MUTLAK OLAN...
RAHMAN ve RAHİM olan ALLAHIN adıyla
O'nun ilmi denizine nisbetle, iki cihan bir damla su gibidir. Her günahı görür, fakat hilm ile örter.
Yeryüzü O'nun umumi sofrasıdır. Canlılar destursuz gelir, yer, yedikten başka istedikleri kadar da alır götürürler; hem de bu sofrada dost ile düşman birdir. Zalimi kahretmek istediği zaman eliden kurtulmak imkansızdır.
O'na karşı duracak bir zıd olmadığı gibi, eşi benzeride yoktur.
Öyle ulu bir padişahtır ki, cinlerin, insanların, bütün yaradılmışların taatinde müstağnidir.
Karıncalar, sinekler, kuşlar, adem oğulları, herkes, herşey O'nun emrine baş eğmektedir.
Kerem sofrasını öyle enine boyuna yaymıştır ki, Kaf dağındaki Simrüği Anka da rızkını o sofradan yemektedir.
Zâti şerifi latiftir, Keremi heryere yayılmıştır, işleri bitiren O’dur, mahLukatın Rabbı ve sahibidir; en gizli sırlara vâkıftır.
Büyüklük, benlik ancak O’na yaraşır. Çünkü saltanatı kadim, zâtı her şeyden ganidir.
Birinin başına talih tacını giydirir; bir diğerini de tahtından kara toprağa indirir.
Birisinin başında saadet tacı, diğerinin başında şakavet çulu vardır.
İbrahim’e ateşi gülzar eder. Birtakımlarınıda Nil suyu yoluyla ateşe gönderir. Hûlasa bahtiyarlık da, bedbahtlıkta pnun fermanıyla olmaktadır.
Perde arkasında işlenen gizli günahları görür, fakat perdenin üzerine bir perde daha örter.
Eğer Celâl sıfatıyla tecelli edecek olsa, meleklerinde dehşetten kulakları işitmez, dilleri tutulur.
Eğer Cemal sıfatıyla <buyurun lûtfuma> diyecek olsa, şeytan bile <bu lûtufta benimde payım var> demeğe başlar.
O’nun büyüklüğü huzurunda büyükler, büyüklüğü tasavvur dahi edemezler.
Darda kalanlara acır; onlara yakın olur; yalvaranların dualarına icabet eder.
Henüz vuku bulmamış halleri, ifşa edilmemiş sırları hep bilir.
Yukarıyı, aşağıyı kudretle tutup hıfzeden O’dur; hesap günü kurulacak divanın Hakimi yalnız O’dur.
Herkes O’na itaatte mecburdur. Kimse O’nun sözünden bir harfine parmak uzatamaz.
Her işi iyi olan ve iyiyi beğenip seven bir Kadîmdir; kaza kalemi ile ana karnında çocuklara şekil verir.
Toprak yaygısını, evliyaların seccadesi gibi, su üzerine sermiştir.
Ay ile güneşi, denizde yüzen bir gemi gibi şarktan gabya sevkeder.
Yeri yarattığı zaman arz sarsıntıdan muzdarip oldu. Onun bu titremeden kurtarmak için eteğine çivi
vazifesini gören dağlar çaktı.
Bir damla suya peri gibi suret verir. Su üzerine kim resim yapabilmiştir?
Taşın sulbünden lâ’l ve firuze yaratır; yeşil dalların üzerine lâ’le benzeyen kırmızı güller kondurur.
Hiçbir zerre yoktur ki, O, onu bilmesin. Zira, O’na göre açık gizli birdir.
Karınca aciz, yılan elsiz ayaksızdır. İşte bu aciz varlıkların rızkını O, hazırlar, verir.
O, <ol> deyince , yokluktan varlık husule geldi. Yoktan var etmeği O’dan başka kim yapabilir?
Bu varlığı tekrar yokluğa, oradanda mahşet sahrasına götürür.
Bütün cihan O’nun ilâhiyetinde müttefik olmakla beraber, Zâtının mahiyetini bilmekten acizdirler.
İnsanlar O’nun büyüklüğünü, gözler O’nun kemalinin nihayetini bulamamışlardır.
Vehm kuşu ne kadar yükselse, O’nun Zâtı’nın evcinde uçamaz; akıl ne kadar düşünse, O’nun vasfının eteğine el eleştiremez.
O’nun mahiyeti öyle bir girdaptır ki; bu girdapta binlerce akıl gemileri batmış, hem de, öyle batmış ki, bir tahtası olsun kenara çıkamamıştır.
Ben de, gecelerce, bu uçsuz bucaksız düşüncelere daldım ve dehşet kolumdan tutup bana: <Kalk, ne yapıyorsun? Vazgeç. O’nun ilmi kainatı ihata etmiştir, senin küçük aklın onu nasıl ihata eder? Ne idrâk
O’nun künhüne erişebilir, ne fikir O’nun sıfatlarını hakkıyle anlar..> dedi. O’nun zatını ancak kendi bilir. Bu merhalede akla yol yoktur.
Evet, bir kimsenin belâgatte Sehban’a yetişmesi mümkün, fakat eşi, benzeri olmayan Süphanın künhüne erişilmesi muhaldir.
Bu öyle olmaz bir şeydir ki; Cenabı Hakkın nice has kulları bu vadide at sürmüşler, fakat sonunda:
_<Yarabbi, Senin ettiğin senâ şeklinde Senin evsafını sayamam…> diye atlarının dizginlerini çekmiş, durmuşlardır.
Evet, her yerde at sürmek olmaz. Öyle yerler olur ki, orada, kalkanı atarak kaçmak lazım gelir. Bir sâlik bu sırra mahrem oldu mu, artık geri dönemez. Bu sırrı ifşa edemez.
Kime ki bu mecliste dolu sunarlar, ona o kadeh içinde bîhuşluk ilacını verirler.
Bir doğan olur ki, gözleri dikili olur; bir doğanda bulunur ki, gözleri açık fakat kanatları yanmış olur.
Karun’un hazinesine kimse girememiştir. Şayet girmişse orada kalmış, bir daha çıkamamıştır.
Âkil olan bu kan denizinden ürker. Zira kimse orada gemisini kurtaramamıştır.
Eğer sen bu yolda yürümek istiyorsan evvela, sen geri getirecek atı sihirleyip onu dönemiyecek hale getirmelisin.
Gökler aynasına sık sık bakmalı, tedricen saffet kesbetmelisin.
Bu sayede belki aşkı ilahinin kokusu seni mesteder. (Elüstü) bezmindeki zamanını ararsın; isteyerek yürür, yol alır, o makama erişir, oradanda muhabbet kanadiyle uçarsın. O makamdan senin içi yakin hâsıl olur. Bu yakin sayesinde hayal perdeleri yırtılır. Cenabı Hak ile senin aranda encak celâl perdesi kalır.
Artık akıl beygiri daha ileri gidemez. Hayret onu dizgininden tutup <dur> der.
Bu tevhit denizinde ancak çalışan insan arzusuna vâsıl olmuştur. Mürşidin arkasından gitmeyen yolunu kaybeder.
Bu yoldan, yani Hazreti Peygamber yolundan sapanlar çok gitmişlerse de, başları dönmüş, perişan olmuşlardır.
Hazreti Peygamberin hilafını yol intihap eden asla bir menzile erişemeyecektir.
Ey (Sadi), safa yoluna Hazreti Mustafa’nın izine düşmekten başka bir suretle gitmek mümkündür zannetme.