirmelidir. Ne ilminde ne de amelinde bu günü dününden geride olmamalıdır.</p><p></p><p>İrşada ehliyetli olan bir rehbere tabi olmalıdır. Allah yolunu iyi bilen, tam yaşayan, insanın zarar görebileceği manevî hastalıkları teşhis ve tedâvî edebilen, insanları irşada ehliyetli olan ve bu ehliyet kâmil müminler tarafından onaylanmış bulunan bir rehbere, bir mürşide uymalıdır.</p><p></p><p>Yetkisi olmayan kimselerle ve onların söyledikleriyle meşgul olmamalıdır. Bu tür insanların sözlerini dinleyerek veya okuyarak zamanını boşa harcamamalıdır. Bilgi seviyesi ne olursa olsun, isminin önünde hangi ünvan bulunursa bulunsun, kalbinde takvâ hassasiyeti ve fiillerinde bu hassasiyetin izleri bulunmayan insanlara itibar etmemelidir. Çünkü Allah “Kalbini, zikrimizden gafil bıraktığımız ve arzularına tabi olan kimseye itaat etme!†(Kehf /28) buyurmuştur. Fakat onların hatalarını ortaya koyarak onları ve diğer müslümanları ikaz edebilecek ilmî seviyeye sahip olanlar, doğruları ortaya koymak için yanlış olan fikirleri tetkik edebilirler.</p><p></p><p>Beynini kullanırken kalbini unutmayan ilim ehlini, her türlü imkânlarıyla destekleyip onlara devamlı duada bulunmalıdır.</p><p></p><p>İlim ehli olan müslümanlar, bir hususta fetvâ verirken, önce daha yetkili insanlara müracaat edip onlarla istişare etmelidirler. Allah adına hüküm vermenin ne derece ağır bir sorumluluk gerektirdiğini, Efendimiz (A.S.) ve Sahabe-i Kirâm’ın tatbikatını göz önünde bulundurarak hatırlarından hiç çıkarmamalıdırlar.</p><p></p><p>Özellikle günümüzde fetvâ vermek için çok yönlü bilgilere sahip insanlardan heyetler oluşturma ve müslümanların müşküllerine çare bulma yolunda çalışmalarda bulunmalı veya çalışanlara imkânlar nisbetinde yardımcı olmalıdır.</p><p></p><p>Önemli bir soru</p><p></p><p>Din adına konuşma hususunda öngörülen ölçüleri kabul edip gereğince hareket eden bir müslüman, bu ölçülere dikkat etmeyen konuşmacılara karşı nasıl davranmalıdır?</p><p></p><p>Bu sualin cevabı dinleyicinin durumuna göre farklılık arz eder.</p><p></p><p>Eğer dinleyici konuşmacının bahsettiği konularda sağlam bilgiye sahip ilim ehli bir kimse ise, konuşmacının ölçüsüz ifadelerinden zarar görmez. Bilâkis konuşmadaki ölçüsüzlükleri tesbit eder. Bu konuda bilgisi olmayan ve olumsuz bir şekilde etkilenmiş olan kimseleri ikaz edip söylenenlerin yanlış taraflarını delilleriyle ortaya koyar.</p><p></p><p>Eğer dinleyici konuşmacının bahsettiği konularda sağlam bilgiye sahip değilse ne yapmalıdır? İşte toplumun çoğunluğunu ilgilendiren kısım burasıdır.</p><p></p><p>Din adına konuşma hususunda öngörülen ölçülere uymadığı bilinen konuşmacıları aynı ortamda veya radyo ve televizyon gibi araçlardan dinleyen kişi:</p><p></p><p>Öncelikle böyle ölçüsüz kimselerin konuşmaları ile ilgilenmemeli ve gündemine almamalıdır. O konu ile ilgili bilgiyi ehlinden öğrenmeli veya ehlinin yazdığı eserlerden okumalıdır. Çünkü herkesin her şeyi öğrenmeye imkanı yoktur. Her konuşanı dinlemek de insanın vazifesi değildir. Güvenilmeyen kimsenin söyledikleri ise kafa karışıklığına sebep olur. Kafa karışıklığı da tedavi edilmesi en zor olan işlerdendir.</p><p></p><p>Bir de böyle bir dinleyici öğrenme ve okuma konusunda gevşeklik göstermemelidir.</p><p></p><p>Ölçülere dikkat etmeyen kimselerin konuşmalarını dinleme durumunda kalan kimselere ise şunları tavsiye ederiz:</p><p></p><p>* Konuşmacının, din adına konuşma hususunda ölçülere riayet etmediğini tesbit etmelidir. Böylece sağlam bir merci olmadığını düşünmelidir.</p><p></p><p>* Böyle bir konuşmacının söylediklerinin hatalı ve yanlış olma ihtimalinin büyük olduğunu düşünmelidir. Bundan dolayı konuşulanları faydalanabileceği hakikatler olarak kabul etmemeli, bilâkis araştırılması ve doğru olanının tesbit edilmesi gereken sözler olarak görmelidir.</p><p></p><p>* Konuşulanları, yetkili ağızlara veya eserlere sorarak kontrol ettirmelidir. Böylece doğru olanlarını kabul ve yanlış olanlarını da reddetmelidir.</p><p></p><p>* Bu tür konuşmacıları gündeminde tutmamalı, çevresinde onlardan ve yanlışlıklardan söz bile etmemelidir. Onların dedikodusu yerine, doğru ölçüyü arama işine kendini vermelidir. Doğruları gündemine almalı, çevresine doğruları aktarmalı, doğrularla beraber olmalı ve onlarla oturup-kalkmalıdır. Hasılı bu konuda da olumlu davranmalıdır. Özellikle tartışma namında televizyon ekranlarını dolduranların, önce İslâm’ın ilmî ve manevî ismini ağızlarına alma yetkisi olup-olmadığını sormalıdır. Yüzünü bu tür kasıtlı programlardan çok, Allah’ın ilmiyle hayatlarını yaşayan ve takvâlarıyla hayatımızı ışıtan âlimlerin eserlerine, sözlerine çevirmelidir.</p><p></p><p></p><p>Semerkand Dergisi</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="ABDULLAH4, post: 491241, member: 1004566"] Doğru tavır Hz. Peygamber a.s.: Hz. Muhammed Mustafa (A.S.), Allah’ın insanlığa gönderdiği son peygamberdir. Bütün halleriyle Allah’ın kontrolünde ve korumasındadır. Allah-u Teâlâ , O’na hiçbir günah işletmemiştir. O’na vahiy göndermiş ve O’nu huzuruna çıkarmıştır. “O (Peygamber) kendi arzu ve hevesinden konuşmaz. O’nun konuştuğu, ancak kandisine vahyedilendir .†(Necm/3-4) ayeti ile Efendimizin (A.S.) vahiy irtibatını ortaya koymuştur. Sayılamayacak kadar üstün ikrâm ve ayrıcalıklarına rağmen Peygamber (A.S.) Efendimizin hayatına mahviyet, gözyaşı, ibadet, zikir, tevbe gibi yüce vasıflar hakimdir. O’nun hayatını inceleyen yüzlerce âlim, kaleme almış oldukları eserlerinde bu hakikati geniş geniş işlemişlerdir. Hadis külliyatı, siyer kitapları bu hakikatin sözcüsüdür. Allah-u Teâlâ’nın terbiye ettiği Hz. Peygamber (A.S.), her hususta olduğu gibi din adına – Allah adına hüküm verme konusunda da en güzel örnektir. Efendimiz (A.S.)’ ın Allah-u Teâlâ’nın görevlisi ol- duğunu göz önünde bulundurarak, bu konudaki tutumunu iki açıdan ele almak gerekir: Birincisi, Hz. Peygamber’in (A.S.) görevi, tebliğdir ( Mâide /92, 99; Ra’d /40; Nahl /36, 82). Allah-u Teâlâ’nın vahyettiğini, olduğu gibi insanlara tebliğ etmek… Tebliğ derken sadece sözle ulaştırmak değil, vahyedilenleri en güzel şekilde yaşayarak insanlara ulaştırmak. Peygamber (A.S.) Efendimizin görevi vahyedileni tebliğ olduğu için olaylar karşısındaki genel tutumu, Allah’tan gelecek olan vahyi beklemek şeklindeydi. Vahiy gelir ve ona göre hareket ederlerdi. İkincisi, Hz. Peygamber (A.S.)’ın, peygamberlikle birlikte aynı zamanda devlet başkanlığı, hâkimlik, ordu komutanlığı gibi sosyal görevleri de vardı. Bütün bu görevlerini yaparken sayısız olaylarla karşılaşıyordu. Hemen hemen bütün olayların hükmünü, vahyin ışığında çözüme kavuşturuyordu. Yani Allah’ın vahyettiği hükmü tebliğ ediyordu. Genel hâl böyle olmakla birlikte bazen hemen hüküm verilmesi gereken konular da ortaya çıkabiliyordu. Böyle durumlarda Peygamber (A.S.) Efendimizin genellikle takip ettiği usül şöyle olmuştur: İlk olarak, “Onlarla istişare yap!†(Âl-i İmran /159) ayetinin emrine uygun olarak ashabının görüşlerine müracaat ederek onlarla istişare yapmak. İkinci aşama olarak, istişarede ortaya çıkan görüşleri gözden geçirip düşünmek. Üçüncü aşama, haşyet (yani verilecek kararın Allah’ın muradına uygun olup olmamasından dolayı derin bir titizlik) içerisinde kararı açıklamak. Bu kararın verilmesinden sonra, onu değiştirecek mahiyette bir vahiy gelmediği takdirde, o kararın Allah’ın muradı olduğu anlaşılır ve ümmet için uyulması gereken bir delil olurdu. Eğer o kararı değiştiren bir vahiy gelirse, Efendimiz (A.S) derhal ona uyar ve mahviyyet içerisinde Allah’a yönelirdi. Sahabe-i Kiram: Allah-u Teâlâ’nın “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana ittiba ediniz ki Allah’da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.†(Âl-i İmran/31) emrini en güzel şekilde yerine getirmiş olan Sahabe-i Kirâm, din adına konuşma-Allah adına hüküm verme konusunda da takip etmeleri gereken yolu Resûlullah (A.S.) Efendimizden öğrenmişlerdir. Onlar, Resûlullah (A.S.) Efendimizden gördüklerini ve duyduklarını aynen yerine getiren ittiba ehli insanlardı. Sahabe-i Kirâm, fetva ve hüküm vermekten son derece kaçınırlardı. Bir konuda tereddüt ettiklerinde, o konu hakkında Kur’an’dan veya Resulullah (A.S.) dan bir açıklamanın bulunup bulunmadığını araştırırlardı. Buldukları takdirde hemen ona uyarlar, bulamadıklarında ise Resulullah (A.S.) Efendimize sorarlar ve aldıkları cevap neyi gerektiriyorsa onu yaparlardı. Sahabe-i Kirâm, Resûlullah (A.S.) Efendimiz’in sohbetinde bulunmuş, O’nunla birlikte bir çok savaşlara katılmış, canlarını O’nun yoluna kurban etmiş, âyetler geldiği esnada Efendimiz ile aynı havayı teneffüs etmiş, ayrıca âyet ve hadislerin hepsi çok iyi bildikleri kendi ana dillerinde gelmiş olduğu halde hüküm vermeye cesaret edemiyorlar, onun sorumluluğu karşısında tir tir titriyorlardı. Çünkü Bedir Gününde esirlerle ilgili vermiş olduğu karardan sonra inen ayetler karşısında, Resûlullah (A.S.) ın nasıl hıçkıra hıçkıra ağladığını gözleriyle görmüşlerdi. Onlar Resûl’ün çıraklarıydı, O’nun terbiyesini almışlardı. Sahabe-i Kirâm’ın genel tutumu yukarıda ifade ettiğimiz şekilde olmakla birlikte, bazen hüküm vermek zorunluluğu ile karşı karşıya kalabiliyorlardı. Bu durum, Resûlullah (A.S.) ın hayatta bulunduğu dönemde bazı hallerde meydana geldiği gibi, irtihalinden sonra da meydana gelmiştir. Böyle bir durumda dahi onlar, Kitab ve Sünnet’ten yeterince bilgisi bulunan ve aynı zamanda bu bilgisini hadiselere uygulayabilecek kabiliyete sahip olan sahabilere müracaat ediyorlardı. Bunların da sayısı pek fazla değildi. Resûlullah (A.S.) ın hayatta bulunduğu dönemde, savaş meydanında veya seferde bulunmak gibi çeşitli sebeplerden dolayı O’na başvurulamayan ve hemen hüküm verilmesi gereken konularda Sahabe-i Kirâm ictihat etmiş ve hüküm vermişlerdir. Daha sonra Resûlullah (A.S.) ın yanına döndüklerinde olayı anlatmışlar, Efendimiz de onların vermiş oldukları hükümlerin doğru olup olmadığını bildirmiştir. Onlar da Efendimiz’in dediğine hemen uymuşlardır. Resûlullah (A.S.) ın tasvibine mazhar olan bu tür Sahabe ictihatları sünnet olarak kabul edilmiştir. Resûlullah (A.S.) ın irtihalinden sonra Sahabe-i Kirâm, hükmünü vermek zorunda kaldıkları olaylarla karşılaştıklarında da aynı hassasiyeti göstermişlerdir. Abdurrahman b. Ebi Leylâ’nın anlattıkları, onların hassasiyetini ortaya koymaktadır. O diyor ki: “Bu mescitte (Medine mescidinde) Resul-i Ekrem’in ashabından 120 tanesine yetiştim. Hepsi de kendilerine bir mesele sorulduğunda veya bir fetvâ istendiğinde bunu başkalarına havale eder, cevap vermek istemezlerdi. Hatta birine bir şey sorulduğunda, onu diğerine havale ede ede tekrar kendine gelirdi, kimse cevap vermek istemezdi.†(Gazali, İhyâ) Sahabe-i Kirâm, Tabiîn ve onları takip eden dönemde fetvâ vermiş olan zâtların isimlerini bir eserde toplayan İbn-i Hazm, yüzbinin üzerinde olduğu ifade edilen Sahabe-i Kirâm içerisinde fetva verenlerin (ictihat edenlerin) sayısını 146 olarak tesbit etmiştir. Bu Sahabelerin 120 tanesinden -kiminden bir, kiminden üç, kimisinden beş tane olacak şekilde- çok az fetvâ (ictihat) rivayet edilmiştir. Raşid Halifeler, Hz. Aişe gibi Efendimizin bazı hanımları ve Sahabe-i Kirâm’dan kadîlik ve yöneticilik yapmış olanlar da bu 146 rakamına dahildir. Bütün bunların yanında, hakkında âyet ve Sünnet’ten delil bulunmayan bir konu hakkında hüküm verirken Râşid Halifelerin takip ettiği usül, onların hassasiyetini belgeleyen başka bir delildir. Hemen Sahabe-i Kirâm’ı biraraya toplayıp, onlarla istişare ederek hüküm verirlerdi. İşte Allah adına hüküm vermede Sahabe-i Kirâm’ın hassasiyeti… Sahabe-i Kiram’dan sonraki kuşaklar Sahabe-i Kirâm’ın hassasiyetini görerek yetişen müslümanlar yani Tabiîn, hayatın her sahasında olduğu gibi, din adına konuşma-Allah adına hüküm verme konusunda da onların edeblerini muhafaza etmişlerdir. Nasıl ki Sahabe-i Kirâm, önlerine hüküm vermeleri gereken bir husus geldiğinde onu yetkili olan ilim sahiplerine havale etmişlerse, tabiîn dönemi müslümanları da aynı yolu takip etmişlerdir. Günümüze kadar onların yoluna tabi olanlar da aynı tutumu sergilemişlerdir. Tabiîn dönemi ve takip eden dönemlerde, bütün varlıklarını ilme ve onunla amel etmeye adayan Peygamber varisi âlimler yetişmiştir. Hem ilim yönünden hem de amel ve takvâ yönünden ictihada ehliyet kazanmışlardır. Kendilerine arz edilen meseleleri, Allah’ın rızasına uygun bir şekilde cevaplandırmaya gayret göstermişlerdir. İbn-i Hazm “Ashâbu’l-Futyâ†isimli eserinde, tabiîn döneminden üçüncü asrın sonlarına kadar bütün İslâm aleminde yetişmiş olan müstakil müctehitlerin sayısını 304 olarak tesbit etmiştir. Bu âlimlerin etrafında binlerce ilim talebesi yetişmiş ve çeşitli bölgelere yayılmışlardır. İctihat edebilecek seviyeye ulaşamamış âlimler, müctehitlerin vermiş oldukları hükümleri insanlara aktarmışlardır. Bu âlimlerin hayatlarına bakıldığında, ilim tahsili için bütün imkânlarını seferber ettikleri, bütün olumsuz şartlara rağmen geri adım atmadıkları, ilmi dünya için değil Allah için yaptıkları ve bütün çalışmalarında Allah ile irtibatlarını her şeyin üstünde tuttukları görülür. Gönül dünyalarını ibadet, zikir, tevbe, tevekkül, sabır ve gözyaşı ile besledikleri her hallerinden anlaşılır. Bütün İslâm âlimleri, din adına konuşmanın – Allah adına hüküm vermenin çok büyük bir sorumluluğu gerektirdiğinde ittifak etmişlerdir. Müslümanların bu konuda çok dikkatli olmaları imanlarının icabıdır. Hükmünü kesin olarak bilmedikleri meseleleri de yetkili olan alimlerine sormalıdırlar. İslam âlimleri, dini ilimlerdeki tahsil seviyelerine göre müslümanları çeşitli derecelendirmelere tabi tutmuşlardır. Onların yapmış olduğu taksimlerden de faydalanarak, dinî ilimlerdeki tahsil seviyelerine göre müslümanları iki büyük başlık altında toplayabiliriz. Birincisi, avam veya ümmî ismi verilen, dini ilimlerde yeterli tahsili bulunmayan müslümanlar; ikincisi de yeterli tahsili bulunan müslümanlar. Her iki grup, kendi arasında da derecelere ayrılır. Müctehid âlimler Hayatını ilme ve amele adamış kıymetli müctehid âlimlerimizin değerini ancak gerçek ilim sahipleri ile dininde hassasiyeti yüksek müminler takdir edebilir. Bu gün onların miraslarına dayanarak doktora yapanların, makaleler yazanların ve konuşup maişet temin edenlerin, o miras sahiplerinin biraz da edep ve tevazuundan istifade etmeleri gerekmiyor mu? Din adına konuşma yetkisine sahip olan âlimlerin zirvesinde müctehidler bulunur. Bir ilim adamının müctehid olabilmesi için bazı şartları taşıması gerekir. İmam Gazalî (Rh.A.) müctehitte bulunması gereken şartların iki olduğunu belirtmiştir. Birincisi ilim, ikincisi de dinin istediği şekilde adaletli ve dindâr olmaktır. İkinci şart, müctehidin verdiği hükmün, müslümanlar tarafından kabul edilmesinin şartıdır. (Gazalî, el-Mustasfâ) İctihat yapabilecek seviyede bütün ilimleri bilen bir ilim adamı dindar değilse, yapmış olduğu ictihat müslümanlar tarafından kabul edilmez. Çünkü Allah-u Teâlâ , hidâyet yolunda olan (Yâsin/21) ve bütün varlığıyla Allah’a yönelenlere (inâbe edenlere) uyulmasını (Lokman/15), heveslerinin peşinde mağlup olmuş ve kalbi Allah’ın zikrinden gafil kalmış kimselere itaat edilmemesini ( Kehf /28) emretmiştir. Müctehitte aranan diğer şart ise ilimdir. İslâm âlimleri, bir âlimin ictihat yapabilmesi için aşağıdaki ilimleri iyi bir şekilde tahsil etmesi gerektiği hususunda aynı kanaate sahiptirler: Kur’an-ı Kerîm’i bilmek. Bir müctehidin Kur’ân ayetlerinin hepsini genel olarak, ahkâm ayetlerini ise en ince ayrıntılarına kadar bilmesi şarttır. Ayetlerin nâsihini-mensuhunu, nüzûl sebeplerini, lugat ve ıstılah manâlarını, hass, âmm, mücmel, müfesser gibi lâfızları tanıma yollarını bilmesi gerekir. Sünneti bilmek. Müctehid, hadislerin sahih olanıyla zayıf olanını birbirinden ayırt edebilecek bilgiye sahip olmalıdır. Bunun yanında râvîlerin durumlarını, senet yönünden rivâyet derecesini bilmelidir. Hadislerin vürûd sebeplerini, aralarında nâsih-mensuh ilişkisini, tercih sebeplerini bilmelidir. Arapça’yı bilmek. Sarf, nahiv, belâgât, me’anî, beyân gibi ilgili ilim dallarıyla birlikte bilmek. İcmâ’nın meydana geldiği konuları bilmek. Kıyas’ı bilmek. İctihadın temeli kıyas olduğu için müctehidin kıyasın rükünlerini, şartlarını, hükümlerini en ince teferruatına kadar bilmesi şarttır. Fıkıh Usûlünü bilmek. Fıkıh’ın furuunu bilmek. Kısaca, bir müctehitte bulunması gereken şartlar bunlar. Burada şunu önemle belirtmek zorundayız ki, yukarıdaki şartları haiz müctehitleri yetiştirme gayreti içerisinde bulunmak, bütün ümmetin boynunun borcudur. Dini yetkisiz, adalet vasıflarından uzak, laubali ve dinin ruhunu hissedemeyen bilgiçlerin ve malumat-furûşların elinden kurtarmak ümmetin üzerindeki en büyük vazifedir. Müctehid olmayan âlimler Usülcüler, müctehid olmayan âlimleri ilmî seviyelerine göre derecelendirmişlerdir. Kısaca bu derecelere giren âlimlerin bazı özellikleri şöyle özetlenebilir: Müctehid olmayan alimler, ilmî seviyelerine göre mukallid, temyîz, tercih ve tahrîc ashabı şeklinde dört kademede değerlendirilmişlerdir. Yalnız bir mezhebe ait hüküm, mesele ve rivayetlerin büyük bir kısmını ezberlemiş, bunları eserlerine almış olan âlimlere “mukallid†ismi verilmiştir. Farklı görüşler arasında kuvvetli olan ile zayıf olanı biribirinden ayırabilecek seviyede bir ilme sahip olan âlimlere “temyiz ashabı†denilmiştir. Mukallid ve temyîz ashabının bir üst derecesinde bulunan, farklı görüşler arasında tercihte bulunabilecek güçte olan âlimler “tercih ashabıâ€dır. İctihad derecesinin bir alt derecesinde bulunan âlimler ise “tahric ashabıâ€dır. Onlar, hükmü bulunmayan meselelerde, mezhebin usulünü kullanarak yeni hükümler çıkarabilecek kabiliyettedirler. Ebu Bekir el-Cessâs, Ebu Abdullah el-Cürcânî gibi alimler bu tabakadan sayılmışlardır. Ne yapmalı? Âlim olmayan fakat diniyle ilgili hassasiyeti olan müslümanların kendilerini ilgilendiren konuların hükümlerini öğrenmeleri gerekir. Buna, “içinde bulunmuş oldukları hallerin bilgisi†anlamında ilm-i hâl denilir. Her müslümanın, yapması farz olan bir işin ilmini de öğrenmesi farzdır. Aynı şekilde yapmaması gereken haram bir fiilin ilmini öğrenmesi farzdır. Çünkü haram olduğunu bilmezse sakınamaz. Yine vacibleri ve mekruhları öğrenmesi vacib, sünnetleri öğrenmesi de sünnettir. Bu seviyedeki müslümanlar, bir konunun hükmünü ya yetkili bir âlime sormalı veya yetkili bir âlimin yazdığı güvenilir bir eserden okuyup öğrenmelidirler. O konunun hükmünü bilip, gereğini yerine getirmeleri yeterlidir. O hükmün delillerini ve delâlet yollarını öğrenmeleri, bu seviyedeki müslümanlara farz değildir. Müslümanların büyük bir kısmı bu grupta yer alır. Bütün İslâm âlimleri, müslümanlardan -yukarıda ifade edilen manada- avam sınıfında bulunanlarının yetkili âlimlere sorarak dinlerini yaşamaları gerektiği hususunda ittifak etmişlerdir. Kaynak eserlerimizde bu konu şöyle ifade edilir: “Avamın fetvâ sorarak amel etmesi vacib olduğu gibi, ilim ve adalet sahibi olduğunu bildiği alimlere ittiba etmesi de vacibtir.†(Gazalî, el-Mustasfâ) Bu grupta bulunan müslümanlar, kesinlikle bildikleri bir hükmü, meselâ namazın farz olduğunu, içkinin haram olduğunu vb. başkalarına anlatabilirler. İyi bilmedikleri veya az da olsa tereddüt ettikleri konularda konuşmamaları gerekir. Böyle bir durumda yetkili bir âlime müracaat etmeleri lâzımdır. Dinî ilimlerde bir miktar tahsil görmüş, fakat hükmün delillerini bilebilecek seviyeye gelememiş olan kimseler de avam müslümanlarından sayılır. Bunlar, taklid ehlinden oldukları için öğrenmiş oldukları hükümle amel ederler. Çünkü taklid, delilini bilmeksizin bir görüşü kabul etmektir. (Gazalî, el-Mustasfâ) Ve ölçüler… Müslüman, eğer din adına konuşacaksa önce kendi seviyesini bilmelidir. Yukarıda çok özet olarak ifade etmeye çalıştığımız derecelerden hangisine girdiğine vicdanında karar vermeli ve ölçüsünü aşmamalıdır. Mütevazi ve alçakgönüllü olmalı, kendisini hak etmediği konumlarda görmemeli. Hangi konumda olursa olsun her zaman kendisinin üzerinde daha iyi bir bilenin olduğunu unutmamalıdır. İyi bilmediği bir şeyi nakletmemeli ve bilirmiş gibi konuşmamalıdır. Kesin olarak bildiklerini ise nereden okuduğunu veya kimden duyduğunu belirterek nakletmelidir. Devamlı ilmini ve amelini geliştirmelidir. Ne ilminde ne de amelinde bu günü dününden geride olmamalıdır. İrşada ehliyetli olan bir rehbere tabi olmalıdır. Allah yolunu iyi bilen, tam yaşayan, insanın zarar görebileceği manevî hastalıkları teşhis ve tedâvî edebilen, insanları irşada ehliyetli olan ve bu ehliyet kâmil müminler tarafından onaylanmış bulunan bir rehbere, bir mürşide uymalıdır. Yetkisi olmayan kimselerle ve onların söyledikleriyle meşgul olmamalıdır. Bu tür insanların sözlerini dinleyerek veya okuyarak zamanını boşa harcamamalıdır. Bilgi seviyesi ne olursa olsun, isminin önünde hangi ünvan bulunursa bulunsun, kalbinde takvâ hassasiyeti ve fiillerinde bu hassasiyetin izleri bulunmayan insanlara itibar etmemelidir. Çünkü Allah “Kalbini, zikrimizden gafil bıraktığımız ve arzularına tabi olan kimseye itaat etme!†(Kehf /28) buyurmuştur. Fakat onların hatalarını ortaya koyarak onları ve diğer müslümanları ikaz edebilecek ilmî seviyeye sahip olanlar, doğruları ortaya koymak için yanlış olan fikirleri tetkik edebilirler. Beynini kullanırken kalbini unutmayan ilim ehlini, her türlü imkânlarıyla destekleyip onlara devamlı duada bulunmalıdır. İlim ehli olan müslümanlar, bir hususta fetvâ verirken, önce daha yetkili insanlara müracaat edip onlarla istişare etmelidirler. Allah adına hüküm vermenin ne derece ağır bir sorumluluk gerektirdiğini, Efendimiz (A.S.) ve Sahabe-i Kirâm’ın tatbikatını göz önünde bulundurarak hatırlarından hiç çıkarmamalıdırlar. Özellikle günümüzde fetvâ vermek için çok yönlü bilgilere sahip insanlardan heyetler oluşturma ve müslümanların müşküllerine çare bulma yolunda çalışmalarda bulunmalı veya çalışanlara imkânlar nisbetinde yardımcı olmalıdır. Önemli bir soru Din adına konuşma hususunda öngörülen ölçüleri kabul edip gereğince hareket eden bir müslüman, bu ölçülere dikkat etmeyen konuşmacılara karşı nasıl davranmalıdır? Bu sualin cevabı dinleyicinin durumuna göre farklılık arz eder. Eğer dinleyici konuşmacının bahsettiği konularda sağlam bilgiye sahip ilim ehli bir kimse ise, konuşmacının ölçüsüz ifadelerinden zarar görmez. Bilâkis konuşmadaki ölçüsüzlükleri tesbit eder. Bu konuda bilgisi olmayan ve olumsuz bir şekilde etkilenmiş olan kimseleri ikaz edip söylenenlerin yanlış taraflarını delilleriyle ortaya koyar. Eğer dinleyici konuşmacının bahsettiği konularda sağlam bilgiye sahip değilse ne yapmalıdır? İşte toplumun çoğunluğunu ilgilendiren kısım burasıdır. Din adına konuşma hususunda öngörülen ölçülere uymadığı bilinen konuşmacıları aynı ortamda veya radyo ve televizyon gibi araçlardan dinleyen kişi: Öncelikle böyle ölçüsüz kimselerin konuşmaları ile ilgilenmemeli ve gündemine almamalıdır. O konu ile ilgili bilgiyi ehlinden öğrenmeli veya ehlinin yazdığı eserlerden okumalıdır. Çünkü herkesin her şeyi öğrenmeye imkanı yoktur. Her konuşanı dinlemek de insanın vazifesi değildir. Güvenilmeyen kimsenin söyledikleri ise kafa karışıklığına sebep olur. Kafa karışıklığı da tedavi edilmesi en zor olan işlerdendir. Bir de böyle bir dinleyici öğrenme ve okuma konusunda gevşeklik göstermemelidir. Ölçülere dikkat etmeyen kimselerin konuşmalarını dinleme durumunda kalan kimselere ise şunları tavsiye ederiz: * Konuşmacının, din adına konuşma hususunda ölçülere riayet etmediğini tesbit etmelidir. Böylece sağlam bir merci olmadığını düşünmelidir. * Böyle bir konuşmacının söylediklerinin hatalı ve yanlış olma ihtimalinin büyük olduğunu düşünmelidir. Bundan dolayı konuşulanları faydalanabileceği hakikatler olarak kabul etmemeli, bilâkis araştırılması ve doğru olanının tesbit edilmesi gereken sözler olarak görmelidir. * Konuşulanları, yetkili ağızlara veya eserlere sorarak kontrol ettirmelidir. Böylece doğru olanlarını kabul ve yanlış olanlarını da reddetmelidir. * Bu tür konuşmacıları gündeminde tutmamalı, çevresinde onlardan ve yanlışlıklardan söz bile etmemelidir. Onların dedikodusu yerine, doğru ölçüyü arama işine kendini vermelidir. Doğruları gündemine almalı, çevresine doğruları aktarmalı, doğrularla beraber olmalı ve onlarla oturup-kalkmalıdır. Hasılı bu konuda da olumlu davranmalıdır. Özellikle tartışma namında televizyon ekranlarını dolduranların, önce İslâm’ın ilmî ve manevî ismini ağızlarına alma yetkisi olup-olmadığını sormalıdır. Yüzünü bu tür kasıtlı programlardan çok, Allah’ın ilmiyle hayatlarını yaşayan ve takvâlarıyla hayatımızı ışıtan âlimlerin eserlerine, sözlerine çevirmelidir. Semerkand Dergisi [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Tasavvuf
Nakşıbendi ve Nakşıbendilik
Sufinin Dünyası
Din Adına Konuşmak
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst