Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Günün Risale-i Nur Dersi
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="harp" data-source="post: 227462" data-attributes="member: 1008315"><p>Al-i beyt muhabbeti Risale-i Nur’da esastır</p><p> 20 Aralık 2010 / 00:01</p><p> Günün Risale-i Nur dersi</p><p> </p><p> <em><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></p><p> Aziz, muhterem kardeşim,</p><p> Evvelâ zatınızın bir risale kadar câmi ve uzun ve müdakkikane hararetli mektubunuzu kemâl-i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyan ediyorum ki, <span style="color: #FF0000"><strong>Risale-i Nur’un üstadı ve Risale-i Nur’a Celcelutiye Kasidesinde rumuzlu işaretiyle pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i imaniyede hususî üstadım, İmam-ı Ali’dir (r.a.).</strong></span></p><p> Ve (1) قُلْ لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى âyetinin nassıyla, <span style="color: #0000FF"><strong>Âl-i Beytin muhabbeti, Risale-i Nur’da ve mesleğimizde bir esastır ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihette Nur’un hakikî şakirtlerinde olmamak lâzım geliyor.</strong></span> Fakat, madem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet ihtilâfdan istifade edip, ehl-i imanı şaşırtıp ve şeâiri bozarak Kur’ân ve iman aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müthiş düşmana karşı cüz’î teferruata dair medar-ı ihtilâf münakaşaların kapısını açmamak gerektir.</p><p> Hem, ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzumu yok. Onlar, dar-ı âhirete, mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyan etmek, emrolunan muhabbet-i Âl-i beytin muktezası değildir ve lâzım da değildir diye, <span style="color: #800080"><strong>Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı menetmişler.</strong></span> Çünkü Vâkıa-i Cemelde Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir ve Talha ve Âişe-i Sıddîka (r.a.) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip, “Hazret-i Ali (r.a.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle affedilir.”</p><p> Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhepleri İslâmiyete zarar vermesin diye, Sıffîn Harbindeki bâğîlerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar.</p><p> Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere ilm-i kelâmın büyük allâmesi olan Sadeddin-i Taftazanî, “Yezide lânet caizdir” demiş; fakat “Lânet vaciptir” dememiş. “Hayırdır ve sevabı vardır” dememiş. Çünkü, hem Kur’ân’ı, hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer’an bir adam, hiç mel’unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü, zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar amel-i salihte dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena...</p><p> <span style="color: #FF0000"><strong>İşte şimdi gizli münafıklar, Vehhâbîlik damarıyla en ziyade İslâmiyeti ve hakikat-i Kur’âniyeyi muhafazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikati Alevîlikle ittiham etmekle birbiri aleyhinde istimal ederek dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmaya çalışanlar meydanda geziyorlar.</strong></span> Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun; benim ve Risale-i Nur’un aleyhinde istimal edilen en tesirli vasıtayı hocalardan bulmuşlar.</p><p> Şimdi Haremeyn-i Şerîfeyne hükmeden Vehhâbîler ve meşhur, dehşetli dâhîlerden İbnü’t-Teymiye ve İbnü’l-Kayyim-i Cevzî’nin pek acip ve cazibedar eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, <span style="color: #0000FF"><strong>hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid’alara müsaadekâr meşreplerini kendilerine perde yapmak isteyen, bid’alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet-i Âl-i Beytten gelen ve şimdi izharı lâzım olmayan içtihadınızı vesile ederek hem sana, hem Nur şakirtlerine darbe vurabilirler. </strong></span>Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevap yok. Çünkü tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok.</p><p> İşte bu hakikat içindir ki, ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer olarak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikate müstenid olan kanun u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahis ve münakaşa etmeyi caiz görmemişler, menfaatsiz, zararı var demişler.</p><p> Hem o harplerde, çok ehemmiyetli Sahabeler, nasılsa iki tarafda bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakikî Sahabelere, Talha ve Zübeyir (r.a.) gibi Aşere i Mübeşşereye dahi tarafgirane bir inkâr, bir itiraz kalbe gelir. Hatâ varsa da tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzumsuz, zararlı, şeriat emretmeden o ahvalleri tetkik etmektense, şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran, binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü’min ve müdakkik bir zatın vazife-i kudsiyesine muvafık gelemez.</p><p> Hattâ Sabri ile küçücük münakaşanız, hem Risale-i Nur’a, hem hakaik-i imaniyenin intişarına ehemmiyetli zarar verdiğini senden saklamam. Aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra senin gibi ehl-i tahkik bir âlimin Risale-i Nur’a oraca ehemmiyetli bir hizmete vesile olacak Sabri oraya gelmesi, ikinizden büyük bir hizmet-i Nuriye beklerken, bilâkis üç cihetle Nura zarar geldiğini hissettim ve gördüm. Acaba neden bu zarar olmuş diye, iki üç gün sonra haber aldım ki, Sabri, mânâsız, lüzumsuz seninle münakaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. “Eyvah!” dedim. “Yâ Rab! Erzurum’dan imdadıma yetişen bu iki zâtın münakaşasını musalâhaya tebdil et” diye dua ettim. <span style="color: #800080"><strong>Risale-i Nur’un İhlâs Lem’alarında denildiği gibi, şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhânîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, nizâ etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor.</strong></span> Senin, hamiyet-i diniye ve tecrübe-i ilmiye ve Nurlara karşı alâkanızdan rica ediyorum ki, Sabri ile geçen macerayı unutmaya çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münakaşa ile söylemiş. Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffaret olur.</p><p> Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nura ve Nur vasıtasıyla imana öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlicenaplığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız.</p><p> Sahabelerin bir kısmı, o harplerde, adalet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer’iyeyi düşünüp tâbi olarak, Hazret-i Ali’nin (r.a.) takip ettiği adalet-i hakikiye ve azîmet-i şer’iyye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terk edip, muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini, hattâ İmam-ı Ali’nin (r.a.) kardeşi Ukayl ve “Habrü’l-Ümme” ünvanını alan Abdullah ibni Abbas dahi bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, (2) مِنْ مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esasiye-i şer’iyeye binaen (3) طَهَّرَ اللهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek caiz görmüyorlar. Çünkü, itiraza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük Sahabelere, hattâ muhalif tarafında bulunan Âl-i Beytin bir kısmına ve Talha ve Zübeyir (r.a.) gibi Aşere-i Mübeşşereden büyük zatlara itiraza başlar, zem ve adavet meyli uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı kapamak taraftarıdır.</p><p> Hattâ Ehl-i Sünnetin ve ilm-i kelâmın azîm imamlarından meşhur Sadeddin-i Taftazanî, Yezid ve Velid hakkında tel’in ve tadlile cevaz vermesine mukabil, Seyyid Şerif Cürcanî gibi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velid, zalim ve gaddar ve fâcirdirler; fakat sekeratta imansız gittikleri gaybîdir. Ve kat’î bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass-ı kat’î ve delil-i kat’î bulunmadığı vakit, imanla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimali olduğundan, öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki</p><p> (4)لَعْنَةُ اللهِ عَلَى الظَّالِمِينَ وَالْمُنَافِقِينَ gibi umumî bir ünvan ile lânet caiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur” diye Sadeddin-i Taftazanî’ye mukabele etmişler.</p><p> Senin müdakkikane ve âlimâne mektubuna karşı uzun cevap yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim. <em>(Emirdağ Lâhikası, Emirdağ Lâhikası-1, 152)</em></p><p> (5)<strong>اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى</strong></p><p> <strong>Said Nursî</strong></p><p> <u><strong>Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler :</strong></u></p><p><u><strong> </strong></u>1 : “De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” Şûrâ Sûresi, 42:23. </p><p> 2 : Fitne kapılarını kapatmak şeriatın güzelliklerindendir. </p><p> 3 : “Cenâb-ı Hak ellerimizi o kanlı hâdiselere bulaştırmadı; o halde biz de o hâdiselerden bahsedip dilimizi bulaştırmayalım.” Ömer bin Abdülaziz’e ait bir söz. Şa’ranî, El-Yevâkit ve’l-Cevahir, 2:69; Bâcurî, Şerhü Cevheretü’t-Tevhid, 334. </p><p> 4 : Allah’ın lâneti zalimlerin ve münafıkların üzerine olsun. </p><p> 5 : Bâkî olan sadece Odur.</p><p> <u><strong>SÖZLÜK:</strong></u></p><p><u><strong> </strong></u>acip : acayip, tuhaf</p><p> adalet-i hakikiye : gerçek adalet</p><p> adalet-i izafiye/adalet-i nisbiye : zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören adalet</p><p> adavet : düşmanlık</p><p> ahval : hâller, davranışlar</p><p> âlicenaplık : yüksek ahlâk sahibi</p><p> allâme : büyük âlim</p><p> amel-i salih : dince makbul olan iyi, güzel ve faydalı iş</p><p> azîm : büyük</p><p> azîmet-i şer’iye : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsini en mükemmel şekilde eksiksiz yapmaya çalışma</p><p> bâğî : idareye başkaldıran</p><p> bahis : konu</p><p> beyan etmek : açıklamak, izah etmek</p><p> bid’a : dinin aslında olmadığı halde, sonradan dine sokulan zararlı âdet ve uygulamalar</p><p> bilâkis : aksine, tersine</p><p> bilfiil : fiilen, uygulamada</p><p> binaen : dayanarak</p><p> caiz : sakıncasız, doğru</p><p> cazibedar : cazibeli, çekici</p><p> cereyan : akım, hareket</p><p> cevaz : izin, müsaade, ruhsat</p><p> cüz’î : küçük, az, ferdî</p><p> dâhî : eşine ender rastlanır hârikulade zekî, fetânet ve hikmet sahibi</p><p> dar-ı âhiret : âhiret yurdu</p><p> delil-i kat’î : kesin delil</p><p> düstur-u esasiye-i şer’iye : şeriatın esas prensipleri, ana kanunları</p><p> ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapan kimseler</p><p> ehl-i hakikat : hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar</p><p> ehl-i iman : Allah’a inananlar, mü’minler</p><p> ehl-i tahkik : gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler</p><p> emr-i şer’î : şeriatın emri</p><p> evliya : Allah dostları, velîler</p><p> fâcir : günahkâr</p><p> fitne : ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; imtihan vesilesi olan şey</p><p> gaddar : acımasız</p><p> gaybî : bilinmeyen, görünmeyen</p><p> hadsiz : sayısız</p><p> hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, gerçekleri</p><p> hakikat : doğru ve gerçek; bir şeyin asıl mahiyeti</p><p> hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân hakikati</p><p> hakikî : asıl, gerçek</p><p> hâlet : durum, hâl</p><p> hamiyet-i diniye : dinin koruyuculuğu, dini koruma duygusu</p><p> harb : savaş</p><p> hasene : iyilik, sevap</p><p> hemşehri : aynı ilden olan kimse, memleketli</p><p> Hıristiyan ruhânîleri : Hıristiyan din adamları</p><p> hiddet : öfke</p><p> hizmet-i Nuriye : Risale-i Nur hizmeti</p><p> hususan : bilhassa, özellikle</p><p> hususî : özel</p><p> hükm-ü şer’î : şeriatın hükmü, kanunu</p><p> içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma</p><p> İhlas Lem’aları : Yirminci ve Yirmi Birinci Lem’alar</p><p> ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık</p><p> ilm-i kelâm : iman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı</p><p> intişar : yayılma</p><p> istifade etmek : faydalanmak, yararlanmak</p><p> istimal etmek : kullanmak</p><p> ittifak etmek : birleşmek</p><p> ittiham etmek : suçlamak</p><p> izhar : gösterilme, ortaya çıkarılma</p><p> kanun-u kudsiye : kutsal kanun</p><p> kat’î : kesin</p><p> keffaret : günahın bağışlanmasına vesile olan şey</p><p> kudsî : kutsal</p><p> küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Ondan gelen her şeyi inkâr etme</p><p> lânet : beddua etme</p><p> mahall-i ceza : ceza ve mükâfatın verileceği yer</p><p> medar-ı bahis : söz konusu</p><p> medar-ı ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık sebebi</p><p> medih : övgü, şükür</p><p> mel’un : lânetlenmiş, kötülenmiş</p><p> meşreb : hareket tarzı, metot</p><p> meyil : eğilim</p><p> mezhep : dinde tutulan yol, usul</p><p> mezkûr : anılan, sözü geçen</p><p> muhabbet : sevgi</p><p> muhabbet-i Âl-i Beyt : Âl-i Beyte duyulan sevgi</p><p> muhafaza : saklama, koruma</p><p> muhalif : karşı, aykırı</p><p> mukabele etmek : karşılık vermek</p><p> mukabil : karşılık</p><p> muktesidâne : iktisatlı bir şekilde</p><p> mukteza : bir şeyin gereği</p><p> musalâha : barışma</p><p> muvafık : lâyık, uygun</p><p> mü’min : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan</p><p> müdakkik : dikkatli, inceden inceye araştıran</p><p> müfrit : bir meselede aşırıya giden</p><p> mükellef : yükümlü</p><p> münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen</p><p> münakaşa etme : tartışma</p><p> müsaadekâr : müsaade edici, izin verici</p><p> müstağniyâne : ihtiyaç duymayarak, muhtaç olmayarak</p><p> müstehak : hak etmiş, lâyık</p><p> müstenid : dayanan</p><p> müteellim : elem çeken, acı duyan</p><p> müteessir : etkilenen, üzülen</p><p> nass-ı kat’î : kesin delil—Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadisler gibi</p><p> nazara almak : göz önünde bulundurmak</p><p> nazarıyla : gözüyle, bakışıyla</p><p> nizâ etme : kavga etme, uyuşmama</p><p> ruhsat-ı şer’iye : dinin verdiği izin</p><p> Sahabe : Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar</p><p> sekerat : ölüm ânı</p><p> şakirt : talebe, öğrenci</p><p> şeâir : işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler</p><p> şer’an : dinen, şeriata göre</p><p> şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi</p><p> tâbi olma : uyma</p><p> tadlil : doğru yoldan çıktığına hükmetme, dalâlette görme</p><p> tarafgirane : taraf tutarak</p><p> tarafgirlik : taraftarlık</p><p> tebdil etmek : değiştirmek</p><p> tecrübe-i ilmiye : ilmin kazandırdığı tecrübe</p><p> teferruat : ayrıntılar</p><p> tekfir : bir kişiyi küfürle itham etme, suçlama</p><p> tel’in : lânetleme, lânet okuma</p><p> umumî : genel</p><p> vacip : dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir</p><p> vazife-i kudsiye : kutsal vazife</p><p> ya Rab : ey her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ım</p><p> zâhidâne : tam bir takva içinde olarak</p><p> zem : kınama, kötüleme</p><p> zındıka : dinsizlik, inançsızlık</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="harp, post: 227462, member: 1008315"] Al-i beyt muhabbeti Risale-i Nur’da esastır 20 Aralık 2010 / 00:01 Günün Risale-i Nur dersi [I][B]Bismillahirrahmanirrahim[/B][/I] Aziz, muhterem kardeşim, Evvelâ zatınızın bir risale kadar câmi ve uzun ve müdakkikane hararetli mektubunuzu kemâl-i merakla okudum. Peşin olarak size bunu beyan ediyorum ki, [COLOR=#FF0000][B]Risale-i Nur’un üstadı ve Risale-i Nur’a Celcelutiye Kasidesinde rumuzlu işaretiyle pek çok alâkadarlık gösteren ve benim hakaik-i imaniyede hususî üstadım, İmam-ı Ali’dir (r.a.).[/B][/COLOR] Ve (1) قُلْ لاَ اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ اَجْرًا إِلاَّ الْمَوَدَّةَ فِى الْقُرْبٰى âyetinin nassıyla, [COLOR=#0000FF][B]Âl-i Beytin muhabbeti, Risale-i Nur’da ve mesleğimizde bir esastır ve Vehhâbîlik damarı, hiçbir cihette Nur’un hakikî şakirtlerinde olmamak lâzım geliyor.[/B][/COLOR] Fakat, madem bu zamanda zındıka ve ehl-i dalâlet ihtilâfdan istifade edip, ehl-i imanı şaşırtıp ve şeâiri bozarak Kur’ân ve iman aleyhinde kuvvetli cereyanları var; elbette bu müthiş düşmana karşı cüz’î teferruata dair medar-ı ihtilâf münakaşaların kapısını açmamak gerektir. Hem, ölmüş insanları zemmetmek, hiç lüzumu yok. Onlar, dar-ı âhirete, mahall-i cezaya gitmişler. Lüzumsuz, zararlı, onların kusurlarını beyan etmek, emrolunan muhabbet-i Âl-i beytin muktezası değildir ve lâzım da değildir diye, [COLOR=#800080][B]Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, Sahabeler zamanındaki fitnelerden bahis açmayı menetmişler.[/B][/COLOR] Çünkü Vâkıa-i Cemelde Aşere-i Mübeşşereden Zübeyir ve Talha ve Âişe-i Sıddîka (r.a.) bulunmasıyla Ehl-i Sünnet Velcemaat, o harbi, içtihad neticesi deyip, “Hazret-i Ali (r.a.) haklı, öteki taraf haksız; fakat içtihad neticesi olduğu cihetle affedilir.” Hem Vehhâbîlik damarı, hem müfrit Râfızîlerin mezhepleri İslâmiyete zarar vermesin diye, Sıffîn Harbindeki bâğîlerden de bahis açmayı zararlı görüyorlar. Haccac-ı Zâlim, Yezid ve Velid gibi heriflere ilm-i kelâmın büyük allâmesi olan Sadeddin-i Taftazanî, “Yezide lânet caizdir” demiş; fakat “Lânet vaciptir” dememiş. “Hayırdır ve sevabı vardır” dememiş. Çünkü, hem Kur’ân’ı, hem Peygamberi, hem bütün Sahabelerin kudsî sohbetlerini inkâr eden hadsizdir. Şimdi onlardan meydanda gezenler çoktur. Şer’an bir adam, hiç mel’unları hatıra getirmeyip lânet etmese, hiçbir zararı yok. Çünkü, zem ve lânet ise, medih ve muhabbet gibi değil; onlar amel-i salihte dahil olamaz. Eğer zararı varsa daha fena... [COLOR=#FF0000][B]İşte şimdi gizli münafıklar, Vehhâbîlik damarıyla en ziyade İslâmiyeti ve hakikat-i Kur’âniyeyi muhafazaya memur ve mükellef olan bir kısım hocaları elde edip, ehl-i hakikati Alevîlikle ittiham etmekle birbiri aleyhinde istimal ederek dehşetli bir darbeyi İslâmiyete vurmaya çalışanlar meydanda geziyorlar.[/B][/COLOR] Sen de bir parçasını mektubunda yazıyorsun. Hattâ sen de biliyorsun; benim ve Risale-i Nur’un aleyhinde istimal edilen en tesirli vasıtayı hocalardan bulmuşlar. Şimdi Haremeyn-i Şerîfeyne hükmeden Vehhâbîler ve meşhur, dehşetli dâhîlerden İbnü’t-Teymiye ve İbnü’l-Kayyim-i Cevzî’nin pek acip ve cazibedar eserleri İstanbul’da çoktan beri hocaların eline geçmesiyle, [COLOR=#0000FF][B]hususan evliyalar aleyhinde ve bir derece bid’alara müsaadekâr meşreplerini kendilerine perde yapmak isteyen, bid’alara bulaşmış bir kısım hocalar, sizin, muhabbet-i Âl-i Beytten gelen ve şimdi izharı lâzım olmayan içtihadınızı vesile ederek hem sana, hem Nur şakirtlerine darbe vurabilirler. [/B][/COLOR]Madem zemmetmemek ve tekfir etmemekte bir emr-i şer’î yok, fakat zemde ve tekfirde hükm-ü şer’î var. Zem ve tekfir, eğer haksız olsa, büyük zararı var; eğer haklı ise, hiç hayır ve sevap yok. Çünkü tekfire ve zemme müstehak hadsizdir. Fakat zemmetmemek, tekfir etmemekte hiçbir hükm-ü şer’î yok, hiç zararı da yok. İşte bu hakikat içindir ki, ehl-i hakikat, başta Eimme-i Erbaa ve Ehl-i Beytin Eimme-i İsnâ Aşer olarak Ehl-i Sünnet, mezkûr hakikate müstenid olan kanun u kudsiyeyi kendilerine rehber edip, İslâmlar içinde o eski zaman fitnelerinden medar-ı bahis ve münakaşa etmeyi caiz görmemişler, menfaatsiz, zararı var demişler. Hem o harplerde, çok ehemmiyetli Sahabeler, nasılsa iki tarafda bulunmuşlar. O fitneleri bahsetmekte o hakikî Sahabelere, Talha ve Zübeyir (r.a.) gibi Aşere i Mübeşşereye dahi tarafgirane bir inkâr, bir itiraz kalbe gelir. Hatâ varsa da tevbe ihtimali kuvvetlidir. O eski zamana gidip lüzumsuz, zararlı, şeriat emretmeden o ahvalleri tetkik etmektense, şimdi bu zamanda bilfiil İslâmiyete dehşetli darbeleri vuran, binler lânete, nefrete müstehak olanlara ehemmiyet vermemek gibi bir hâlet, mü’min ve müdakkik bir zatın vazife-i kudsiyesine muvafık gelemez. Hattâ Sabri ile küçücük münakaşanız, hem Risale-i Nur’a, hem hakaik-i imaniyenin intişarına ehemmiyetli zarar verdiğini senden saklamam. Aynı vakitte burada hissettim, müteessir ve müteellim oldum. Sonra senin gibi ehl-i tahkik bir âlimin Risale-i Nur’a oraca ehemmiyetli bir hizmete vesile olacak Sabri oraya gelmesi, ikinizden büyük bir hizmet-i Nuriye beklerken, bilâkis üç cihetle Nura zarar geldiğini hissettim ve gördüm. Acaba neden bu zarar olmuş diye, iki üç gün sonra haber aldım ki, Sabri, mânâsız, lüzumsuz seninle münakaşa etmiş; sen de hiddete gelmişsin. “Eyvah!” dedim. “Yâ Rab! Erzurum’dan imdadıma yetişen bu iki zâtın münakaşasını musalâhaya tebdil et” diye dua ettim. [COLOR=#800080][B]Risale-i Nur’un İhlâs Lem’alarında denildiği gibi, şimdi ehl-i iman, değil Müslüman kardeşleriyle, belki Hıristiyanın dindar ruhânîleriyle ittifak etmek ve medar-ı ihtilâf meseleleri nazara almamak, nizâ etmemek gerektir. Çünkü küfr-ü mutlak hücum ediyor.[/B][/COLOR] Senin, hamiyet-i diniye ve tecrübe-i ilmiye ve Nurlara karşı alâkanızdan rica ediyorum ki, Sabri ile geçen macerayı unutmaya çalış ve onu da affet ve helâl et. Çünkü o, kendi kafasıyla konuşmamış; eskiden beri hocalardan işittiği şeyleri, lüzumsuz münakaşa ile söylemiş. Bilirsin ki, büyük bir hasene ve iyilik, çok günahlara keffaret olur. Evet, o hemşehrimiz Sabri, hakikaten Nura ve Nur vasıtasıyla imana öyle bir hizmet eylemiş ki, bin hatâsını affettirir. Sizin âlicenaplığınızdan, o Nur hizmetleri hatırı için, dost bir hemşehri ve Nur hizmetinde bir arkadaş nazarıyla bakmalısınız. Sahabelerin bir kısmı, o harplerde, adalet-i izafiye ve nisbiye ve ruhsat-ı şer’iyeyi düşünüp tâbi olarak, Hazret-i Ali’nin (r.a.) takip ettiği adalet-i hakikiye ve azîmet-i şer’iyye ile beraber zâhidâne, müstağniyâne, muktesidâne mesleğini terk edip, muhalif tarafa bu içtihad neticesinde girdiklerini, hattâ İmam-ı Ali’nin (r.a.) kardeşi Ukayl ve “Habrü’l-Ümme” ünvanını alan Abdullah ibni Abbas dahi bir vakit muhalif tarafında bulunduklarından, hakikî Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat, (2) مِنْ مَحَاسِنِ الشَّرِيعَةِ سَدُّ اَبْوَابِ الْفِتَنِ bir düstur-u esasiye-i şer’iyeye binaen (3) طَهَّرَ اللهُ اَيْدِيَنَا فَنُطَهِّرُ اَلْسِنَتَنَا diyerek o fitnelerin kapısını açmak, bahsetmek caiz görmüyorlar. Çünkü, itiraza müstehak birkaç tane varsa, tarafgirlik damarıyla büyük Sahabelere, hattâ muhalif tarafında bulunan Âl-i Beytin bir kısmına ve Talha ve Zübeyir (r.a.) gibi Aşere-i Mübeşşereden büyük zatlara itiraza başlar, zem ve adavet meyli uyanır diye, Ehl-i Sünnet o kapıyı kapamak taraftarıdır. Hattâ Ehl-i Sünnetin ve ilm-i kelâmın azîm imamlarından meşhur Sadeddin-i Taftazanî, Yezid ve Velid hakkında tel’in ve tadlile cevaz vermesine mukabil, Seyyid Şerif Cürcanî gibi Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaatin allâmeleri demişler: “Gerçi Yezid ve Velid, zalim ve gaddar ve fâcirdirler; fakat sekeratta imansız gittikleri gaybîdir. Ve kat’î bir derecede bilinmediği için, o şahısların nass-ı kat’î ve delil-i kat’î bulunmadığı vakit, imanla gitmesi ihtimali ve tevbe etmek ihtimali olduğundan, öyle hususî şahsa lânet edilmez. Belki (4)لَعْنَةُ اللهِ عَلَى الظَّالِمِينَ وَالْمُنَافِقِينَ gibi umumî bir ünvan ile lânet caiz olabilir. Yoksa zararlı, lüzumsuzdur” diye Sadeddin-i Taftazanî’ye mukabele etmişler. Senin müdakkikane ve âlimâne mektubuna karşı uzun cevap yazmadığımın sebebi, hem ehemmiyetli hastalığım ve ehemmiyetli meşgalelerim içinde acele bu kadar yazabildim. [I](Emirdağ Lâhikası, Emirdağ Lâhikası-1, 152)[/I] (5)[B]اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى[/B] [B]Said Nursî[/B] [U][B]Dipnotlar - Arapça İbareler - Haşiyeler : [/B][/U]1 : “De ki: Vazifem karşılığında sizden bir ücret istemiyorum; sizden istediğim, ancak akrabaya sevgi ve Ehl-i Beytime muhabbettir.” Şûrâ Sûresi, 42:23. 2 : Fitne kapılarını kapatmak şeriatın güzelliklerindendir. 3 : “Cenâb-ı Hak ellerimizi o kanlı hâdiselere bulaştırmadı; o halde biz de o hâdiselerden bahsedip dilimizi bulaştırmayalım.” Ömer bin Abdülaziz’e ait bir söz. Şa’ranî, El-Yevâkit ve’l-Cevahir, 2:69; Bâcurî, Şerhü Cevheretü’t-Tevhid, 334. 4 : Allah’ın lâneti zalimlerin ve münafıkların üzerine olsun. 5 : Bâkî olan sadece Odur. [U][B]SÖZLÜK: [/B][/U]acip : acayip, tuhaf adalet-i hakikiye : gerçek adalet adalet-i izafiye/adalet-i nisbiye : zamanın şartlarına göre değişebilen, toplumun selâmeti için ferdin feda edilmesini öngören adalet adavet : düşmanlık ahval : hâller, davranışlar âlicenaplık : yüksek ahlâk sahibi allâme : büyük âlim amel-i salih : dince makbul olan iyi, güzel ve faydalı iş azîm : büyük azîmet-i şer’iye : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsini en mükemmel şekilde eksiksiz yapmaya çalışma bâğî : idareye başkaldıran bahis : konu beyan etmek : açıklamak, izah etmek bid’a : dinin aslında olmadığı halde, sonradan dine sokulan zararlı âdet ve uygulamalar bilâkis : aksine, tersine bilfiil : fiilen, uygulamada binaen : dayanarak caiz : sakıncasız, doğru cazibedar : cazibeli, çekici cereyan : akım, hareket cevaz : izin, müsaade, ruhsat cüz’î : küçük, az, ferdî dâhî : eşine ender rastlanır hârikulade zekî, fetânet ve hikmet sahibi dar-ı âhiret : âhiret yurdu delil-i kat’î : kesin delil düstur-u esasiye-i şer’iye : şeriatın esas prensipleri, ana kanunları ehl-i dalâlet : doğru ve hak yoldan sapan kimseler ehl-i hakikat : hakikat ehli, doğru ve hak yolda olanlar ehl-i iman : Allah’a inananlar, mü’minler ehl-i tahkik : gerçeği araştıran ve delilleriyle bilen âlimler emr-i şer’î : şeriatın emri evliya : Allah dostları, velîler fâcir : günahkâr fitne : ahlâkta ve toplum düzeninde azgınlık ve bozgunculuk; imtihan vesilesi olan şey gaddar : acımasız gaybî : bilinmeyen, görünmeyen hadsiz : sayısız hakaik-i imaniye : iman hakikatleri, gerçekleri hakikat : doğru ve gerçek; bir şeyin asıl mahiyeti hakikat-i Kur’âniye : Kur’ân hakikati hakikî : asıl, gerçek hâlet : durum, hâl hamiyet-i diniye : dinin koruyuculuğu, dini koruma duygusu harb : savaş hasene : iyilik, sevap hemşehri : aynı ilden olan kimse, memleketli Hıristiyan ruhânîleri : Hıristiyan din adamları hiddet : öfke hizmet-i Nuriye : Risale-i Nur hizmeti hususan : bilhassa, özellikle hususî : özel hükm-ü şer’î : şeriatın hükmü, kanunu içtihad : dinen kesin olarak belirtilmeyen bir konuda Kur’ân ve hadisten hüküm çıkarma İhlas Lem’aları : Yirminci ve Yirmi Birinci Lem’alar ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık ilm-i kelâm : iman hakikatlerini ispat eden ve açıklayan bilim dalı intişar : yayılma istifade etmek : faydalanmak, yararlanmak istimal etmek : kullanmak ittifak etmek : birleşmek ittiham etmek : suçlamak izhar : gösterilme, ortaya çıkarılma kanun-u kudsiye : kutsal kanun kat’î : kesin keffaret : günahın bağışlanmasına vesile olan şey kudsî : kutsal küfr-ü mutlak : sınırsız inançsızlık; Allah’ı ve Ondan gelen her şeyi inkâr etme lânet : beddua etme mahall-i ceza : ceza ve mükâfatın verileceği yer medar-ı bahis : söz konusu medar-ı ihtilâf : anlaşmazlık, uyuşmazlık sebebi medih : övgü, şükür mel’un : lânetlenmiş, kötülenmiş meşreb : hareket tarzı, metot meyil : eğilim mezhep : dinde tutulan yol, usul mezkûr : anılan, sözü geçen muhabbet : sevgi muhabbet-i Âl-i Beyt : Âl-i Beyte duyulan sevgi muhafaza : saklama, koruma muhalif : karşı, aykırı mukabele etmek : karşılık vermek mukabil : karşılık muktesidâne : iktisatlı bir şekilde mukteza : bir şeyin gereği musalâha : barışma muvafık : lâyık, uygun mü’min : Allah’a ve Allah’tan gelen her şeye inanan müdakkik : dikkatli, inceden inceye araştıran müfrit : bir meselede aşırıya giden mükellef : yükümlü münafık : iki yüzlü, inanmadığı halde inanmış görünen münakaşa etme : tartışma müsaadekâr : müsaade edici, izin verici müstağniyâne : ihtiyaç duymayarak, muhtaç olmayarak müstehak : hak etmiş, lâyık müstenid : dayanan müteellim : elem çeken, acı duyan müteessir : etkilenen, üzülen nass-ı kat’î : kesin delil—Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadisler gibi nazara almak : göz önünde bulundurmak nazarıyla : gözüyle, bakışıyla nizâ etme : kavga etme, uyuşmama ruhsat-ı şer’iye : dinin verdiği izin Sahabe : Hz. Peygamberi (a.s.m.) dünya gözüyle görüp onun yolundan giden Müslümanlar sekerat : ölüm ânı şakirt : talebe, öğrenci şeâir : işaretler, İslâma sembol olmuş iş ve ibadetler şer’an : dinen, şeriata göre şeriat : Allah tarafından bildirilen hükümlerin hepsi tâbi olma : uyma tadlil : doğru yoldan çıktığına hükmetme, dalâlette görme tarafgirane : taraf tutarak tarafgirlik : taraftarlık tebdil etmek : değiştirmek tecrübe-i ilmiye : ilmin kazandırdığı tecrübe teferruat : ayrıntılar tekfir : bir kişiyi küfürle itham etme, suçlama tel’in : lânetleme, lânet okuma umumî : genel vacip : dinî bakımdan yapılması şart ve kesin olan emir vazife-i kudsiye : kutsal vazife ya Rab : ey her bir varlığa muhtaç olduğu şeyleri veren, onları terbiye edip idaresi ve egemenliği altında bulunduran Allah’ım zâhidâne : tam bir takva içinde olarak zem : kınama, kötüleme zındıka : dinsizlik, inançsızlık [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Günün Risale-i Nur Dersi
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst