Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
İslamiyet
Resûlüllah (Aleyhisselatü Vesselam)
Peygamberimizin Hayatı
Efendimizin Dünyaya Gelişine Kadar Cereyan Eden Hâdiseler
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="NuruAhsen" data-source="post: 22637" data-attributes="member: 857"><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişine Kadar Cereyan Eden Hâdiseler</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong></strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Resûl-i Ekrem Efendimizin Pâk Nesebleri</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem’i yaratmıştı. </span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s.), Arş-ı A’lâda muazzam bir nur ile bir isim yazılı gördü: "Ahmed." Merak edip sordu:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Ya Rabbi, bu nur nedir?"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Allah Teâla buyurdu:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed’dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!"1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra gelen o nûrun sahibi de, bütün açıklığıyla ifâde buyurmuşlardır.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bir gün Ashabdan Abdullah bin Câbir (r.a.), "Yâ Resûlallah," dedi, "bana, Allah’ın herşeyden evvel yarattığı şey nedir, söyler misin?"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Şu cevabı verdiler:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Herşeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu, kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı."2</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nûr, sonra ilk olarak Hz. Âdem’in alnında parladı. Sonra peygamberlerden peygambere geçerek İbrâhim’e (a.s.) kadar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmâil’e intikal etti.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Peygamberlerin babası olarak anılan Hz. İbrahim’in iki oğlu vardı: İshak ve İsmâil (a.s.). O, oğlu İshak’ın neslinden bir çok peygamberin geleceğini Cenâb-ı Hakkın ilhâmıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer’den dünyaya gelen oğlu İsmâil’in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhûlü idi. Bununla birlikte âhirzamanda bir büyük peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, son peygamberin çok sevdiği oğlu İsmâil’in neslinden gelmesini şiddetle arzu ediyordu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">İlk bânisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk ma’bedi Kâbe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış, âdeta yerle bir olmuştu. Hz. İbrâhim, bu mukaddes binânın tekrar inşası için Cenâb-ı Haktan emir aldı ve oğlu İsmâil’le birlikte derhal çalışmaya koyuldu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Kâbe’nin inşâsı tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâh-ı İlâhîye açarak şöyle yalvardılar:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Ey Rabbimiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygamber gönder. Ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitabı ve hükümlerini öğretsin. Onları günâhlardan temizlesin!"1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">İşte, Cenâb-ı Hak, yapılan bu samimi duâyı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmâil’in neslinden peygamberlerin reisi Hz. Muhammed’i (a.s.m.) göndererek kabul etti. Bu gerçeği Kâinatın Efendisi, "Ben, babam İbrâhim’in duâsıyım"2 buyurarak ifâde etmişlerdir.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Hz. İsmâil’in evlâd ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğlulları ve onlar içinden de Kureyş Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabilesi içinde ise Hâşimîler kolu hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifâde buyururlar:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Allah, İbrâhimoğullarından İsmâil’i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından da Kureyş’i, Kureyş’ten de Benî Hâşim’i, Benî Hâşim’den de beni seçmiştir."1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin yirminci dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Abdülmuttalib (asıl ismi Şeybe), Hâşim, Abd-i Menâf (Muğîre), Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan."2 İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri bu zâtlardı. Herbirinin zürriyeti çoğalmış ve herbiri pekçok cemaatların reisi ve birçok kabile ve aşîretlerin dedesi ve babası olmuşlardır.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise, yüzünde parlayan müstesnâ nûrdan bilinirdi.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Yirminci dededen sonraki neseb çizgisi</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin yirminci dedesi olan Adnan’ın Hz. İbrâhim’in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbrâhim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada kırk batın (göbek) bulunduğunu belirtirler.3 Buna göre aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduğunu az çok tasavvur etmek mümkündür.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimizin yirminci dedesi Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, basamak basamak tesbit edilememiştir. Bazı neseb âlimleri Peygamber Efendimizin nesebini yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmâil’e bağlarlar. Bu, haliyle arada birçok basamakların atlandığını ortaya koyar.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıralarlar:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Adnan, Udd (veya Udad), Mukavvim, Nahur (veya Sârih), Teyrah, Ya’rub, Yeşcub, Nabit, İsmâil (a.s.), İbrâhim (a.s.)1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ayrıca, İbn-i İshâk, bundan sonra da, Resûl-i Ekrem Efendimizin neseb silsilesini tâ Âdem’e (a.s.) kadar ***ürür.2 Ancak belirtelim ki, diğer kaynaklar bu silsile üzerinde ittifâk etmiş değillerdir.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Peygamber Efendimizin meşhur dedeleri</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Şüphesiz, Kâinâtın Efendisinin nurunu alnında bir İlâhi emânet olarak taşıyan atalarının tamamı hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Atalarından en çok bilgi sahibi olduklarımız ise, zaman bakımından en yakın olanlarıdır. Burada onların hayat ve şahsiyetlerine kısa bir göz atmak yerinde olacaktır.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Kusay</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Peygamber Efendimizin, asıl ismi Zeyd olan dördüncü kuşaktaki dedesi Kusay, mühim bir şahsiyetti. Kendisinin sadece Zühre adında bir erkek kardeşi vardı.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Hz. Âdem’den beri devam edip gelen nur-u Ahmedîyi alnında taşıma şerefi, bu iki kardeşten Kusay’a ihsan edilmişti. Büyük oğul olduğu için, âilenin reisliği vazifesi de kendisine verilmişti. Küçüklüğünden beri kabiliyetiyle dikkatleri üzerinde toplayan Kusay, büyüyünce Mekke’nin ileri gelen şahsiyetlerinden biri oldu. Teşkilâtçılığı, idareciliği, adaletli kararları ile kısa zamanda Mekke halkı arasında büyük bir itimad kazandı. Bu sebeple Mekke’nin idaresi ona verildi. Mekke’yi ilk defa mahallelere o böldü; her kabileyi, kendilerine ayırdığı mahallelere o yerleştirdi. Mekke’nin en mühim işleri onun evinde görüşülüp karara bağlanırdı. Kâbe’nin perdedarlığı, hacıların su ihtiyacının karşılanması, onların ağırlanması, savaşa giderken bayrak dikme ve Mekke meclisini idare etme gibi mühim işler, ona emânet edilmişti. Kâbe’nin karşısında ve kapısı Kâbe’ye bakan ilk ev onun için inşâ edilmişti. Bu ev, Mekke’nin bir nevi hükümet binası veya içinde Mekke Şehir Devletinin her türlü iş ve meselelerinin görüşüldüğü bir parlamento idi. Kusay’ın bu konağı tarihte "Dârü’n-Nedve" ismiyle şöhret bulmuş ve Hicretten yarım asır sonrasına kadar da muhafaza edilmiştir.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Kusay, Mekke’de istisnasız herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Alnında taşıdığı Fahr-i Kâinat Efendimize ait nuru, onu bütün Mekke halkının sevgilisi ve can dostu haline getirmişti.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Yaşlanınca, âdetleri üzere âile reisliği vazifesini en büyük oğlu Abdüddâr’a teslim etti ve "Sevgili oğlum! Seni bu kavme reis tâyin ediyorum" dedi.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ne var ki, Abdüddâr, bu büyük vazifeyi yürütecek kabiliyete sahip değildi. Hayatı boyunca da babasının yerini dolduramadı. Çünkü, Fahr-i Kâinat Efendimizin kudsî nuru onun değil, küçük kardeşi Abd-i Menâf’ın alnında parlıyordu. Onun da dört oğlu vardı: Hâşim, Abdüşşems, Muttalip ve Nevfel.1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Hâşim</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Hâşim, Resûl-i Ekrem Efendimizin ikinci kuşaktan dedesidir.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Mekke’nin ileri gelen eşrafından olan Hâşim, ticâretle uğraşırdı. Peygamberimizin doğum vakti yaklaştığı için nur-u Muhammedî onun alnında daha haşmetli bir surette parlıyordu. Ayrıca birçok üstün faziletleri de üzerinde taşırdı.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Son derece cömertti. Bir kıtlık yılında Mekke’de ekmek bulunmaz olmuştu. O, Şam’dan getirdiği has buğday unundan bem beyaz ekmekler yaptırmış, bir çok develer ve koyunlar kestirmiş, ekmek, et ve etsuyu (tirit) ile bütün Mekke halkına büyük bir ziyafet çekmişti.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Hâşim, üstün seciyeli, kabiliyetli, dirayetli, cömert, faziletli ve herkes tarafından sevilen, sayılan yüksek bir şahsiyetin sahibi olduğu için ismi, ailesine ve soyuna ad olmuştur. Bu sebeple Fahr-i Kâinat Efendimizin de arasında bulundukları bu yüce soya, kendilerinden sonra "Haşimîler" denilmiştir.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Hâşim’in dört erkek çocuğu olmuştu: Şeybe (Abdülmuttalib), Esed, Ebû Sayfî ve Nadle.1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Hâşim’in nesli erkek çocuklarından Şeybe ile Esed’den devam etmiştir. Şeybe, Resûl-i Ekrem Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Esed ise Hz. Ali’nin annesi Fâtıma’nın dayısıdır.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ne var ki, Esed sulbünden dünyaya gelen Huneyn de zürriyet bırakmayınca, bütün Haşimîler sadece Abdülmuttaliboğulları kolundan gelerek çoğalmış ve yeryüzüne dağılmışlardır.2</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Şeybe (Abdülmuttalib)</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Peygamber Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı olduğundan kendisine "Şeybe" ismini vermişlerdi. Abdülmuttalib onun lâkabıdır. O daha çok bu lâkabla şöhret bulmuş ve anılmıştır.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Şeybe küçüklüğünde Medine’de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün mahalle arkadaşları diğer çocuklarla Medine’de bir meydanda ok atışı yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ok atma sırası Şeybe’ye gelmişti. Okunu yayına yerleştirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmişti. Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Ben, Hâşim’in oğluyum. Ben, (Bethâ) Beyinin oğluyum. Okum elbette hedefini bulur."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Seyre gelen büyükler Şeybe’nin bu övücü sözlerini duydular. Harîs bin Abd-i Menâfoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup sual ederek onun Hâşim’in oğlu olduğunu öğrendi. Mekke’ye dönüşünde bu adam, durumu amcası Muttalib’e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Muttalib bu haber üzerine derhal Medine’ye vardı. Şeybe’yi alarak Mekke’ye getirdi. Muttalib terkisinde yeğeni Şeybe ile Mekke sokaklarına girerken sordular:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Bu çocuk kim?"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Göz değmesinden korkan Muttalib’in ağzından, "Kölemdir" sözü çıktı.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Evine gelince karısı Hâtice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı "Kölemdir" oldu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ertesi günü amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu merak etmeye ve sormaya başladı. Bilenler, "Abdülmuttalib" (Muttalib’in kölesi)" diye cevap veriyorlardı. Her ne kadar kim olduğu sonradan ortaya çıktıysa da, ismi, o günden sonra "Abdü’l-Muttalib" (Muttalib’in kölesi) olarak kaldı.1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Abdülmuttalib’in rüyâsı</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Aradan yıllar geçti. Alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nûr, onun Kureyş’in reğisliği makamına getirip oturttu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Sıcak bir yaz günü idi. Kâbe’nin yanındaki Hıcr mevkiinde serin bir gölgede uyuyordu. Bir rüyâ gördü. Rüyâsında bir zât kendisine şöyle seslendi:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Kalk, Tayyibe’yi kaz!"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Sordu: "Tayyibe nedir?"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Fakat, o zât sorusuna hiçbir cevap vermeden uzaklaşıp gitti.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Uyanan Abdülmuttalib heyecanlı idi. "Tayyibe" ne demekti? Tayyibe’yi kazmak nasıl olurdu? Rüyâya bir mânâ veremeden merak içinde o gün geceyi geçirdi.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ertesi gün, aynı yerde yine uykuya dalmıştı. Aynı adam tekrar göründü ve seslendi:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Kalk, Berre’yi kaz."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Rüyâsında şaşkına dönen Abdülmuttalib yine sordu:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Berre nedir?"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Adam yine hiçbir cevap vermeden oradan uzaklaşıp gitti.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib derin uykudan daha büyük bir merak ve heyecan içinde uyandı. Ne var ki, gördüklerine bir türlü mânâ veremiyordu. O gün ve geceyi de yine gördüğü rüyânın tesirinde geçirdi.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ertesi günü idi. Yine aynı yerde yatıyordu. Aynı adam gelerek kendisine, "Kalk," dedi. "Mednûne’yi kaz."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Derin uykuda, Abdülmuttalib, adama "Mednûne nedir?" diye sordu. Ama adam yine cevap vermeden uzaklaşıp gitti.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib’in merak ve heyecanı son haddine ulaşmıştı. Üç gün üst üste gördüğü rüyânın boş olmadığını elbette biliyordu. Ama mânâsını anlayacak en ufak bir ipucuna da sahip değildi.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Dördüncü gün yine aynı yerde uykuya yatan Abdülmuttalib, aynı adamın geldiğini gördü. Adam bu sefer şöyle seslendi:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Zemzem’i kaz!"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib, "Zemzem nedir, nerededir?" diye sorunca, adamın cevabı şu oldu:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Zemzem bir sudur ki, hiç kesilmez, dibine erilmez. Hacıların su ihtiyacını onunla karşılarsın. O, Kâbe’de kesilen kurbanların kanlarının döküldüğü yer ile terslerinin gömüldüğü yer arasındadır. Alaca kanatlı bir karga gelip, orayı gagalar. Orada karınca yuvası da vardır."1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Uyanan Abdülmuttalib’in heyecanına bu sefer sevinç de katılmıştı. Çünkü, rüyâyı mânâlandırmak için ipucunu elde etmişti. Zemzem kuyusundan defâlarca bahsedildiğini duymuştu. Fakat, onun yerini kimse bilmiyordu. Çünkü Cürhümlüler, Mekke’den düşman istilâsı önünden kaçarken, Kâbe’nin bütün kıymetli mallarını Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprakla bir edip, belirsiz bir hale getirmişlerdi. O zamandan beri Zemzem’in ismi var, kendisi yoktu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib, artık Zemzem’in yerini bulup kazmakla vazifelendirildiğini anlamıştı. Derhal araştırmaya koyuldu. Rüyâsında kendisine öğretilen yere gitti. Bu sırada alaca kanatlı bir karganın süzüldüğünü ve yere konarak gagası ile bir yeri karıştırdıktan sonra havalanarak göğe doğru yükseldiğini gördü.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib’in sevincine diyecek yoktu. Senelerden beri gizli kalmış hayat bahşeden bir kuyuyu bulma ve ortaya çıkarma şerefine erecekti. Zemzem’in yerini tesbit etmişti ve sıra kazmaya gelmişti. Bu şerefi başkasına kaptırmak ve bu sırrı başkalarına açmak istemiyordu. Bunun için ertesi gün bir tek oğlu olan Hâris’i alarak tesbit edilen yere gitti ve kazmaya başladılar. Bir müddet devam eden kazı sonucu Zemzem Kuyusunun örülmüş duvar taşları ile bir dâire şeklindeki ağzı meydana çıktı. Abdülmuttalib sevinçliydi, heyecanlıydı. Âdetâ gözlerine inanamıyordu. Ama gözlerine inansa da, inanmasa da görünen bir kuyu ağzı idi. Tekbir getirmeye başladı: "Allahü ekber! Allahü Ekber!"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Abdülmuttalib ve Kureyş ileri gelenleri</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib’in bu faaliyetini başından beri gözleyen Kureyşliler, işin artık ortaya çıkmak üzere olduğunu farkedince, büyüklerine haber verdiler. Bir müddet sonra, Kureyş büyükleri, kazılan yere geldiler ve Abdülmuttalib’e, "Ey Abdülmuttalib! Bu babamız İsmâil’in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et" dediler.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib, "Hayır, yapamam" dedi. "Bu iş sadece bana tahsis edilmiş ve aranızdan ancak bana verilmiştir."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib’in bu kesin cevabı Kureyş ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. İçlerinden Adiyy bin Nevfel şöyle konuştu:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Sen yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğmezsin?"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bu söz, Abdülmuttalib’in âdetâ içini yaktı. Çünkü, Kureyşliler onu kimsesizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız olduğunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra içini şöyle döktü:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Yâ, demek sen beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyorsun, öyle mi?"</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra, ellerini açarak yüzünü semaya doğru çevirdi ve, "Yemin ederim ki," dedi. "Allah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe’nin yanında kurban edeceğim."1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib’in bu sözleri hem bir duâ, hem bir yemin, hem de bir adaktı.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Şam’a gidiş</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Hâdisenin burada sona ermeyeceği belli idi. Durum da bir hayli nazikti. Böyle hâdiseler yüzünden aralarında çok defa çarpışmalar patlak vermişti. Bunu bilen Abdülmuttalib, kazı işinden o anlık vazgeçti ve işin bir hakem tarafından halledilmesini teklif etti. Teklifi kabul gördü. Hakemi tesbit ettiler: Şam’da oturan Sa’d bin Hüzeym.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Amcalarından birkaçını yanına alan Abdülmuttalib, Kureyş kabilelerinin ileri gelenlerinden bir grupla Şam’a doğru yola çıktı. Ne var ki, henüz Şam’a varmadan İlâhî kader onları durdurdu. Abdülmuttalib ve yanındakilerin suları, alev saçan çölün ortasında bitti. Bu kendileri için en büyük, en şiddetli düşmandan daha da tehlikeli idi. Abdülmuttalib’in müracaatına, Kureyş ileri gelenleri, "Suyumuz ancak bize yeter" diyerek red cevabı verdiler.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib ile yakınlarının hayatı büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunuyordu. Ellerinde yapacakları hiçbir şey de yoktu. Çöl ortasında su aramak, serabın peşinde koşmaktan farksızdı.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Abdülmuttalib’in su aramaya çıkması</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Fakat herşeye rağmen Abdülmuttalib su aramaya kararlıydı. İçinden bir ses su bulacağını söylüyordu. Devesinin yanına geldi, onu ayağa kaldırdı. O anda, birden gözlerine inanamadı. Çünkü devenin bir ayağının dibinde pırıl pırıl parlayan, bir avuç su gördü. Bu durum, arkadaşlarını da sevindirmişti. Yeniden hayata dönmüş gibi oldular. Abdülmuttalib, kılıcıyla suyun çıktığı yeri genişletince, su daha gür akmaya başladı. Bu arada su vermeyen Kureyşliler, hayretle onları seyrediyordu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib ve arkadaşları, sudan, kana kana hem kendileri içtiler, hem de hayvanlarına içirdiler. Bir ara, Abdülmuttalib, kendisine su vermeyen Kureyşlilere döndü ve seslendi:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Suya gelin, suya! Allah bize su verdi. Hem kendiniz için, hem de hayvanlarınızı sulayın! Haydi, durmayın, gelin."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Kureyşliler mahcup mahcup kaynağa yaklaştılar. Kana kana sudan içtiler. Hayvanlarını suladılar. Kırbalarındaki bayat suyu dökerek temiz su ile doldurdular.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Kureyşliler, Zemzem kuyusunu kazan ellerin kendilerine sunduğu bu serin ve temiz suyu içer içmez, âlemleri birden değişti. Mahcup ve suçlu bir edâ içinde Abdülmuttalib’e dönerek, "Ey Abdülmuttalib," dediler. "Artık sana diyecek bir sözümüz yok. Anladık ki, Zemzem’i kazmak senin hakkın. Bu işe ancak sen lâyıksın. Vallahi, Zemzem hususunda seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de gerek görmüyoruz."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Ve hakeme gitmeden yarı yoldan tekrar Mekke’ye hep beraber döndüler.1</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Mekke’ye dönen Abdülmuttalib, oğlu Hâris’le birlikte kazı işine devam etti ve kısa zamanda Zemzem’i ortaya çıkardı.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"><strong>Kıymetli mallar için kur’a çektiler</strong></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Zemzem kuyusundan bazı kıymetli mallar da çıktı. Bunlar arasında altından iki geyik heykeli ile kılıçlar ve zırhlar da vardı. Zemzem’i ortaya çıkarma hakkını daha önce Abdülmuttalib’e bırakan Kureyş ileri gelenleri, bu kıymetli malları görünce, hırs damarları tekrar kabardı. Yine Abdülmuttalib’in başına dikildiler.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Ey Abdülmuttalib," dediler. "Bu mallara seninle beraber ortağız. Bunlarda bizim de hakkımız var."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Cömert ve sabırlı Abdülmuttalib önce, "Hayır. Sizin bu mallar üzerinde hiçbir hakkınız yok" diyerek isteklerini reddetti. Sonra yine cömertlik ve mertliğini ortaya koydu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Ben yine de size yumuşak davranayım. Aramızda kur’a çekelim."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bundan memnun olan Kureyş ileri gelenleri, "Peki, bu kur’ayı nasıl ve ne şekilde yapacaksın?" diye sordular.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib, kur’ada takip edilecek usûlü anlattı:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"İki kur’a Kâbe için, iki kur’a benim için, iki kur’a da sizin için çekeriz. Kur’ada kime ne çıkarsa onu alır, çıkmayan da mahrum kalır."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Bu usûl tarafsız bir hâl çaresi idi. Bu sebeple Kureyşliler sevindiler ve Abdülmuttalib’in bu davranışını takdir ettiler:</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">"Doğrusu," dediler. "Pek insaflı davrandın."</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Kâbe’nin içinde Hübel putunun yanına vardılar ve kur’a çektiler. Kur’a sonucu, Kureyş ileri gelenlerinin bu mallarda hakları olmadığını bir kere daha ortaya koydu. Altın geyik heykeller Kâbe’ye, kılıç ve zırhlar Abdülmuttalib’e düştü.1 Onların payı ise mahrumiyet oldu. Ama artık itiraz edecek durumları kalmadı ve mesele böylece kapandı.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdülmuttalib, kılıç ve zırhları döğdürüp saç haline getirdikten sonra, bununla Kâbe’nin kapısını kapattı. Böylece Kâbe’yi altınla süsleyenlerden oldu.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Abdülmuttalib’in yaşı kemâl yaş olan kırkına basmıştı. Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı va’dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe’de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı.</span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred"></span></span></span></p><p><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'Palatino Linotype'"><span style="color: darkred">Abdullah, Abdülmuttalib’in on erkek çocuğundan sekizincisi idi.1 Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmişti. Ama hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.</span></span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="NuruAhsen, post: 22637, member: 857"] [SIZE=3][FONT=Palatino Linotype][COLOR=darkred][B]Peygamber Efendimizin Dünyaya Gelişine Kadar Cereyan Eden Hâdiseler [/B][/COLOR][/FONT][/SIZE] [SIZE=3][FONT=Palatino Linotype][COLOR=darkred][B]Resûl-i Ekrem Efendimizin Pâk Nesebleri[/B] Cenâb-ı Hak, insanlığın babası Hz. Âdem’i yaratmıştı. Başını kaldırıp bakan Âdem (a.s.), Arş-ı A’lâda muazzam bir nur ile bir isim yazılı gördü: "Ahmed." Merak edip sordu: "Ya Rabbi, bu nur nedir?" Allah Teâla buyurdu: "Bu senin zürriyetinden bir peygamberin nûrudur ki, onun ismi göklerde Ahmed ve yerlerde Muhammed’dir. Eğer, o olmasaydı, seni yaratmazdım!"1 İmanımızla kabul ettiğimiz bu muazzam gerçeği, milyarlar sene sonra gelen o nûrun sahibi de, bütün açıklığıyla ifâde buyurmuşlardır. Bir gün Ashabdan Abdullah bin Câbir (r.a.), "Yâ Resûlallah," dedi, "bana, Allah’ın herşeyden evvel yarattığı şey nedir, söyler misin?" Şu cevabı verdiler: "Herşeyden evvel senin Peygamberinin nûrunu, kendi nurundan yarattı. Nur, Allah’ın kudreti ile dilediği gibi gezerdi. O zaman ne Levh-i Mahfuz, ne kalem, ne Cennet, ne Cehennem, ne melek, ne semâ, ne arz, ne güneş, ne ay, ne insan ve ne de cin vardı."2 Semâyı bütün haşmetiyle aydınlatan nûr, sonra ilk olarak Hz. Âdem’in alnında parladı. Sonra peygamberlerden peygambere geçerek İbrâhim’e (a.s.) kadar geldi. Ondan da oğlu Hz. İsmâil’e intikal etti. Peygamberlerin babası olarak anılan Hz. İbrahim’in iki oğlu vardı: İshak ve İsmâil (a.s.). O, oğlu İshak’ın neslinden bir çok peygamberin geleceğini Cenâb-ı Hakkın ilhâmıyla bilmişti. Ancak çok sevdiği Hacer’den dünyaya gelen oğlu İsmâil’in (a.s.) neslinden peygamber gelip gelmeyeceği meçhûlü idi. Bununla birlikte âhirzamanda bir büyük peygamberin gönderileceğini de biliyordu. Bu sebeple de, son peygamberin çok sevdiği oğlu İsmâil’in neslinden gelmesini şiddetle arzu ediyordu. İlk bânisi Hz. Âdem olan yeryüzünün ilk ma’bedi Kâbe, uzun zamanın geçmesiyle yıkılmış, âdeta yerle bir olmuştu. Hz. İbrâhim, bu mukaddes binânın tekrar inşası için Cenâb-ı Haktan emir aldı ve oğlu İsmâil’le birlikte derhal çalışmaya koyuldu. Kâbe’nin inşâsı tamamlanınca, baba oğul ellerini dergâh-ı İlâhîye açarak şöyle yalvardılar: "Ey Rabbimiz! Neslimizden gelen Müslüman ümmet içinden bir peygamber gönder. Ki o, onlara âyetlerini okusun, Kitabı ve hükümlerini öğretsin. Onları günâhlardan temizlesin!"1 İşte, Cenâb-ı Hak, yapılan bu samimi duâyı cevapsız bırakmadı ve Hz. İsmâil’in neslinden peygamberlerin reisi Hz. Muhammed’i (a.s.m.) göndererek kabul etti. Bu gerçeği Kâinatın Efendisi, "Ben, babam İbrâhim’in duâsıyım"2 buyurarak ifâde etmişlerdir. Hz. İsmâil’in evlâd ve torunları gittikçe çoğaldı ve Arap Yarımadasının her tarafına dağıldı. İçlerinden Adnanoğulları, onlar içinden Mudaroğlulları ve onlar içinden de Kureyş Kabilesi diğerlerinden üstün ve farklı oldu. Kureyş Kabilesi içinde ise Hâşimîler kolu hepsinden daha çok fazilet ve şeref buldu. Bu gerçeği de bizzat kendileri şu şekilde ifâde buyururlar: "Allah, İbrâhimoğullarından İsmâil’i, İsmâiloğullarından Kinâneoğullarını, Kinâneoğullarından da Kureyş’i, Kureyş’ten de Benî Hâşim’i, Benî Hâşim’den de beni seçmiştir."1 Bütün kaynakların ittifakla belirttikleri, Kâinatın Efendisinin yirminci dedesine kadar uzanan neseb silsilesi şöyledir: "Muhammed (a.s.m.), Abdullah, Abdülmuttalib (asıl ismi Şeybe), Hâşim, Abd-i Menâf (Muğîre), Kusay, Kilab, Mürre, Kâb, Lüeyy, Galib, Fihr, Mâlik, Nadr, Kinâne, Huzeyme, Müdrike (Amir), İlyas, Mudar, Nizar, Maad, Adnan."2 İşte, Fahr-i Kâinat Efendimizin büyük dedeleri bu zâtlardı. Herbirinin zürriyeti çoğalmış ve herbiri pekçok cemaatların reisi ve birçok kabile ve aşîretlerin dedesi ve babası olmuşlardır. Ancak, ne vakit birinin iki oğlu olsa veya bir kabile iki kola ayrılsa, sevgili Peygamberimizin soyu en şerefli ve en hayırlı olan tarafta bulunur ve her asırda onun büyük dedesi kim ise, yüzünde parlayan müstesnâ nûrdan bilinirdi. [B]Yirminci dededen sonraki neseb çizgisi[/B] Neseb âlimlerince, Peygamber Efendimizin yirminci dedesi olan Adnan’ın Hz. İbrâhim’in neslinden olduğu ittifakla kabul edilmektedir. Adnan ile İbrâhim (a.s.) arasında uzun bir zaman mesafesi vardır. Bir kısım neseb âlimleri arada kırk batın (göbek) bulunduğunu belirtirler.3 Buna göre aradaki zaman biriminin ne kadar uzun olduğunu az çok tasavvur etmek mümkündür. Bu sebeple, Resûl-i Ekrem Efendimizin yirminci dedesi Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesi, basamak basamak tesbit edilememiştir. Bazı neseb âlimleri Peygamber Efendimizin nesebini yedi, bazısı da dokuz göbekte Hz. İsmâil’e bağlarlar. Bu, haliyle arada birçok basamakların atlandığını ortaya koyar. [B]Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar[/B] Bazı âlimler, Peygamber Efendimizin, Adnan’dan Hz. İbrâhim’e kadar olan ikinci kademe neseb silsilesini şöyle sıralarlar: Adnan, Udd (veya Udad), Mukavvim, Nahur (veya Sârih), Teyrah, Ya’rub, Yeşcub, Nabit, İsmâil (a.s.), İbrâhim (a.s.)1 Ayrıca, İbn-i İshâk, bundan sonra da, Resûl-i Ekrem Efendimizin neseb silsilesini tâ Âdem’e (a.s.) kadar ***ürür.2 Ancak belirtelim ki, diğer kaynaklar bu silsile üzerinde ittifâk etmiş değillerdir. [B]Peygamber Efendimizin meşhur dedeleri[/B] Şüphesiz, Kâinâtın Efendisinin nurunu alnında bir İlâhi emânet olarak taşıyan atalarının tamamı hakkında fazla bir bilgimiz yoktur. Atalarından en çok bilgi sahibi olduklarımız ise, zaman bakımından en yakın olanlarıdır. Burada onların hayat ve şahsiyetlerine kısa bir göz atmak yerinde olacaktır. [B]Kusay[/B] Peygamber Efendimizin, asıl ismi Zeyd olan dördüncü kuşaktaki dedesi Kusay, mühim bir şahsiyetti. Kendisinin sadece Zühre adında bir erkek kardeşi vardı. Hz. Âdem’den beri devam edip gelen nur-u Ahmedîyi alnında taşıma şerefi, bu iki kardeşten Kusay’a ihsan edilmişti. Büyük oğul olduğu için, âilenin reisliği vazifesi de kendisine verilmişti. Küçüklüğünden beri kabiliyetiyle dikkatleri üzerinde toplayan Kusay, büyüyünce Mekke’nin ileri gelen şahsiyetlerinden biri oldu. Teşkilâtçılığı, idareciliği, adaletli kararları ile kısa zamanda Mekke halkı arasında büyük bir itimad kazandı. Bu sebeple Mekke’nin idaresi ona verildi. Mekke’yi ilk defa mahallelere o böldü; her kabileyi, kendilerine ayırdığı mahallelere o yerleştirdi. Mekke’nin en mühim işleri onun evinde görüşülüp karara bağlanırdı. Kâbe’nin perdedarlığı, hacıların su ihtiyacının karşılanması, onların ağırlanması, savaşa giderken bayrak dikme ve Mekke meclisini idare etme gibi mühim işler, ona emânet edilmişti. Kâbe’nin karşısında ve kapısı Kâbe’ye bakan ilk ev onun için inşâ edilmişti. Bu ev, Mekke’nin bir nevi hükümet binası veya içinde Mekke Şehir Devletinin her türlü iş ve meselelerinin görüşüldüğü bir parlamento idi. Kusay’ın bu konağı tarihte "Dârü’n-Nedve" ismiyle şöhret bulmuş ve Hicretten yarım asır sonrasına kadar da muhafaza edilmiştir. Kusay, Mekke’de istisnasız herkes tarafından sevilir, sayılırdı. Alnında taşıdığı Fahr-i Kâinat Efendimize ait nuru, onu bütün Mekke halkının sevgilisi ve can dostu haline getirmişti. Yaşlanınca, âdetleri üzere âile reisliği vazifesini en büyük oğlu Abdüddâr’a teslim etti ve "Sevgili oğlum! Seni bu kavme reis tâyin ediyorum" dedi. Ne var ki, Abdüddâr, bu büyük vazifeyi yürütecek kabiliyete sahip değildi. Hayatı boyunca da babasının yerini dolduramadı. Çünkü, Fahr-i Kâinat Efendimizin kudsî nuru onun değil, küçük kardeşi Abd-i Menâf’ın alnında parlıyordu. Onun da dört oğlu vardı: Hâşim, Abdüşşems, Muttalip ve Nevfel.1 [/COLOR][/FONT][/SIZE] [SIZE=3][FONT=Palatino Linotype][COLOR=darkred][B]Hâşim[/B] Hâşim, Resûl-i Ekrem Efendimizin ikinci kuşaktan dedesidir. Mekke’nin ileri gelen eşrafından olan Hâşim, ticâretle uğraşırdı. Peygamberimizin doğum vakti yaklaştığı için nur-u Muhammedî onun alnında daha haşmetli bir surette parlıyordu. Ayrıca birçok üstün faziletleri de üzerinde taşırdı. Son derece cömertti. Bir kıtlık yılında Mekke’de ekmek bulunmaz olmuştu. O, Şam’dan getirdiği has buğday unundan bem beyaz ekmekler yaptırmış, bir çok develer ve koyunlar kestirmiş, ekmek, et ve etsuyu (tirit) ile bütün Mekke halkına büyük bir ziyafet çekmişti. Hâşim, üstün seciyeli, kabiliyetli, dirayetli, cömert, faziletli ve herkes tarafından sevilen, sayılan yüksek bir şahsiyetin sahibi olduğu için ismi, ailesine ve soyuna ad olmuştur. Bu sebeple Fahr-i Kâinat Efendimizin de arasında bulundukları bu yüce soya, kendilerinden sonra "Haşimîler" denilmiştir. Hâşim’in dört erkek çocuğu olmuştu: Şeybe (Abdülmuttalib), Esed, Ebû Sayfî ve Nadle.1 Hâşim’in nesli erkek çocuklarından Şeybe ile Esed’den devam etmiştir. Şeybe, Resûl-i Ekrem Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Esed ise Hz. Ali’nin annesi Fâtıma’nın dayısıdır. Ne var ki, Esed sulbünden dünyaya gelen Huneyn de zürriyet bırakmayınca, bütün Haşimîler sadece Abdülmuttaliboğulları kolundan gelerek çoğalmış ve yeryüzüne dağılmışlardır.2 [B]Şeybe (Abdülmuttalib)[/B] Peygamber Efendimizin birinci kuşaktaki dedesidir. Doğuştan ak saçlı olduğundan kendisine "Şeybe" ismini vermişlerdi. Abdülmuttalib onun lâkabıdır. O daha çok bu lâkabla şöhret bulmuş ve anılmıştır. Bu lâkabı alışının hikâyesi şöyle anlatılır: Şeybe küçüklüğünde Medine’de dayılarının yanında kalıyordu. Bir gün mahalle arkadaşları diğer çocuklarla Medine’de bir meydanda ok atışı yapıyorlardı. Bütün çocuklar arasında, alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nur sebebiyle rahatlıkla farkediliyordu. Çocukların bu yarışmasını seyretmek için büyüklerden bir kalabalık da orada toplanmış bulunuyordu. Ok atma sırası Şeybe’ye gelmişti. Okunu yayına yerleştirdi. Kendinden emin bir tavırla yayını gerdi. Bir an nefesini kesip yayını salıverdi. Yaydan fırlayan ok, hedefe tam isabet etmişti. Herkes hayranlık dolu bakışlarla kendisine bakarken, o ise bu başarıdan duyduğu sevinç ve heyecanı şu sözlerle dile getiriyordu: "Ben, Hâşim’in oğluyum. Ben, (Bethâ) Beyinin oğluyum. Okum elbette hedefini bulur." Seyre gelen büyükler Şeybe’nin bu övücü sözlerini duydular. Harîs bin Abd-i Menâfoğullarından biri yanına yaklaştı ve sorup sual ederek onun Hâşim’in oğlu olduğunu öğrendi. Mekke’ye dönüşünde bu adam, durumu amcası Muttalib’e anlattı ve böylesine kabiliyetli ve zeki bir çocuğun yabancı ilde bırakılmasının doğru olmayacağını belirtti. Muttalib bu haber üzerine derhal Medine’ye vardı. Şeybe’yi alarak Mekke’ye getirdi. Muttalib terkisinde yeğeni Şeybe ile Mekke sokaklarına girerken sordular: "Bu çocuk kim?" Göz değmesinden korkan Muttalib’in ağzından, "Kölemdir" sözü çıktı. Evine gelince karısı Hâtice de kendisine aynı soruyu yöneltti. Yine cevabı "Kölemdir" oldu. Ertesi günü amcasının kendisine aldığı güzel elbiselerle Mekke sokaklarında dolaşmaya başlayınca, herkes onun kim olduğunu merak etmeye ve sormaya başladı. Bilenler, "Abdülmuttalib" (Muttalib’in kölesi)" diye cevap veriyorlardı. Her ne kadar kim olduğu sonradan ortaya çıktıysa da, ismi, o günden sonra "Abdü’l-Muttalib" (Muttalib’in kölesi) olarak kaldı.1 [B]Abdülmuttalib’in rüyâsı[/B] Aradan yıllar geçti. Alnında parlayan Kâinatın Efendisine ait nûr, onun Kureyş’in reğisliği makamına getirip oturttu. Sıcak bir yaz günü idi. Kâbe’nin yanındaki Hıcr mevkiinde serin bir gölgede uyuyordu. Bir rüyâ gördü. Rüyâsında bir zât kendisine şöyle seslendi: "Kalk, Tayyibe’yi kaz!" Sordu: "Tayyibe nedir?" Fakat, o zât sorusuna hiçbir cevap vermeden uzaklaşıp gitti. Uyanan Abdülmuttalib heyecanlı idi. "Tayyibe" ne demekti? Tayyibe’yi kazmak nasıl olurdu? Rüyâya bir mânâ veremeden merak içinde o gün geceyi geçirdi. Ertesi gün, aynı yerde yine uykuya dalmıştı. Aynı adam tekrar göründü ve seslendi: "Kalk, Berre’yi kaz." Rüyâsında şaşkına dönen Abdülmuttalib yine sordu: "Berre nedir?" Adam yine hiçbir cevap vermeden oradan uzaklaşıp gitti. Abdülmuttalib derin uykudan daha büyük bir merak ve heyecan içinde uyandı. Ne var ki, gördüklerine bir türlü mânâ veremiyordu. O gün ve geceyi de yine gördüğü rüyânın tesirinde geçirdi. Ertesi günü idi. Yine aynı yerde yatıyordu. Aynı adam gelerek kendisine, "Kalk," dedi. "Mednûne’yi kaz." Derin uykuda, Abdülmuttalib, adama "Mednûne nedir?" diye sordu. Ama adam yine cevap vermeden uzaklaşıp gitti. Abdülmuttalib’in merak ve heyecanı son haddine ulaşmıştı. Üç gün üst üste gördüğü rüyânın boş olmadığını elbette biliyordu. Ama mânâsını anlayacak en ufak bir ipucuna da sahip değildi. Dördüncü gün yine aynı yerde uykuya yatan Abdülmuttalib, aynı adamın geldiğini gördü. Adam bu sefer şöyle seslendi: "Zemzem’i kaz!" Abdülmuttalib, "Zemzem nedir, nerededir?" diye sorunca, adamın cevabı şu oldu: "Zemzem bir sudur ki, hiç kesilmez, dibine erilmez. Hacıların su ihtiyacını onunla karşılarsın. O, Kâbe’de kesilen kurbanların kanlarının döküldüğü yer ile terslerinin gömüldüğü yer arasındadır. Alaca kanatlı bir karga gelip, orayı gagalar. Orada karınca yuvası da vardır."1 Uyanan Abdülmuttalib’in heyecanına bu sefer sevinç de katılmıştı. Çünkü, rüyâyı mânâlandırmak için ipucunu elde etmişti. Zemzem kuyusundan defâlarca bahsedildiğini duymuştu. Fakat, onun yerini kimse bilmiyordu. Çünkü Cürhümlüler, Mekke’den düşman istilâsı önünden kaçarken, Kâbe’nin bütün kıymetli mallarını Zemzem kuyusuna atmış, kuyunun üstünü de toprakla bir edip, belirsiz bir hale getirmişlerdi. O zamandan beri Zemzem’in ismi var, kendisi yoktu. Abdülmuttalib, artık Zemzem’in yerini bulup kazmakla vazifelendirildiğini anlamıştı. Derhal araştırmaya koyuldu. Rüyâsında kendisine öğretilen yere gitti. Bu sırada alaca kanatlı bir karganın süzüldüğünü ve yere konarak gagası ile bir yeri karıştırdıktan sonra havalanarak göğe doğru yükseldiğini gördü. Abdülmuttalib’in sevincine diyecek yoktu. Senelerden beri gizli kalmış hayat bahşeden bir kuyuyu bulma ve ortaya çıkarma şerefine erecekti. Zemzem’in yerini tesbit etmişti ve sıra kazmaya gelmişti. Bu şerefi başkasına kaptırmak ve bu sırrı başkalarına açmak istemiyordu. Bunun için ertesi gün bir tek oğlu olan Hâris’i alarak tesbit edilen yere gitti ve kazmaya başladılar. Bir müddet devam eden kazı sonucu Zemzem Kuyusunun örülmüş duvar taşları ile bir dâire şeklindeki ağzı meydana çıktı. Abdülmuttalib sevinçliydi, heyecanlıydı. Âdetâ gözlerine inanamıyordu. Ama gözlerine inansa da, inanmasa da görünen bir kuyu ağzı idi. Tekbir getirmeye başladı: "Allahü ekber! Allahü Ekber!" [B]Abdülmuttalib ve Kureyş ileri gelenleri[/B] Abdülmuttalib’in bu faaliyetini başından beri gözleyen Kureyşliler, işin artık ortaya çıkmak üzere olduğunu farkedince, büyüklerine haber verdiler. Bir müddet sonra, Kureyş büyükleri, kazılan yere geldiler ve Abdülmuttalib’e, "Ey Abdülmuttalib! Bu babamız İsmâil’in kuyusudur. Onda bizim de hakkımız var. Bizi de bu işe ortak et" dediler. Abdülmuttalib, "Hayır, yapamam" dedi. "Bu iş sadece bana tahsis edilmiş ve aranızdan ancak bana verilmiştir." Abdülmuttalib’in bu kesin cevabı Kureyş ileri gelenlerinin hoşuna gitmedi. İçlerinden Adiyy bin Nevfel şöyle konuştu: "Sen yalnız bir adamsın. Tek oğlundan başka dayanacağın bir kimsen de yok. Nasıl olur da bize karşı gelir, bize boyun eğmezsin?" Bu söz, Abdülmuttalib’in âdetâ içini yaktı. Çünkü, Kureyşliler onu kimsesizlikle küçümsüyorlardı. Bu anlayıştan fazlasıyla rahatsız olduğunu haliyle de belli etti. Bir müddet üzüntü içinde sustu. Sonra içini şöyle döktü: "Yâ, demek sen beni yalnızlık ve kimsesizlikle ayıplıyorsun, öyle mi?" Muhatabından hiçbir cevap gelmeyince, bir müddet düşündükten sonra, ellerini açarak yüzünü semaya doğru çevirdi ve, "Yemin ederim ki," dedi. "Allah bana on erkek çocuk verirse, bunlardan birisini Kâbe’nin yanında kurban edeceğim."1 Abdülmuttalib’in bu sözleri hem bir duâ, hem bir yemin, hem de bir adaktı. [B]Şam’a gidiş[/B] Hâdisenin burada sona ermeyeceği belli idi. Durum da bir hayli nazikti. Böyle hâdiseler yüzünden aralarında çok defa çarpışmalar patlak vermişti. Bunu bilen Abdülmuttalib, kazı işinden o anlık vazgeçti ve işin bir hakem tarafından halledilmesini teklif etti. Teklifi kabul gördü. Hakemi tesbit ettiler: Şam’da oturan Sa’d bin Hüzeym. Amcalarından birkaçını yanına alan Abdülmuttalib, Kureyş kabilelerinin ileri gelenlerinden bir grupla Şam’a doğru yola çıktı. Ne var ki, henüz Şam’a varmadan İlâhî kader onları durdurdu. Abdülmuttalib ve yanındakilerin suları, alev saçan çölün ortasında bitti. Bu kendileri için en büyük, en şiddetli düşmandan daha da tehlikeli idi. Abdülmuttalib’in müracaatına, Kureyş ileri gelenleri, "Suyumuz ancak bize yeter" diyerek red cevabı verdiler. Abdülmuttalib ile yakınlarının hayatı büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunuyordu. Ellerinde yapacakları hiçbir şey de yoktu. Çöl ortasında su aramak, serabın peşinde koşmaktan farksızdı. [B]Abdülmuttalib’in su aramaya çıkması[/B] Fakat herşeye rağmen Abdülmuttalib su aramaya kararlıydı. İçinden bir ses su bulacağını söylüyordu. Devesinin yanına geldi, onu ayağa kaldırdı. O anda, birden gözlerine inanamadı. Çünkü devenin bir ayağının dibinde pırıl pırıl parlayan, bir avuç su gördü. Bu durum, arkadaşlarını da sevindirmişti. Yeniden hayata dönmüş gibi oldular. Abdülmuttalib, kılıcıyla suyun çıktığı yeri genişletince, su daha gür akmaya başladı. Bu arada su vermeyen Kureyşliler, hayretle onları seyrediyordu. Abdülmuttalib ve arkadaşları, sudan, kana kana hem kendileri içtiler, hem de hayvanlarına içirdiler. Bir ara, Abdülmuttalib, kendisine su vermeyen Kureyşlilere döndü ve seslendi: "Suya gelin, suya! Allah bize su verdi. Hem kendiniz için, hem de hayvanlarınızı sulayın! Haydi, durmayın, gelin." Kureyşliler mahcup mahcup kaynağa yaklaştılar. Kana kana sudan içtiler. Hayvanlarını suladılar. Kırbalarındaki bayat suyu dökerek temiz su ile doldurdular. Kureyşliler, Zemzem kuyusunu kazan ellerin kendilerine sunduğu bu serin ve temiz suyu içer içmez, âlemleri birden değişti. Mahcup ve suçlu bir edâ içinde Abdülmuttalib’e dönerek, "Ey Abdülmuttalib," dediler. "Artık sana diyecek bir sözümüz yok. Anladık ki, Zemzem’i kazmak senin hakkın. Bu işe ancak sen lâyıksın. Vallahi, Zemzem hususunda seninle bir daha münakaşa etmeyeceğiz. Artık hakeme gitmeye de gerek görmüyoruz." Ve hakeme gitmeden yarı yoldan tekrar Mekke’ye hep beraber döndüler.1 Mekke’ye dönen Abdülmuttalib, oğlu Hâris’le birlikte kazı işine devam etti ve kısa zamanda Zemzem’i ortaya çıkardı. [B]Kıymetli mallar için kur’a çektiler[/B] Zemzem kuyusundan bazı kıymetli mallar da çıktı. Bunlar arasında altından iki geyik heykeli ile kılıçlar ve zırhlar da vardı. Zemzem’i ortaya çıkarma hakkını daha önce Abdülmuttalib’e bırakan Kureyş ileri gelenleri, bu kıymetli malları görünce, hırs damarları tekrar kabardı. Yine Abdülmuttalib’in başına dikildiler. "Ey Abdülmuttalib," dediler. "Bu mallara seninle beraber ortağız. Bunlarda bizim de hakkımız var." Cömert ve sabırlı Abdülmuttalib önce, "Hayır. Sizin bu mallar üzerinde hiçbir hakkınız yok" diyerek isteklerini reddetti. Sonra yine cömertlik ve mertliğini ortaya koydu. "Ben yine de size yumuşak davranayım. Aramızda kur’a çekelim." Bundan memnun olan Kureyş ileri gelenleri, "Peki, bu kur’ayı nasıl ve ne şekilde yapacaksın?" diye sordular. Abdülmuttalib, kur’ada takip edilecek usûlü anlattı: "İki kur’a Kâbe için, iki kur’a benim için, iki kur’a da sizin için çekeriz. Kur’ada kime ne çıkarsa onu alır, çıkmayan da mahrum kalır." Bu usûl tarafsız bir hâl çaresi idi. Bu sebeple Kureyşliler sevindiler ve Abdülmuttalib’in bu davranışını takdir ettiler: "Doğrusu," dediler. "Pek insaflı davrandın." Kâbe’nin içinde Hübel putunun yanına vardılar ve kur’a çektiler. Kur’a sonucu, Kureyş ileri gelenlerinin bu mallarda hakları olmadığını bir kere daha ortaya koydu. Altın geyik heykeller Kâbe’ye, kılıç ve zırhlar Abdülmuttalib’e düştü.1 Onların payı ise mahrumiyet oldu. Ama artık itiraz edecek durumları kalmadı ve mesele böylece kapandı. Abdülmuttalib, kılıç ve zırhları döğdürüp saç haline getirdikten sonra, bununla Kâbe’nin kapısını kapattı. Böylece Kâbe’yi altınla süsleyenlerden oldu. Zemzem kuyusunu ortaya çıkardığı zaman Abdülmuttalib’in yaşı kemâl yaş olan kırkına basmıştı. Otuz yıl sonra, Cenâb-ı Hakkın ihsanı ile erkek çocuklarının sayısı onu buldu. Bu sırada seneler önce yaptığı va’dini hatırladı: Erkek çocuklarından birini Kâbe’de kurban etmek. Ama hangisini? Hepsi de birbirinden güzel ve sevimli idi. Fakat Abdullah çok daha başkaydı. Abdullah, Abdülmuttalib’in on erkek çocuğundan sekizincisi idi.1 Sîret ve surette diğer kardeşlerinden çok farklıydı. Dünyaya gelir gelmez babasının alnında parlayan Nur-u Muhammedî onun alnına geçmişti. Bu nur, yüzüne harika bir güzellik ve müstesna bir tatlılık bahşetmişti. Ama hiç kimse bu güzellik ve tatlılığın nereden ve niçin geldiğinin farkında değildi.[/COLOR][/FONT][/SIZE] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
İslamiyet
Resûlüllah (Aleyhisselatü Vesselam)
Peygamberimizin Hayatı
Efendimizin Dünyaya Gelişine Kadar Cereyan Eden Hâdiseler
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst