Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Günün Risale-i Nur Dersi
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="harp" data-source="post: 245850" data-attributes="member: 1008315"><p>O Zat (sav) saadet-i ebediyenin sebebidir</p><p> 21 Nisan 2011 / 00:01</p><p> Günün Risale-i Nur dersi...</p><p> </p><p> <strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p><p> <strong>ON İKİNCİ REŞHA</strong></p><p> İşte şu zât, şu mevcudât Hâlıkının vahdâniyetinin hakkâniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kâtıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasıl ki o zât, hidâyetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesîle-i vüsûlüdür. Öyle de; duâsıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesîle-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz.</p><p> </p><p></p><p> İşte, bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda duâ ediyor ki, güyâ şu cezîre, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmâda niyaz ediyor ki, güyâ benîâdem'in zaman-ı Adem'den asrımıza, Kıyâmete kadar bütün nurânî kâmil insanlar, ona ittibâ ile iktidâ edip duâsına âmin diyorlar.</p><p> </p><p></p><p>Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudât, niyazına, "Evet, yâ Rabbenâ, ver, biz dahi istiyoruz" deyip iştirak ediyorlar.</p><p> </p><p></p><p> Hem öyle fakirâne, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlattırıyor, duâsına iştirak ettiriyor.</p><p> </p><p></p><p> Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için duâ ediyor ki, insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı esfel-i sâfilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan âlâ-yı illiyyîne, yani kıymete, bekâya, ulvî vazifeye çıkarıyor.</p><p> </p><p></p><p>Bak, hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcudâta ve semâvâta ve Arşa işittirip, vecde getirip, duâsına "Âmin, Allahümme âmin" dedirtiyor.</p><p> </p><p></p><p>Bak, hem öyle Semî, Kerîm bir Kadîr'den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm'den hâcetini istiyor ki, bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünkü, istediğini-velev lisân-ı hal ile olsun-verir ve öyle bir sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ki, şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbîr, öyle bir Semî ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm'e hastır. (Sözler, 19. Söz)</p><p> <strong></strong></p><p><strong></strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></p><p> <strong></strong></p><p><strong></strong></p><p><strong></strong></p><p><strong></strong></p><p><strong>SÖZLÜK:</strong></p><p> A'LÂ-YI İLLİYYÎN : Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi.</p><p> ARŞ : Kürsü, taht, yüce makam; en yüksek gök; Allah'ın kudret ve saltanatının tecellî yeri.</p><p> ARZ : Yer, dünya; sunma, takdim etme.</p><p> BENÎÂDEM : İnsanoğlu, âdemoğlu; insanlık âlemi.</p><p> BÜRHAN-I KATI' : Kat'î, en sağlam ve şeksiz delil.</p><p> BÜRHÂN-I NÂTIK : Konuşan delil.</p><p> CEMAAT-İ UZMÂ : Büyük topluluk, cemaat.</p><p> CEZÎRE : Yarımada.</p><p> DELİL-İ SÂDIK : Doğru delil.</p><p> DELİL-İ SÂTI : Parlak delil.</p><p> ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı; Cehennemin en aşağı tabakası.</p><p> FAKİRÂNE : Fakir ve muhtaç bir şekilde.</p><p> FÎZÂR-I İSTİMDATKÂRANE : Yardım isteyerek inleyip ağlamak.</p><p> GÜYÂ : Sanki.</p><p> HÂCET : İhtiyaç.</p><p> HÂCET-İ ÂMME : Umumî ihtiyaç, herkesin ihtiyacı.</p><p> HAKKANİYET : Haktan ve doğruluktan ayrılmama, gerçeklik, doğruluk.</p><p> HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah.</p><p> HAŞR : Yeniden dirilip toplanmak. ikinci diriliş.</p><p> İKTİDÂ : Tâbi olmak, uymak.</p><p> İTTİBÂ : Uyma, tâbî olma, arkasından gitme.</p><p> KÂMİL : Olgun, kemâl sâhibi.</p><p> MAHBÛBÂNE : Sevilerek.</p><p> MAKAM : Durulacak yer, rütbeli yer.</p><p> MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar.</p><p> MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka.</p><p> MÜŞTAKÁNE : Şevkle, çok isteyerek.</p><p> NİYAZ : Yalvarma, yakarma, duâ.</p><p> NİYAZ-I İSTİRHAMKÂRÂNE : Merhamet isteyerek duâ etmek, yalvarmak</p><p> NÛRÂNÎ : Nûrlu, ışıklı, aydınlık.</p><p> SAADET-İ EBEDİYE : Dâimî saadet; Cennet hayatı, ebedî mutluluk.</p><p> SALÂT-I KÜBRÂ : En büyük namaz.</p><p> SEBEB-İ HUSÛL : Meydana gelme sebebi.</p><p> SEBEB-İ VÜCUD : Varlık sebebi.</p><p> SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış.</p><p> SÛRET-İ HAKÎMÂNE : Hikmetli bir sûret.</p><p> TAZARRÛKÂRÂNE : Yalvarıp yakararak.</p><p> VAHDÂNİYET : Allah'ın tek ve benzersiz olup, kusur ve noksanlardan uzak olması.</p><p> VECD : Aşk, muhabbet; kendinden geçecek ve kendini unutacak kadar İlâhî bir aşk hâli; yüksek heyecan, iştiyâkın galebesi.</p><p> VESÎLE-İ İCÂD : İcad vesilesi. Yaratma nedeni.</p><p> VESÎLE-İ VÜSÛL : Kavuşmanın vesilesi.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="harp, post: 245850, member: 1008315"] O Zat (sav) saadet-i ebediyenin sebebidir 21 Nisan 2011 / 00:01 Günün Risale-i Nur dersi... [B]Bismillahirrahmanirrahim[/B] [B]ON İKİNCİ REŞHA[/B] İşte şu zât, şu mevcudât Hâlıkının vahdâniyetinin hakkâniyeti derecesinde hak bir bürhan-ı nâtık, bir delil-i sâdık olduğu gibi, haşrin ve saadet-i ebediyenin dahi bir bürhan-ı kâtıı, bir delil-i sâtııdır. Belki, nasıl ki o zât, hidâyetiyle saadet-i ebediyenin sebeb-i husûlü ve vesîle-i vüsûlüdür. Öyle de; duâsıyla, niyazıyla o saadetin sebeb-i vücudu ve vesîle-i icadıdır. Haşir meselesinde geçen şu sırrı, makam münâsebetiyle tekrar ederiz. İşte, bak: O zât öyle bir salât-ı kübrâda duâ ediyor ki, güyâ şu cezîre, belki arz, onun azametli namazıyla namaz kılar, niyaz eder. Bak, hem öyle bir cemaat-i uzmâda niyaz ediyor ki, güyâ benîâdem'in zaman-ı Adem'den asrımıza, Kıyâmete kadar bütün nurânî kâmil insanlar, ona ittibâ ile iktidâ edip duâsına âmin diyorlar. Hem bak, öyle bir hâcet-i âmme için duâ ediyor ki, değil ehl-i arz, belki ehl-i semâvât, belki bütün mevcudât, niyazına, "Evet, yâ Rabbenâ, ver, biz dahi istiyoruz" deyip iştirak ediyorlar. Hem öyle fakirâne, öyle hazinâne, öyle mahbubâne, öyle müştâkâne, öyle tazarrûkârâne niyaz ediyor ki, bütün kâinatı ağlattırıyor, duâsına iştirak ettiriyor. Bak, hem öyle bir maksad, öyle bir gâye için duâ ediyor ki, insanı ve âlemi, belki bütün mahlûkatı esfel-i sâfilînden, sukuttan, kıymetsizlikten, faydasızlıktan âlâ-yı illiyyîne, yani kıymete, bekâya, ulvî vazifeye çıkarıyor. Bak, hem öyle yüksek bir fîzâr-ı istimdâdkârâne ve öyle tatlı bir niyaz-ı istirhamkârâne ile istiyor, yalvarıyor ki, güyâ bütün mevcudâta ve semâvâta ve Arşa işittirip, vecde getirip, duâsına "Âmin, Allahümme âmin" dedirtiyor. Bak, hem öyle Semî, Kerîm bir Kadîr'den, öyle Basîr, Rahîm bir Alîm'den hâcetini istiyor ki, bilmüşâhede en hafî bir zîhayatın en hafî bir hâcetini, bir niyazını görür, işitir, kabul eder, merhamet eder. Çünkü, istediğini-velev lisân-ı hal ile olsun-verir ve öyle bir sûret-i Hakîmâne, Basîrâne, Rahîmânede verir ki, şüphe bırakmaz, bu terbiye ve tedbîr, öyle bir Semî ve Basîr ve öyle bir Kerîm ve Rahîm'e hastır. (Sözler, 19. Söz) [B] Bediüzzaman Said Nursi[/B] [B] SÖZLÜK:[/B] A'LÂ-YI İLLİYYÎN : Cennette en yüksek derece. Cenâb-ı Hakkın indinde en iyilerin ve kâmillerin derecesi. ARŞ : Kürsü, taht, yüce makam; en yüksek gök; Allah'ın kudret ve saltanatının tecellî yeri. ARZ : Yer, dünya; sunma, takdim etme. BENÎÂDEM : İnsanoğlu, âdemoğlu; insanlık âlemi. BÜRHAN-I KATI' : Kat'î, en sağlam ve şeksiz delil. BÜRHÂN-I NÂTIK : Konuşan delil. CEMAAT-İ UZMÂ : Büyük topluluk, cemaat. CEZÎRE : Yarımada. DELİL-İ SÂDIK : Doğru delil. DELİL-İ SÂTI : Parlak delil. ESFEL-İ SÂFİLÎN : Aşağıların en aşağısı; Cehennemin en aşağı tabakası. FAKİRÂNE : Fakir ve muhtaç bir şekilde. FÎZÂR-I İSTİMDATKÂRANE : Yardım isteyerek inleyip ağlamak. GÜYÂ : Sanki. HÂCET : İhtiyaç. HÂCET-İ ÂMME : Umumî ihtiyaç, herkesin ihtiyacı. HAKKANİYET : Haktan ve doğruluktan ayrılmama, gerçeklik, doğruluk. HÁLIK : Yaratıcı, herşeyi yoktan yaratan Allah. HAŞR : Yeniden dirilip toplanmak. ikinci diriliş. İKTİDÂ : Tâbi olmak, uymak. İTTİBÂ : Uyma, tâbî olma, arkasından gitme. KÂMİL : Olgun, kemâl sâhibi. MAHBÛBÂNE : Sevilerek. MAKAM : Durulacak yer, rütbeli yer. MEVCUDÂT : Yaratılmış olan, mevcut olan şeyler; varlıklar. MÜNÂSEBET : İki şey arasındaki uygunluk, yakınlık, bağlılık, yakışmak, vesile, alâka. MÜŞTAKÁNE : Şevkle, çok isteyerek. NİYAZ : Yalvarma, yakarma, duâ. NİYAZ-I İSTİRHAMKÂRÂNE : Merhamet isteyerek duâ etmek, yalvarmak NÛRÂNÎ : Nûrlu, ışıklı, aydınlık. SAADET-İ EBEDİYE : Dâimî saadet; Cennet hayatı, ebedî mutluluk. SALÂT-I KÜBRÂ : En büyük namaz. SEBEB-İ HUSÛL : Meydana gelme sebebi. SEBEB-İ VÜCUD : Varlık sebebi. SUKÛT : Değerden düşme, düşüş, alçalış. SÛRET-İ HAKÎMÂNE : Hikmetli bir sûret. TAZARRÛKÂRÂNE : Yalvarıp yakararak. VAHDÂNİYET : Allah'ın tek ve benzersiz olup, kusur ve noksanlardan uzak olması. VECD : Aşk, muhabbet; kendinden geçecek ve kendini unutacak kadar İlâhî bir aşk hâli; yüksek heyecan, iştiyâkın galebesi. VESÎLE-İ İCÂD : İcad vesilesi. Yaratma nedeni. VESÎLE-İ VÜSÛL : Kavuşmanın vesilesi. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Günün Risale-i Nur Dersi
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst