Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Günün Risale-i Nur Dersi
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="harp" data-source="post: 221966" data-attributes="member: 1008315"><p>Nur’dan zarar gelmez</p><p> 13 Kasım 2010 / 00:01</p><p> Günün Risale-i Nur dersi...</p><p> </p><p> <strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p><p> Suâl: "Ey Seydâ! İstanbul'a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?" </p><p> Cevap: Müjde getirdim.</p><p> </p><p> Suâl: "Müjde ne demek? Bâzılar, bize, 'Sizin için fenalık var' diyorlar." </p><p> Cevap: Nurdan zarar gelmez; gelirse, huffâşa gelir, murdar şeylere gelir. Size, cemî kuvvetimle, yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; 'umum İslâmın, lâsiyyemâ Osmânîlerin, bâhusus Ekrâdın saadetinin fecr-i sâdıkının geldiğini, hattâ Bâşid başında görüyorum.</p><p> (Ümitsizlik ve karamsarlığın sembolü olan Arap filozof ve şâiri Ebû Alâi'l-Maarrîye rağmen)</p><p> Faraza, şu devletin yarı milleti, pahasında verilse idi gene erzân ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz!</p><p> Suâl: "Biz öyle işitmedik." </p><p> Cevap: Şeytanın arkadaşları çoktur...</p><p> Suâl: "Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve suâlleri hallet." </p><p> Cevap: Elbette; fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam.</p><p> Suâl: "İstibdat nedir? Meşrûtiyet nedir?" Diğeri: "Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık." Başkası: "Dînimize zarar yok mu?" Daha başkası: "Jön Türkler şöyledirler, böyledirler, bizi de zarardîde edecekler." Diğeri: "Gayr-i müslim, nasıl asker olacak?" İlâ âhir... </p><p> Cevap: Yahu, şu gürültülü, karma karışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevap vereceğim?</p><p> Suâl: "Kâide-i suâli sen göster?" </p><p> Cevap: Meşrûtiyet kânunuyla suâl ediniz. Yani içinizde bir iki zekî adamı intihap ediniz; tâ size vekil olarak müşteri olup, suâl etsin. Siz de dinleyiniz. </p><p> Onlar: "Peki, peki..."</p><p> Suâl: "İstibdat nedir; meşrûtiyet nedir?" </p><p> Cevap: İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hattâ herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne'l-İslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır.</p><p> Evet, taklidin pederi ve istibdâd-ı siyâsînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mûtezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir. (Münazarat sh. 20)</p><p> <strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></p><p> <strong>SÖZLÜK:</strong></p><p> AĞRÂZ : Garazlar, maksatlar.</p><p> BÂHUSUS : Bilhassa, özellikle, bununla beraber.</p><p> BEYNE'L-İSLÂM : Müslümanlar arasında.</p><p> CEBİR (CEBR) : Zorlama, baskı.</p><p> CEBRİYE : insanın irâdesini inkâr ederek, kulun, rüzgâr önündeki yaprak gibi, kaderin mahkûmu olduğunu ileri süren bâtıl îtikadî bir mezhep.</p><p> CEMÎ : Bütün . (gramerde) çokluk bildiren kelime, çoğul.</p><p> DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma.</p><p> EKRÂD : Kürtler.</p><p> ERZÂN : Ucuz.</p><p> ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı</p><p> FARAZÂ : Meselâ, say ki, tut ki, diyelim ki.</p><p> FECR-İ SÂDIK : Gerçek aydınlık, sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan beyaz aydınlık.</p><p> FIRKA : Grup, parti, topluluk, tümen.</p><p> GAYR-I MÜSLİM : Müslüman olmayanlar. İslâmiyete girmeyenler.</p><p> HUFFÂŞ : Yarasa.</p><p> HUSÛMET : Düşmanlık. Kin beslemek.</p><p> İHTİLÂFÂT : Birbirine zıt ve farklı şeyler, farklılıklar.</p><p> ÎKA : Ortaya çıkarma, meydana getirme.</p><p> İNKILÂBAT-I AZÎME : Büyük değişiklikler. (Meşrutiyetin ilanı gibi)</p><p> İNTİHAB : Seçmek, ayırıp beğenmek.</p><p> İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak</p><p> İSTİNAD : Dayanma, güvenme.</p><p> KÁİDE-İ SUÂL : Soru sorma kaidesi, prensibi.</p><p> LÂSİYYEMÂ : Bilhassa, husûsan, özellikle.</p><p> MÂHİ : Mahveden. Ortadan kaldıran.</p><p> MEŞRÛTİYET : Bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi.</p><p> MUÂMELE-İ KEYFİYE : Keyfî muâmele. Kanunsuz işlem yapma.</p><p> MURDAR : Leş, kokuşmuş, Pis, kirli.</p><p> MÛTEZİLE : Emevîler devrinde ortaya çıkan ve Allah'ı tenzih etmek maksadıyla meseleleri sırf akılla izaha çalışan ve #Kul fiilinin yaratıcısıdır# görüşüne inanan bâtıl bir îtikadî mezhep.</p><p> MÜRCİE : İnsanların yaptıkları fiiller husûsunda iyi kötü gibi değerlendirmelerde bulunmayıp Allah'a havâle eden bâtıl îtikadî bir mezhep.</p><p> MÜŞEVVEŞ : Karmakarışık, düzensiz, anlaşılmaz.</p><p> PAHA : Fiyat, kıymet.</p><p> RÂFIZÎ : Bırakan; kurallardan ve nizamdan ayrılan; Şiî gruplarından olup Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'i kabul etmeyen, hak mezhepten ayrılmış, namazsız, îtikadı bozuk kimse.</p><p> REY-İ VÂHİD : Tek bir kişinin görüşü, arzusu.</p><p> SEFÂLET : Perişanlık, yoksulluk.</p><p> SEFİL : Sefâlet çeken, sıkıntıda olan, perişan.</p><p> SEYDÂ : #Üstâdım ve efendim# mânâsında âlimler için kullanılan bir hitap şekli.</p><p> SİRÂYET : Bulaşma, yayılmak, gelişmek.</p><p> SÛ-İ İSTİMÂL : Birşeyi kötüye kullanma.</p><p> TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük.</p><p> TAKLİD : Benzetmeye ve benzemeye çalışmak, benzerini yapmak, birine benzemeye çalışmak.</p><p> TEVLİD : Doğurma, netice verme.</p><p> TEVLİD : Doğurma, netice verme.</p><p> ZARARDÎDE : Zarar görmek.</p><p> ZİLLET : Aşağılık, horluk, alçaklık.</p><p> ZULMET : Karanlık.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="harp, post: 221966, member: 1008315"] Nur’dan zarar gelmez 13 Kasım 2010 / 00:01 Günün Risale-i Nur dersi... [B]Bismillahirrahmanirrahim[/B] Suâl: "Ey Seydâ! İstanbul'a gittin. Bu inkılâb-ı azîmi gördün. Mühim işler içine girdin. Bize ne getirdin?" Cevap: Müjde getirdim. Suâl: "Müjde ne demek? Bâzılar, bize, 'Sizin için fenalık var' diyorlar." Cevap: Nurdan zarar gelmez; gelirse, huffâşa gelir, murdar şeylere gelir. Size, cemî kuvvetimle, yalnız Kürdistana değil, belki âleme işittirecek tarzda bağırarak müjde veriyorum ki; 'umum İslâmın, lâsiyyemâ Osmânîlerin, bâhusus Ekrâdın saadetinin fecr-i sâdıkının geldiğini, hattâ Bâşid başında görüyorum. (Ümitsizlik ve karamsarlığın sembolü olan Arap filozof ve şâiri Ebû Alâi'l-Maarrîye rağmen) Faraza, şu devletin yarı milleti, pahasında verilse idi gene erzân ve zulmetle beraber yansa idi gene ucuz! Suâl: "Biz öyle işitmedik." Cevap: Şeytanın arkadaşları çoktur... Suâl: "Öyle ise zihnimize gelen şüpheleri ve suâlleri hallet." Cevap: Elbette; fakat müşteri olmadan, istemeden malımı satmam. Suâl: "İstibdat nedir? Meşrûtiyet nedir?" Diğeri: "Ermeniler ağa oldular. Biz sefil kaldık." Başkası: "Dînimize zarar yok mu?" Daha başkası: "Jön Türkler şöyledirler, böyledirler, bizi de zarardîde edecekler." Diğeri: "Gayr-i müslim, nasıl asker olacak?" İlâ âhir... Cevap: Yahu, şu gürültülü, karma karışık, sizin gibi intizamsız suâllerinize nasıl cevap vereceğim? Suâl: "Kâide-i suâli sen göster?" Cevap: Meşrûtiyet kânunuyla suâl ediniz. Yani içinizde bir iki zekî adamı intihap ediniz; tâ size vekil olarak müşteri olup, suâl etsin. Siz de dinleyiniz. Onlar: "Peki, peki..." Suâl: "İstibdat nedir; meşrûtiyet nedir?" Cevap: İstibdat tahakkümdür, muâmele-i keyfiyedir, kuvvete istinad ile cebirdir, rey-i vâhiddir, sû-i istimâlâta gâyet müsâit bir zemindir, zulmün temelidir, insâniyetin mâhisidir. Sefâlet derelerinin esfel-i sâfilînine insanı tekerlendiren ve âlem-i İslâmiyeti zillet ve sefâlete düşürttüren ve ağrâz ve husûmeti uyandıran ve İslâmiyeti zehirlendiren, hattâ herşeye sirâyet ile zehrini atan, o derece ihtilâfâtı beyne'l-İslâm îkâ edip, Mûtezile, Cebriye, Mürcie gibi dalâlet fırkalarını tevlid eden, istibdattır. Evet, taklidin pederi ve istibdâd-ı siyâsînin veledi olan istibdâd-ı ilmîdir ki, Cebriye, Râfıziye, Mûtezile gibi İslâmiyeti müşevveş eden fırkaları tevlid etmiştir. (Münazarat sh. 20) [B]Bediüzzaman Said Nursi[/B] [B]SÖZLÜK:[/B] AĞRÂZ : Garazlar, maksatlar. BÂHUSUS : Bilhassa, özellikle, bununla beraber. BEYNE'L-İSLÂM : Müslümanlar arasında. CEBİR (CEBR) : Zorlama, baskı. CEBRİYE : insanın irâdesini inkâr ederek, kulun, rüzgâr önündeki yaprak gibi, kaderin mahkûmu olduğunu ileri süren bâtıl îtikadî bir mezhep. CEMÎ : Bütün . (gramerde) çokluk bildiren kelime, çoğul. DALÂLET : Hak ve hakîkatten, dinden sapma, ayrılma; azma. EKRÂD : Kürtler. ERZÂN : Ucuz. ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı FARAZÂ : Meselâ, say ki, tut ki, diyelim ki. FECR-İ SÂDIK : Gerçek aydınlık, sabaha karşı doğu ufkunda yayılmaya başlayan beyaz aydınlık. FIRKA : Grup, parti, topluluk, tümen. GAYR-I MÜSLİM : Müslüman olmayanlar. İslâmiyete girmeyenler. HUFFÂŞ : Yarasa. HUSÛMET : Düşmanlık. Kin beslemek. İHTİLÂFÂT : Birbirine zıt ve farklı şeyler, farklılıklar. ÎKA : Ortaya çıkarma, meydana getirme. İNKILÂBAT-I AZÎME : Büyük değişiklikler. (Meşrutiyetin ilanı gibi) İNTİHAB : Seçmek, ayırıp beğenmek. İNTİZAM : Tertib, düzen, nizam üzere olmak İSTİNAD : Dayanma, güvenme. KÁİDE-İ SUÂL : Soru sorma kaidesi, prensibi. LÂSİYYEMÂ : Bilhassa, husûsan, özellikle. MÂHİ : Mahveden. Ortadan kaldıran. MEŞRÛTİYET : Bir hükümdarın başkanlığı altındaki millet meclisi ile idâre edilen devlet sistemi. MUÂMELE-İ KEYFİYE : Keyfî muâmele. Kanunsuz işlem yapma. MURDAR : Leş, kokuşmuş, Pis, kirli. MÛTEZİLE : Emevîler devrinde ortaya çıkan ve Allah'ı tenzih etmek maksadıyla meseleleri sırf akılla izaha çalışan ve #Kul fiilinin yaratıcısıdır# görüşüne inanan bâtıl bir îtikadî mezhep. MÜRCİE : İnsanların yaptıkları fiiller husûsunda iyi kötü gibi değerlendirmelerde bulunmayıp Allah'a havâle eden bâtıl îtikadî bir mezhep. MÜŞEVVEŞ : Karmakarışık, düzensiz, anlaşılmaz. PAHA : Fiyat, kıymet. RÂFIZÎ : Bırakan; kurallardan ve nizamdan ayrılan; Şiî gruplarından olup Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer'i kabul etmeyen, hak mezhepten ayrılmış, namazsız, îtikadı bozuk kimse. REY-İ VÂHİD : Tek bir kişinin görüşü, arzusu. SEFÂLET : Perişanlık, yoksulluk. SEFİL : Sefâlet çeken, sıkıntıda olan, perişan. SEYDÂ : #Üstâdım ve efendim# mânâsında âlimler için kullanılan bir hitap şekli. SİRÂYET : Bulaşma, yayılmak, gelişmek. SÛ-İ İSTİMÂL : Birşeyi kötüye kullanma. TAHAKKÜM : Zorbalık etme; zorla hükmetme, mânevî baskı. Diktatörlük. TAKLİD : Benzetmeye ve benzemeye çalışmak, benzerini yapmak, birine benzemeye çalışmak. TEVLİD : Doğurma, netice verme. TEVLİD : Doğurma, netice verme. ZARARDÎDE : Zarar görmek. ZİLLET : Aşağılık, horluk, alçaklık. ZULMET : Karanlık. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Günün Risale-i Nur Dersi
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst