Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
İslamiyet
İslam Akaidi ve Fıkıh
Memba
Fedakarlik
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="mihrimah" data-source="post: 83473" data-attributes="member: 656"><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">PIRLANTA SERİSİ…</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Asr-ı saadetten bu güne kadar gele gele insanımız içinden zor çıkabileceği ciddi bir çukurun içine düştü ve düşürüldü. İnsanımız ciddi bir çukurun içindedir ve ciddi bir çukurun içinde bulunmadan öte ondan daha kötü ciddi bir çukurun içinde olduğunu bilmemektedir. İnsanımız kendi ruh dünyasında kendi iç aleminden kalp aydınlığında uzaklaştırıla uzaklaştırıla çok karanlık alemlere itilmiştir. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">O gecesinden uzaklaştırılmış, gece rabbisiyle münasebetinden uzaklaştırılmış, o aşkından ve vecdinden uzaklaştırılmış, o Kuran’ı iniş gayesine uygun anlamadan hatta mutlak manada onu anlamadan uzaklaştırılmış ve fakat bin kere maalesef ki o bütün olup biten bu şeylerden haberi yoktur. Dünyasını yakmışlar, evini başına yıkmışlar, evladı iyalinden etmişler, cennet gibi dünyasından uzaklaştırmışlar, belki pek çoklarına göre gönülleri Hz. Muhammed (a.s.m.)’dan mahrum etmişler, Kuran’dan mahrum etmişler daha beteri Allah’tan mahrum etmişler. Bütün bunlara rağmen o başında dönüp duran bu gayelerden habersiz yaşamaktadır. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu ise kuyunun içinde ayrı bir kuyu, gailenin içinde ayrı bir gaile, belanın içinde ayrı bir bela, felaketin içinde ayrı bir felakettir. Böylesine üst üste felaketlerin bir insanın veya insanlık topluluğunun üstüne yüklendiği bir başka devir göstermek oldukça zordur. Tarihimizde bizim keşmekeşlikler olmuştur. Hercü merç olmuştur. Cemaatler kaynaşmış iç içe girmiştir. Biz çok defa babil kulesi hüviyetinde insanımız arzı didar etmiştir. Yamalı bohça gibi göründüğü çok vakidir. Fakat hiç bir zaman dininden ve diyanetinden bu kadar uzaklaştırılmamıştır. Kuran’a karşı bu kadar yabancı hale getirilmemiştir. Bu denli Hz. Muhammed (a.s.m.) gönüllerden sökülüp atılmamıştır. Cemaat mescidine, mescitteki seccadesine, seccadede ki secdenin neşvesine bu kadar yabancı kalmamıştır. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Binaenaleyh, biz asrımızı dalaletlerin, helaketlerin, felaketlerin üst üste insanımızın üstüne yüklendiği bir asır olarak tarif ediyoruz. Yirminci asrı bana tarif eder misin, yirminci asır getirdiği felaket ve helaketlerle delalet küfür ve küfranla içinde yaşayan insanın sırtına yüklendiği, onu iki büklüm ettiği mabudundan uzaklaştırdığı, kafalardan ve gönüllerden Hz. Muhammed silindiği (a.s.m.), gönülleri Kuran’a karşı yabancı kıldığı, camisinden cemaatinden dahi Allah’ı uzaklaştırdığı korkunç bir asırdır.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu kadar felaket ve helaketlerin üstesinden gelebilecek insanın çok fedakar olması lazım. Maddi manevi her şeyi aşmış olması lazım. Maddi manevi çeşitli fedakarlık hisleriyle meşbu bulunması lazım. Maddi manevi füyuzat hislerinden vazgeçmesi lazım. Hatta icabında cennete bile gitmeyi tekmelemesi lazım. Derin bir kulluk şuuru içinde insanımızın dertlerine bir hekim olarak şefkatli bir tabip olarak eğilmesi lazım. Bu denli fedakarlık lazım ki beli bükülmüş insanımızın belini doğrultmaya muktedir olalım. Kaddi bükülmüş insanımızın idbarını ikbale çevirelim. Ona yeniden eski şerefini eski onurunu ve gururunu kazandıralım. Kefere ve fecere karşısında eziklikten kurtarmış olalım. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu büyük dava, bu büyük hizmet ve vazife bu büyük hizmeti idrak eden insanlardan şuurla beraber feragat ve fedakarlık istemektedir. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bir vapur bütün ihtişamıyla karaya oturmuştur. Bunun yeniden yüzdürülmesi, yeniden bunun yelken açması, yeniden açık denizlere doğru açılması, yeniden şehbal açıp afakı alemde arzı didar etmesi, büyük gayret, büyük himmet ve büyük fedakarlık istemektedir. Bina yıkılmış enkaz haline gelmiştir. Bunu direklerle kaldırabilecek misiniz. Sağdan soldan vurduğunuz payandalar bunu ikame edebilecek mi. Ne yapacaksanız yapacaksınız bu binayı ikame edeceksiniz, edecekseniz ki enkazı fareleri dahi barındırmaz hale gelen bu bina yirminci asrın insanı tarafından kaldırılması iktiza etmektedir. Yirminci asrın insanı bu binayı kaldırıp ikame etmezse sahabe ruh ve şuuru içinde bu vazifeye el uzatmaz ve omuz vermezse daha asırlarca insanımız sefalet çeker kıvrım kıvrım kıvranacaktır. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Her dava kendi kameti kıymetine göre himmet ister. Her dava ciddi fedakarlık ister. O davanın istediği fedakarlık o davanın ihtişamına ve azametine göre olacaktır. Yirminci asırda büyük bir dava var ortada. Bu dava Allah davası, Allah davasının ikame edilmesi keyfiyetidir. Yeryüzünde sahipsiz kalan Kuran’a sahip çıkılma davasıdır. Cemaatsız kalan, ümmetsiz kalan Hz. Muhammed(a.s.m.)’ın etrafında toplanma davasıdır. Dava ihtişamı kadar gayret ve himmet istemektedir. Binaenaleyh sizin fedakarlıklarınız normal devirlerdeki fedakarlık çizgisinde cereyan ederse sizden beklenen hizmeti vermiş sayılmayacaksınız. Siz normalin çok üstünde ancak sahabenin meydana getirdiği, ancak sahabede görebildiğiniz fedakarlığı ika ettiğiniz zaman, meydana getirdiğiniz zaman içinde bulunduğunuz asra göre bir hizmet etmiş olacaksınız. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">…Kuran bize diyordu ki üç asırdan veri ben halinden, dilinden anlaşılmayan bir şey oldum. Üç asırdan beri ben merak görmedim. Üç asırdan beri ben bana eğilen insana şahit olmadım. Üç asırdan beri beni gırtlaktan aşağıya indiren, sinesine sindiren ve onunla aşk kazanan geceleri seccadeyi ahu vahla süsleyen kalbi imanla dolu insan görmedim. Üç asırdan beri beni okuduğu zaman göz yaşlarıyla seccadeyi ıslatan insana şahit olmadım. Üç asırdan beri siyasi düşünce ve kanaatlerin esiri oldukları kadar rabbe esir olmuş bir cemaat görmedim. Üç asırlardan beri, ben camilerde bulundum cemaatte camide bulundu ama cemaat bir vadide ben bir vadide kaldım. Üç asırdan beri el uzattım, Allah aşkına bana el uzatın dedim, sahip çıkın dedim. Fakat daima kollarım muallakta kaldı. Ve ben sahipsiz kaldım. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Kuran’ı kerim güçlü ve kuvvetli el bekliyor ki, fedakar el bekliyor ki Resulü Ekremin perçinlediği o mualla mevkiye çıkaralım, haiz bulunduğu mualla hal ve havayı yeniden kendisine iade edelim. Vazife çok ağır ve çok ciddidir. Büyük fedakarlıklar istemektedir. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Kuran yeryüzünde sahipsiz ve cemaatsizdir. Böyle bir durumda bir beyin yapıcısı büyük bir mütefekkir yeryüzünde Kuran’ı cemaatsiz görürsem cenneti dahi istemem orası da bana zindan olur. Yirmi beş milyon milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım derken milletin derdini ve ızdırabını terennüm etmektedir. Senin iç ızdıraplarına içten yıkılışına tercüman olmaya çalışmaktadır. Binaenaleyh dert budur. Bu derdi omsuzumuzdan atma gayretine gelince ciddi fedakarlıklar, ciddi hasbilikler, ciddi feragatler istemektedir. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">…Bir yerde mümin kendi rahatını ve rehavetini terk etmesi gerektiği yerde onu terk etmezse şayet kendisinden beklenen vazifeyi eda etmiş olmayacaktır. Bir yerde mümin maddi manevi huzuzatını ve huzurunu terk etmezse, terk etmesi gerektiği yerde terk etmezse kendinden beklenen vazifeyi eda etmemiş olacaktır. Dikkat buyurun, kafirler bizim elimizden her şeyi alırken aynı zamanda onları istirdar edebilme gücünü de elimizden aldılar. Dirayet ve kiyasetini de elimizden aldılar. Biz yeniden belimizi doğrutmaya çalışırken onların sırtımıza yüklediği rahat ve rehavet bizi iki büklüm tutuyor. Bizi aşıladıkları sıcak döşeklerde yatmalar, günde üç defa yemek yemeler, gece ibadet-ü taatı terk etmeler, Kuran’ı muczül beyanı anlamayı bir tarafa bırakmalar, sünneti seniyeyi yaşamayı bir tarafa bırakmalar bize aşılanmış öyle felaketlerdir ki dini mübini islama hizmet dediğimiz zaman bu meseleler ağırlığıyla üzerimize yüklenince biz dini mübini islama hizmetten vaz geçiyoruz. Kafir, dini ve dinin ruhunu elimizden alırken bir gün onu ihya edecek ve ikame edecek gücü de beraber aldı. Bizi laçka bir topluluk haline getirdi. Aşksız vecdsiz, gecesiz ve gündüzsüz bir topluluk haline getirdi. Rabbiyle münasebete geçmeyen bir topluluk haline getirdi. Ben size tazide bulunmak istemem. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Dini islam ortadadır ve fedakarlık istemektedir. Dini mübini islam her devirde istediği fedakarlığı bizden de istemektedir. Bize gelince, bizi arkadan ittirmek lazım müslüman olmak için. Veyahutta önden çektirmek lazım. Hangimizin hayatında böyle bir teessür bir ızdırap vardır. Hangimizin hayatında ibadet-ü taatta ki bir eksikliğinin ifadesi olarak günlerce yemekten içmekten iştahın kaçması vardır. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">…Sular seller gibi çağlasan Eyyub gibi ağlasan, ciğerini dağlasan Allah senin ahvalini soracaktır. Sen Allah için koşsan, yüzünü yere sürsen Allah seni yüzü yerde bırakmayacaktır. Sen onun yolunda toza toprağa boyansan, kirlensen hatta sû-i iktiza etmiş olarak huzuruna çıkmış olsan Allah seni maddi manevi lekelerinle bırakmayacak, melekler gibi seni tertemiz edecek kurb-ü huzuruna alacaktır. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Elinde lahmacun arabası lahmacun satan birisi var. İki sene evvel bana geliyor diyor ki, </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">“hocam siz talebelere yer arıyor, onları barındırmak için taalluk gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter. Kabul buyurursanız ikincisini talebeler kalsın diye vermek istiyorum. Birisi bana yeter” diyor. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ben Rabbimin rızası istikametinde samimi olarak getirilen bu teklife hayır demedim. Olur dedim. Çünkü, benim olur dememle belki afv edilmeye liyakati olmayan Rabbim belki de beni de afv eder. Onu böyle bir hizmete vesile olduğumdan dolayı belki de beni de afv eder. Olur dedim. Fakat bununla doymadı bu. Hayra aç olan bu insan bununla doymadı. Allah’a gönül vermiş bu insan bununla doymadı. Aradan altı ay yedi ay geçti. Dedi ki, “hocam evimin kapısının önünde bir bahçe var ya ben bu bahçeyi yurt yapıp yüz talebeyi barındırmak istiyorum.” </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ben evvela şaşkın şaşkın sokaklarda küçük el arabasıyla lahmacun satan bu adamın yüzüne baktım. Bu işi nasıl yapacaksın. Burada hizmeti tekeffül eden arkadaşlar beş altı inşaat yürütüyorlar. Bin talebeye üniversite hazırlık kursu açıp sahip çıkalım. Bin talebeyi üniversiteye imtihana geldiğinde barındıralım, sahip çıkalım. Binlerce talebeye kurslarla sahip çıkalım ve çeşitli okullara dağıtalım, sahip çıkalım diye yüz yerde yurt yapalım diye taalluk gösteren bu cemaat zaten dopdolu nasıl yapacağız bunu. “Hocam Allah’ın lütfuyla bu arabayla bu işi yaparım. Bu arabayla ben bu işi yaparım” diyor. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ve ondan sonra, hilaf olmasın, her ay yapan arkadaşlara sen kendi ellerinle ver ne olur. Elli bin lira kazanırsa kırk beş bin lirasını getirir. Beşi bana yeter hocam der. Kırk beş bin lirasını hizmete verelim. Kırk bin lira kazanırsa otuz beş bin getirir. Hiç otuz beş bin getirdiğine şahit olmadım. Aradan sekiz ay dokuz ay geçti o yurdu yaptı. Şimdi boyasını yaptırıyor ve camlarını taktırıyor. İşi bitirdi, ferih ve fahur keyfi yerinde. Üç beş hafta yanımda kalan bir arkadaşa gelip diyor ki, kardeş diyor hocama söyle sen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı. Ayağımda hiç ayakkabı kalmadı verse de giysem diyor. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Anlıyor musunuz mümini. Anlıyor musunuz hakka gönül vermişi. Ve bunların sayısı bu gün binleri çoktan aşmıştır. Ben yüz defa fabrika tapusu geriye çevirdiğim insanların sayısı yüzün çok üstüne ulaşmıştır. Yeniden bir sahabe devri başlıyor. Yeniden malını ve canını feda etme devri başlıyor. Yeniden Hz. Muhammed’e ait ocaklar tütmeye başlıyor. Ve yeniden bu bütün olup biten şeyler arasında Rabbimizin bize teveccühünü duyuyor ve müşahede ediyor gibiyiz. Ve saflarımızın arasında bizi istikamete çağıran ve davet eden Hz. Muhammed(a.s.m.)’ın mübarek kokusunu duyuyor gibiyiz. Muhammedilik zuhur ettiği nispette aramızda bulunur. Gönül yuvalarımız onun için hazır olduğu nispette aramızda bulunur. Davranışlarımız onu hoşnut ettiği nispette aramızda bulunur. Ve Hz. Muhammed (a.s.m.)’ı aramızda hissediyor gibi bir hava duyuyoruz. </span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">İSLÂM FEDAKARLIK İSTER</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">İnsanlara çok güzel ve cazib görünen, hissiyatlarına hitab ederek kendilerini kabul ettiren sevdikleri, bağlandıkları ve gönül verdikleri; içecek, yiyecek, yatacak şeyler.. Eşler, kadınlar, kızlar.. Anneler, babalar, çocuklar.. Bağlar, bahçeler, çiçekler.. Elmaslar, altınlar, pırlantalar.. Makamlar, mansıplar, itibarlar..Hazlar, muhabbetler, dostluklar vb. pek tatlı şeyler vardır. Esas itibariyle çok den'i nefsaniyetimize uygun, dünyaya ait olan bu şeyler, Allah'ın ve Resûlü'nün rızasını ikinci plana attıran, fenaya mahkum oldukları için insanları da aynı akibete mahkum ettiren faktörlerdir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Çok defa iş ile namaz karşı karşıya gelir de cemati bırakıp işinizle meşgul olursunuz. Resûl-ü Ekrem'in isteği doğrultusundaki bir kazanç ve muvaffakiyet ile dünyevî olanı karşı karşıya geldiğinde ikincisini tercih edersiniz. Ezan okunduğunda işinizi bırakıp camiye koşmazsınız. Çünkü bunlar nefsinize hoş gelen ve ücreti peşin alınan şeylerdir. Diğerlerinin ücreti ise şimdi verilmeyecek Ahiret âleminde verilecektir. Cenâb-ı Vacib-ül Vücud Hazretleri insanların bu türlü zaaflarını bildiği için onları sayıyor, şu hususlarda zayıfsınız diyor.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Allah'ın rızasını tahsil için sarfedilen cehdin neticesi, çok güzel bir akibettir. Bu cehd gerçek mü'minin sadakatının, feragatının ve fedakarlığının nişanesidir. Meseleyi tahlil edersek, cehd ve gayretimizin ciddiyeti nisbetinde, kazandırdığı huzuru, hissiyatımızın derinliklerinde duyarız. Ama bu huzur, sadakat, feragat ve fedakarlıkla amel eden gerçek mü'minlere müyesserdir. Îmanın muktezası vecibeleri yerine getirme cehdinin kâlben ve ruhen Cennet hayatı yaşattığını hissetmek o mü'minler için müyesserdir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Kur'ân ve İslâm azim bir fedakarlıkla kendilerine sahip çıkmadığımız takdirde vatanı, milleti ve gelecek nesilleri başıboşluğa, sahipsizliğe ve ateşîn bir hayata atmış olacağımızı bilmemizi istiyor. Her yerde kaynaşıp, mikroplar hâlinde çoğalan îmansızların insanlığa verdikleri zarara dikkatinizi çekerim. Bunların daha da çoğalması ve hakimiyetlerini artırmaları halinde mescitleri ve mabetleri de yakıp-yıkabileceklerini hesap ederek, meselelerimizi buna göre değerlendirelim. Allah'ın ve Resûlü'nün rızasını birinci plana alıp vazifelerimizin üzerine titizlikle eğilmezsek, gelecek nesillerin başımıza açacağı badirelerin bizi nerelere götürebileceğini tahmin bile edemeyiz.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Mü'minin gerçek şuura ulaşmasından sonraki fedakarlığı, feragatı, cehd ve gayreti kolaydır. Ama bu şuuru kazandırarak, müslümanları düşünür hâle getirmek, Allah'ın ve Resûlü'nün gerçek muhibleri olduklarını görmek çok zordur. Bunlar, mü'minlerin kâlblerine,O'nlara ait muhabbeti nakşedip, gergef gibi işlemekle, nazarlarındaki perdeyi kaldırıp afakî ve enfüsî yollarla O'nlara sevdalandırmakla ve Ma'rifetullahı elde edecekleri şehraha sevketmekle mümkün olacaktır. Ancak bunun akabinde mü'minler cehd ve gayrette bulunacaklar; araştıracak,inceleyecek ve yeni yeni cevherler bulacaklar, o cevherleri buldukları Hakk'ın kapısından ayrılmayacaklar, hayatlarının sonuna kadar sadakatla, feragatla ve fedakarlıkla koşacaklardır.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ayet-i Kerime: "Onlar vazife ile, cihad ile emrolunduğu zaman sana bakarlardı. Ama gözlerinde baygınlık alameti olarak bakarlardı. Sanki onlar, kafalarına birşey çarpmış, baygınlığa tutulmuş gibi sana yan yan bakarlardı."(5) diyerek yeni îman etmişlerin durumunu ifade ediyor. Onlar yeni iman etmişler, belki de Allah Resûlü'nün ganimetten verdiği yüz deve ile müslüman olmuşlardı da, îman henüz içlerine oturmamıştı. Kendilerinden ölmeleri ve savaşmaları isteniyordu. "Ne de ağır şeyler isteniyor!?" diye kalakalacaklar, baygınlıkla bakacaklar. Evet îmanın kâlblerine oturmadığı kimseler için, hakîkatlar ve vazifeler o kadar imkansız, aşılmaz görülecektir ki, onlara vazifeleri anlatılıp, hatırlatıldıkça ümitsizliğe, şaşkınlığa düşeceklerdir. Yüreklerindeki îmanları kemale ermiş mü'minler ise, Allah'ın ve Resûlü'nün sevdiği vecibe ve vazifeler hatırlatıldıkça, bilakis ümid, lezzet ve hazla dolup coşacaklardır.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızı ve Allah Resûlü'nün mübarek zevceleriydi.Ebu Süfyan îman dairesine giremediği, îmanın hazzına eremediği, îman yümnüyle emin olamadığı devrede, bir gün Resûl-ü Ekrem'i iltimasçı yapmayı düşünerek, kızının evine gitti. Kapıyı vurmadan içeri girdi. Resûl-ü Ekrem'in bulunduğu her yer mescittir. Ebu Süfyan, evine girdiği kadının babasıydı ama necisti, pisti. Resûl-ü Ekrem'in Hane-i saadeti'ne girmeye hakkı yoktu.Ümmü Habibe ise kendisi vasıtası ile bulunduğu zor durumdan kurtulmak için yanına gelen babasını dışarıya atamıyordu. Fakat, Resûl-ü Ekrem'in mübarek hücresinde bulunan ve O'nun oturduğu sedire doğru gidip, oturmaya yeltenen babasının kolundan tutup, itiyor: "Sen oraya oturamazsın!" diyordu. Ebu Süfyan: "Beni mi yataktan, yatağı mı benden kıskandın?" deyince de: "O, Peygamber'in oturduğu sedirdir. Sen necis bir insansın, o sedire sürünemezsin baba." diyordu.(52) Resûl-ü Ekrem'e bağlılık. O'na tam bir sadakat.Kâlblerin O'ndan inhiraf etmemesi, O'nda fena bulması. İnsan fena fi’r-Resûl olmalı, fena fil Kur'an olmalı, fena fillah olmalı, kendi şahsî isteklerini ve arzularını unutmalı, Allah'ın Resûlü'nün ve Kur'ân'ın emir ve isteklerinde fani olmalı öylece yaşamalı. Ortada sadece Kur'ân kalmalı: "Bana istikametli hayatı, muvaffakiyet ve zafer ufkunu gösteren Kur'ân'dır" demeli. Heveslerimiz ve behimi arzularımız adına olan şeyleri O'na tercih etmemeliyiz. Mevla neyi istemişse yapmalı, neyi istememişse yapmamalıyız. Böyle bir anlayışla sadakat, feragat ve fedakarlık içinde olmalıyız.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Resûlullah'a sadakat mevzuunda anlatılacak yüzlerce, binlerce misal vardır. Hubeyb'in kahramanlığı, Resul-ü Ekrem'i herşeye tercih etmesi.. Zeyd İbn-i Desinne'ye "Sen şu anda idam edileceksin. Yerinde Muhammed'in bulunmasını, kendinin çoluk-çocuğunla birlikte olmanı arzu eder miydin?" denildiğinde, kükreyip, "Ben bin defa ölsem bile Resûl-ü Ekrem'in zülfünün dağılmasını istemem! Yerimde olmasını arzu etmem!" diyerek, idam edilip, parçalanırken bile sadakatini göstermesi..(53) Zeyd İbni Sa'd'ın büyük bir kahramanlık nişanesi izhar ederek. Yemame'de aynı sadakatla Resûl-ü Ekrem'in açtığı yol ve çığır için canını feda etmesi.. Ve Sa'd İbn-i Rebi' gibi, Abdullah bin Cahş gibi, Sümeyye Hatun gibi, Nesibe Hatun gibi daha binlerce sadık kahraman vardır. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bezzar anlatıyor: "Ensardan genç bir çocuk olan Talha, Resûl-ü Ekrem'in huzuruna gelip 'Ben de dehalet ediyorum. Biat ediyorum.' dedi. Nazar-ı gayb bînîsîyle O'nun kâlbini yoklayıp, müşahade edip samimi olduğunu gören Allah Resûlü oradakilere de göstermek için ferman etti: 'Eğer sen, bana hakîkaten sadık bir biat edeceksen.Git babanı öldür, gel.' Talha kılıcı eline aldığı gibi koşunca. Resûlullah 'Gel. Ben sıla-i rahimi kat' için gönderilmiş bir insan değilim. Ben, Rahmetenlilaleminim. Rahmet için gönderildim.Fakat senin sadakatini görmek istedim.' dedi. Belki maksad-ı nebevî başkalarına göstermek, bize de göstermekti."(54)</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Talha kısa zaman sonra yatağa düştü, ölümcül hasta oldu. Resûl-ü Ekrem'i görmek istedi. Resûl-ü Ekrem yanına gidip Talha'yı gördüğü zaman, ölümünün yakın olduğunu anladı: "Talha gidiyor" dedi. Hergün namazdan sonra yanına uğruyor, hatırını sorup gönlünü alıyordu. Vefat edeceği gün de: "Birşey olursa çağırın, namazında bulunayım" demişti. Talha ise eli-ayağı soğuyup, canı boğazına geldiği zaman: "Bizim mahallemiz uzak bir mahalle. Ben vefat edersem Resûl-ü Ekrem'i cenazeme çağırmayın. Korkarım ki, Yahudiler bir fenalık yaparlar, yılan, akrep, çıyan gibi haşereler zarar verirler. Ona bir fenalık gelmesin. Beni gömün, gündüz haber verirsiniz." diyordu. O çocuk, böyle şeyler düşünüyor ve söylüyordu. Vefat edince de dediği gibi yaptılar. Adet olduğu üzere gece, namazını kılıp, gömdüler. Sabah namazında da: "Ya Resûlallah Talha vefat etti ve gömdük" dediler. Resûlullah müteessir oldu.Mezarının başına gitti. Ellerini kaldırıp şöyle dua etti: "Allahım sen Talha'yı, o sana gülüyor, sen de ona gülüyor, öyle karşıla. Allah'ım rıza ve rıdvanınla karşıla. Huzuruna geldiği an mütebessim ol Allahım." O tebessüm-ü mukaddes nasıldır bilemiyoruz. Ama Resûlullah Efendimiz: "Mukaddes bir tebessümle, sen onu öyle karşıla, o da seni öyle karşılasın" diyerek dua ediyorlardı.(55)</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">O'nlar erkeği, kadını ve çocuğuyla topyekün şuurlu bir cemaattiler. O mümtaz cemaat böyle yaşadığı için tarihin akışını müsbet bir mecraya çevirmişti. Bugün çok azına şahit olduğumuz böyle sadakat numunelerinin çoğalmasını, Kur'ân, Allah ve Resûlullah namına istiyoruz. Böylece hadiselerin akışını değiştirecek, kafire aman vermeyecek olan imdad-ı îlahiye yetişecektir. Elverir ki, mü'minler sadakatlarında sabit, kaim ve daim olsunlar.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">FEDAKÂRLIK </span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">…Baştan fedakârlığı göze almayan, alamayan insanlar, asla dâvâ insanı olamazlar. Dâvâ insanı olmayan kimselerin başarılı olmaları da söz konusu değildir. Evet, gerektiği yerde mal, gerektiği yerde can, hatta evlad ü iyal, makam, mansıp, şöhret.. vs. gibi çoklarının dilbeste olduğu, gaye-i hayâl bildiği şeyleri, bir çırpıda terketmeye hazır olanlar ve bunların sahip çıktıkları dâvâ neticede varıp zirvelere oturması muhakkak ve mukadderdir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İşte Allah Resûlü (s.a.s) de Mekke'de dâvâsının temellerini atarken başta kendisi ve sonra da yakın çevresinden başlayarak, dâvâsına gönül veren bütün insanlara bu fedakârlık ruhunu aşılamış, anlatmış ve yaşayarak da göstermiştir. Mesela, Hz. Hatice (r.anha), Nebiler Serveri'nin ilk eşi, dünya ve âhiretin sultanı Hz. Muhammed (s.a.s)'e daha isteme sıkıntısını bile yaşatmadan, varını-yoğunu inandığı o kudsî dâvâ uğruna harcamıştır. Mekke müşriklerine İslâm'ı anlatmaya yönelik verilen ziyafetlerin tüm masraflarını O karşılamıştır.. ve İslâm öncesi Mekke'nin en zenginlerinden biri olan bu şanlı kadın, vefat ettiğinde her hâlde kefen bezi alacak kadar bile olsa imkânı kalmamıştı.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Her dâvâ insanı, mâlik olduğu maddî imkânları sarfetmesinin yanında, doğup büyüdüğü çevreyi yine sadece dinini, düşüncesini, hürriyetini, insanlığını daha iyi duyup yaşayabilmesi için icabında terk etmesi de, yani onun hicreti de fedakârlığın ayrı bir buududur. Bakın, başta Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.anhüm) olmak üzere zengin-fakir, genç-yaşlı, kadın-erkek.. hemen hepsi hicret etmişlerdir. Ve hicret edip ata yurtlarını, ana yurtlarını terk ederken, bütün mal varlıklarını da, Mekke'nin zalim ve cebbar insanlarına bırakmışlar ve ancak yol azığı olabilecek miktarda çok az bir şeyi beraberlerinde götürebilmişlerdir. Evet, Muhacirler inandığı, gönül verdiği dâvâlarını tebliğ ve temsil etme için böylesi fedakârlığa katlanırken, Medine'de onlara kucak açan, onları bağırlarına basan Ensar da fedakârlığın ayrı bir derinliğiyle onlara karşılık vermiştir. Evet, Ensar aynı dine inandıkları Mekkeli kardeşlerini, fakir olmalarına, çiftçilikle geçinmelerine rağmen bağırlarına basmış ve onlara fevkalade civanmertçe davranmışlardır.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Günümüzün irşâd ve tebliğ erleri de, hemen her sahada hep bir zirve toplumu sayılan Ashab-ı Kiram tarafından temsil edilmiş bu fedakârlık anlayışını hayatlarına tatbikle aynı performansı göstermek zorundadırlar. Aksi hâlde başta da ifade ettiğimiz gibi, bu kişilerin tebliğ çalışmalarında başarılı olmaları düşünülemez.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">FEDAKÂRLIKTA KEMAL </span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Fedakârlık herşeyden evvel, nefsin sefil arzularına karşı koymakla başlar ve topluluğun mutluluğu adına, kendi saadet ve hazlarını unutmakla kemale erer...</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">HAM RUHLAR</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Devr-i Saâdet sonrasını kana-irine boğan, çilesiz ruhlardı. Daha sonraki devirlerde, birbirinden baskın, bütün hoyratlıkların ve azgınlıkların arkasında da, yine hep bu ızdırapsız ruhlar vardı. Bir kere olsun, sahib olduğu şeyler uğrunda aç-susuz kalmayan; yurt-yuva adına fedâkârlık göstermeyen, belli bir dönemin zarurî sarsıntılarına, sıkıntılarına ma’ruz kalmayan ızdırapsızlar... Zaten hayatını, madde ve konforun levsiyatı içinde geçiren böyle ham ruhlardan, hangi fedakârlık beklenebilir ki? Fedakârlık herşeyden evvel, nefsin sefil arzularına karşı koymakla başlar ve toplumun mutluluğu adına kendi saâdet ve hazlarını unutmakla kemâle erer. Yoksa, her fedakârlık iddiası bir aldatmaca ve toplumun yüzüne savrulmuş koca bir yalandır..</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">DİĞERGÂMLIK</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu milletin yeniden dirilmesi, tarihin geçmiş sahifelerinde kalan o şanlı maziyi yeniden yaşaması, yaşatma zevkiyle yaşamaktan vazgeçen alperenlerle olacaktır. Fedakârlık, hasbîlik ve diğergâmlık duyguları ile gönlü dopdolu olan ferdler ve böyle ferdlerden müteşekkil bir cemm-i gafir (çoğunluk) olmadığı müddetçe, diriliş beklemek bir ham hayâlden öteye geçmez. Bakın, Allah Rasûlü (sav) geride bıraktığı ailelerine dünya mâmeleki (mal ve mülkü) adına ne bıraktı? Hz. Ebu Bekir’in taksim edilecek mirası var mıydı? ... Ve Hz. Ömer, hançerlendiği zaman “Bakın bakalım, malım borcumu ödeyecek mi? Ödemezse Adiyy oğullarından, onlarda da yoksa Kureyş’ten borç alıp ödeyin” diyordu..</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Evet bir milleti ihya, ancak bu duygu ve düşüncedeki fertlerle olur. Öyleyse şahsınız ve aileniz adına yarınları çok düşünmeseniz de olur. Burs ile idare etmeye çalışın. Kitaplarınızı şimdiden vakfedin. Dünya sizi boşamadan evvel siz onu talak-ı selase, yani üç talakla boşayın. Ve dünyaya geldiğiniz gibi çırıl çıplak gitmek ümniyeniz olsun. Daha doğrusu kesben değil ama dünyayı kalben terkedin!</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">FEDAKÂRLIKTA AYRI BİR BUUD</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Şahs-ı manevî ile alâkalı birtakım belâ ve musibetler vardır ki, bunları birtakım fedakârlar karşılar ve cemaate gelecek belâların def u ref’i için kendilerini feda ederler. Hizmet kadrosu içinde değişik münasebetlerle vefat edenler ve muhtelif belâlara dûçar olanlar hakkında böyle düşünmek daha muvafık olur. </span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="mihrimah, post: 83473, member: 656"] [B][FONT=Tahoma]PIRLANTA SERİSİ…[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Asr-ı saadetten bu güne kadar gele gele insanımız içinden zor çıkabileceği ciddi bir çukurun içine düştü ve düşürüldü. İnsanımız ciddi bir çukurun içindedir ve ciddi bir çukurun içinde bulunmadan öte ondan daha kötü ciddi bir çukurun içinde olduğunu bilmemektedir. İnsanımız kendi ruh dünyasında kendi iç aleminden kalp aydınlığında uzaklaştırıla uzaklaştırıla çok karanlık alemlere itilmiştir. [/FONT] [FONT=Tahoma]O gecesinden uzaklaştırılmış, gece rabbisiyle münasebetinden uzaklaştırılmış, o aşkından ve vecdinden uzaklaştırılmış, o Kuran’ı iniş gayesine uygun anlamadan hatta mutlak manada onu anlamadan uzaklaştırılmış ve fakat bin kere maalesef ki o bütün olup biten bu şeylerden haberi yoktur. Dünyasını yakmışlar, evini başına yıkmışlar, evladı iyalinden etmişler, cennet gibi dünyasından uzaklaştırmışlar, belki pek çoklarına göre gönülleri Hz. Muhammed (a.s.m.)’dan mahrum etmişler, Kuran’dan mahrum etmişler daha beteri Allah’tan mahrum etmişler. Bütün bunlara rağmen o başında dönüp duran bu gayelerden habersiz yaşamaktadır. [/FONT] [FONT=Tahoma]Bu ise kuyunun içinde ayrı bir kuyu, gailenin içinde ayrı bir gaile, belanın içinde ayrı bir bela, felaketin içinde ayrı bir felakettir. Böylesine üst üste felaketlerin bir insanın veya insanlık topluluğunun üstüne yüklendiği bir başka devir göstermek oldukça zordur. Tarihimizde bizim keşmekeşlikler olmuştur. Hercü merç olmuştur. Cemaatler kaynaşmış iç içe girmiştir. Biz çok defa babil kulesi hüviyetinde insanımız arzı didar etmiştir. Yamalı bohça gibi göründüğü çok vakidir. Fakat hiç bir zaman dininden ve diyanetinden bu kadar uzaklaştırılmamıştır. Kuran’a karşı bu kadar yabancı hale getirilmemiştir. Bu denli Hz. Muhammed (a.s.m.) gönüllerden sökülüp atılmamıştır. Cemaat mescidine, mescitteki seccadesine, seccadede ki secdenin neşvesine bu kadar yabancı kalmamıştır. [/FONT] [FONT=Tahoma]Binaenaleyh, biz asrımızı dalaletlerin, helaketlerin, felaketlerin üst üste insanımızın üstüne yüklendiği bir asır olarak tarif ediyoruz. Yirminci asrı bana tarif eder misin, yirminci asır getirdiği felaket ve helaketlerle delalet küfür ve küfranla içinde yaşayan insanın sırtına yüklendiği, onu iki büklüm ettiği mabudundan uzaklaştırdığı, kafalardan ve gönüllerden Hz. Muhammed silindiği (a.s.m.), gönülleri Kuran’a karşı yabancı kıldığı, camisinden cemaatinden dahi Allah’ı uzaklaştırdığı korkunç bir asırdır.[/FONT] [FONT=Tahoma]Bu kadar felaket ve helaketlerin üstesinden gelebilecek insanın çok fedakar olması lazım. Maddi manevi her şeyi aşmış olması lazım. Maddi manevi çeşitli fedakarlık hisleriyle meşbu bulunması lazım. Maddi manevi füyuzat hislerinden vazgeçmesi lazım. Hatta icabında cennete bile gitmeyi tekmelemesi lazım. Derin bir kulluk şuuru içinde insanımızın dertlerine bir hekim olarak şefkatli bir tabip olarak eğilmesi lazım. Bu denli fedakarlık lazım ki beli bükülmüş insanımızın belini doğrultmaya muktedir olalım. Kaddi bükülmüş insanımızın idbarını ikbale çevirelim. Ona yeniden eski şerefini eski onurunu ve gururunu kazandıralım. Kefere ve fecere karşısında eziklikten kurtarmış olalım. [/FONT] [FONT=Tahoma]Bu büyük dava, bu büyük hizmet ve vazife bu büyük hizmeti idrak eden insanlardan şuurla beraber feragat ve fedakarlık istemektedir. [/FONT] [FONT=Tahoma]Bir vapur bütün ihtişamıyla karaya oturmuştur. Bunun yeniden yüzdürülmesi, yeniden bunun yelken açması, yeniden açık denizlere doğru açılması, yeniden şehbal açıp afakı alemde arzı didar etmesi, büyük gayret, büyük himmet ve büyük fedakarlık istemektedir. Bina yıkılmış enkaz haline gelmiştir. Bunu direklerle kaldırabilecek misiniz. Sağdan soldan vurduğunuz payandalar bunu ikame edebilecek mi. Ne yapacaksanız yapacaksınız bu binayı ikame edeceksiniz, edecekseniz ki enkazı fareleri dahi barındırmaz hale gelen bu bina yirminci asrın insanı tarafından kaldırılması iktiza etmektedir. Yirminci asrın insanı bu binayı kaldırıp ikame etmezse sahabe ruh ve şuuru içinde bu vazifeye el uzatmaz ve omuz vermezse daha asırlarca insanımız sefalet çeker kıvrım kıvrım kıvranacaktır. [/FONT] [FONT=Tahoma]Her dava kendi kameti kıymetine göre himmet ister. Her dava ciddi fedakarlık ister. O davanın istediği fedakarlık o davanın ihtişamına ve azametine göre olacaktır. Yirminci asırda büyük bir dava var ortada. Bu dava Allah davası, Allah davasının ikame edilmesi keyfiyetidir. Yeryüzünde sahipsiz kalan Kuran’a sahip çıkılma davasıdır. Cemaatsız kalan, ümmetsiz kalan Hz. Muhammed(a.s.m.)’ın etrafında toplanma davasıdır. Dava ihtişamı kadar gayret ve himmet istemektedir. Binaenaleyh sizin fedakarlıklarınız normal devirlerdeki fedakarlık çizgisinde cereyan ederse sizden beklenen hizmeti vermiş sayılmayacaksınız. Siz normalin çok üstünde ancak sahabenin meydana getirdiği, ancak sahabede görebildiğiniz fedakarlığı ika ettiğiniz zaman, meydana getirdiğiniz zaman içinde bulunduğunuz asra göre bir hizmet etmiş olacaksınız. [/FONT] [FONT=Tahoma]…Kuran bize diyordu ki üç asırdan veri ben halinden, dilinden anlaşılmayan bir şey oldum. Üç asırdan beri ben merak görmedim. Üç asırdan beri ben bana eğilen insana şahit olmadım. Üç asırdan beri beni gırtlaktan aşağıya indiren, sinesine sindiren ve onunla aşk kazanan geceleri seccadeyi ahu vahla süsleyen kalbi imanla dolu insan görmedim. Üç asırdan beri beni okuduğu zaman göz yaşlarıyla seccadeyi ıslatan insana şahit olmadım. Üç asırdan beri siyasi düşünce ve kanaatlerin esiri oldukları kadar rabbe esir olmuş bir cemaat görmedim. Üç asırlardan beri, ben camilerde bulundum cemaatte camide bulundu ama cemaat bir vadide ben bir vadide kaldım. Üç asırdan beri el uzattım, Allah aşkına bana el uzatın dedim, sahip çıkın dedim. Fakat daima kollarım muallakta kaldı. Ve ben sahipsiz kaldım. [/FONT] [FONT=Tahoma]Kuran’ı kerim güçlü ve kuvvetli el bekliyor ki, fedakar el bekliyor ki Resulü Ekremin perçinlediği o mualla mevkiye çıkaralım, haiz bulunduğu mualla hal ve havayı yeniden kendisine iade edelim. Vazife çok ağır ve çok ciddidir. Büyük fedakarlıklar istemektedir. [/FONT] [FONT=Tahoma]Kuran yeryüzünde sahipsiz ve cemaatsizdir. Böyle bir durumda bir beyin yapıcısı büyük bir mütefekkir yeryüzünde Kuran’ı cemaatsiz görürsem cenneti dahi istemem orası da bana zindan olur. Yirmi beş milyon milletimin imanını selamette görürsem cehennemin alevleri içinde yanmaya razıyım derken milletin derdini ve ızdırabını terennüm etmektedir. Senin iç ızdıraplarına içten yıkılışına tercüman olmaya çalışmaktadır. Binaenaleyh dert budur. Bu derdi omsuzumuzdan atma gayretine gelince ciddi fedakarlıklar, ciddi hasbilikler, ciddi feragatler istemektedir. [/FONT] [FONT=Tahoma]…Bir yerde mümin kendi rahatını ve rehavetini terk etmesi gerektiği yerde onu terk etmezse şayet kendisinden beklenen vazifeyi eda etmiş olmayacaktır. Bir yerde mümin maddi manevi huzuzatını ve huzurunu terk etmezse, terk etmesi gerektiği yerde terk etmezse kendinden beklenen vazifeyi eda etmemiş olacaktır. Dikkat buyurun, kafirler bizim elimizden her şeyi alırken aynı zamanda onları istirdar edebilme gücünü de elimizden aldılar. Dirayet ve kiyasetini de elimizden aldılar. Biz yeniden belimizi doğrutmaya çalışırken onların sırtımıza yüklediği rahat ve rehavet bizi iki büklüm tutuyor. Bizi aşıladıkları sıcak döşeklerde yatmalar, günde üç defa yemek yemeler, gece ibadet-ü taatı terk etmeler, Kuran’ı muczül beyanı anlamayı bir tarafa bırakmalar, sünneti seniyeyi yaşamayı bir tarafa bırakmalar bize aşılanmış öyle felaketlerdir ki dini mübini islama hizmet dediğimiz zaman bu meseleler ağırlığıyla üzerimize yüklenince biz dini mübini islama hizmetten vaz geçiyoruz. Kafir, dini ve dinin ruhunu elimizden alırken bir gün onu ihya edecek ve ikame edecek gücü de beraber aldı. Bizi laçka bir topluluk haline getirdi. Aşksız vecdsiz, gecesiz ve gündüzsüz bir topluluk haline getirdi. Rabbiyle münasebete geçmeyen bir topluluk haline getirdi. Ben size tazide bulunmak istemem. [/FONT] [FONT=Tahoma]Dini islam ortadadır ve fedakarlık istemektedir. Dini mübini islam her devirde istediği fedakarlığı bizden de istemektedir. Bize gelince, bizi arkadan ittirmek lazım müslüman olmak için. Veyahutta önden çektirmek lazım. Hangimizin hayatında böyle bir teessür bir ızdırap vardır. Hangimizin hayatında ibadet-ü taatta ki bir eksikliğinin ifadesi olarak günlerce yemekten içmekten iştahın kaçması vardır. [/FONT] [FONT=Tahoma]…Sular seller gibi çağlasan Eyyub gibi ağlasan, ciğerini dağlasan Allah senin ahvalini soracaktır. Sen Allah için koşsan, yüzünü yere sürsen Allah seni yüzü yerde bırakmayacaktır. Sen onun yolunda toza toprağa boyansan, kirlensen hatta sû-i iktiza etmiş olarak huzuruna çıkmış olsan Allah seni maddi manevi lekelerinle bırakmayacak, melekler gibi seni tertemiz edecek kurb-ü huzuruna alacaktır. [/FONT] [FONT=Tahoma]Elinde lahmacun arabası lahmacun satan birisi var. İki sene evvel bana geliyor diyor ki, [/FONT] [FONT=Tahoma]“hocam siz talebelere yer arıyor, onları barındırmak için taalluk gösteriyorsunuz. Ben şu arabacığımla lahmacun sata sata iki kulübecik yaptım. Bu iki kulübecikten bir tanesi bana yeter. Kabul buyurursanız ikincisini talebeler kalsın diye vermek istiyorum. Birisi bana yeter” diyor. [/FONT] [FONT=Tahoma]Ben Rabbimin rızası istikametinde samimi olarak getirilen bu teklife hayır demedim. Olur dedim. Çünkü, benim olur dememle belki afv edilmeye liyakati olmayan Rabbim belki de beni de afv eder. Onu böyle bir hizmete vesile olduğumdan dolayı belki de beni de afv eder. Olur dedim. Fakat bununla doymadı bu. Hayra aç olan bu insan bununla doymadı. Allah’a gönül vermiş bu insan bununla doymadı. Aradan altı ay yedi ay geçti. Dedi ki, “hocam evimin kapısının önünde bir bahçe var ya ben bu bahçeyi yurt yapıp yüz talebeyi barındırmak istiyorum.” [/FONT] [FONT=Tahoma]Ben evvela şaşkın şaşkın sokaklarda küçük el arabasıyla lahmacun satan bu adamın yüzüne baktım. Bu işi nasıl yapacaksın. Burada hizmeti tekeffül eden arkadaşlar beş altı inşaat yürütüyorlar. Bin talebeye üniversite hazırlık kursu açıp sahip çıkalım. Bin talebeyi üniversiteye imtihana geldiğinde barındıralım, sahip çıkalım. Binlerce talebeye kurslarla sahip çıkalım ve çeşitli okullara dağıtalım, sahip çıkalım diye yüz yerde yurt yapalım diye taalluk gösteren bu cemaat zaten dopdolu nasıl yapacağız bunu. “Hocam Allah’ın lütfuyla bu arabayla bu işi yaparım. Bu arabayla ben bu işi yaparım” diyor. [/FONT] [FONT=Tahoma]Ve ondan sonra, hilaf olmasın, her ay yapan arkadaşlara sen kendi ellerinle ver ne olur. Elli bin lira kazanırsa kırk beş bin lirasını getirir. Beşi bana yeter hocam der. Kırk beş bin lirasını hizmete verelim. Kırk bin lira kazanırsa otuz beş bin getirir. Hiç otuz beş bin getirdiğine şahit olmadım. Aradan sekiz ay dokuz ay geçti o yurdu yaptı. Şimdi boyasını yaptırıyor ve camlarını taktırıyor. İşi bitirdi, ferih ve fahur keyfi yerinde. Üç beş hafta yanımda kalan bir arkadaşa gelip diyor ki, kardeş diyor hocama söyle sen acaba giyip kullandığı eski ayakkabılardan var mı. Ayağımda hiç ayakkabı kalmadı verse de giysem diyor. [/FONT] [FONT=Tahoma]Anlıyor musunuz mümini. Anlıyor musunuz hakka gönül vermişi. Ve bunların sayısı bu gün binleri çoktan aşmıştır. Ben yüz defa fabrika tapusu geriye çevirdiğim insanların sayısı yüzün çok üstüne ulaşmıştır. Yeniden bir sahabe devri başlıyor. Yeniden malını ve canını feda etme devri başlıyor. Yeniden Hz. Muhammed’e ait ocaklar tütmeye başlıyor. Ve yeniden bu bütün olup biten şeyler arasında Rabbimizin bize teveccühünü duyuyor ve müşahede ediyor gibiyiz. Ve saflarımızın arasında bizi istikamete çağıran ve davet eden Hz. Muhammed(a.s.m.)’ın mübarek kokusunu duyuyor gibiyiz. Muhammedilik zuhur ettiği nispette aramızda bulunur. Gönül yuvalarımız onun için hazır olduğu nispette aramızda bulunur. Davranışlarımız onu hoşnut ettiği nispette aramızda bulunur. Ve Hz. Muhammed (a.s.m.)’ı aramızda hissediyor gibi bir hava duyuyoruz. [/FONT] [B][FONT=Tahoma]İSLÂM FEDAKARLIK İSTER[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]İnsanlara çok güzel ve cazib görünen, hissiyatlarına hitab ederek kendilerini kabul ettiren sevdikleri, bağlandıkları ve gönül verdikleri; içecek, yiyecek, yatacak şeyler.. Eşler, kadınlar, kızlar.. Anneler, babalar, çocuklar.. Bağlar, bahçeler, çiçekler.. Elmaslar, altınlar, pırlantalar.. Makamlar, mansıplar, itibarlar..Hazlar, muhabbetler, dostluklar vb. pek tatlı şeyler vardır. Esas itibariyle çok den'i nefsaniyetimize uygun, dünyaya ait olan bu şeyler, Allah'ın ve Resûlü'nün rızasını ikinci plana attıran, fenaya mahkum oldukları için insanları da aynı akibete mahkum ettiren faktörlerdir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Çok defa iş ile namaz karşı karşıya gelir de cemati bırakıp işinizle meşgul olursunuz. Resûl-ü Ekrem'in isteği doğrultusundaki bir kazanç ve muvaffakiyet ile dünyevî olanı karşı karşıya geldiğinde ikincisini tercih edersiniz. Ezan okunduğunda işinizi bırakıp camiye koşmazsınız. Çünkü bunlar nefsinize hoş gelen ve ücreti peşin alınan şeylerdir. Diğerlerinin ücreti ise şimdi verilmeyecek Ahiret âleminde verilecektir. Cenâb-ı Vacib-ül Vücud Hazretleri insanların bu türlü zaaflarını bildiği için onları sayıyor, şu hususlarda zayıfsınız diyor.[/FONT] [FONT=Tahoma]Allah'ın rızasını tahsil için sarfedilen cehdin neticesi, çok güzel bir akibettir. Bu cehd gerçek mü'minin sadakatının, feragatının ve fedakarlığının nişanesidir. Meseleyi tahlil edersek, cehd ve gayretimizin ciddiyeti nisbetinde, kazandırdığı huzuru, hissiyatımızın derinliklerinde duyarız. Ama bu huzur, sadakat, feragat ve fedakarlıkla amel eden gerçek mü'minlere müyesserdir. Îmanın muktezası vecibeleri yerine getirme cehdinin kâlben ve ruhen Cennet hayatı yaşattığını hissetmek o mü'minler için müyesserdir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Kur'ân ve İslâm azim bir fedakarlıkla kendilerine sahip çıkmadığımız takdirde vatanı, milleti ve gelecek nesilleri başıboşluğa, sahipsizliğe ve ateşîn bir hayata atmış olacağımızı bilmemizi istiyor. Her yerde kaynaşıp, mikroplar hâlinde çoğalan îmansızların insanlığa verdikleri zarara dikkatinizi çekerim. Bunların daha da çoğalması ve hakimiyetlerini artırmaları halinde mescitleri ve mabetleri de yakıp-yıkabileceklerini hesap ederek, meselelerimizi buna göre değerlendirelim. Allah'ın ve Resûlü'nün rızasını birinci plana alıp vazifelerimizin üzerine titizlikle eğilmezsek, gelecek nesillerin başımıza açacağı badirelerin bizi nerelere götürebileceğini tahmin bile edemeyiz.[/FONT] [FONT=Tahoma]Mü'minin gerçek şuura ulaşmasından sonraki fedakarlığı, feragatı, cehd ve gayreti kolaydır. Ama bu şuuru kazandırarak, müslümanları düşünür hâle getirmek, Allah'ın ve Resûlü'nün gerçek muhibleri olduklarını görmek çok zordur. Bunlar, mü'minlerin kâlblerine,O'nlara ait muhabbeti nakşedip, gergef gibi işlemekle, nazarlarındaki perdeyi kaldırıp afakî ve enfüsî yollarla O'nlara sevdalandırmakla ve Ma'rifetullahı elde edecekleri şehraha sevketmekle mümkün olacaktır. Ancak bunun akabinde mü'minler cehd ve gayrette bulunacaklar; araştıracak,inceleyecek ve yeni yeni cevherler bulacaklar, o cevherleri buldukları Hakk'ın kapısından ayrılmayacaklar, hayatlarının sonuna kadar sadakatla, feragatla ve fedakarlıkla koşacaklardır.[/FONT] [FONT=Tahoma]Ayet-i Kerime: "Onlar vazife ile, cihad ile emrolunduğu zaman sana bakarlardı. Ama gözlerinde baygınlık alameti olarak bakarlardı. Sanki onlar, kafalarına birşey çarpmış, baygınlığa tutulmuş gibi sana yan yan bakarlardı."(5) diyerek yeni îman etmişlerin durumunu ifade ediyor. Onlar yeni iman etmişler, belki de Allah Resûlü'nün ganimetten verdiği yüz deve ile müslüman olmuşlardı da, îman henüz içlerine oturmamıştı. Kendilerinden ölmeleri ve savaşmaları isteniyordu. "Ne de ağır şeyler isteniyor!?" diye kalakalacaklar, baygınlıkla bakacaklar. Evet îmanın kâlblerine oturmadığı kimseler için, hakîkatlar ve vazifeler o kadar imkansız, aşılmaz görülecektir ki, onlara vazifeleri anlatılıp, hatırlatıldıkça ümitsizliğe, şaşkınlığa düşeceklerdir. Yüreklerindeki îmanları kemale ermiş mü'minler ise, Allah'ın ve Resûlü'nün sevdiği vecibe ve vazifeler hatırlatıldıkça, bilakis ümid, lezzet ve hazla dolup coşacaklardır.[/FONT] [FONT=Tahoma]Ümmü Habibe, Ebu Süfyan'ın kızı ve Allah Resûlü'nün mübarek zevceleriydi.Ebu Süfyan îman dairesine giremediği, îmanın hazzına eremediği, îman yümnüyle emin olamadığı devrede, bir gün Resûl-ü Ekrem'i iltimasçı yapmayı düşünerek, kızının evine gitti. Kapıyı vurmadan içeri girdi. Resûl-ü Ekrem'in bulunduğu her yer mescittir. Ebu Süfyan, evine girdiği kadının babasıydı ama necisti, pisti. Resûl-ü Ekrem'in Hane-i saadeti'ne girmeye hakkı yoktu.Ümmü Habibe ise kendisi vasıtası ile bulunduğu zor durumdan kurtulmak için yanına gelen babasını dışarıya atamıyordu. Fakat, Resûl-ü Ekrem'in mübarek hücresinde bulunan ve O'nun oturduğu sedire doğru gidip, oturmaya yeltenen babasının kolundan tutup, itiyor: "Sen oraya oturamazsın!" diyordu. Ebu Süfyan: "Beni mi yataktan, yatağı mı benden kıskandın?" deyince de: "O, Peygamber'in oturduğu sedirdir. Sen necis bir insansın, o sedire sürünemezsin baba." diyordu.(52) Resûl-ü Ekrem'e bağlılık. O'na tam bir sadakat.Kâlblerin O'ndan inhiraf etmemesi, O'nda fena bulması. İnsan fena fi’r-Resûl olmalı, fena fil Kur'an olmalı, fena fillah olmalı, kendi şahsî isteklerini ve arzularını unutmalı, Allah'ın Resûlü'nün ve Kur'ân'ın emir ve isteklerinde fani olmalı öylece yaşamalı. Ortada sadece Kur'ân kalmalı: "Bana istikametli hayatı, muvaffakiyet ve zafer ufkunu gösteren Kur'ân'dır" demeli. Heveslerimiz ve behimi arzularımız adına olan şeyleri O'na tercih etmemeliyiz. Mevla neyi istemişse yapmalı, neyi istememişse yapmamalıyız. Böyle bir anlayışla sadakat, feragat ve fedakarlık içinde olmalıyız.[/FONT] [FONT=Tahoma]Resûlullah'a sadakat mevzuunda anlatılacak yüzlerce, binlerce misal vardır. Hubeyb'in kahramanlığı, Resul-ü Ekrem'i herşeye tercih etmesi.. Zeyd İbn-i Desinne'ye "Sen şu anda idam edileceksin. Yerinde Muhammed'in bulunmasını, kendinin çoluk-çocuğunla birlikte olmanı arzu eder miydin?" denildiğinde, kükreyip, "Ben bin defa ölsem bile Resûl-ü Ekrem'in zülfünün dağılmasını istemem! Yerimde olmasını arzu etmem!" diyerek, idam edilip, parçalanırken bile sadakatini göstermesi..(53) Zeyd İbni Sa'd'ın büyük bir kahramanlık nişanesi izhar ederek. Yemame'de aynı sadakatla Resûl-ü Ekrem'in açtığı yol ve çığır için canını feda etmesi.. Ve Sa'd İbn-i Rebi' gibi, Abdullah bin Cahş gibi, Sümeyye Hatun gibi, Nesibe Hatun gibi daha binlerce sadık kahraman vardır. [/FONT] [FONT=Tahoma]Bezzar anlatıyor: "Ensardan genç bir çocuk olan Talha, Resûl-ü Ekrem'in huzuruna gelip 'Ben de dehalet ediyorum. Biat ediyorum.' dedi. Nazar-ı gayb bînîsîyle O'nun kâlbini yoklayıp, müşahade edip samimi olduğunu gören Allah Resûlü oradakilere de göstermek için ferman etti: 'Eğer sen, bana hakîkaten sadık bir biat edeceksen.Git babanı öldür, gel.' Talha kılıcı eline aldığı gibi koşunca. Resûlullah 'Gel. Ben sıla-i rahimi kat' için gönderilmiş bir insan değilim. Ben, Rahmetenlilaleminim. Rahmet için gönderildim.Fakat senin sadakatini görmek istedim.' dedi. Belki maksad-ı nebevî başkalarına göstermek, bize de göstermekti."(54)[/FONT] [FONT=Tahoma]Talha kısa zaman sonra yatağa düştü, ölümcül hasta oldu. Resûl-ü Ekrem'i görmek istedi. Resûl-ü Ekrem yanına gidip Talha'yı gördüğü zaman, ölümünün yakın olduğunu anladı: "Talha gidiyor" dedi. Hergün namazdan sonra yanına uğruyor, hatırını sorup gönlünü alıyordu. Vefat edeceği gün de: "Birşey olursa çağırın, namazında bulunayım" demişti. Talha ise eli-ayağı soğuyup, canı boğazına geldiği zaman: "Bizim mahallemiz uzak bir mahalle. Ben vefat edersem Resûl-ü Ekrem'i cenazeme çağırmayın. Korkarım ki, Yahudiler bir fenalık yaparlar, yılan, akrep, çıyan gibi haşereler zarar verirler. Ona bir fenalık gelmesin. Beni gömün, gündüz haber verirsiniz." diyordu. O çocuk, böyle şeyler düşünüyor ve söylüyordu. Vefat edince de dediği gibi yaptılar. Adet olduğu üzere gece, namazını kılıp, gömdüler. Sabah namazında da: "Ya Resûlallah Talha vefat etti ve gömdük" dediler. Resûlullah müteessir oldu.Mezarının başına gitti. Ellerini kaldırıp şöyle dua etti: "Allahım sen Talha'yı, o sana gülüyor, sen de ona gülüyor, öyle karşıla. Allah'ım rıza ve rıdvanınla karşıla. Huzuruna geldiği an mütebessim ol Allahım." O tebessüm-ü mukaddes nasıldır bilemiyoruz. Ama Resûlullah Efendimiz: "Mukaddes bir tebessümle, sen onu öyle karşıla, o da seni öyle karşılasın" diyerek dua ediyorlardı.(55)[/FONT] [FONT=Tahoma]O'nlar erkeği, kadını ve çocuğuyla topyekün şuurlu bir cemaattiler. O mümtaz cemaat böyle yaşadığı için tarihin akışını müsbet bir mecraya çevirmişti. Bugün çok azına şahit olduğumuz böyle sadakat numunelerinin çoğalmasını, Kur'ân, Allah ve Resûlullah namına istiyoruz. Böylece hadiselerin akışını değiştirecek, kafire aman vermeyecek olan imdad-ı îlahiye yetişecektir. Elverir ki, mü'minler sadakatlarında sabit, kaim ve daim olsunlar.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]FEDAKÂRLIK [/FONT] [/B][FONT=Tahoma]…Baştan fedakârlığı göze almayan, alamayan insanlar, asla dâvâ insanı olamazlar. Dâvâ insanı olmayan kimselerin başarılı olmaları da söz konusu değildir. Evet, gerektiği yerde mal, gerektiği yerde can, hatta evlad ü iyal, makam, mansıp, şöhret.. vs. gibi çoklarının dilbeste olduğu, gaye-i hayâl bildiği şeyleri, bir çırpıda terketmeye hazır olanlar ve bunların sahip çıktıkları dâvâ neticede varıp zirvelere oturması muhakkak ve mukadderdir.[/FONT] [FONT=Tahoma]İşte Allah Resûlü (s.a.s) de Mekke'de dâvâsının temellerini atarken başta kendisi ve sonra da yakın çevresinden başlayarak, dâvâsına gönül veren bütün insanlara bu fedakârlık ruhunu aşılamış, anlatmış ve yaşayarak da göstermiştir. Mesela, Hz. Hatice (r.anha), Nebiler Serveri'nin ilk eşi, dünya ve âhiretin sultanı Hz. Muhammed (s.a.s)'e daha isteme sıkıntısını bile yaşatmadan, varını-yoğunu inandığı o kudsî dâvâ uğruna harcamıştır. Mekke müşriklerine İslâm'ı anlatmaya yönelik verilen ziyafetlerin tüm masraflarını O karşılamıştır.. ve İslâm öncesi Mekke'nin en zenginlerinden biri olan bu şanlı kadın, vefat ettiğinde her hâlde kefen bezi alacak kadar bile olsa imkânı kalmamıştı.[/FONT] [FONT=Tahoma]Her dâvâ insanı, mâlik olduğu maddî imkânları sarfetmesinin yanında, doğup büyüdüğü çevreyi yine sadece dinini, düşüncesini, hürriyetini, insanlığını daha iyi duyup yaşayabilmesi için icabında terk etmesi de, yani onun hicreti de fedakârlığın ayrı bir buududur. Bakın, başta Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali (r.anhüm) olmak üzere zengin-fakir, genç-yaşlı, kadın-erkek.. hemen hepsi hicret etmişlerdir. Ve hicret edip ata yurtlarını, ana yurtlarını terk ederken, bütün mal varlıklarını da, Mekke'nin zalim ve cebbar insanlarına bırakmışlar ve ancak yol azığı olabilecek miktarda çok az bir şeyi beraberlerinde götürebilmişlerdir. Evet, Muhacirler inandığı, gönül verdiği dâvâlarını tebliğ ve temsil etme için böylesi fedakârlığa katlanırken, Medine'de onlara kucak açan, onları bağırlarına basan Ensar da fedakârlığın ayrı bir derinliğiyle onlara karşılık vermiştir. Evet, Ensar aynı dine inandıkları Mekkeli kardeşlerini, fakir olmalarına, çiftçilikle geçinmelerine rağmen bağırlarına basmış ve onlara fevkalade civanmertçe davranmışlardır.[/FONT] [FONT=Tahoma]Günümüzün irşâd ve tebliğ erleri de, hemen her sahada hep bir zirve toplumu sayılan Ashab-ı Kiram tarafından temsil edilmiş bu fedakârlık anlayışını hayatlarına tatbikle aynı performansı göstermek zorundadırlar. Aksi hâlde başta da ifade ettiğimiz gibi, bu kişilerin tebliğ çalışmalarında başarılı olmaları düşünülemez.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]FEDAKÂRLIKTA KEMAL [/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Fedakârlık herşeyden evvel, nefsin sefil arzularına karşı koymakla başlar ve topluluğun mutluluğu adına, kendi saadet ve hazlarını unutmakla kemale erer...[/FONT] [B][FONT=Tahoma]HAM RUHLAR[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Devr-i Saâdet sonrasını kana-irine boğan, çilesiz ruhlardı. Daha sonraki devirlerde, birbirinden baskın, bütün hoyratlıkların ve azgınlıkların arkasında da, yine hep bu ızdırapsız ruhlar vardı. Bir kere olsun, sahib olduğu şeyler uğrunda aç-susuz kalmayan; yurt-yuva adına fedâkârlık göstermeyen, belli bir dönemin zarurî sarsıntılarına, sıkıntılarına ma’ruz kalmayan ızdırapsızlar... Zaten hayatını, madde ve konforun levsiyatı içinde geçiren böyle ham ruhlardan, hangi fedakârlık beklenebilir ki? Fedakârlık herşeyden evvel, nefsin sefil arzularına karşı koymakla başlar ve toplumun mutluluğu adına kendi saâdet ve hazlarını unutmakla kemâle erer. Yoksa, her fedakârlık iddiası bir aldatmaca ve toplumun yüzüne savrulmuş koca bir yalandır..[/FONT] [B][FONT=Tahoma]DİĞERGÂMLIK[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Bu milletin yeniden dirilmesi, tarihin geçmiş sahifelerinde kalan o şanlı maziyi yeniden yaşaması, yaşatma zevkiyle yaşamaktan vazgeçen alperenlerle olacaktır. Fedakârlık, hasbîlik ve diğergâmlık duyguları ile gönlü dopdolu olan ferdler ve böyle ferdlerden müteşekkil bir cemm-i gafir (çoğunluk) olmadığı müddetçe, diriliş beklemek bir ham hayâlden öteye geçmez. Bakın, Allah Rasûlü (sav) geride bıraktığı ailelerine dünya mâmeleki (mal ve mülkü) adına ne bıraktı? Hz. Ebu Bekir’in taksim edilecek mirası var mıydı? ... Ve Hz. Ömer, hançerlendiği zaman “Bakın bakalım, malım borcumu ödeyecek mi? Ödemezse Adiyy oğullarından, onlarda da yoksa Kureyş’ten borç alıp ödeyin” diyordu..[/FONT] [FONT=Tahoma]Evet bir milleti ihya, ancak bu duygu ve düşüncedeki fertlerle olur. Öyleyse şahsınız ve aileniz adına yarınları çok düşünmeseniz de olur. Burs ile idare etmeye çalışın. Kitaplarınızı şimdiden vakfedin. Dünya sizi boşamadan evvel siz onu talak-ı selase, yani üç talakla boşayın. Ve dünyaya geldiğiniz gibi çırıl çıplak gitmek ümniyeniz olsun. Daha doğrusu kesben değil ama dünyayı kalben terkedin![/FONT] [B][FONT=Tahoma]FEDAKÂRLIKTA AYRI BİR BUUD[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Şahs-ı manevî ile alâkalı birtakım belâ ve musibetler vardır ki, bunları birtakım fedakârlar karşılar ve cemaate gelecek belâların def u ref’i için kendilerini feda ederler. Hizmet kadrosu içinde değişik münasebetlerle vefat edenler ve muhtelif belâlara dûçar olanlar hakkında böyle düşünmek daha muvafık olur. [/FONT] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
İslamiyet
İslam Akaidi ve Fıkıh
Memba
Fedakarlik
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst