Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Her Gün Beş Vakit Namaz Usanç Verir Mi?
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="İsmiHarfi" data-source="post: 718186" data-attributes="member: 1059147"><p><h2 style="text-align: center"></h2><h2 style="text-align: center">بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ</h2> <h2 style="text-align: center">اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَاباً مَوْقوُتاً</h2><p></p><p>Bu ayet-i kerîme Nisâ sûresinin 103. ayetidir. Meali şöyledir:</p><p></p><p></p><p></p><p>Namazların vakitleri, rekat sayıları, kılınma şekli gibi teferruatların tamamı Allah Resulünün (asm.) öğretmesiyle bilinmiş ve namazlar O’nun (asm) bildirdiği gibi kılınmaktadır.</p><p></p><p><strong>Vakit </strong>kelimesi, namazın vaktinde kılınmasına da bir işaret olup, vakti geçirilen namazın kazaya kalmış olacağını beyan etmektedir.</p><p></p><p></p><p></p><p>Üstad bu soruyu soran şahsın kimliği hakkında herhangi bir bilgi vermiyor. Ama ifadedeki üslûba bakarsak bu şahsın, şeytanın vesveselerinden, nefsin fısıltılarından kurtulamamış, mülkî idareden veya askeriyeden üst düzey bir yetkili olabileceği tahmin edilebilir. Burada şahsın kimliği değil, sorduğu soru önemlidir.</p><p><strong>“Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam” </strong>ifadesi, soru sahibinin gerçek manada büyük bir insan olmayıp; sadece yaşının, cisminin ve rütbesinin büyük olduğunu beyan etmekte ve böyle bir sorunun çocukça bir soru olduğuna işaret etmektedir.</p><p></p><p>Bazen, çocukların masa üstüne çıkarak babalarına <strong>“Senden daha uzun oldum.” </strong>dediklerine şahit oluruz. Burada çocuğu daha boylu gösteren masanın yüksekliğidir, ondan indiğinde gerçek boyunun ne olduğunu kendisi de görür. Makam ve mevkiler de böyledir. Makamın büyüklüğü veya yüksekliği, kişiyi büyütmez ve yükseltmez.</p><p></p><p></p><p></p><p>Soruda, her gün beş vakit namaz kılmanın usanç verdiği ifade edildiğinden, cevabında da tembelliğe özellikle vurgu yapılmıştır. Yoksa, nefsin insanı namazdan alıkoyma yolları sadece tembellik damarı değildir. Her nefsin namazdan hoşlanmadığı bir gerçektir. Bu derse de Üstat Hazretleri kendi nefsini muhatap alarak bu gerçeği ortaya koymuş, daha sonra bütün nefislere gereken cevapları vermiştir.</p><p></p><p></p><p></p><p><strong>Mesela; </strong>bir baba içki içen oğluna içki içmemesini tavsiye edebilir, kendisi içiyorsa bile buna mani değildir. Ama tesirinin az olacağı muhakkaktır. Nefsin ıslah ve terbiye edilmesi bir süreçtir, zaman ister, gayret ister. Bu süreç içerisinde; <strong>"Ben nefsimi tam ıslah edemedim."</strong> diye, başkalarına anlatmayı bırakmak da uygun değildir. Nur mesleğinde, nefsi tamamen öldürmek olmadığı için, nefis ile mücadele ve mücahede, ölene kadar devam ediyor. Onun için, mücadeleye sebat ile devam etmek, Risale-i Nur'la çok meşgul olmak, inşallah neticeye ulaştırır.</p><p></p><p></p><p></p><p></p><p>Üstadımız iş işten geçmeden uyanmamız için Beş İkazı akla ve kalbe doyurucu olarak ifade ediyor. Cehl-i mürekkeb ifadesi<em> “hem bilmeme, hem de bilmediğini bilmeme”</em> manasında kullanılır. <strong>Mürekkeb,</strong> terkib edilen yani birçok şeyin birleşmesiyle ortaya çıkan yeni şey demek olduğundan, bu sözün altında birçok şeyin cahili olma manası yatar. Yani kişi çok hakikatlerden gafildir, onları bilmemektedir.</p><p></p><p>Elementlerin bir araya gelip terkipli bir cisim meydana getirmeleri gibi, bütün bu bilgisizlikler de sanki bir araya gelmişler de o hatalı söz ortaya çıkmıştır. Bu derece cehalet taşıyan bir fikri kabul etmenin altında<strong> "tembellik ve gaflet"</strong> yatar.</p><p></p><p>Yani, her gün namaz kılmaktan üşenen insan, namazın ehemmiyetinden, insana kazandırdığı manevi kemalattan ve ahirette vesile olacağı akıl almaz saadetlerden gaflet etmekte ve bu geçersiz ifadeyi gaflet uykusunda söylemektedir. Bu söz uyanık bir insanın, yani aklı başında ve muhakemesi yerinde olan bir kişinin söyleyeceği söz değildir.</p><p></p><p></p><p></p><p>İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Burada ebedi olarak kalmayacağımızı Üstad'ın bu veciz ifadesinden seslendirmek istiyorum:</p><p></p><p></p><p></p><p>Bize verilen duygu ve cihazları nasıl kullanacağımız hususundaki bu imtihanımızda; <strong>vehim</strong> kuvvesi de insana verilen manevi sermayelerden biridir. İnsan bu kuvveyi yerinde kullanmakla hem dünya hayatına şevk ile çalışır, hem de<strong> “ene”</strong> bahsinde güzelce izah edildiği gibi kendine ihsan edilen sıfatlarla ve kabiliyetlerle Allah’ın sıfatlarına ve şuûnatına bir derece bakma imkânı bulur.</p><p></p><p>İnsan aklı sayesinde bu dünyanın fani olduğunu ve her nefis gibi onun da bir gün ölümü tadacağını bilir. Bu bilgi onu sadece dünyaya çalışıp ahiretini unutma gafletinden kurtarır. Ancak, insanın bu fanî dünyaya da belli bir mesai ayırması gerekir. İşte <strong>vehim kuvvesi</strong> bu görevi yapar ve insan sanki hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışabilir.</p><p>İşte vehim kuvvesini yanlış kullanan kişi, dünyada ebedî kalacağını vehmederek her gün kılacağı beş vakit namazı istikbalin bütün günlerine teşmil eder, büyük bir rakam ortaya çıkarır ve bunun altından kalkamayacağını düşünerek namazdan usanç duyar.</p><p></p><p></p><p></p><p></p><p>Peygamber Efendimiz (asm)</p><p></p><p></p><p>buyururlar. Tarlaya gidip çalışan insan bu süre içinde sırası geldiğinde, yer içer, istirahat eder. Bütün bunlarda temel maksat çalışmanın devamını sağlamaktır. Yoksa, hiç çalışmayıp sadece yeme, içme ve dinlenme ile vakit geçiren bir çiftçi, o günkü mesaisini faydasız harcamış demektir. Sadece dünyaya çalışan ve bu dünya hayatını ahiret saadetine vesile etmeyen insanlar misâldeki ikinci çiftçiye benzerler ve bütün ömürlerini faydasız geçirmiş ve zayi etmiş olurlar.</p><p><strong>İnsan,</strong> istikbalde kılacağı bütün namazları şimdi düşünüp yersiz bir usanca maruz kalmak yerine, daha önce kıldığı namazları düşünüp şevke gelebilir. Vakit girmeden namaz farz olmadığına göre, insan sadece bir sonraki vakitte kılacağı namazı düşünmeli ve <strong>“Ben yıllardan beri namaz kılıyorum, bir vakit namazı da rahatlıkla kılabilirim.” </strong>diyerek namazına şevk ile hazırlanmalıdır. Bu düşünce iştiyaka sebep olur.</p><p></p><p>Öte yandan, namaz kılmakla Rabbine muhatap olduğunu, O’nun emrini yerine getirdiğini ve bütün ihtiyaçları için O’na yalvarıp, bütün düşmanlarının şerrinden de yine O’na sığındığını düşünen insan, bu manevî hazlara bir de namazın ahiretteki sonsuz meyvelerini eklediğinde namazını usançla değil “hoş bir zevk” ile kılar.</p><p></p><p><strong>Demek ki;</strong> <strong>bu yanlış zannın tedavisi: </strong>Kişi evvela, öleceğini ve bir gün toprak olacağını düşünmeli, fani ve ölümlü olduğunu anlamalıdır. İnsana namaz kılma hususunda usanç veren şey, kendisini ölümsüz zannetmesidir. Eğer gaflete düşmeyip bilseydi ki, yarınki güne çıkmaya senet yok, o zaman ömrünün yirmi dörtte birini, yani yirmi dört saatinden bir saatini elbette namaza verirdi.</p><p></p><p></p><p></p><p>Elbette vermiyor; çünkü ihtiyaç tekrar ettiğinden, usanç değil; belki lezzet alıyorsun. Evet, insan her gün yemek yer, bıkmaz; her gün su içer, bıkmaz; her saniye havayı teneffüs eder, yine bıkmaz. Bunun sebebi, insanın cisminin ve bedeninin bunlara muhtaç olmasıdır. İhtiyaç tekrar ettiği için, usanmak şöyle dursun; insan bunlardan lezzet alır.</p><p></p><p></p><p></p><p>Acaba sadece maddi bedenin ve cismin mi ihtiyacı vardır? İnsanın kalbinin, ruhunun, aklının ve duygularının hiçbir ihtiyacı yok mudur? Elbette onların da ihtiyacı vardır ve onların ihtiyacı başta namaz olarak ibadet ve duadır.</p><p></p><p></p><p></p><p><strong>Namaz; </strong>insanın kalp, ruh ve latifesine tam bir gıda, su ve hava gibidir. İnsanın cesedi nasıl gıda, su ve hava olmadan yaşayamıyor, aynı şekilde insanın manevi cephesi ve cesedi de namazsız yaşayamaz.</p><p></p><p></p><p></p><p>Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi ruhun ve kalbin de ihtiyaçları vardır. Yine bedenin, bu ihtiyaçlarının görülmesiyle hayatiyetini devam ettirmesi gibi ruh da bu manevî gıdalarla beslenir; onlar verilmediğinde zayıf düşer, yaratılış gayesine layıkıyla hizmet edemez.</p><p>Bu derste nazara verilen hakikatler,</p><p></p><p></p><p></p><p>ayet-i kerimesinin bir manevi tefsiri gibidir.</p><p></p><p></p><p></p><p>Kalbin tatmini esas olarak iman ve marifetle olmakla birlikte, kalbe bağlı latifelerin de her birinin ayrı bir tatmini söz konusudur. <strong>Akıl, </strong>hikmetler âlemini düşünmekle, eserden müessire geçmekle, Nur’larda ders verildiği gibi, <em>“nimetten inama geçmekle ve Mün’imi tanımakla”</em> tatmin olur.</p><p></p><p><strong>Muhabbet duygusu </strong>ancak Allah sevgisiyle ve mahlukatı da O’nun namına sevmekle tatmin olur. Vicdandaki <strong>şefkat duygusu,</strong> bütün canlıların Allah’ın mahluku ve misafiri olduğunu bilmekle ve <strong>“Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.”</strong> hakikatine dayanmakla tatmin olur. <strong>Korku hissi, </strong>her şeyin dizgininin O’nun elinde olduğunu, bütün varlıkların Allah’ın askerleri olduklarının ve O izin vermedikçe hiçbirinin ona zarar veremeyeceklerini bilmekle tatmin olur. İşte namazda Rabbine teveccüh eden, <strong>"ancak O’na ibadet edip yalnız O’ndan yardım dileyen"</strong> bir insanın bütün bu lâifeleri ve duyguları namazdan hisselerini alırlar, huzur, rahat, saadet ve selâmet bulurlar.</p><p></p><p></p><p></p><p>İnsanın kalp ve ruhu dünya ve onun içindeki her şey ile ilgili ve onlara duygusal bir yakınlık içindedir. Ruh ve kalbin bu ilgi ve duygusal yakınlığı eşya ile insan arasında bir ünsiyet ve ülfet oluşturuyor. Halbuki bu eşya çok seri ve süratli bir şekilde ölüme ve zevale gidiyor. Bu da insanın kalp ve ruhunda ciddi yaralara ve acılara sebep oluyor.</p><p>İşte eşyanın ölüm ve zevalinden gelen bu ciddi yara ve üzüntülerden kurtulmanın ve hakiki ibadet edilmeye layık olan ve bütün güzelliklerin kaynağı olan sonsuz rahmet ve şefkate yönelmenin ve ondan tam istifade etmenin en güzel ve en tesirli yolu namazdır. <strong>Namaz, </strong>insanın kalp ve ruhunu kesretten vahdete, yani eşyadan, eşyanın hakiki sahibi olan Allah’a çeviriyor.</p><p></p><p></p><p></p><p>Evet gerçek mutluluk ve saadet, eşyanın üzerinde yansıyan güzelliklere müptela olup, onların kaybolmaları ile üzüntü ve kedere düşmek değil, o eşyada yansıyan ve tezahür eden güzelliklerin hakiki kaynağı olan sonsuz cemal sahibi olan Allah’ı bulup ona namaz ile bağlanmaktır.</p><p></p><p></p><p></p><p><strong>İnsanın duygu ve cihazları ahiret alemine göre tasarlandığı için,</strong> dünyanın çeperi ve muhiti bu duygu ve cihazları sıkıyor ve boğuyor. Nasıl insanı bir metrekare gibi küçük bir yere hapsettiğimiz zaman, cesedi ve cesedindeki azaları bunalıp sıkılıyor ise, aynı şekilde insanın ahirete bakan binlerce manevi latifeleri, ahirete nispetle bir metrekare hükmünde olan dünyada sıkılıyor ve boğuluyor ve bundan dolayı da bir nefes almak istiyor ve buna muhtaçtır.</p><p></p><p><strong>Başta namaz olmak üzere ibadetler insan için bir nefes almak, bir teneffüs yapmak hükmündedir.</strong> Zira bu ibadetler dünya ile ahiret arasında bir köprü, bir pencere, bir tünel gibidir. İnsan bu ibadetler sayesinde o alemler ile irtibata geçebiliyor.</p><p></p><p>Namaza tekbir çekip başlayınca, dünya arkasında kalıp, Allah ile muhatap oluyor ve bir cihetle onun huzurunda el pençe divan duruyor. Bu yüzden <strong>"Namaz müminin miracıdır."</strong> denilmiştir.</p><p></p><p></p><p></p><p>Allah’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmayan bu Rabbanî duygunu ne ile tatmin edeceksin? Onu ne ile teskin edecek ve ne ile ona teneffüs ettireceksiniz?</p><p>Bu dünyada hangi şey vardır ki, insanın kalbini, ruhunu ve Rabbanî duygusunu tatmin edebilsin ve bunlar onunla doysun ve mutmain olsun? Allah ve O’nun zikrinden başka hiçbir şey yoktur!..</p><p></p><p></p><p></p><p>Namaz kılmamanın elbette ki tek sebebi tembellik ve sabırsızlık değildir; inançsızlıktan, büyük günahlara müptela olmaya, vesveseden yeise kadar uzanan bir dizi sebep sayılabilir. Ancak, bu derste <em>“Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”</em> sözüne cevap verildiği için, öncelikle sabırsızlık üzerinde durulmuş oluyor.</p><p></p><p>İnsan, Üstad'ın tavsiyesine uyarak <em>“Bütün ömrünü bulunduğu gün bil"</em>se, fani dünya için harcadığı yirmi üç saat yanında ebedi âlem için de hiç olmazsa, bir saat ayırması nefsine fazla ağır gelmeyebilir. Öte yandan, böyle bir düşünce insana ölümü de hatırlatır. Ömrünü en verimli şekilde harcama idealini kamçılar. Hayırlı işlerde acele etmesine yardım eder.</p><p></p><p></p><p></p><p>İki düşman ordu karşı karşıya geldiği zaman, ordunun başındaki komutan ordusunu savaş durumuna getirir. Ordusunun nerde ve ne şekilde duracağını ayarlar. Ordusunu düşmanın vaziyetine göre şekillendirmek yerine, ya düşman şuradan buradan saldırır endişesiyle oralara birlik gönderirse ordunun ana karargahı zayıflar.</p><p><strong>Mesela; </strong>düşman ordusu birliklerini tek merkezde toplamış saldırmak için beklediği bir anda, karşı komutan sağ ve sol yönlerden saldırma ihtimali var diye ordusunu üçe bölüp sağ ve sol taraflara birliklerini dağıtsa, ordunun merkezi zayıf düşecek, düşman da bunu anlayıp zayıf olan merkeze saldırıp savaşı kazanacak. Bu komutan vehimler üzerine değil de askeri sanat üzerine hareket etse idi, merkezi zayıf bırakmaz ve savaşı da kaybetmezdi.</p><p></p><p>Bu temsilde merkez şimdiki zamanı, sağ cenah gelecek zamanı, sol cenah ise geçmiş zamanı temsil ediyor. Ordu ve kuvvet ise sabır ve metaneti temsil ediyor. İşte insan ibadetlere sabır noktasında, sabır ve metanet ordusunu yani kuvvetini geçmiş ve gelecek zamanlara harcayıp tüketse, şimdiki zamana mecali ve kuvveti kalmaz.</p><p>Yani insan der, <em>"</em><strong>Şu kadar önümde ömür var, o ömür içinde de şu kadar namaz var; bu kadar namaz nasıl kılınır?" </strong>deyip sabır ve dayanma gücünü bu gelmemiş zamana akıtsa, o anki namaza kendinde güç ve kuvvet bulamaz. Halbuki geçmişin sıkıntısı gitmiş sevabı kalmış, gelecek ise daha gelmemiş; öyle ise bunları düşünüp sabır kuvvetimizi heba etmenin bir anlamı yok.</p><p></p><p></p><p></p><p><em><strong>Keramet,</strong> </em><strong>İlahî ikram manasınadır. </strong>Bir müminin ibadetlerde gösterdiği sebat onun hakkında büyük bir ihsandır. Mazide kıldığımız namazların külfetleri gitmiş, birer ilahi ikram olan sevapları kalmıştır.</p><p></p><p>Sabredilen hastalıklar için de durum aynıdır. Onda da elemler gider, sabırlı olunmuşsa manen derece alınır, günahlar eriyip yok olur. Bunların hepsi birer keramet yani birer ikram-ı ilahidir.</p><p></p><p></p><p></p><p></p><p></p><p></p><p>Cenab-ı Hakk’ın bir ismi de<strong> “Es-Sabûr”</strong>dur; <strong>"ezelde koyduğu kanunlara sadık kalan, onları bozmayan"</strong> manâsına gelir. İnsandaki sabır kuvveti de Sabûr olan Allah’ın insan mahiyetine koyduğu bir dayanma gücü ve sebat duygusudur.</p><p></p><p><strong><em>Birincisi;</em> tâat üstünde sabırdır. </strong>Bütün salih ameller bu sabrın ürünüdür. Namazına devam edip, zekâtını her sene vermekten, güzel ahlâkı bütün şubeleriyle yaşamaya kadar her türlü güzel amelleri işlemekte sebat göstermek bu gruba girer.</p><p></p><p><strong><em>İkincisi,</em> ma’siyetten sabırdır. </strong>Bu sabır insanı takva mertebesine çıkaran çok önemli bir vesiledir. Günah işlemesi için onu durmadan zorlayan nefs-i emmaresiyle ve onu kötü yollara teşvik eden kötü arkadaşları ve zararlı neşriyatla, ahlâksızlığı meslek edinmiş bütün sefahet odaklarının sürekli reklâmlarına rağmen iradesini yerinde kullanarak bütün bu düşmanlara karşı koymakta sebat göstermek bu sabrı netice verir.</p><p></p><p><strong><em>Üçüncüsü</em>, musibete karşı sabırdır. </strong>Bu sabır ise teslim ve tevekkülün yüksek mertebelerine çıkmanın en güzel bir vesilesidir. Tevekkül noksanlığı sabır gücünü azaltır. Kendisini ve bütün sevdiklerini <strong>Raûf</strong> ve <strong>Rahîm</strong> olan Allah’ın kulları bilen, O’na tevekkül eden ve<strong> “Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.” </strong>hakikatini kendine rehber edinen bir insan, musibetlere karşı sabra sarılır.<strong> “Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.” </strong>der.</p><p></p><p></p><p></p><p>Belaların en büyüğünün peygamberlere sonra derecelerine göre veli kullara geldiğini haber veren hadis-i şerif onun için büyük bir teselli ve ümit kaynağı olur. Üstat Hazretlerinin<strong> “menfî ibadet” </strong>olarak tanımladığı sabır ibadetini de diğer ibadetleri gibi ihlasla yapmaya çalışır. <strong>“Sabreden zafere erer.” </strong>hadis-i şerifindeki müjdeye nail olur.</p><p></p><p></p><p></p><p>Bu ikazdan anladık ki, Cenab-ı Hak insana günlük bir sabır kuvveti vermektedir. Bu sabır kuvveti, o zaman dilimindeki farzları eda etmeye, haramlardan kaçmaya ve musibete sabretmeye kâfi gelebilecek bir sabır kuvvetidir.</p><p></p><p><strong>Mesela,</strong> birisinin evladı öldü. Evladın ölmesi on şiddetinde bir musibet olsun. Cenab-ı Hak o kişiye, o musibete sabredebilmesi için onluk bir sabır kuvveti gönderiyor. Musibetin kuvveti on olduğundan, sabır da onluk geliyor. Ancak evladı ölen kişi kendisine gönderilen bu onluk sabır kuvvetini iyi kullanamıyor. Çocuğunun geçmişteki günlerini ve onunla geçmişte geçirdiği hatıraları düşünerek onluk sabır kuvvetinin üçünü geçmişe gönderiyor. Ve eğer ölmeseydi gelecekte şöyle şöyle olurdu diye düşünerek üçlük sabır kuvvetini de geleceğe gönderiyor. Geriye ise dörtlük bir sabır kuvveti kalıyor. Musibetin kuvveti on şiddetinde olup, elindeki sabır kuvveti ise dört kuvvetinde kaldığından; artık o musibete sabredemiyor ve feryat etmeye başlıyor. Eğer sabrını dağıtmayıp hepsini hazır zamanda kullansaydı, o musibete elbette dayanabilirdi.</p><p></p><p><strong>O halde ey namaz kılmayan insan! </strong>Sen de sabrını böyle günlük kullan. Hatta namazlık kullan. Zira bir dahaki namaz vaktine çıkacağın hususunda elinde bir senedin yok. Her namazını, kıldığın son namaz kabul et. Bu sayede namaz sana usanç vermeyecek ve her namazını son namazın gibi şevkle ve zevkle kılacaksın.</p><p></p><p><em><u><strong>Dipnotlar:</strong></u></em></p><p><em>(1) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=72&sayfa=362" target="_blank">Sözler, Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam.</a></em></p><p><em>(2) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=72&sayfa=362" target="_blank">age.</a></em></p><p><em>(3) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71" target="_blank">İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 3. âyetin Tefsiri.</a></em></p><p><em>(4) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=26&sayfa=115" target="_blank">Sözler, Onuncu Söz, Altıncı Hakikat.</a></em></p><p><em>(5) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=203&sayfa=331" target="_blank">Yirmi Beşinci Lem’a, Üçüncü Deva.</a></em></p><p><em>(6) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71" target="_blank">İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 3. âyetin Tefsiri.</a></em></p><p><em>(7) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=8&sayfa=48" target="_blank">Sözler, Dördüncü Söz.</a></em></p><p><em>(8) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=250&sayfa=116" target="_blank">İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 7. âyetin Tefsiri.</a></em></p><p><em>(9) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71" target="_blank">age., 3. Ayetin Tefsiri.</a></em></p><p><em>(10) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=70" target="_blank">age.</a></em></p><p><em>(11) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71" target="_blank">age.</a></em></p><p><em>(12) bk. Sözler, Fihrist, Dokuzuncu Söz.</em></p><p><em>(13) bk.<a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=72&sayfa=366" target="_blank"> age, Yirmi Birinci Söz, Beşinci İkaz.</a></em></p><p><em>(14) bk.<a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71" target="_blank"> İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 3. âyetin Tefsiri.</a></em></p><p><em>(15) bk. <a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=8&sayfa=48" target="_blank">Sözler, Dördüncü Söz.</a></em></p><p><em>(16) bk.<a href="http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&id=1021&aranan=czoyNToiTWFzaXlldHRlbiBrZW5kaW5pIMOnZWtpcCI7" target="_blank"> Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup, Dördüncü Sual.</a></em></p><p></p><p></p><p> <strong>Yazar:</strong></p><p> <a href="https://sorularlarisale.com/yazar/muhammed-ali-sabaz" target="_blank">Muhammed Ali SABAZ</a></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="İsmiHarfi, post: 718186, member: 1059147"] [HEADING=1][CENTER][/CENTER][/HEADING] [HEADING=1][CENTER]بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِنِينَ كِتَاباً مَوْقوُتاً[/CENTER][/HEADING] Bu ayet-i kerîme Nisâ sûresinin 103. ayetidir. Meali şöyledir: Namazların vakitleri, rekat sayıları, kılınma şekli gibi teferruatların tamamı Allah Resulünün (asm.) öğretmesiyle bilinmiş ve namazlar O’nun (asm) bildirdiği gibi kılınmaktadır. [B]Vakit [/B]kelimesi, namazın vaktinde kılınmasına da bir işaret olup, vakti geçirilen namazın kazaya kalmış olacağını beyan etmektedir. Üstad bu soruyu soran şahsın kimliği hakkında herhangi bir bilgi vermiyor. Ama ifadedeki üslûba bakarsak bu şahsın, şeytanın vesveselerinden, nefsin fısıltılarından kurtulamamış, mülkî idareden veya askeriyeden üst düzey bir yetkili olabileceği tahmin edilebilir. Burada şahsın kimliği değil, sorduğu soru önemlidir. [B]“Bir zaman sinnen, cismen, rütbeten büyük bir adam” [/B]ifadesi, soru sahibinin gerçek manada büyük bir insan olmayıp; sadece yaşının, cisminin ve rütbesinin büyük olduğunu beyan etmekte ve böyle bir sorunun çocukça bir soru olduğuna işaret etmektedir. Bazen, çocukların masa üstüne çıkarak babalarına[I] [/I][B]“Senden daha uzun oldum.” [/B]dediklerine şahit oluruz. Burada çocuğu daha boylu gösteren masanın yüksekliğidir, ondan indiğinde gerçek boyunun ne olduğunu kendisi de görür. Makam ve mevkiler de böyledir. Makamın büyüklüğü veya yüksekliği, kişiyi büyütmez ve yükseltmez. Soruda, her gün beş vakit namaz kılmanın usanç verdiği ifade edildiğinden, cevabında da tembelliğe özellikle vurgu yapılmıştır. Yoksa, nefsin insanı namazdan alıkoyma yolları sadece tembellik damarı değildir. Her nefsin namazdan hoşlanmadığı bir gerçektir. Bu derse de Üstat Hazretleri kendi nefsini muhatap alarak bu gerçeği ortaya koymuş, daha sonra bütün nefislere gereken cevapları vermiştir. [B]Mesela; [/B]bir baba içki içen oğluna içki içmemesini tavsiye edebilir, kendisi içiyorsa bile buna mani değildir. Ama tesirinin az olacağı muhakkaktır. Nefsin ıslah ve terbiye edilmesi bir süreçtir, zaman ister, gayret ister. Bu süreç içerisinde; [B]"Ben nefsimi tam ıslah edemedim."[/B] diye, başkalarına anlatmayı bırakmak da uygun değildir. Nur mesleğinde, nefsi tamamen öldürmek olmadığı için, nefis ile mücadele ve mücahede, ölene kadar devam ediyor. Onun için, mücadeleye sebat ile devam etmek, Risale-i Nur'la çok meşgul olmak, inşallah neticeye ulaştırır. Üstadımız iş işten geçmeden uyanmamız için Beş İkazı akla ve kalbe doyurucu olarak ifade ediyor. Cehl-i mürekkeb ifadesi[I] “hem bilmeme, hem de bilmediğini bilmeme”[/I] manasında kullanılır. [B]Mürekkeb,[/B] terkib edilen yani birçok şeyin birleşmesiyle ortaya çıkan yeni şey demek olduğundan, bu sözün altında birçok şeyin cahili olma manası yatar. Yani kişi çok hakikatlerden gafildir, onları bilmemektedir. Elementlerin bir araya gelip terkipli bir cisim meydana getirmeleri gibi, bütün bu bilgisizlikler de sanki bir araya gelmişler de o hatalı söz ortaya çıkmıştır. Bu derece cehalet taşıyan bir fikri kabul etmenin altında[B] "tembellik ve gaflet"[/B] yatar. Yani, her gün namaz kılmaktan üşenen insan, namazın ehemmiyetinden, insana kazandırdığı manevi kemalattan ve ahirette vesile olacağı akıl almaz saadetlerden gaflet etmekte ve bu geçersiz ifadeyi gaflet uykusunda söylemektedir. Bu söz uyanık bir insanın, yani aklı başında ve muhakemesi yerinde olan bir kişinin söyleyeceği söz değildir. İnsan bu dünyaya imtihan için gönderilmiştir. Burada ebedi olarak kalmayacağımızı Üstad'ın bu veciz ifadesinden seslendirmek istiyorum: Bize verilen duygu ve cihazları nasıl kullanacağımız hususundaki bu imtihanımızda; [B]vehim[/B] kuvvesi de insana verilen manevi sermayelerden biridir. İnsan bu kuvveyi yerinde kullanmakla hem dünya hayatına şevk ile çalışır, hem de[B] “ene”[/B] bahsinde güzelce izah edildiği gibi kendine ihsan edilen sıfatlarla ve kabiliyetlerle Allah’ın sıfatlarına ve şuûnatına bir derece bakma imkânı bulur. İnsan aklı sayesinde bu dünyanın fani olduğunu ve her nefis gibi onun da bir gün ölümü tadacağını bilir. Bu bilgi onu sadece dünyaya çalışıp ahiretini unutma gafletinden kurtarır. Ancak, insanın bu fanî dünyaya da belli bir mesai ayırması gerekir. İşte [B]vehim kuvvesi[/B] bu görevi yapar ve insan sanki hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya çalışabilir. İşte vehim kuvvesini yanlış kullanan kişi, dünyada ebedî kalacağını vehmederek her gün kılacağı beş vakit namazı istikbalin bütün günlerine teşmil eder, büyük bir rakam ortaya çıkarır ve bunun altından kalkamayacağını düşünerek namazdan usanç duyar. Peygamber Efendimiz (asm) buyururlar. Tarlaya gidip çalışan insan bu süre içinde sırası geldiğinde, yer içer, istirahat eder. Bütün bunlarda temel maksat çalışmanın devamını sağlamaktır. Yoksa, hiç çalışmayıp sadece yeme, içme ve dinlenme ile vakit geçiren bir çiftçi, o günkü mesaisini faydasız harcamış demektir. Sadece dünyaya çalışan ve bu dünya hayatını ahiret saadetine vesile etmeyen insanlar misâldeki ikinci çiftçiye benzerler ve bütün ömürlerini faydasız geçirmiş ve zayi etmiş olurlar. [B]İnsan,[/B] istikbalde kılacağı bütün namazları şimdi düşünüp yersiz bir usanca maruz kalmak yerine, daha önce kıldığı namazları düşünüp şevke gelebilir. Vakit girmeden namaz farz olmadığına göre, insan sadece bir sonraki vakitte kılacağı namazı düşünmeli ve [B]“Ben yıllardan beri namaz kılıyorum, bir vakit namazı da rahatlıkla kılabilirim.” [/B]diyerek namazına şevk ile hazırlanmalıdır. Bu düşünce iştiyaka sebep olur. Öte yandan, namaz kılmakla Rabbine muhatap olduğunu, O’nun emrini yerine getirdiğini ve bütün ihtiyaçları için O’na yalvarıp, bütün düşmanlarının şerrinden de yine O’na sığındığını düşünen insan, bu manevî hazlara bir de namazın ahiretteki sonsuz meyvelerini eklediğinde namazını usançla değil “hoş bir zevk” ile kılar. [B]Demek ki;[/B] [B]bu yanlış zannın tedavisi: [/B]Kişi evvela, öleceğini ve bir gün toprak olacağını düşünmeli, fani ve ölümlü olduğunu anlamalıdır. İnsana namaz kılma hususunda usanç veren şey, kendisini ölümsüz zannetmesidir. Eğer gaflete düşmeyip bilseydi ki, yarınki güne çıkmaya senet yok, o zaman ömrünün yirmi dörtte birini, yani yirmi dört saatinden bir saatini elbette namaza verirdi. Elbette vermiyor; çünkü ihtiyaç tekrar ettiğinden, usanç değil; belki lezzet alıyorsun. Evet, insan her gün yemek yer, bıkmaz; her gün su içer, bıkmaz; her saniye havayı teneffüs eder, yine bıkmaz. Bunun sebebi, insanın cisminin ve bedeninin bunlara muhtaç olmasıdır. İhtiyaç tekrar ettiği için, usanmak şöyle dursun; insan bunlardan lezzet alır. Acaba sadece maddi bedenin ve cismin mi ihtiyacı vardır? İnsanın kalbinin, ruhunun, aklının ve duygularının hiçbir ihtiyacı yok mudur? Elbette onların da ihtiyacı vardır ve onların ihtiyacı başta namaz olarak ibadet ve duadır. [B]Namaz; [/B]insanın kalp, ruh ve latifesine tam bir gıda, su ve hava gibidir. İnsanın cesedi nasıl gıda, su ve hava olmadan yaşayamıyor, aynı şekilde insanın manevi cephesi ve cesedi de namazsız yaşayamaz. Bedenin ihtiyaçları olduğu gibi ruhun ve kalbin de ihtiyaçları vardır. Yine bedenin, bu ihtiyaçlarının görülmesiyle hayatiyetini devam ettirmesi gibi ruh da bu manevî gıdalarla beslenir; onlar verilmediğinde zayıf düşer, yaratılış gayesine layıkıyla hizmet edemez. Bu derste nazara verilen hakikatler, ayet-i kerimesinin bir manevi tefsiri gibidir. Kalbin tatmini esas olarak iman ve marifetle olmakla birlikte, kalbe bağlı latifelerin de her birinin ayrı bir tatmini söz konusudur. [B]Akıl, [/B]hikmetler âlemini düşünmekle, eserden müessire geçmekle, Nur’larda ders verildiği gibi, [I]“nimetten inama geçmekle ve Mün’imi tanımakla”[/I] tatmin olur. [B]Muhabbet duygusu [/B]ancak Allah sevgisiyle ve mahlukatı da O’nun namına sevmekle tatmin olur. Vicdandaki [B]şefkat duygusu,[/B] bütün canlıların Allah’ın mahluku ve misafiri olduğunu bilmekle ve[I] [/I][B]“Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.”[/B] hakikatine dayanmakla tatmin olur. [B]Korku hissi, [/B]her şeyin dizgininin O’nun elinde olduğunu, bütün varlıkların Allah’ın askerleri olduklarının ve O izin vermedikçe hiçbirinin ona zarar veremeyeceklerini bilmekle tatmin olur. İşte namazda Rabbine teveccüh eden, [B]"ancak O’na ibadet edip yalnız O’ndan yardım dileyen"[/B] bir insanın bütün bu lâifeleri ve duyguları namazdan hisselerini alırlar, huzur, rahat, saadet ve selâmet bulurlar. İnsanın kalp ve ruhu dünya ve onun içindeki her şey ile ilgili ve onlara duygusal bir yakınlık içindedir. Ruh ve kalbin bu ilgi ve duygusal yakınlığı eşya ile insan arasında bir ünsiyet ve ülfet oluşturuyor. Halbuki bu eşya çok seri ve süratli bir şekilde ölüme ve zevale gidiyor. Bu da insanın kalp ve ruhunda ciddi yaralara ve acılara sebep oluyor. İşte eşyanın ölüm ve zevalinden gelen bu ciddi yara ve üzüntülerden kurtulmanın ve hakiki ibadet edilmeye layık olan ve bütün güzelliklerin kaynağı olan sonsuz rahmet ve şefkate yönelmenin ve ondan tam istifade etmenin en güzel ve en tesirli yolu namazdır. [B]Namaz, [/B]insanın kalp ve ruhunu kesretten vahdete, yani eşyadan, eşyanın hakiki sahibi olan Allah’a çeviriyor. Evet gerçek mutluluk ve saadet, eşyanın üzerinde yansıyan güzelliklere müptela olup, onların kaybolmaları ile üzüntü ve kedere düşmek değil, o eşyada yansıyan ve tezahür eden güzelliklerin hakiki kaynağı olan sonsuz cemal sahibi olan Allah’ı bulup ona namaz ile bağlanmaktır. [B]İnsanın duygu ve cihazları ahiret alemine göre tasarlandığı için,[/B] dünyanın çeperi ve muhiti bu duygu ve cihazları sıkıyor ve boğuyor. Nasıl insanı bir metrekare gibi küçük bir yere hapsettiğimiz zaman, cesedi ve cesedindeki azaları bunalıp sıkılıyor ise, aynı şekilde insanın ahirete bakan binlerce manevi latifeleri, ahirete nispetle bir metrekare hükmünde olan dünyada sıkılıyor ve boğuluyor ve bundan dolayı da bir nefes almak istiyor ve buna muhtaçtır. [B]Başta namaz olmak üzere ibadetler insan için bir nefes almak, bir teneffüs yapmak hükmündedir.[/B] Zira bu ibadetler dünya ile ahiret arasında bir köprü, bir pencere, bir tünel gibidir. İnsan bu ibadetler sayesinde o alemler ile irtibata geçebiliyor. Namaza tekbir çekip başlayınca, dünya arkasında kalıp, Allah ile muhatap oluyor ve bir cihetle onun huzurunda el pençe divan duruyor. Bu yüzden [B]"Namaz müminin miracıdır."[/B] denilmiştir. Allah’tan başka hiçbir şey ile tatmin olmayan bu Rabbanî duygunu ne ile tatmin edeceksin? Onu ne ile teskin edecek ve ne ile ona teneffüs ettireceksiniz? Bu dünyada hangi şey vardır ki, insanın kalbini, ruhunu ve Rabbanî duygusunu tatmin edebilsin ve bunlar onunla doysun ve mutmain olsun? Allah ve O’nun zikrinden başka hiçbir şey yoktur!.. Namaz kılmamanın elbette ki tek sebebi tembellik ve sabırsızlık değildir; inançsızlıktan, büyük günahlara müptela olmaya, vesveseden yeise kadar uzanan bir dizi sebep sayılabilir. Ancak, bu derste [I]“Namaz iyidir. Fakat her gün her gün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.”[/I] sözüne cevap verildiği için, öncelikle sabırsızlık üzerinde durulmuş oluyor. İnsan, Üstad'ın tavsiyesine uyarak [I]“Bütün ömrünü bulunduğu gün bil"[/I]se, fani dünya için harcadığı yirmi üç saat yanında ebedi âlem için de hiç olmazsa, bir saat ayırması nefsine fazla ağır gelmeyebilir. Öte yandan, böyle bir düşünce insana ölümü de hatırlatır. Ömrünü en verimli şekilde harcama idealini kamçılar. Hayırlı işlerde acele etmesine yardım eder. İki düşman ordu karşı karşıya geldiği zaman, ordunun başındaki komutan ordusunu savaş durumuna getirir. Ordusunun nerde ve ne şekilde duracağını ayarlar. Ordusunu düşmanın vaziyetine göre şekillendirmek yerine, ya düşman şuradan buradan saldırır endişesiyle oralara birlik gönderirse ordunun ana karargahı zayıflar. [B]Mesela; [/B]düşman ordusu birliklerini tek merkezde toplamış saldırmak için beklediği bir anda, karşı komutan sağ ve sol yönlerden saldırma ihtimali var diye ordusunu üçe bölüp sağ ve sol taraflara birliklerini dağıtsa, ordunun merkezi zayıf düşecek, düşman da bunu anlayıp zayıf olan merkeze saldırıp savaşı kazanacak. Bu komutan vehimler üzerine değil de askeri sanat üzerine hareket etse idi, merkezi zayıf bırakmaz ve savaşı da kaybetmezdi. Bu temsilde merkez şimdiki zamanı, sağ cenah gelecek zamanı, sol cenah ise geçmiş zamanı temsil ediyor. Ordu ve kuvvet ise sabır ve metaneti temsil ediyor. İşte insan ibadetlere sabır noktasında, sabır ve metanet ordusunu yani kuvvetini geçmiş ve gelecek zamanlara harcayıp tüketse, şimdiki zamana mecali ve kuvveti kalmaz. Yani insan der, [I]"[/I][B]Şu kadar önümde ömür var, o ömür içinde de şu kadar namaz var; bu kadar namaz nasıl kılınır?" [/B]deyip sabır ve dayanma gücünü bu gelmemiş zamana akıtsa, o anki namaza kendinde güç ve kuvvet bulamaz. Halbuki geçmişin sıkıntısı gitmiş sevabı kalmış, gelecek ise daha gelmemiş; öyle ise bunları düşünüp sabır kuvvetimizi heba etmenin bir anlamı yok. [I][B]Keramet,[/B] [/I][B]İlahî ikram manasınadır. [/B]Bir müminin ibadetlerde gösterdiği sebat onun hakkında büyük bir ihsandır. Mazide kıldığımız namazların külfetleri gitmiş, birer ilahi ikram olan sevapları kalmıştır. Sabredilen hastalıklar için de durum aynıdır. Onda da elemler gider, sabırlı olunmuşsa manen derece alınır, günahlar eriyip yok olur. Bunların hepsi birer keramet yani birer ikram-ı ilahidir. Cenab-ı Hakk’ın bir ismi de[B] “Es-Sabûr”[/B]dur;[I] [/I][B]"ezelde koyduğu kanunlara sadık kalan, onları bozmayan"[/B] manâsına gelir. İnsandaki sabır kuvveti de Sabûr olan Allah’ın insan mahiyetine koyduğu bir dayanma gücü ve sebat duygusudur. [B][I]Birincisi;[/I] tâat üstünde sabırdır. [/B]Bütün salih ameller bu sabrın ürünüdür. Namazına devam edip, zekâtını her sene vermekten, güzel ahlâkı bütün şubeleriyle yaşamaya kadar her türlü güzel amelleri işlemekte sebat göstermek bu gruba girer. [B][I]İkincisi,[/I] ma’siyetten sabırdır. [/B]Bu sabır insanı takva mertebesine çıkaran çok önemli bir vesiledir. Günah işlemesi için onu durmadan zorlayan nefs-i emmaresiyle ve onu kötü yollara teşvik eden kötü arkadaşları ve zararlı neşriyatla, ahlâksızlığı meslek edinmiş bütün sefahet odaklarının sürekli reklâmlarına rağmen iradesini yerinde kullanarak bütün bu düşmanlara karşı koymakta sebat göstermek bu sabrı netice verir. [B][I]Üçüncüsü[/I], musibete karşı sabırdır. [/B]Bu sabır ise teslim ve tevekkülün yüksek mertebelerine çıkmanın en güzel bir vesilesidir. Tevekkül noksanlığı sabır gücünü azaltır. Kendisini ve bütün sevdiklerini [B]Raûf[/B] ve [B]Rahîm[/B] olan Allah’ın kulları bilen, O’na tevekkül eden ve[B] “Allah’ın rahmetinden fazla rahmet edilmez.” [/B]hakikatini kendine rehber edinen bir insan, musibetlere karşı sabra sarılır.[B] “Mülk sahibi mülkünde dilediği gibi tasarruf eder.” [/B]der. Belaların en büyüğünün peygamberlere sonra derecelerine göre veli kullara geldiğini haber veren hadis-i şerif onun için büyük bir teselli ve ümit kaynağı olur. Üstat Hazretlerinin[B] “menfî ibadet” [/B]olarak tanımladığı sabır ibadetini de diğer ibadetleri gibi ihlasla yapmaya çalışır. [B]“Sabreden zafere erer.” [/B]hadis-i şerifindeki müjdeye nail olur. Bu ikazdan anladık ki, Cenab-ı Hak insana günlük bir sabır kuvveti vermektedir. Bu sabır kuvveti, o zaman dilimindeki farzları eda etmeye, haramlardan kaçmaya ve musibete sabretmeye kâfi gelebilecek bir sabır kuvvetidir. [B]Mesela,[/B] birisinin evladı öldü. Evladın ölmesi on şiddetinde bir musibet olsun. Cenab-ı Hak o kişiye, o musibete sabredebilmesi için onluk bir sabır kuvveti gönderiyor. Musibetin kuvveti on olduğundan, sabır da onluk geliyor. Ancak evladı ölen kişi kendisine gönderilen bu onluk sabır kuvvetini iyi kullanamıyor. Çocuğunun geçmişteki günlerini ve onunla geçmişte geçirdiği hatıraları düşünerek onluk sabır kuvvetinin üçünü geçmişe gönderiyor. Ve eğer ölmeseydi gelecekte şöyle şöyle olurdu diye düşünerek üçlük sabır kuvvetini de geleceğe gönderiyor. Geriye ise dörtlük bir sabır kuvveti kalıyor. Musibetin kuvveti on şiddetinde olup, elindeki sabır kuvveti ise dört kuvvetinde kaldığından; artık o musibete sabredemiyor ve feryat etmeye başlıyor. Eğer sabrını dağıtmayıp hepsini hazır zamanda kullansaydı, o musibete elbette dayanabilirdi. [B]O halde ey namaz kılmayan insan! [/B]Sen de sabrını böyle günlük kullan. Hatta namazlık kullan. Zira bir dahaki namaz vaktine çıkacağın hususunda elinde bir senedin yok. Her namazını, kıldığın son namaz kabul et. Bu sayede namaz sana usanç vermeyecek ve her namazını son namazın gibi şevkle ve zevkle kılacaksın. [I][U][B]Dipnotlar:[/B][/U] (1) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=72&sayfa=362']Sözler, Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam.[/URL] (2) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=72&sayfa=362']age.[/URL] (3) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71']İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 3. âyetin Tefsiri.[/URL] (4) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=26&sayfa=115']Sözler, Onuncu Söz, Altıncı Hakikat.[/URL] (5) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=203&sayfa=331']Yirmi Beşinci Lem’a, Üçüncü Deva.[/URL] (6) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71']İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 3. âyetin Tefsiri.[/URL] (7) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=8&sayfa=48']Sözler, Dördüncü Söz.[/URL] (8) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=250&sayfa=116']İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 7. âyetin Tefsiri.[/URL] (9) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71']age., 3. Ayetin Tefsiri.[/URL] (10) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=70']age.[/URL] (11) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71']age.[/URL] (12) bk. Sözler, Fihrist, Dokuzuncu Söz. (13) bk.[URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=72&sayfa=366'] age, Yirmi Birinci Söz, Beşinci İkaz.[/URL] (14) bk.[URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=246&sayfa=71'] İşaratü'l-İ'caz, Bakara Sûresi, 3. âyetin Tefsiri.[/URL] (15) bk. [URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&risale=8&sayfa=48']Sözler, Dördüncü Söz.[/URL] (16) bk.[URL='http://www.sorularlarisale.com/index.php?s=modules/kulliyat&id=1021&aranan=czoyNToiTWFzaXlldHRlbiBrZW5kaW5pIMOnZWtpcCI7'] Mektubat, Yirmi Üçüncü Mektup, Dördüncü Sual.[/URL][/I] [B]Yazar:[/B] [URL='https://sorularlarisale.com/yazar/muhammed-ali-sabaz']Muhammed Ali SABAZ[/URL] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Her Gün Beş Vakit Namaz Usanç Verir Mi?
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst