Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
İslamiyet
Alimler ve Evliyalar
Hz. Mevlâna’nın Hayatı
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Turab3" data-source="post: 193896" data-attributes="member: 1005848"><p style="text-align: center"><p style="text-align: center">Hz. Mevlâna’nın Hayatı</p> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası, gönüllerde ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük veli, İslâm’ın tolerans yönüyle belirdiği mekân, <strong>“Kur’ân’ın bendesiyim”</strong> diyen hakikat kölesi, <strong>“Biz ezel ve ebedliyiz”</strong> deyip zaman kabuğunu delen, “Ölmeden evvel ölünüz” gerçeğinde öteleri seyreden kâmil insan, <strong>“Kâinatın seyri aşk sarhoşluğuyla Allah’ı arama seferberliğidir”</strong> deyip her zerrenin O’na koştuğunu söyleyen ârif, herkesi hiçbir fark gözetmeden dergahına davet eden büyük mürşid Hazret-i Mevlâna, zaman çizgisinde 30 Eylül 1203’de Horasan’ın Belh şehrinde dünya sahiline teşrif etmiştir. Babası Sultanu’l-ulemâ diye bilinen Bahaeddin Veled, annesi Harzemşahlardan bir prenses olan Mü’mine Hatundur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bahaeddin Veled, ilimde, hilimde ve hitabette Belh insanını tasarrufu altına almış ve onları aşk fırınında istenilen kıvama getirmeye çalışmıştır. O’nu sevmeyenler halk üzerindeki bu engin tasarrufunu çekememiş, “yerinizi alacaktır” gerekçesi ile kendisini padişaha şikayet etmişlerdi. Dünya malında gözü olmayan büyük veli, dedikoduya meydan vermeden, bir cuma sabahı Belh şehrini aile efradı ve birkaç müridi ile terkeder. Ne var ki, Belh’in bu mânâ sultanının ayrılışından sonra, Belhliler ve Sultan ailesi Moğolların istilâsına maruz kalacak ve bu dargınlığın ağır faturasını canları ile ödeyeceklerdir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bahaeddin Veled’in ilk konakladığı yer Nişabur olmuştur. Orada devrin büyük mutasavvıfı Feriduddin Attar, Sultan’ul-Ulemâ’yı karşılamış ve delikanlılık çağında bulunan Mevlâna Celâleddîn’in de bulunduğu bir sohbet yapmışlardı. Hazret-i Mevlâna bu sohbetten çok istifade etmiş, Feriduddin Attar’ın dikkatini çekerek yeni yazmış olduğu “Esrarnâme” adlı eserinin bir nüshasının kendine hediye edilmesine muvaffak olmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Daha sonra Bağdat’a gidilmiş, bundan sonra da Mekke ve Medine’ye gidilerek Hac farizası yerine getirilmiştir. Sultan’ul-Ulemâ Bahaeddin Veled Hazretlerinin gönlü, “Rum diyarı” ismi ile maruf Anadolu’da idi. Nitekim bu istek gerçekleşti. Yola tekrar Hicaz Bölgesi’nden revân olunup Larende’ye kadar gelindi. Anadolu’nun bu şirin mıntıkasında Mevlâna Celâleddîn, Gevher Hatun’la evlendi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Yıl 1219... Selçuklular’ın başına dünya ve âhiret sultanı diyebileceğimiz madde ve mânâ eri bir hükümdar gelmiştir. Alâeddin l. Keykubat Larende’den Sultan’ul-Ulemâ’yı aile efradı ve mürîdânı ile beraber Konya’ya davet etmiş ve Konya’ya yerleşmesine vesile olmuştur. Burada Alâeddin l. Keykubat, Sultan’ul-Ulemâ Bahaeddin Veled hazretlerine mürid olmuştur. 12 Ocak 1231 yılında ise yine burada Sultan’ul-Ulema, Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu zamana kadar babasının tedrisatında ve mânevî terbiyesinde yetişen Hazreti Mevlâna bundan sonra babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddîn Hazretleri’nin terbiyesi ile yetişmiştir. Esasen Mevlâna’nın hayatında üç büyük irşad ehlinin olduğunu görürüz. Bunlardan birisi ve ilki, çocukluk ve delikanlılık dönemlerinin yanında geçtiği kendi öz babası Sultan’ul-Ulemâ Bahaeddin Veled Hazretleri; ikincisi nefis tezkiyesinde onu çok ciddi bir gönül adamı yapacak, nefis merdivenlerinden yükselebilmesi için engin bir çileye sokacak olan büyük mürşid Seyyid Burhaneddin Hazretleri, üçüncüsü, aşk ülkesindeki vuslat kapısı Şems’dir. Diyebiliriz ki Mevlâna’nın mânevî hayatındaki cenin dönemi babasıyla; çocukluk, gençlik, delikanlılık dönemi Seyyid Burhaneddin’le; aşk dönemi ise Şems-i Tebrizî ile geçmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Seyyid Burhaneddin Hazretleri, Bahaeddin Veled’in metoduna göre, devamlı oruç ibadeti ile Hazreti Mevlâna’ya nefsini tezkiye ettirmiştir. O’na göre (ve gerçek de odur ki) ârifin kalbindeki marifet nurunun ortaya çıkıp parlayabilmesi için açlık şarttır. Seyyid Burhaneddin Mevlâna’ya bunu yaptırmıştır. Mevlâna o kadar yükselmiştir ki, Konya’dan ayrılıp Kayseri’ye yerleşmek isteyen mürşidi Seyyid Burhaneddin’e gönül etmiş, bindiği katırı bu nazla devirerek mürşidinin ayağının kırılmasına sebep olmuştur. Seyyid Burhaneddin Hazretleri de, ayağı kırılmasına rağmen, bu istidatlı talebesine kızması gerekirken tatlı bir tebessümle yanındakilere “Bizi Celâleddîn göndermiyor” diyerek geri dönmüştür. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ne var ki, Kayseri’ye gitmeye kararlı olan Seyyid Burhaneddin bir müddet sonra “bir postta iki arslan oturmaz” gerekçesiyle Konya’dan ayrılmıştır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna’nın bundan sonra Şems-i Tebrizî ile karşılaşıncaya kadar hayatı medresede talebelerine ders vermek, halkı ikaz ve irşad etmekle geçmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Günlerden bir gün, mânânın bahar, maddenin de sonbahar mevsimini yaşadığı bir gündü. Konya’ya alışılmamış tipte meczup bir veli gelmişti. Adı Şems-i Tebrizî. Kâinatın her zerresinde, mahlukatın her cinsinde, duran ve hareket eden her maddede Allah’ın tecellisini gören bu zat o kadar kendinden geçmişti ki, nazar ettiği her noktanın yanmaması mümkün değildi. O, bütün bakışlarında aradan çekilir, âlemi seyredinin kim olduğunu gayet iyi bilirdi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ve nihayet beklenilen an gelmiş, Mevlâna, medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyip atının yularını tutan o ulu kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mânâ erine. Nazarı, Hazreti Mevlâna’nın yüz hatlarında geziyor ve dudakları şu cümleyi söylemekle meşgul oluyordu: “Söyler misin bana, ‘Seni tanıdım’ diyen Beyazıd-i Bestâmî mi büyük, yoksa ‘Yâ Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazret-i Muhammed (sav) mi?” Hazret-i Mevlâna bu tatlı ve ağır soruyu bir mânâ padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırıyordu: “Hiç şüphesiz ‘Seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazreti Muhammed, ‘Seni tanıdım’ diyen Beyazıd’den çok büyüktür.” Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezelî dost, kimin kime mürid kimin kime mürşid olacağı belli olmayacak bir tarzda müştereken vahdet şerbetini içmeye başlamışlardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Her zaman olduğu gibi “vecd” ve “aşk”ın insan üzerine bıraktığı çekicilik vasfı yanında bu mutlak kıymeti kaybedeceği endişesiyle halkta kıskançlık dönemi başlar. Nitekim bu iki dost arasındaki muhabbet neticesinde de böyle olmuştur. Onları saran vahdet sarhoşluğunun yanında halkın dedikodusu da artmıştır. Şems’in kararlı tutumu, Mevlâna’nın teslimiyeti dış âleme bütün kapıları kapamıştır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Buraya kadar gelmişken tasavvufta teslimiyet hakkında birkaç söz etmek gereklidir. Teslimiyet, müridin mürşidine madde ve mânâsı ile teslim olması demektir. Maddede her şeyini ona vermesi ve onun yoluna baş koyması, mânâda ise varlığının her zerresinde O’nu görmesi demektir. Esasen <strong>“Fenâ fi’ş-Şeyh”</strong> denilen, <strong>“mürşidde yok olma”</strong> makamı da budur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Öyle bir haldir ki, nasıl damlayı ummandan ayırmak mümkün değilse müridi de mürşidinin varlığından ayırmak mümkün değildir. Tasavvufla ilgili yazılan eserlerde teslimiyet şu veciz söz ile vurgulanır: “Teslimiyet; müridin mürşidine, gassalın elindeki meyyit gibi teslim olmasıdır.” Bu hal zuhur edince neden, nasıl, niçin, niye vs. gibi sorular artık ortadan kalkar, söylenilen sözlere gönül kapıları açılır. Yapılan işaretler istikametinde reyler beyan edilir. Verilen emirler neye mal olursa olsun anında yerine getirilir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Müridin mürşidine teslimiyetinin neticesinde mürşidine karşı sonsuz bir muhabbet devri açılır. Nitekim Hazret-i Mevlâna ile Şems arasında da bu muhabbeti çok açık olarak görebiliyoruz. (Hattâ Şems-i Tebrizî’nin ölümünden sonra, Mevlâna, -ölmüş olduğunu bildiği- kendisine “Şems Konya’ya geldi” diyenleri altınla taltif etmiş, “Şems’in ölümünü bildiğiniz halde bunlara niçin böyle muamele yapıyorsunuz?” diyenleri, “Onlar bana kimden bahsediyor, ençok sevdiğim mürşidimden değil mi? Ben onların yalan haberine bu bahşisi verdim. Şayet söyledikleri gerçek olsaydı canımı verirdim.” diyerek cevaplandırmıştı.) </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Öyle bir devre başladı ki, Mevlâna, bütün dost ve arkadaşlarından ve Konya’nın ileri gelen zevâtından ayrılmış, medresesinde Şems ile birlikte sır kabuğuna çekilmişti. Bu hal zamanın insanını harekete geçirmiş, “Şems denilen bu adam gelip Mevlâna’mızı elimizden aldı” diye efkârı umumiyeye dedikodular yayılmıştı. Naz ve niyaz halinde bulunan bu iki mânâ sultanı her gün ayrı bir “Hak tecellisi” ile karşılaşmalarına rağmen, vuslatta firkat şart olduğu için Şems’in Konya’yı terk etmesi gerekiyordu. Bu dedikodular fırkatin zuhuru için Şems’in aniden Konya’dan ayrılmasına vesile olmuştur. Günlerden bir gün Tebrizli Şems gönlünü Mevlâna’ya bırakmış, maddesiyle başka diyarlara uçmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, derin hasret ateşleri içinde kıvranırken cemalinde her an Hakk’ı seyrettiği mürşidini aramaya koyulmuştu. Konya’ya gelip gidenden mecnun misâli “Şems, Şems!” diye soruyor, uçan kuşlardan haber arıyordu. Esasen bu arayış ve yanış Şems’in muhabbetinde yok oluştu. Mevlânâ’nın kemâli için bu ateş günden güne büyüyor, ikinci bir vuslat için sakin bir okyanus zemini halini alıyordu. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Beklenilen haber Konya’da yayılmaya başladı: “Şems Şam’da.” Haberi alan Mevlâna derhal oğlu Sultan Veled ile birkaç müridini birçok hediyelerle beraber Şam’a gönderir. Şam’da ahşap bir binanın loş odasında karşısındaki şahısla muhabbet eden Şems, gelenlere ilgi duymamış intibaını veren bir tavır alır. Sultan Veled, ruhundaki engin terbiye ile büyük velinin eline dudağını ve alnını kavuşturur ve “Sultanım evvelden varid olan bütün dedikodular için Konya’nın eşrafı ve bütün halkı özür beyan ediyor ve yüce şahsınızı Konya’ya davet ediyorlar.” der. Bu sözlere de rağbet göstermeyen Şems,Sultan Veled’i duymazlıktan gelir, muhabbetine devam eder. Ve gözünü parlatacak, ruhunu sonsuzluk ülkesine kadar yüceltecek sevgilisinin davet teklifini, Hak sözden başka bir söz duymayan kulağıyla işitir; Sultan Veled, “Efendimiz! Bütün bunların yanında sizi en az sizin kadar seven babam Mevlâna sizi Konya’ya davet ediyor.” der. Bu en güzel davet Şems’i Konya’ya uçurmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Şems geliyor!” diye istikbâl için Konya’nın eşrafı ve halkı sokaklara dökülmüş, na’tlar, kasideler, ilâhiler ve Kur’ân-ı Kerim okunmaya başlanmıştı. İki Hak dostu yine karşı karşıyaydı. Mevlâna bu ezel ve ebed mânâ büyüğünü medresesine getirmiş ve onun için mutevazi bir köşe hazırlamıştır. Bu yolculukta Şems Sultan Veled’e mânevî sırlarını verdiğini ifade ediyor. Hazreti Mevlâna, mürşidi Şems’i, kendi terbiyesinde yetiştirdiği evlatlığı ve müridesi Kimya Hanımla evlendirir. Artık Şems tamamen Konya’lı olmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Konya’da geçen günler iki ezelî dostu daha da birbirine raptetmiş ve Mevlâna’nın kemâli için her türlü zemin hazırlanmıştır. Müridin vuslatı için mürşid-i kâmilin nazarı şarttır. Nasıl devekuşu, yumurtalarına uzaktan nazar ederek onları olgunlaştırıyorsa mürşid-i kâmil de müridine nazar ederek onu kemâle erdirir. Bu ikinci dönemde Şems, Mevlâna’ya bunu yapmış, “Nazar-ı Hak” ile onu doruk noktasına ulaştırmıştır. Bu dönemde de bu iki ezelî dostu çekemeyenler, dedikodu kazanını kaynatmaya başladılar. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna’yı kemâle erdiren Şems’in şehadeti yaklaşmıştı. Bir gece medresenin etrafını sarmışlar, Mevlâna ile derin vahdet sohbetinde iken onları vahşet plânları ile bu denî âleme çekmişlerdi. Kapı çalınır ve Şems istenir. Gece karanlığında kapıyı açarak karanlığa karışan Şems, bir sayha atarak ortadan kaybolur. Şems’in sadece yerde birkaç damla kanına rastlanır. Bu hadise 1247 senesi Aralık ayının bir Perşembe gecesi olmuştu. Rivayetler Şems’in o gece şehit olduğunda kuvvet kazanıyor. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu devreden sonra Mevlâna artık yalnızdır. Ah-ı enîn ile günleri ve geceleri geçirir. Baştan başa aşk vadisi olan meşhur Mesnevî’sini bu dönemde kaleme almıştır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Şems’in ahirete rıhletinden sonra onun ölümüne inanmak istemeyen Hazreti Mevlâna sanki her zaman gelecekmiş gibi bir bekleyiş içindedir. O da Şems’in şehadetini bilmesine rağmen varlığının her zerresine nüfuz eden Şems’in muhabbetini bu arayışla tatmin ediyordu. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Gördüğü her varlıkta, işittiği her ses ve sözde Şems vardı. Şems bir ayna olmuş, o aynada Mevlâna kendini seyretmeye koyulmuştu. Mevlâna “Ben o, o ben; onunla aramızda bir fark yoktur!” diyerek bu ilâhî gerçeği ifade etmeye çalışıyordu. Mevlâna bütün gecelerini kendi gönül âlemindeki Şems’in varlığı ile değerlendiriyordu ve bu gecelerde 7-8 gazel birden yazabiliyordu. Bu gazellerde önce “Hâmuş” mahlasını kullanmış, daha sonra da doğrudan doğruya Şems’in adını söylemişti. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Şam’a gitmiş, sözde, Şems’i arıyordu Mevlâna. Bu arayış, varlığında olan Şems’i arama idi. Onun için, zahirde onu bulamayacağını biliyordu. “Biz Şam’a canımızı vermiş, varlığımızı bağlamışız; üçüncü defa ki Rum’dan Şam’a koşuyoruz. Çünkü biz Şam’ın gece gibi karanlık zülfünden kokular sürünmüşüz.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sultan Veled’e göre Şam’a bir keklik gibi giden Mevlâna Konya’ya alıcı bir doğan gibi dönmüştü. Eğer Mevlâna Şems’i Şam’da bulmuş olsaydı, bu, Mevlâna için bir kayıp olmuş olurdu. Halbuki şimdi Mevlâna çoşkun ve cezbeliydi. Katre idi, çoşup deniz oldu. Yüce idi aşkla daha da yücelendi. Aradığı, kendinde göründü. Aşk denizi olup köpürüp dalgalandı. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna’nın ayrılışından sonra Konya sanki boşalmış, ıssız bir harabeye, çöle dönmüştü. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna’nın bundan sonraki irşad döneminde Kuyumcu Selahaddin isminde büyük bir veliye rastlıyoruz. Diğer yetiştirdikleri arasında oğlu Sultan Veled, Emir Süleyman, Çelebi Hüsamettin gibi büyük zevâtın olduğunu da görüyoruz. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna devrin büyüklerinden olan Muhyiddin-i Arabî’nin evlâtlığı Sadreddin-i Konevî ile de sohbet etmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Zaman ilerledikçe Mevlâna’nın varlık ağacı (vücudu) zayıf ve nahif bir hale gelmişti. Hattâ bir gün hamamda solgun teni altında ortaya çıkan kemiklerine bakarak: “Bütün ömrümde kimseden utanmadım fakat şu zayıf vücudumdan utanıyorum; zira o bana çok hizmetlerde bulundu, bense ona istediği gibi bakamadım.” demişti. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mesnevî’nin yazılması bitmiş ve artık Hakk’a yürüme zamanı da gelmişti. Son gazellerinde de, Mutlak Varlık’a bir an evvel kavuşma isteğinin heyacanı dalgalanıyordu. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Yıl 1273... Maddenin ve mânânın kış mevsimi idi. Büyük velinin rıhlet zamanı geldi. Konya’da depremler, ardı arkası kesilmeyecek şekilde çoğalmıştı. Gene bir gün deprem olmuş, yer yerinden oynamıştı... Mevlâna o gün; “Korkmayınız; yerin karnı acıktı; şu günlerde yağlı bir lokma istiyor. İnşaallah muradına çabuk vasıl olur da siz de üzüntüden kurtulursunuz!” buyurdu. Bu depremden birkaç gün sonra ağır bir ateşle yatağa düşen Hazreti Mevlâna bütün Konya’nın havasını üzüntüye garketmiş, onları firkat gözyaşları ile başbaşa bırakmıştı. Son gece Hazreti Mevlâna yatağından hafifçe doğruldu ve oğlu Sultan Veled’e “Veled oğlum ben iyiyim artık. Git yat. Biraz dinlen.” dedi. Sultan Veled istemeyerek itaat etti. Mevlâna arkasından son gazelini okuyor, Çelebi Hüsamettin de kaleme alıyordu. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Biz geceleri ta sabahlara kadar sevda dalgaları arasında bocalar dururuz. İstersen gel bağışla bizi istersen gel cefa et bize.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Bir dert ki, ölümden başka devası yok. Ben nasıl olur da bu derde deva bul derim.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim de tabuta bineyim. Benim tabutumun yazısı ebedîliktir.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">diyen Hazret-i Mevlâna, son sözleri arasında 17 Aralık 1273 pazar günü sevgilisine kavuşmuştu. Rahmeti bol olsun! Himmeti üzerimizden eksik olmasın. Âmin! </span></span></p><p style="text-align: center"><p style="text-align: center"><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">KULLUK VE HZ. MEVLÂNA</span></span></strong></p> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Buraya kadar Mevlâna Hazretlerinin muhtelif yönlerini ortaya koymaya çalıştık. Gördük ki, Mevlâna takva derecesinde İslâm’ı yaşayan, İslâm’ı ilim, amel ve hal olarak benliğine sindirmiş bir insan-ı kâmil, bir Hak dostu ve bir Peygamber varisidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ele alınan bütün cihet ve hususiyetleriyle Mevlâna bir gerçektir, vakıadır, insanlık için güzel bir numûnedir. Ancak bütün bu güzellik ve mükemmelliklerin etrafında toplandığı temel bir gaye var ki bu da kulluktur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna kulluk sınavının hikmetlerini şöyle açıklamakta: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“...İnsana acı gelen, tatsız gelen emir olmasaydı, güzel, çirkin, taş, inci bulunmasaydı / Nefis, şeytan, hevâ ve heves, yaralanmak, çalışmak, savaşmak olmasaydı / Padişah, kullarını ne adla ne lakapla çağıracaktı a perdesi yırtılmış kişi / Nasıl o sabırlı, o hilim sahibi diyecekti? Nasıl o babayiğit, o hikmet elde etmiş diyecekti? / Sabırlılar, gerçekler, yoksulları doyuranlar, yol kesen olmadıkça, lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça nasıl olur; nasıl belirir, anlaşılır?” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna’ya göre kulluk imana tanıklık eder: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Şu namaz da, oruç da, hac da, cihad da hep inanca tanıklık eder / Şu zekat vermek, armağan sunmak, hasetten vazgeçmek de içteki gizli şeye tanıklık etmektedir / Oruç der ki: Bu kişi, helâlden bile çekindi, harama nasıl el atar? / Zekat der ki: O kendi malından ayırdı da yoksula verdi, din ehlinin malını nasıl çalar?” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, vasiyetinde de kulluk görevlerini hatırlatmakta ve insanları kulluk görevlerini yerine getirmeye davet etmektedir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“A ulu kişi, gücün yettikçe, peygamberlerle erenlerin yolunda çalış, çabala / Birisi inanç yolunda kulluk yolunda yürür de bir soluk olsun ziyan ederse kafir olayım ben.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulluk, insan ve insanlık açısından en büyük realitedir. Varoluşun gayesini, hayatın mânâ ve mantalitesini ifade eder. Kulluktan daha anlamlı bir iş insan için mevcut değildir. Kulluk nüktesinin kaybolduğu her hareket anlamsız, her ümit sonuçsuz ve her teşebbüs nihâî olarak başarısız kalmaya mahkumdur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Cenab-ı Hak: <strong>“Biz cinleri ve insanları ancak ibadet maksadıyla yarattık.”</strong> buyurarak bu ana gerçeğe parmak basmıştır. Şu mealdeki ayet de kulluğun yönünü anlatıyor: “Ey imanda sebat gösteren (mutmain olan) kul (nefs)! Dön Rabbine! Sen ondan razı o da senden razı olarak.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, yeni bir din vazetmemiştir. Bütün varlığı ile İslâm’ı yaşamıştır. Onun mantığı kulluk mantığıdır. Allah’tan gayrı olan herşeyin kalpten çıkarılmasıdır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İslâm’ın dışında kulluk aranmaz. Onun eserlerinde İslâm vardır. Kulluk ancak İslâm ile yaşanır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bakınız bir rubaisinde ne der Mevlâna: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Men bende-i Kur’anem, ta can darem </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Men hâk-i reh-i Ahmed Muhtarem </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ger nakl künet cüz in kes ez güftarem </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bizarem ez o vü zan suhen bizarem." </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Yaşadığım müddetçe Kur’an’ın bendesiyim </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. Muhammed’in (sav) yolunun toprağıyım ben </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Birisi benim sözümden bundan başka bir söz </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Naklederse, ondan da o sözden de bizarım. </span></span></p><p style="text-align: center"><p style="text-align: center"><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">HÜRRİYET</span></span></strong></p> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hürriyet Allah’a kulluktur. Hür insan, Allah’a kul olandır. Nefsin ve şeytanın arzuları istikametinde hareket, yaradılış gayesine ters düşmektir. Nefsin perdelerini aralayıp veya ortadan kaldırıp Hakk’a vuslattır kulluk, O’nun huzurunda olmaktır. O’nsuz olan anlar köleliktir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, “Mihrabı dost cemali olan kimse için, yüz çeşit namaz, yüz çeşit rüku ve secde vardır” der. Bu konuda Cenab-ı Hak: <strong>“Ne yana dönerseniz Allah oradadır”</strong> buyurmuştur. Resulullah da (sav): <strong>“Namaz mü’minin miracıdır.”</strong> buyurmuştur.</span></span> </p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">GERÇEK HÜRRİYET OLARAK KULLUK: </span></span></strong></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Evet, <strong>“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”</strong> buyurulmuştur. Bu büyük bir gerçektir. Mevlâna şöyle der: “Elinden geldiği kadar kul ol, sultan olma, Gûy denilen top gibi mütevazi ol, cevgân olma.” Kulun elinden kulluktan başka birşey gelmez. Mevlâna’ya göre, benliğin olduğu yerde kulluk olmaz. Zira benlikte, gurur ve kibir vardır. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz: <strong>“Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez. Kalbinde zerre kadar iman olan cennete girer.”</strong> buyurmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, kulluğu, Hakk’ın kalplere nazar etmesine bağlıyor. Mesnevî’sinde: “Dostun kulluğu sana henüz elvermemişken (sana kulluk nasip olmamışken) şahlığa meylin nereden zuhur etti?” der. Demek ki, şah olabilmek nefsini mağlup etmeye bağlıdır. Nitekim Peygamberimiz, <strong>“Pehlivan rakibini değil, kızdığı zaman nefsini mağlup edendir.”</strong> buyurmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Allah aşkına, insan, kullukla vuslat edebilir: Vecd halinin zuhuru kullukla mümkündür. Nitekim Mevlâna: “Ya Rab, bana aman ver. Kalbimden irade kudretimi de sen aldın. Namaz kılarken, acaba yaptığım rükû tam oldu mu, imamlık eden kimdir, Allah hakkı için bunların hiçbirinden haberim yok.” demiştir. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz, ibadet esnasında vecd halinde iken karısı Hz. Aişe, <strong>“Ya Resulallah (sav) bu hal ne?”</strong> diye sorduğunda cevaben, <strong>“Sen kimsin?”</strong> diye sorar. Hz. Aişe (ra), <strong>“Ben Aişe’yim.”</strong> <strong>“Aişe kimdir.”</strong> diye sorulur. Hz. Aişe de <strong>“Karın Aişe, Ya Resulullah.”</strong> diye açıklamak zorunda kalır. O vecd halinde aralarında böyle bir konuşma geçer. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, bu tatlı gerçeği, “Âşıklar daima namazdadırlar. Aşkın sarhoşluğu bulunan başlar, ne beş vakitle istirahat eder, ne beşyüz binle...” sözleri ile anlatır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Kulluk sadece cesetle değil, gönülle ibadet etmektir. Ezan sesleri kalbimin mescidine öyle muhrik gelir ki, onun tesiri ile gönül mabedimin kapısı aşk ateşiyle yanıyor.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Zahid sakalını tıraş edinceye kadar, ârif, Allah’a ulaşır” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bütün bu sözler Hz. Mevlâna’ya aittir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna’ya göre cennet, Allah’ın nazar edip süslediği mekândır. Hakk’ın nazarı cennette olduğu için cennet güzeldir. Yoksa sadece nimetler, istenilen değildir. Nitekim Yunus Emre bu gerçeği şöyle ifade ediyor: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri, </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İsteyene ver sen ânı / Bana seni gerek seni." </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu mantıkla kul olmuş insan-ı kâmil cennete eştir. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, <strong>“Ey imanda sebat gösteren, mutmain olan nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan razı, o da senden razı olarak. Gir kullarımın arasına ve gir cennetime.”</strong></span></span><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"><a href="http://file:///D:/karışık%20bilgiler/My%20Documents/My%20IntranetWeb%20SayfalariDin45_FN45.htm" target="_blank"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"><u><span style="color: #0000ff">12</span></u></span></a></span></span><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"> buyuruluyor. Ayet-i kerimede, Allah, kulunun cennete girmesi için onu sevdiği kullar arasına dahlediyor. Zira onların kalbleri de Allah’ın nazar ettiği mekândır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna’ya göre iman veya kullukta temel, korkudur: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Birgün Hıristiyan Rum usta, Mevlâna’nın evini tamir ediyormuş. Müridlerden bazıları ona şaka yollu: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Niçin müslüman olmuyorsun? Dinlerin en iyisi İslâm dinidir, demişler. Rum usta: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Elli seneye yakındır ki İsâ dinindeyim. Dinimi terketmek için ondan korkuyor ve utanıyorum, demiş. Bu sırada Mevlânâ içeri girmiş ve: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- İmanın sırrı korkudur. Her kim Allah’tan korkarsa, o, Hıristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir." diyerek asıl tehlikenin dinsizlik ve imansızlık olduğunu işaret etmişti. Bunu duyan Hıristiyan usta derhal iman etmiş ve müslüman olmuştur. </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Rıza, Kullukla Mümkündür</span></span></strong> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulun Allah’tan Allah’ın da kulundan razı olma hali, kulluğun doruk noktasıdır. Bu makamda, hayır da müsavidir, şer de. Her şeyin faili Allah olduğu için artık itiraz kalkmıştır. Her hal ile itaat olunmuştur. Nitekim İbrahim Hakkı Hazretleri: “Hoştur bana senden gelen/ Ya hıl’at u yahut kefen/ Ya gonca gül yahut diken/ Lütfun da hoş, kahrın da hoş” demiştir. </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulluk, Tazarru ve Niyaz İledir</span></span></strong> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulluk ilimle, amelle ve ihlasladır. Yani ibadetledir. Mevlâna’nın hayatında ifadesini bulduğu en kâmil şekliyle... Mevlâna’yı da yakînen tanımak için kulluğu daha köklü anlayalım. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulluk (ubudiyet) yaratılış gayesi doğrultusunda Allah’a bağlılığı ifade eder. Mahlûkatın en anlamlı işi ubudiyettir. Bu kulluk görevi insan ve cinler dışındaki mahlukatta cebrî, insanda ve cinlerde ise ihtiyârîdir. </span></span></p><p> </p><p style="text-align: center"><p style="text-align: center"><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">KULLUĞUN BAZI ESASLARI</span></span></strong></p> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulluğun iki temel esası mevcuttur: Birincisi marifet, yani Allah’ı bilmek, ikincisi de, O’na layıkıyla ibadet etmektir. Bu husus da, Veda Hutbesi’nde şu cümle ile vurgulanmıştır: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkmanızı, O’na itaat etmenizi vasiyet ederim.”</span></span></strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"> Allah korkusu takvaya, takva ise marifete (Allah’ı bilmeye) götürür. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulluk, Allahü Teâlâ’ya teslimiyet ve itaat olduğuna göre, mahlûkat, her cinsi, her şekli ve her haliyle kuldur. Mühim olan, insanın bu teslimiyetin şuurunda olarak, fânî varlıklara değil, ibadet edilmeye layık olana kul olmasıdır. İbadete layık olan şüphesiz ki Allah’tır. Bu sebeple bütün peygamberler Allah’a davet etmiş ve kul olmanın örneğini göstermişlerdir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Dikkat edilirse “Kelime-i Şehadet”in ikinci rüknünde Hz. Resûlü Ekrem’in (sav) kul ve resul olduğu ifade edilir. Kulluk öyle bir gerçek ki, peygamberlik sıfatıyla beraber zikrediliyor ve imanın ikinci rüknünde yer alıyor. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulluk mantığı, Allah’a iman ve hesap verme gerçeği üzerine oturtulmuştur. Kulluk, Allah’a yönelmenin, itaat edip teslimiyet göstermenin ve bu hususta bütün görevleri yerine getirmenin genel adıdır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kelime olarak ‘kulluk’, esir olmak demektir. İnsan her halükârda mutlaka esirdir. İnsan zayıf ve acizdir. Mutlaka bir şeye yönelecek ve bel bağlayacaktır. Neticede insan duygularının esiridir, ya iyi duygularının, ya da kötü duygularının esiridir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsanın duyguları, yaratılış gayesine mutabık olarak Allah’ın istediği istikamette olmalıdır. Allah’a yönelen insan O’nun iradesinde fânî ve O’nun tecellisinde yok olur. Cenab-ı Hakk’ın tecellisine ermek, asıl hürriyettir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Cenab-ı Hakk’ın tecellisinde asıl zevk ve hürriyetin nasıl tadıldığına dair Hz. <strong>Aişe</strong> (r.ha) validemizden bir haber rivayet edilir. Hz. Aişe anlatıyor: “Resulullah (sav) bir akşam ibadete dalıp, huzur-u ilâhîde zevke, muhabbete garkolmuştu. O zevk-i mânevî içerisinde iken yanına yaklaştım, benden haberi yoktu. Kendimi tanıttım, <strong>‘Sen kimsin?’</strong> diye sordu. <strong>‘Aişe’yim’</strong> dedim. <strong>‘Aişe kimdir?’</strong> diye sordu. <strong>‘Hanımın Aişe’</strong> diye cevap verdiğimde kendine gelmişti”. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Resûlü Ekrem öyle bir tecelli ve aşka dalmıştı ki, en yakını olan hanımını bile tanıyamaz hale gelmişti. İşte kulluk, bu zevki, bu muhabbeti yaşamaktır. İnsanın kendine ve etrafına faydalı olabilmesi bu yüce hali, kulluk zevkini yaşamasına bağlıdır. Bu bir sevgi hazinesidir. Bu sevgi hazinesine kavuşmak, onu etrafa verebilmenin şartıdır. İşte sahabe, bu yüce hale erdikleri için cihad zamanı şehadet mertebesi için sıraya giriyorlar: “Ya Resulellah! Dua et de, önce biz şehid olalım.” diyorlardı. Onlar, kulluk şuuruna ermiş ve ölümü yenmiş insanlardı. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu mantığı hak ve hürriyetlerin verilmesi ve teminat altına alınması açısından ele alırsak hemen şunu ifade edelim ki; hak ve hürriyetleri kendi nefsinde yaşamayan insan, onları başkalarına vaad edemez. İstese de veremez. Ancak kulluk yoluyla hürriyete kavuşan insan, hak ve hürriyetleri verme ve bunların emniyetini sağlama hususunda başarılı olabilir. Nefsine mağlup olmak suretiyle en büyük esaret içinde bulunan insan ne hak verebilir, ne de hürriyeti koruyabilir. Böylelerinin âdil davranması zaten mümkün olamaz. Zira, adâleti tesis edecek kişinin önce adâleti kendi nefis dünyasında hakim kılması gerekmektedir. Aksi halde, başkalarına da veremez. Kulluktan uzak olup ahlâk-ı zemimede kalanlar merhametli ve âdil olamazlar. Sonuç olarak diyebiliriz ki, gerçekte âdil olanlar, ubûdiyet şuuruna ermiş gerçek Müslümanlardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Başta adâlet olmak üzere bütün mükemmel vasıfların sosyal bünyede de huzur ve sûkun getirmesi, hep kâmil imanın ve bu imandan kaynaklanan kulluğun meyvesidir. Kâmil iman ve gerçek anlamda kulluk, gerçek kâmil insanın en önemli ve belirgin vasfıdır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Esasen, ubûdiyetin temelde mantığı, insanı temizlemektir. İbadetler insanı temizler, nefis ve kalb dünyasındaki mânevî kir ve mikropları ortadan kaldırır. Bir nevi, ibadetler, insanı tedavi eden ilaçlar gibidirler. İnsan temiz yaratılmıştır. İbadetlerle temizlenen insan yaratılış gayesine uygun olarak fıtrî özellikleriyle bir bütünlüğe kavuşur. Demek ibadetler, insanın iç dünyasını temizler, gizli mikropların hasta ettiği mânevî bünyeyi tedavi ederler. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Dikkat edilirse, İslâm’da cezanın mantığı da insanı temizlemek üzerinedir. Denilebilir ki, hak adına cemiyeti ve insanlığı kurtarmak için suça âdil ceza vermek de aslında ibadettir. Öyleyse, ibadetin mantığı ile tedavi edici cezanın mantığı birleşiyor, bütünleşiyor. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu çerçeveden bakıldığında, hak ve adaletin temin edilmesi için Kitap ve Sünnete ittiba etmenin, ubûdiyetin en önemli yanı olduğu anlaşılacaktır. Kitap ve Sünnete ittiba, ilâhî emanete sahip çıkmanın ve de istikamette kalmanın teminatıdır. Nitekim bu hususta Vedâ Hutbesi’nde Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Ey Nas! Size öyle birşey bırakıyorum ki, ona sımsıkı sarıldıkça yanlış yola sapmazsınız. O da, Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün Sünnetidir”.</span></span></strong> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Aslında adâletin zedelenmesi yahut kaybedilmesi, hislerin ve beşerî zaafların işin içine girmesi sebebiyledir. Bunlardan korunmak için; hatâdan berî, en mükemmel ölçüleri hâvî, adâletin teminatı durumundaki Kitap ve Sünnete müracaat etmek gerekir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ekseriya, insan bir hususta hüküm verirken hisleri ona tesir eder ve neticede hisler insanı adâletten uzaklaştırır. Nitekim Hz. Resûlü Ekrem’e (sav) bakan Hz. Ebubekir ile Ebu Cehil’in Resulûllah’ı vasfetmesi birbirine tamamen terstir. Hz. Ebubekir (ra) O’nu övmekle bitiremezken ve O’na sevgisini izhar ederken, Ebu Cehil, O’nu yermekte ifrada varmıştır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Gerçek şu ki; her yönüyle mükemmel ve zirvede olan Hz. Resûlü Ekrem’in yüceliği Hz. Ebubekir’in âdil ve berrak iç dünyasını ihya ederken kalbi mühürlü ve kasvetle dolu, hasetlik ve intikam duygusuyla gözü dönmüş ve kat kat perdelenmiş Ebu Cehil, Resûlullah’ın (sav) o berrak aynasında kendi çirkinliğini seyretmiş ve aslında alabildiğine kendini yermiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Aslında bakılan, Âlemlerin Fahri ve Nuru Hz. Peygamber’di (sav). Bakışların neticesini farklı kılan ise menfî vasıflar ve beşerî zaaflardı. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hüküm vermede, kuvvet unsuru da insanları etkilemektedir. Kuvvetliden korkmak ve onun yanında olmak, beşerî bir zaafiyettir. Halbuki hak, haklınındır. Kuvvetli, kuvveti ne olursa olsun haksız olduğu müddetçe ehl-i hak ve ehl-i basiret yanında zayıftır, acizdir. Bu hak ölçüyü korumak lazımdır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Dünyaya ve olaylara bakışta hak ölçünün önemi büyüktür. Nitekim, farklı iki gözü Kur’an-ı Kerim haber veriyor: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Yedi göğü, kat kat yaratan O’dur. O Rahman’ın yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi çevir gözünü</span></span></strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"> (semaya) <strong>görebilir misin, bir çatlak? Sonra gözü, tekrar</strong> (semaya) <strong>çevir, nihayet o göz, zelil ve hakir olarak sana döner, artık o, aciz kalmıştır.”</strong> </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Sağduyulular o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken</span></span></strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"> (daima)<strong>Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında Allah’ın varlığını ispat için iyice düşünürler ve şöyle derler: Ey Rabbimiz; sen, bunları boşuna yaratmadın. Sen, bâtıl şey yaratmaktan münezzehsin</strong> (berîsin)<strong>.”</strong> </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Demek ki; görüşün hak, hükmün âdil olması için insanın imanla birlikte ubûdiyetle kalbini temizlemesi, hak ve âdil ölçüye kavuşması esastır. Bütün bunlar, Hakk’a ittiba etme ve ubûdiyet çerçevesinde mütalaa edilmelidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte, hak ve hürriyetlerin teminatı olacak olan insan; kâmil, mükellef ve güzel sıfatlara haiz mükemmel insan (mü’min) olmalıdır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İslâm’ın ve ‘tevhid’in temeli olan “Şehadet Kelimesi”, Resûlullah’ın önce kulluğunu, sonra da Resûl olduğunu ifade eder: <strong>“... Ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasûlüh: Şehadet ederim ki, Muhammed</strong> (sav) <strong>Allah’ın kulu ve resûlüdür”</strong>. Görülüyor ki kulluk, Şehadet Kelimesinde de yer alan temel bir rükündür. Kul olmak, hem yaratılışın gayesi, hem de insanın en şerefli halidir. Allah’a kul olmayanlar, fânî varlıklara kul olacaklardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sevgili Peygamberimiz (sav) kulluğu övmüş, ona davet etmiştir. Kendisi de numûne-i timsal bir kul olmuştur. Kendisine; “Kul peygamber mi, yoksa melik peygamber mi olmak istersin”, teklifi yapılmış, Seyyidü’l-Mürselîn; “kul bir peygamber” olmayı sevmiş ve tercih etmiştir. O’nun yemesi, içmesi, yatıp kalkması, insanlarla münasebeti, gece ibadetleri, tefekkürü, muhasebesi her türlü takdirin üstünde olarak, zâhidâne idi: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Resûlullah</span></span></strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"> (sav) <strong>kadar kimse namaz kılamazdı. Mübarek ayakları, fazla kıyamda durmaktan şişerdi. Zikir yapanların da en çok zikir yapanı yine Resûlü Ekrem olurdu.”</strong> Hz. Aişe validemiz O’na; <strong>“Niçin bu kadar kendinizi yorarsınız? Halbuki Cenab-ı Hak, sizin günahlarınızı bağışlamıştır”</strong>, dediğinde, O; <strong>“Şükreden bir kul olmayayım mı?”</strong> cevabını vermiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Resûlü Ekrem (sav) duasında: <strong>“Ey Allah’ım! Benim yaratılışımı ve ahlâkımı güzelleştir”</strong> ve;<strong> “Ey Allah’ım! Beni ahlâkların çirkinlerinden uzaklaştır ve koru”</strong>, buyurmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Resûlullah (sav), daima zikreder ve halkı da zikre davet ederdi. Çünkü, ibadetin özü zikirdir. </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ebu Hüreyre</span></span></strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"> (ra), birgün halkı mescide davet ederek; <strong>“Koşunuz! Resûlullah mirasını dağıtıyor”</strong>, dedi. Halk mescide gelip miras dağıtıldığını göremeyince, Ebu Hureyre’ye dönerek ne demek istediğini sordular. Ebu Hüreyre onlara; <strong>“Ne gördünüz?”</strong> diye sorunca; <strong>“Kimisi Kur’ân okuyor, kimisi zikir yapıyor”</strong>, dediler. Ebu Hüreyre; <strong>“İşte Resûlü Ekrem’in mirası budur”</strong> dedi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Resûlü Ekrem’in hayatını örnek alan sahabenin, zühd ve takva hayatına Kur’ân-ı Kerîm şöyle işaret eder: <strong>“Yataklardan yanları uzaklaşır</strong> (gece teheccüd namazı kılmak için yanlarını yataklardan ayırıp kalkarlar), <strong>korkarak ve umarak Rab’lerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”</strong> </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Geceleri az uyurlardı, seherlerde istiğfar ederlerdi.”</span></span></strong> </p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Simaları, yüzlerindeki secde alametlerinden bellidir.”</span></span></strong> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. <strong>Ebubekr</strong>‘in (ra), Allah aşkından ve zikrullahtan ciğerinin yanık koktuğu haber verilir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. <strong>Ömer</strong> (ra) de, çok ağlardı. Oğlu Abdullah diyor ki: “Ömer’in arkasında namaz kıldım. Üç saf arkada iniltisini duydum.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. <strong>Osman</strong> (ra), tefekkürü, korkusu çok olan bir âbid idi. O şöyle der: “Eğer cennet ile cehennem arasında bulunsaydım da hangisine gideceğimi bilmeseydim, nereye gideceğimi öğrenmeden önce kül olmayı tercih ederdim.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Keza; Hz. <strong>Ali</strong> (kv) zâhidlerin başı, âbidlerin büyüğüdür. “Görmediğim Allah’a ibadet etmem” diyerek, ibadetindeki ihsan şuurunu ve takvasını ispat etmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sevgili Peygamberimiz (sav), Vedâ Hutbesi’nde insanın yaratılış gayesini teşkil eden işte bu ubûdiyet gerçeğine işaret eder, insanları Allah’a itaate davet eder. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Esasen, kulluğun mazisi <strong>‘Bezm-i Elest’</strong>e uzanır. Cenab-ı Hakk’ın, yarattığı ruhlara; <strong>“Ben, sizin Rabbiniz ve hâlikınız değil miyim?”</strong> sualine cevaben bütün ruhlar; <strong>“Sen bizim Rabbimizsin!”</strong> demişlerdi. Bu, ezelî bir kulluk muahedesi, anlaşması idi. Bu muahede yahut ezelî biat, ebede doğru uzanıp gidecekti. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nitekim insan, ceset olarak çamurdan şekillenip ruh üflenince halifetullaha namzet bir kul haline geldi: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Hani, Rabb’in meleklere; ‘Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti.”</span></span></strong> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Halife olma sıfatıyla kulluk mükellefiyeti birbirini tamamlar. Zira, halifelik vasfı, Allah’a kul olmanın ileri bir merhalesi veya kulluğun yüceliğine erme halidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ve Cenab-ı Hak, kulluk şuuru ve vazifesiyle gönderdiği insana herşeyi hizmet ettirmiştir. Yeryüzü ve herşey insanın emrine verilmiş, insan da Allah’a kulluk için yaratılmıştır: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Yeryüzündeki her şeyi, sizin emrinize müsahhar kıldı.”</span></span></strong></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsandaki bu üstünlük, fazilet ve şeref insanın çamur kalıbına üflenen nefhâ-i ilâhîden gelmektedir. Bu nefha, Hak’tan bir cevherdir ve fıtrî yapısı itibarıyla Hakk’a yönelmelidir. Cin ve insanların yaratılış gayesi zaten ibadettir. Çünkü ibadet ve kulluk; Allah’a dönüşün, Hakk’a seyr ü seferin gerçekleşme yoludur. Peygamberlerin görevi de, insanları ibadet yolu ile Hakk’a çağırmak ve çevirmektir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte Vedâ Hutbesi’nde, üzerinde önemle durulan ubûdiyet gerçeği bu büyük mânâ ve hedefi yakalamak içindir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Aslında, insanın yanında herşey Allah’a kulluk etmektedir. Şu âyet-i kerîmeler bunu anlatır: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Göklerde ve yerde ne varsa; onlar da, gölgeleri de sabah-akşam, ister-istemez Allah’a secde eder.” “Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur.”</span></span></strong> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Şu husus katiyetle bilinmelidir ki, kâmil anlamda kulluğun gerçekleşmesi için nefis terbiye ve tezkiyesi şarttır. Hattâ denebilir ki, kulluğun önündeki engel, nefsin günahı ve kötülüğüdür. Nitekim bu gerçek, Vedâ Hutbesi’nin girişinde belirtilmiştir: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü emellerinden O’na sığınırız.”</span></span></strong> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Dikkat edilirse burada insanın iç yapısına dikkat çekilmektedir. Hakkını, hukukunu, hürriyetini dava ettiğimiz insan nedir? Bunun bilinmemesi halinde her reçetenin yanlış olacağı, her tedavinin hastalığı daha da vahimleştireceği ortadadır. İşte, ulûhiyet ve ubûdiyet gerçeğinden ve de insanın iç yapısından habersiz kişi ya da kuruluşların, insan hak ve hürriyetlerini tesbit etme ve vermede isabetli olamayacakları buradan anlaşılmaktadır. Günümüz psikologları ve sosyologları, aydınları ve de siyasîleri asıl bu hususta vahim bir yanlış ile karşı karşıyadırlar. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Resûlullah (sav) Efendimiz, bir diğer hadislerinde; <strong>“Senin en büyük düşmanın, iki koltuğun arasındaki seni kuşatan nefsindir.”</strong> buyurur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Yine Peygamber Efendimiz (sav):<strong> “Şimdi biz, küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunuyoruz!”</strong>, buyurdu. Ashab; <strong>“Büyük cihad nedir, ya Resûlellah?”</strong> dediler. Resûlullah (sav); <strong>“Nefis ile mücahededir.”</strong> diye cevap verdi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu hayatî konuya Kur’ân-ı Kerîm de, ehemmiyetle temas etmektedir: </span></span></p><p><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Ve nedâmet çeken nefse yemin ederim ki...”</span></span></strong> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hiçbir mükellefin nefsinden emin olamayacağını, Hz. Yusuf’un (as) ağzından hikâye yoluyla bir âyet-i kerîme bize anlatmaktadır: <strong>“Ben nefsimi temize çıkarmam. Zira nefis, kötülükle emreder.”</strong> </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulun hidayete ulaşması; nefisle mücahedesiyle doğru orantılıdır: <strong>“Bizim için mücahede edenleri, bizim yollarımıza hidayet ederiz.”</strong> </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefis terbiye ve tezkiyesiyle elde edilen mesut netice, ahlâk-ı hamidedir. Sevgili Peygamberimiz, kulluğun güzel ahlâkla tamamlanabileceğini her fırsatta vurgulamış, nübüvvetin gayesinin güzel ahlâkı tamamlamak olduğunu beyan etmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hişam’ın oğlu Said anlatıyor: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Aişe validemizin huzuruna girdim. Resûlullah’ın ahlâkından sordum. Buyurdular ki: ‘Sen, Kur’ân’ı okumuyor musun?’ Ben; ‘Evet, okuyorum’, dedim. Aişe validemiz; ‘Resûlullah’ın (sav) ahlâkı, Kur’ân’dır’ buyurdular.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Resûlullah (sav) bir duasında;<strong> “Ey Allah’ım! Benim yaratılışımı ve ahlâkımı güzelleştir”</strong> ve yine; <strong>“Ey Allah’ım! Beni ahlâkların çirkinlerinden uzaklaştır ve koru”</strong> buyurmuştur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte Mevlâna, temeli kulluğu kâmil anlamda gerçekleştirmek olan nefis terbiyesini gerçekleştiren tasavvuf yolunun bir müntesibi, bir kâmilidir. O halde Mevlâna’nın yolu, kâmil anlamda kulluğu gerçekleştirmektir şeklinde özetlenebilir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu hususta bazı sözlerine yer verelim: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Ey delikanlı, o yüce yolculuk için, mihrab yanındaki mum gibi kulluğa kıyam et, Hakk’a hizmetin kemerini belinden çıkarma.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Allah’a vuslatın hasreti ve O’na erişin talebiyle, fitili kesilmiş mum gibi sabahlara kadar gözyaşı dökerek yan, yakıl.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu kulluk yolunda aklın, Kur’an’a tâbi olmasını, Resulullah’ın mesajına teslim olmasını ister: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Aklı, Muhammed Mustafa’nın önüne kurban et; ‘Hasbiyallah’ de ki: Kula Allah yeter.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Eğer sen Mukaddes Kur’an’ın dergahına kaçarsan, orada bütün peygamberlerin ruhlarıyla görüşürsün.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna’nın şu sözleri de kulluğu önemle vurgular: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Elinden geldiği kadar kul ol, sultan olma ‘Gûy’ denilen top gibi mütevazi ol, ‘Çavgan’ olma.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Her kul, köle olduğu kapıdan azad olunca sevinir, mesrur olur. Bense senin ulûhiyet kapında ne zaman kul, köle olursam, o vakit sevinir, şâd olurum.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ve Mevlâna’da kulluk aşk derecesini alır: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Aşk içinde hayat bulan kimsenin yanında Allah’a kulluktan başka herşey küfürdür.” </span></span></p><p> </p><p style="text-align: center"><p style="text-align: center"><strong><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">KULLUK VE KADER</span></span></strong></p> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kader konusu; daha Hz. Resûlullah döneminden beri mahiyet itibariyle tartışılan ve künhüne tam anlamıyla varılamayan derin bir konu olagelmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Varlık adına herşey Allah’a ait olup yegane Hâlik, Fail ve Mürid olan Allah’tır. Hür irademiz bile küllî iradenin içerisinde olduğu halde bu herşeyi kuşatan küllî iradenin neticesi olan takdir-i ilâhî hakkında söz söylemek dipsiz bir kuyuya inmek olacaktır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu sebeple Hz. Resûlullah Efendimiz (sav) kader üzerinde ileri geri fikir beyan etmekten sahabileri men etmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sonraki dönemlerde selef bu konuyu irdelememiş fakat, İslâm Ordusunun fetihlerinin genişlemesiyle beraber yeni yeni kültürlerle münasebetler başlamış, bilhassa hıristiyan ve yahudi toplumların bu konudaki soruları artmaya başlamıştı. İslâm’ın şartlarını yerine getirme ya da günahlarından dönme zorluğu çeken bazı yeni müslümanlar, bir de bunca yeni müslümanın eğitim ve öğretiminin nasıllığı üzerinde acziyete düşen bazı ilim erbabı, insanın elinde hiçbir irade olmadığını, bu yönden insanın rüzgarla sürüklenen bir yaprağa benzediğini, dolayısıyla kişinin yaptığından sorumlu olmayacağını savundular. Böylelikle sorumluluk duygusundan kendilerini kurtarıp, her türlü eksik sıfatlarını Allah’a izafe ettiler. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Başka bir grup ise yaptıkları her iyiliği ve kötülüğü kendilerine izafe ederek Allah’ın lütuf, inayet ve kudretini bir kenara ittiler. Kaderi de reddederek Allah’ın küllî iradesini sezip kavrayamadılar. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ehli sünnet âlimleri ise orta bir yol izleyerek; insanın cüz’î iradesinin varlığını, bu iradeyle hayır veya şerri dilediğini, Cenab-ı Hakk’ın da hayrı ya da şerri içeren fiilleri yarattığını ortaya koymuşlardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mutasavvıflar ise Ehli sünnetin görüşüne Allah ile aralarında vaki olan edebi çok güzel yedirerek en isabetli ve verimli düşünüşe sahip olmuşlardır. Fiil olarak, günahlarını ve amelsizliklerini Allah’a izafe etmek şöyle dursun; her günahtan kaçınıp her güzel ameli de huşû ile yapma gayretine girmiş, bu güzelliklerini de kendi eserleri değil Allah’ın lütfu olarak görmüşlerdir. Kendilerinden sadır olan hatâda ise boyun büküp tevbe etmeyi, göz yaşı dökmeyi tercih etmişlerdir. Bu düşünce ve hayat tarzlarıyla beraber Allah’ın küllî iradesi hakkında yanlış bir beyanda bulunmak veya O’na eksiklik izafe etmekten; cüz’î-külli irade sınırını beyan etmekten uzak durmuşlardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Başlarına gelen her iyilik veya belâda Allah’ın iradesini gözlemeyi ve bu iradeye râm olmayı, oluşa iştirak etmeyi, o küllî kader çizgisinde yine yüce Allah’ın belirlediği noktaya doğru seyrederek orada yer almayı murad etmiş ve küllî iradeye bu uyumun neticesi olmak üzere Allah’ın lütuf kapıları kendilerine açılarak birçok nimete gark olmuşlardır. Bu nimeti üzerlerinde görenler, bu iman ve ibadet dolu, edep dolu hayatı onlarda görenler, kader çizgilerini bu Allah dostlarıyla birleştirmek suretiyle Cenabı Hakk’ın kader programına ayak uydurma noktasında isabet etmişlerdir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kader noktasındaki bu anlayış ve yaşayışın bir çok faydaları vardır: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Cenabı Hakkın koyduğu irade sınırına tecavüz ederek hatâya düşülmemiş olunur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kötü sıfatların Allah’a, yine iyi sıfatların insana izafesiyle düşülen sorumsuzluk, başıboşluktan ve de kibirden emin olunur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu mantalite kişiyi, her güzelliği yaşama, her çirkinlikten uzak durma cehd-ü gayretine götürür. Bunun sonucunda ise Rıza-i Bâri vardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hakikî teslimiyet ve de Allah’a, dostlarına ve kullarına karşı hatâ etmemek, yani Allah’ın takdir ettiği güzel çizginin dışına çıkmamak bu mantalitede gizlidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu mantık ve yaşayış, kişinin kendisinden emin olmamasını ve dinine, dininin gerek ve ibadetlerine alışmamasını sağlar. Böylelikle insan her an kendisini yeniler ve kemâle doğru seyreder. Aksi ise kişinin ya aşırı hırslı ya da nemelazımcı olmasına yol açar. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu ilâhî oluşu görmek, kişiyi insanların da seviyelerini bilmeye, dolayısıyla onları şu anki haliyle kabullenip, seviyelerini, Allah’ın rıza ve kaderine uyumlarını azamî nispette sağlamaya sevkeder. Bunun neticesi ise insanlık seviyesinin yükselmesi, kardeşlik ve huzurun teminidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Zıddı ise bencilliğin, kavga ve anarşinin, sevgisizliğin davetçisidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte Hz. Mevlâna her varlığa, yaratılışı, kaabiliyeti ve bulunduğu seviye icabı davranmış ve bunun ceremesi olmak üzere, diyalog kurduğu her insan ve varlığı sevip barışık olabilmiş ve de bir adım daha atmalarını sağlayabilmiştir. Şu misaller onun bu felsefesine ışık tutacaktır: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna bir gün “Yetmişiki millet sırrını bizden işitir...” demişti de, devrin mutaasıplarını çileden çıkarmıştı. Kadı Siraceddin’e dert yanmışlardı: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">-Mevlâna herkesle dost olduğunu söylüyor, yetmişiki millet dostumdur, diyor. Bu nasıl olur, bu söz küfür değil de nedir? </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kadı Siraceddin, bu sözün tahkiki için bir adamı Mevlâna’ya gönderiyor. Adam, Mevlâna’ya soruyor: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Sen yetmişiki milletle dost olduğunu söylüyormuşsun, doğru mu? </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Evet, böyle söyledim. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ağza alınmayacak sözlerle hakaret ediyor adam. Mevlâna sabır ve sükûnet içinde dinliyor, sonra: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Sözleriniz bitti mi? diyor. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Adam: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Evet, deyince ona şöyle hitap ediyor: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Ben senin söylediklerinle de beraberim, seninle de dostum. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. Mevlâna kendisinin sohpetlerine katıldığı halde henüz kendisini tanıyamayan bu insanın idrak ve irfanının sınırlarını çok iyi görerek kırıcı değil yapıcı bir cevap veriyor. Hz. Mevlâna’nın burada kader noktasında yakalayıp teşhis ettiği başka bir güzelllik de şudur: Bu insan hatâlı konuşmuş olsa da sözlerinin gerisinde dini koruma gayreti vardır. İşte bunu çok güzel sezen Hz. Mevlâna: “Ben seninle de beraberim” derken o gayrete ortak olduğunu belirttiği gibi; kendisiyle ve insanlarla ne büyük bir erginlikle barışık ve kardeş olduğunu, Hz. Resûlullah’ın yanındaki birkaç kişinin tiksindiği hayvan leşi için “Ne kadar güzel dişleri var.” diyerek gösterdiği Allah’ın yarattıklarında güzeli görme meziyetini ne güzel sergilediğini ortaya koymaktadır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte Hz. Mevlâna’nın Allah’ın takdirine bu isabet ve güzellikle uyumu az evvel çıkışan insanı diriltiyor. Şaşırıyor gelen adam... Sonra içinde bir burkulma, pişmanlık duyuyor. Büyük insanın dizlerine kapanarak özür diliyor. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna kinsiz kavgasız, barışık bir dünyayı düşünüyordu yediyüz yıl önce... </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bir gün devrin ileri gelenlerinden birine sormuşlardı: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">-Neden Mevlâna’yı bu kadar çok seviyorsun? </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Cevabı şu olmuştu. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">-Her peygamberi ümmeti, her veliyi müridleri sever. Fakat görüyorum ki Mevlâna’yı herkes seviyor. Ben nasıl olur da sevemem? </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte Hz. Mevlâna bir sohbetinde her seviyedeki insanla nasıl barışık olduğunu şöyle izah ediyor: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna bir gün buyurdu ki: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">-Ben her işimde muvaffak olurum. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Talebesi, “Bu nasıl olur?” diye sordular. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Cümle halk ile iyi geçinme huyum sebebiyle galip olurum. Mümkün oldukça onları ıslah etmeye gayret gösteririm. Eğer kabul etmezlerse ben onlara tâbi olup ellerinden kurtulurum, dedi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte böylelikle karşısındaki müminle diyaloglarını yıpratmadan muamele eden Hz. Mevlâna sabırla ve küçük hamlelerle en kabiliyetsiz insanı bile bir noktaya, başka bir tabirle gelebileceği noktaya getirmişlerdir. Zaten bize düşen vazife mümin kardeşlerimizin gelmesi gereken yere gelmesine yardımcı olmaktır. Zira Cenab-ı Hakk’ın o kardeşimize gelecekte neler bahşedeceğini bilemeyiz. Şu anki hatalarına takılmak gelecekte kendisine verilecek olan şeyleri kabullenmemizi de zorlaştırır ki bu ise mutlak kadere isyan olur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Şöyle bir misalle arzedelim: Bir ressam bir resmi yapmaya yeni başlamış olsa, biz bu tamamlanmamış resimde bir çok hatâ bulabiliriz. Ne var ki resim tamamlanmış olmadığı için kendisinde eksiklikler bulunması doğaldır. Biz cehalet, haset, gaflet ya da diğer bir duygu saikiyle o resmi kabullenmeme mantığına bürünsek hem ressamın büyüklüğünü hem de doğacak güzel bir sanat eserini körü körüne inkar etmiş oluruz. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte her mümin kardeşimiz de Allah’ın bir sanatıdır. Terbiyesi tamamlanmamış bir insanda hatâlar bulunması bu cihetle doğaldır.Ve bu cihetle muamele edemememiz mutlak kadere ters düşmek olur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kâmil insanı diğerlerinden ayıran farklardan birisi de şudur ki; halk birbirini şu anki tavırlarına göre değerlendirir, kâmil insanlar ise insanları gelecekleri konuma göre değerlendirirler. Yine insanlardan kaabiliyet sınırlarından fazlasını istemek Allah’ın takdirine ters düşmek olur. Hattâ Allah’ın beklediğinden fazlasını insanlardan istemek, hem kendimizin bilmeden Hakk’ın yerine koymaktır, hem de karşımızdaki insana zulümdür. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Görüldüğü üzere Hz. Mevlâna bu sırrı kavradığı ve mutlak kaderle uyum içerisinde olduğu için herkesle barışık idi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Gerçekten Mevlâna, din ve mezhep farkı gözetmeden herkesle görüşüyor, onları dinliyor, sonra bir söze başladı mı, karşısındakini inandırıcı sağlam delillerle kendi tarafına çekiveriyordu. Bu yüzden kendisiyle görüşen bir çok hıristiyan, yahudi ve şaki onu dinledikten sonra Müslüman olmuş, hidayete ermiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bir gün görüştüğü bir papaza sormuştu: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Sen mi büyüksün yoksa sakalın mı? </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Papaz çekinmeden cevap vermişti: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Ben sakalımdan yirmi yaş büyüğüm. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Senden yirmi yaş küçük olan sakalın ağarmış. Yazık değil mi ki sen hâlâ karanlıklar içerisindesin! </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu sözün taşıdığı ince, zarif mânâyı anlayan papaz, hemen o gün müslüman olmuştu. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Konya yakınlarındaki Elâtun Manastırı’na gidiyor, orada papazlar, Mevlâna’yı derin bir huşu içinde dinliyor, sözlerini gönülden tasdik ediyorlardı. Bir gün Konya çarşısından geçerken, karşılarına bir papaz gelmişti. Papaz, Mevlâna’yı görünce eğilerek sevam verdi. Mevlâna Hazretleri daha fazla eğilerek karşılık verdi. Papaz doğrulunca baktı ki, Mevlâna hala saygı duruşundadır. Sonunda görüşüp ayrıldılar. Biraz ilerledikten sonra, Mevlâna yanındakilere: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">-Şükür Allah’a tevazuda papazı yendik, demişti. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Görüldüğü üzere bazen taşı gediğine oturtarak, bazen tevazu göstererek, başka dinden olan insanları bile olduğu gibi kabul ederek işe başlamış ve kısa zamanda hidayetlerine vesile olmuştur. Hattâ Mevlâna’nın cenazesine Rum ve papazlardan iştirak edenler olmuştu. Bazı münasebetsizler: “Hıristiyan müslüman cenazesine gelmez, niye geliyorsunuz?” dediler. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Onlar da: “Biz peygamberimizi bu zâttan öğrendik.” cevabını verdiler. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Yine bir gün papazla karşılaştılar. Mevlâna selam verip eğildi. Papaz sordu: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Ben hıristiyan olduğum halde niçin selam verdin ve eğildin. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Ben senin şahsına değil; Allah’ın sendeki tecellisine; sendeki, Allah’tan kutsal emanet olan ruha selam verdim, deyince papaz sanki yeniden doğmuş gibi şehadet getirip müslüman olur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Demek ki her insan için Allah’ın biçtiği bir güzellik var. Biz bunu görebilir ve insanlara aksettirirsek kısa zamanda insanların kendi değerlerinin farkına varması söz konusu olur. Kendini tanıyan da Rabbini tanır ve insanların Allah’ın lâyık gördüğü üstün konuma ulaşmasına yardımcı olmak en yüce bir ibadet olsa gerektir. Ne var ki bu kutsal ibadet büyük bir sabrı, engin bir gönül iklimini gerektirir: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. Mevlâna çarşıda dolaşarak insanları selâmlıyor. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Yanında bulunanlardan bir tanesi: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- İnananların hâlini nasıl görüyorsunuz? diye sorduğunda Hz. Mevlâna o şahıstan eteğini tutmasını istiyor. Mevlâna’nın eteğini tutan şahıs bir de ne görsün? Kimi insan maymun, kimi insan eşek vs. suretinde. Hazret soruyor: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Gördün mü insanların hâlini? </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Demek ki Mevlâna’ya, hangi insanda hangi kötü sıfat varsa, o insan, kendisinde biraz o sıfattan olan hayvanın sûretinde gösterilir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsanı tanıyıp irşad etmelerine kapı açan bu görüş ve tahammüle, ikaz ve irşada devamlı olmak kolay olmasa gerekir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. Mevlâna’nın herşeyi yerli yerine koymaya dikkat ettiğini, hattâ bütün mahlukata yaradılışı icabı davrandığını gösteren birkaç misal daha verip konuyu tamamlayalım. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'ITC Zapf Dingbats'">l</span></span><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"> Bir gün Mevlâna semâda iken bir sarhoş da dönmeye başladı. Mevlâna’ya çarptıkça yine dönerdi. Öğrencilerinden bir kaç kişi onu tutup uzaklaştırdılar. Kavga çıktı ve sarhoşu incittiler. Mevlâna onlara darılıp: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Şarabı o içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz, dedi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bir vakit Mevlâna Konya Hamamına vardı. Talebesi o gün gidip buhurlar yakarak istikbal için döndüler ve o esnada hamam boş kaldı. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Miskin lepra illetine tutulanlar hamamda Mevlanâ’ya ayrılan yeri tenha bulup suya girdiler. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Vaktâ ki Mevlâna geldi. Talebesi cüzzamlıları incitip sudan çıkardılar. Mevlâna onlara seslenerek derhal soyunup onların yanına gittiler. Cüzzamlıların üzerlerine döktükleri suyu altlarından alıp kendi mübarek başlarına dökerek, o zavallı hastaların gönüllerini aldılar. Orada bulunanların cümlesi Mevlâna’nın ahlâk güzelliği ve nefsinin yüceliğine hayran kaldılar.</span></span> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bir gün Mevlâna Konya’da bir sokaktan geçiyordu. Köpeğin biri yol üzerinde uyumuştu. Mevlâna durdu. Talebesi de durdu. Birisi önden geliyordu. Yol üzerinde köpeğin uyuduğunu gördü. Köpeğini oradan kovdu. Mevlâna ona darılıp:</span></span> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Niçin onun rahatını bozdun? dedi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Şu misal aynı zamanda Hz. Mevlâna’nın bendelerine olan sevgisinede misal teşkil eder: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bir gün Mevlâna, Çelebi Hüsameddin’e geçmiş olsuna gitti. Talebesi ve dostları önden ve arkadan mahalleyi doldurdu. Bir dar mahalciğe bir köpek geldi. Talebesinden biri o köpeğe vurup kovdu. Mevlâna ona bağırıp: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">- Ey bîhaber! Çelebi’nin mahallesine mensup olan köpeği mi dövüyorsun? dedi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bütün bu misallerle beraber konuyu hülasa etmek gerekirse şunları söyleyebiliriz. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mu’tezile’ye göre fiilleri yaratan kuldur; yine kuldan südûr eden her fiilin fâili de kuldur. Mevlâna’ya göre ise kul ancak duygu ve düşüncesi ile bu fiilleri yaratabilir. Duygu ve düşüncelerini kendisi yaratmadığı ve kendisinden südûr eden fiiller de bu duygu ve düşüncelerle yaratıldığına göre kul kendi fiillerinin hâlikı olamaz. O halde yegane yaratıcı Allah’tır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulun fiillerinden hasıl olacak iyi veya kötü şeylerin faydası da kulun zannettiği gibi değildir; Cenab-ı Hakk’ın dilediği ve bildiği gibidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sünnet ehli bilginlerinin görüşlerine açıklık getiren Mevlâna, konu hakkında şöyle söyler; “Peygamberler dediler ki evet Allah çekinip kurtulmaya imkan bulunmayan nitelikler yaratmıştır. Fakat geçici nitelikler de yarattı ki onları terketmek mümkündür. Herkesin nefretini kazanan kişi, o sıfatları terkeder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini kazanır, herkes ondan razı olur... Kuma toprak ol dersen acizdir, toprak olamaz. Ancak toprağa balçık ol dersen bu öz yerindedir. Toprak balçık olabilir. Allah insana topallık, yassı burunluluk, körlük gibi çaresiz illetler vermiştir. Ama, ağız, yüz çarpıklığı ya da baş ağrısı gibi kimi hastalıklar da vermiştir ki, bunlara çare vardır...” Mevlâna başka bir örnekle de insanın irade özgürlüğünü belirtmeye çalışıyor: “Ey gönül, cebirle özgürlüğü birbirinden ayırdetmek için bir örnek getir ki, ikisini de anlayasın: Titreme hastalığından dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el. Her iki hareketi de bil ki, Allah yaratmıştır. Ancak bu hareketi onunla karşılaştırmaya imkan yoktur. Kendi seçiminle el oynatmandan pişman olabilirsin. Ancak titreme hastalığına tutulan bir adamın pişman olduğunu ne zaman gördün.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Biz su üzerindeki kûse gibiyiz. Kûsenin su üzerinde gitmesi, kendi ihtiyariyle değil, suyun irade ve hükmü iledir. Bu, genel olarak böyledir. Yalnız bazıları suyun üzerinde olduklarını bilir, bazıları bilmezler.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, insanın sorumluluğunu bir örnekle anlatıyor: Adamın biri bir bağa girmiş, zerdali ağacını silkerek meyveleri yemeye başlamış. Bunu gören mal sahibi “Allah’tan korkmuyor musun?” deyince, ‘Neden korkayım, ağaç Allah’ın ağacı, ben de Allah’ın kuluyum. Allah’ın kulu, Allah’ın malını yiyor." karşılığını vermiş. Bunun üzerine bağ sahibi adamı bir ağaca bağlayarak bir sopa ile iyice döğmeye başlamış. Sopanın acılarına dayanamayan adam, bağ sahibine “Allah’tan korkmuyor musun?” deyince, bağ sahibi “Niçin korkayım? Sen Allah’ın kulusun, bu da Allah’ın sopası, Allah’ın sopasını Allah’ın kuluna vuruyorum.” demiş. Böylece Mevlâna adamın çalma fiilinden dolayı sorumlu olduğunu vurgulamıştır. Demek ki, Mevlâna her şeyin Allah’ın bilgisi ve gücü içinde olduğunu kabul etmekle birlikte insanın sınırlı bir özgürlüğünün bulunduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı da insanı sorumlu tutmaktadır.</span></span></p><p> </p><p style="text-align: center"><p style="text-align: center">Mevlâna’nın Davet Ettiği Gerçek</p> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Onun “ne olursan ol gel” dediği şey Seyr ve Hakk’a vuslattır, Allah’a doğru yolculuktur ve nihâî hedef olarak Yüce Allah’ın huzurudur. Tasavvufun öz tabiriyle vuslattır. Bu ulvî gaye velayet ve irşad yoluyla gerçekleşir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna elbette “gel” diyor tüm insanlığa, ama “geldiğin gibi kal” demiyor; aksine insan-ı kâmil’e gelen kimsenin katı taş olsa, mermer kesilse bile bir inci olacağını bildirmektedir. “Katı taş olsan, mermer kesilsen bile bir insan-ı kâmil’e ulaştın mı inci olursun / Temiz erlerin sevgisini tâ canın içine dik; gönlü hoş kişilerin sevgisinden başka bir sevgiye gönül verme /Ümitsizlik köyüne gitme, ümitler var. Karanlığa doğru yürüme, güneşler var. / Gönül seni gönül ehlinin mahallesine çeker, benlikse seni bilakis hapishanesine çeker / Hadi bir insan-ı kâmilden gıda ver gönlüne; yürü, devleti devlet sahibinde ara.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İslâmî literatürle ifade edersek deriz ki, Mevlâna’nın velayet ve irşad yoluyla “gel ” diye davet ettiği şey esasen İslâm’ın takvaca ve azimetçe yaşanmasıdır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsanları Allah’a kulluğa yönelten vesileler olan peygamberler, veliler, mürşidler ve âlimler, aynı zamanda ölümden sonra Mahkeme-i Kübra’da da insanlara faydalı olacaklardır. Mevlâna’ya göre insan-ı kâmil “Bu mâsivadan ölmüş, Allah’da dirilmiştir.” Mevlâna’ya göre insan-ı kâmil, vaktin “İsrafil”idir; onların birinci nefesleriyle beşerî benlikler ölür, ikinci nefesleriyle Rabbanî benlikler dirilir. Mevlâna hemen peşinden uyarmaktadır; “O’nun eteğine sarıl da âhir zaman fitnelerinden kurtul... /Bu kılavuz olmadıkça bu arada yola düşme” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlânâ Fîhi Mâ Fih’de “Bilgin olmadığı halde kendisine doğru yolu gösteren birisine ulaşmayan kimse sapıtır gider.” demektedir. Dünya hayatında ikaz ve irşad yoluyla insanların kurtuluşlarına ve hidayete vesile olan bu büyükler ahirette de insanlara sorgu-sual, hesap ve mizan gibi zor ortamlarda yardımcı olacaklardır. Bu büyüklerin bu yardımının adına İslâmî literatürde “şefaat” denmektedir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Burada vesile ile şefaat gerçekleri birbirini bütünlemektedir. Kurtuluş vesileleri olan Allah dostları (peygamberler, veliler ve gerçek âlimler) ahiret hayatında insanlara şefaat yoluyla yardımcı olacaklardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Dünya hayatında Allah’ı insanlara, insanları Allah’a sevdirme görevi ile çalışan hidayet rehberleri, ahirette de yine insanları felaketten korumak için Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunacaklar, Cenab-ı Hak ise onlara olan sevgisi ve rızası hürmetine onların dileklerini kabul edecek, böylece insanlar, günahkar da olsalar “şefaat” sebebiyle kurtuluşa ulaşacaklardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. Mevlâna’ya tekrar kulak verelim: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Katı taş olsan, mermer kesilsen bile bir insan-ı kâmil’e ulaştın mı inci olursun / Temiz erlerin sevgisini tâ canın içine dik; gönlü hoş kişilerin sevgisinden başka bir sevgiye gönül verme /Ümitsizlik köyüne gitme, ümitler var. Karanlığa doğru yürüme, güneşler var / Gönül seni, gönül ehlinin mahallesine çeker, benlikse seni balçık habiphanesine çeker / Hadi, bir gönüldeş /insan-ı kâmil’den gıda ver gönlüne; yürü, devleti devlet sahibinde ara.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte Mevlâna, dünyada ikaz ve irşadı ile hidayet öncüsü olduğu gibi, inşaallah ahirette de Cenab-ı Hakk’ın izni ile şefaat etmeye muvaffak olacaktır. Zira şefaat, Cenâb-ı Hakk’ın, iyi kullarına verdiği bir yetkidir. </span></span></p><p style="text-align: center"><p style="text-align: center">Hz. Mevlâna ve Nefs Terbıyesı</p> </p><p>Nefs-i Emmâre</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefsin ilk basamağıdır, kötüyü emreder. Hak düşünülmez, gaye ve gayeye varmak için dünülenler batıldır. Islahı için, uyulan kimsenin sözlerini paha biçilmez mücevherdir diye değerlendirip onun nazarına mazhar olmak için gayret etmek gerektir. Zor bir düşmandır. Hiçbir mücadele onunla yapılan kadar zor olmaz. Bu mücadelede tevhid başı çekerse kurtuluş kolaydır. Yani çokça “Lailahe illallah” demek. Vücut ülkesini tasarrufu altına aldığı an, akıl, irade, hisler kısaca herşey onun emrindedir. Böyle insan hem maddeten, hem mânen tehlikelidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hakikat önünde en aşırı karanlıktır. “Nefs-i emmare kötülüğü emreder.” Nefsin bu hali adeta vahşi hayvanların, korkunç manzaraların olduğu bir karanlık vadiye benzer. İnanmayan insanların halidir bu. Hakikatin zıddı kâmilidir. Ve de ruhun ayağına takılan kelepçedir. Bu mertebede olan insan doğruyu göremez. Doğruya yanlış der. Mevlâna bu vadideki insanları ahırdaki mahluklar olarak beyan ediyor. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, Mesnevî’sinde bir kâmilin şaşı olan müridinden bahseder. Bu kâmil insan, müridine der ki: “Evladım, bana testiyi getir.” Mürid, şaşı olduğu için testiyi iki görür. Ve, “Sultanım testi iki tane, hangisini getireyim?” der. O kâmil, bir hakikatın ispatı için ona, “O zaman birini kır, ötekini getir.” der. Mürid birini kırdığında elinde sadece testinin sapı kalır. İkinci bir testinin olmadığı hakikatı ile karşılaşır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, bu misali nefs-i emmaredeki insanların hakikat karşısında şaşı olduğunu beyan için zikreder. Evet, nefs-i emmarede bulunan kimseler gerçeği göremez ve hakkı batıldan ayıramazlar, bu sebeple devamlı hatâ ve isyan ederler. Mevlâna, nefsi diğer sûfîler gibi çeşitli sembollerle anlatır: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Putların anası bir put olan nefsinizdir; çünkü put yılandır; nefis putuysa ejderha / Nefis, demirle taş gibidir; put o çakmak taşından sıçrayan kıvılcımdır; o kıvılcım suyla söner gider / Fakat çakmak taşıyla demir, ne vakit suyla söner? İnsanoğlu bu ikisi kendisiyle oldukça nasıl esenliğe ulaşır? / Testide gizli duran kara sudur; nefsi ise bu kara suya kaynak bil / O yontulmuş put, kara sele benzer; put yonan nefisse ana yoldaki kaynaktır / Bir parçası yüzlerce testiyi kırar ama kaynağın suyu durmadan dinlenmeden çoşar kaynar / Put kırmak kolaydır, pek kolay; fakat nefsi kırıp geçirmeyi kolay görmek bilgisizliktir, bilgisizlik / Ey oğul, nefsin şeklini arıyorsan yedi kapılı cehennemin hikayesini oku / Her solukta bir düzeni vardır nefsin, her düzeninde de yüzlerce Firavun, o Firavunlara uyanlarla beraber batar gider / Mûsâ’nın Rabbine, Mûsâ’ya kaç, Firavunluk ederek iman suyunu dökme / Ahad’e Ahmed’e el et; a kardeş kurtul nefis Ebu Cehilinden.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İşte Hz. Mevlâna’nın beliğ olarak ifade ettiği bu menfi halin geçilmesi kurtuluş için zarurîdir, şarttır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefsin bu mertebesinde kelime-i tevhid ve riyazet gerekir. Mevlâna, bu dönemi, babasının halifesi Seyyid Burhaneddin ile aşmıştır. Oruç, zikir ve çile gibi nefsi terbiye metodlarıyla... </span></span></p><p>Nefs-i Levvame</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mücahede ve mücadele ile nefsin bu ülkesinden kurtulan insan, “Levm Sahrası”nda kendini bulur. Buna “Nefs-i Levvame” denir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefs-i Emmare ile mukayese edilemeyecek ilâhî üstünlükleri mevcuttur. Kabul etmek lazım ki, burası da emin bir yer değildir. Sâlik burada Hakk’a biraz daha yakın olmasına rağmen mâsivânın içinde bulunur. Hatâ eder, günah işler, ama pişman olur. Nedametle ağlar. Ah, vah eder; sonunda aynı hatâları tekrar eder. Kısaca, “Hak yolculuğu”nda, bir hal üzerinde devam eden bir istikrarı yoktur. Kurtulmak için, nisbet olunan ‘Kâmil’e teslimiyet bir kayda bağlanmamalı. Muhabbeti ile muhabbetlenmeli. ‘İsm-i Celâl’e cankurtaran simidi gibi sarılıp onu dilden ve kalbden kesmemeli. Sonunda ‘Kâmil İnsan’ın himmet ve nazarı erişir, bu vadi de geçilir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Levvâme, nefsin bir üst halidir. Mânâdaki işaretleri yeşil çimenler, sahralar, ağaçlar, sular, çeşmelerdir. Bu hal inanan insanda olur. Hatâyı düzeltir, sonra yine hatâ eder. Sonra pişman olur. “Yine kasem ederim pişmankar nefse” ifadesi bu nefsi anlatır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu halden insan mutlaka ayrılmalı, Hakk’ın rızasına muhatap olabilecek bir hale yükselmelidir. İşte Mevlâna da bunu yapmıştır. Bütün bunlar Kur’an gerçekleri, İslâm’ın gerekleridir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefs-i Levvame, ancak İsm-i Celâl’i (yani Allah (cc) ismini) çok zikretmekle ve de riyazetle aşılır. Riyazet, mide ve yiyecekler yoluyla nefse hakimiyet kesbetmektir. Ta ki, nefis şımarmasın, dizginlensin. Riyazetin esası az yemek ve oruç tutmaktır ki bu, nefsi terbiyeye yardımcı olmak için, sırf Allah adına yapılır. Riyazet, iradeyi Hakk’a boyun eğdirmek demek olan mücahedenin en önemli unsurudur. </span></span></p><p>Nefs-i Mülhime</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefs-i mülhime, Rahmânî ilhamların gelmeye başladığı yerdir. İnsan buraya kadar iki kademe geçip inancı kuvvetlenmiştir. Olacak olan işler mânen keşfedilir. Bu hal onun inancını kuvvetlendirir. Yaptığı ibadetlerin feyzini ve lezzetini almaya başlar. İbadetlerin zevkinden gözyaşlarının huşu içinde akmaya başladığı dönemdir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefs-i mülhimede bağlar, bahçeler, nehirler, ırmaklar mânâda seyredilir. Hu isminin çokca zikredildiği makamdır. Bu halde insan mânen kuş gibi uçmaya başlar. Mâneviyatında denizleri yürüyerek geçer. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu hal insanda imanla küfrün çatıştığı noktadır. Nefis bu makamdan sonra hakimiyeti kaybeder. Kalp, itminana erer. Onun için çok ciddî mücadeleler vardır. Ruh-u sultan, vücut hakimiyetini ele almak ister. Nefis de ele almak ister. İnsan bu halde iki sesi de duyabilir. Nefsin inkârını, ruhun ikrârını... Bir hak nazar, bir mürşid velî olmadan bu berzah geçilmez. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefis ve ruh iki şofördür. Akıl direksiyon, vücut kalisör. Aklın fonksiyonu şoförüne bağlıdır. Hangi güç akla hakim olursa, akıl onun hesabına çalışır. Onun için ilâhî vahyin kontrolünün dışındaki akıl, yakıcı ve yıkıcı bir güçtür. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bizim iman ve insan meselesi diye anlatmak istediğimiz budur. Yani imanlı insan, ruhunu aklına hakim kılar. Akıl hayırlara vesile olur. Bu insan da bulunduğu her yerde cemiyete faydalıdır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mülhime makamında sâlik, ‘Hu’ ismini vird edinir. Bu âlem, sinyaller âlemidir. Varlığın izâfî, ‘Mutlak Varlık’ın ise hakîkî olduğunun şifreleri çözülür. Rahmânî tecelliler olduğu gibi sadık olmayan ilhamlar da bu halde zuhur eder. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Esma-i İlâhiye’nin tecellisini sâlik bu makamda görür, çeşitli nûranî berzahlardan geçer. Kapılmaması, “Maksadım Allah rızasıdır” deyip teslimiyet ile yolculuğuna devam etmesi şarttır. Bu makam, nefis âleminde Hak ile bâtılın sınırıdır. Kâmil mürşidi olmayanın buradan öteye seyri mümkün değildir. Şu kadar ki, yaptığı zikirin mükâfatını alır fakat mânen yolculuğu burada noktalanır. Bu noktaya gelmişken zamanımızda bilerek veya bilmeyerek yanlış ifade edilen bir meseleye parmak basmak yerinde olur. </span></span></p><p><em><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mesele şu:</span></span></em> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Seyr ü sülûk’e karar vermiş bir insanın, İslâm’ın zahirî düsturlarını tam bilmesi şarttır.” Aşağı-yukarı, iddianın özü budur. Buna cevaben deriz ki; seyr ü sülûk’te bulunan insanın, İslâm’ın zahirî düsturlarını tam bilmesi mümkün değildir. Seyr ü sülûk için esas; teslimiyet, mahviyet ve hizmettir. İslâm’ın zahirî düsturlarının öğrenilmesi bu yolculukta hal iledir. Yani burada, kâl’in (sözün) değeri yoktur. Maksadı Allah rızası olan sâlikin hali; zikir, havfullah, muhabbetullahtır. Durum bu olunca, İslâm’ın zahirî düsturlarını bilmeyen ümmî insan için “Seyr ü sülûk’te bulunamaz” iddiası, ilmî mesnedden mahrumdur. Seyr ü sülûk’un zahir ile ilgisi olmakla beraber esası mânevî bir yolculuktur. Nitekim Peygamberimiz, <strong>“Her insanın kalbinden Allah’a bir yol gider”</strong> hadisi ile bu yolculuğun sahasını belirlemiştir. Şu kadar var ki, seyr ü sülûk’te olan sâlikin hatâya düşmesine mani olmak için, mürşid-i kâmilin İslâm’ın zahirî düsturlarını bilmesi lüzumludur. Hal böyle iken, geçmiş devirlerde “Kurbiyet Makamı”na kadem basmış insan-ı kâmillerin bir çoklarının dahi ümmî olduğunu görmekteyiz. Meselâ, Peygamber Efendimizin methiyesini kazanmış Üveysü’l-Karânî, tasavvuf tarihinde büyük velilerden olduğu rivayet edilen (intisabından evvel eşkiya olan) Fudayl b. Iyaz, mezhep imamı İmam-ı Şâfî Hazretleri’nin mürşidi çoban Şeybân-ı Râi Hazretleri, yakînen tanıdığımız Yunus Emre, onun ile aynı devirde yaşayan Hz. Mevlâna’nın talebesi olan Kuyumcu Selâhaddin gibi büyükler ümmî kâmillerdir. Zahir ilmi bilmemelerine rağmen halleri, yaşayışları İslâm’ın ta kendisi idi. O halde esas, zahirî ilimleri bilmek değil İslâm’ı yaşamaktır. Bu yolculukta teslimiyet, mahviyet ve hizmet olursa vuslata ermemek için hiçbir sebep yoktur. Esasen, bu mânevî mektebin gayesi budur. Aksi halde, dörtbaşı mamur bir insanın bu yola intisabına niçin gerek duyulsun? Bu hususu böylece noktaladıktan sonra esasa geçelim. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefs-i Mülhime’de Nazar-ı Hak, kâmil insan vasıtasıyla zuhur edince, sâlik, beşerî sıfatlardan kurtulup ilâhî sıfatları hal edinmeye başlar. Bu dönemde Esma-i İlâhiye’nin ve Ef’âl-i İlâhiye’nin tecellileri zuhur eder. Muhabbeti gittikçe artar; intisap ettiği kâmil insana teslimiyeti, mahviyeti ve hizmeti, doruk noktasına varır. Resulullah muhabbetinin gönül âleminde kök salmaya başladığı bu an, mânâ âleminin hazinelerinin bulunduğu ‘Nefs-i Mutmainne’ halidir. </span></span></p><p>Nefs-i Mutmainne</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsan, çalışması, ibadeti, teslimiyeti ve kâmil bir insanın himmeti ile bu makama gelir. Kâmil bir zat ile ilgisi olmayanının nefsinin mutmain olması mümkün değildir. Zira bu makam nefsin karanlık âleminin idam edildiği vadidir. Bir başka ifade ile insanın kendini inkarıdır. İnsanın nefsî mizacını, karakterini mantalite ve tarz olarak inkârıdır. Veya idamıdır. Onun için bir kâmil olmadan bu hal mümkün değildir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu hal ve makamda hazineler unutulur, hep ötesi düşünülür. Bu durumda nefis mutmain olmuş, gönül de Huzur-u Resulullah’a varmıştır. Her an Peygamber aşkı artar, gittikçe korlaşan bu sevda, sâliki, Peygamber huzurundan ayırmaz. Bu hale ‘Fenâ fi’r-Resul’ denir. Bu makamda sâlik, mürşidin direktifine göre ya Hak ya da Hay ismini vird edinir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bugün cemiyetlerler ahlâk-ı zemimenin fonksiyonu olan yalan, zina, dedikodu, fitne, fuhuş, faiz, hayâsızlık, haset, ucup, kibir, gurur... vs. gibi hallerin esiri ise, bütün bu halleri terbiye edecek insan-ı kâmillere dünden daha çok bugün ihtiyacımız vardır. Bugün, insanlık Mevlâna’lara, Hacı Bektaş’lara, Yunus’lara her zamankinden daha fazla muhtaçtır. Kâmil millet ve cemiyet, kâmil insanlardan oluşur. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kur’an’da: <strong>“Ey emin ve mutmain olmuş nefis! Ondan razı olarak, onun rızasını kazanarak Rabbine dön. Gir salih kullarımın zümresine, gir cennetime!”</strong> buyurulmaktadır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, bu ayetteki kul ile cenneti eş anlamlı kabul ederek şöyle izah ediyor: Mutmain olmuş kalp, Allah’ın tecellilerine mazhar olmuş kalptir. Cennete olan tecelli, mutmain olmuş kalbe de vardır. Kul odur ki, kalbi, Allah’ın tecellisine mazhar olarak cennet bahçesi haline gelmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsan bu halde gökyüzünde seyreder, feleklerle seyahat eder. Esma-i ilâhî tecelli eder, sıfat-ı bârî seyredilir. Mevlâna’nın istismar edilen cümlesine bakınız; o ne diyor, kimileri ne anlıyorlar?! </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Müslümanlığın kafirliğin dışında bir ova, </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Uçsuz bucaksız ovada sevdamız uzar gider. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ârif olan geldi mi usulca başını koyar, </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ne müslümanlığa yer var orada, ne kafirliğe. </span></span></p><p>Nefs-i Raziye</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kalbin mutmain olmasından sonra, insan, Allah’ın kaza ve kaderine razı olur. Nefis Allah’tan razı olur. Kaza ve kadere karşı isyan bitmiştir. Allah’a karşı tam bir teslimiyet zuhur etmiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mânâda mevcudat yok olmuştur. Beyaz veya kırmızı nurlar içinde kendini görür veya bazı renkten nurlar içinde... </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Yeryüzünde herşey fânîdir. Sadece Allah bâkîdir. Hak ve Hay isimlerini çok zikreder. Huyu halim selimdir. Ahlâk-ı hamidesi tekamül etmiştir. Herkes ondan razıdır. Fenafillah ve hemen arkasından bekabillah hali zuhur eder. Her gezip yürüdüğü yerde “Enel Hak” der. Bu mecrada Mevlâna şöyle der; </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“O’nun küpünün rengi, Allah boyasıdır; o küpte herşey bir renge boyanır / Birisi o küpe düşse de sen ona kalk çık küpten desen, neşesinden der ki: Beni kınama, küp benim / O küp benim demek ben Hakk’ım (Ene’l-Hak) demektir, rengi ateş rengidir, ama gene de demirdir o / Demirin rengi, ateşin renginden yok olmuştur, susuyor görünür ama ateşlikten dem vurmaktadır / Madenden çıkan altın da kızıllaştı mı, dilsiz dudaksız söylediği söz ”ben ateşim" sözüdür / Ateşin renginden, ateşin huyundan alevlenmiştir de “ben ateşim, ben ateşim” der durur / “Ateşim ben” der, şüphen varsa, ateş olmadığımı sanıyorsan bir dene, elini bir değdir bana / Ateşim ben, şüphen varsa bir soluk, yüzünü yüzüme koyuver." </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu oluştan mürşidin nazarı ile geçilir. Devamlı vahdet halinde bulunur. Şöyle der Hz. Mevlâna; </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Kul, varlığından mutlak olarak fânî olmadıkça tevhid, onun zatında tahakkuk etmez / Tevhid hulûl değildir, senin yok olmandır; yoksa asılsız lâflarla hiçbir bâtıl hak olmaz.” “Kim, nefsi öldü de kötü huylardan arındıysa Tanrı’ya ulaşır derler. Hâşâ, Tanrı’ya değil, Tanrı yoluna ulaşır; böyle olmazsa zaten o, noksan sıfatlardan münezzeh olan Tanrı’nın yolundan azmış olur.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna bu makamda ehadiyet deryasına garkolmuş bir halde konuşur: “Ne rengim var benim, ne nişanım. Benim de bildiğim sırlar var diyeceksin ama hem o sırlarım ben, hem o sırları saklayanım. Ben bir denizim. Kendi varlığı içinde taşan uçsuz bucaksız.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“İki dünya yok oldu gitti bende </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sen bizim aynamızsın ey can </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Amma yaptın dedi o da ne demek </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Şu gördüklerin hep benim </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Yoksa dedim sen o musun? </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ey kendine gel sus dedi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bak bana apaçık ortadayım da gene gizliyim. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sen beni gör asıl beni" </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Başka mısralarında şöyle der: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Ama sen canı da bir bil teni de </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Yalnız sayıda çoktur onlar alabildiğine </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hani şu bademler gibi bademler gibi </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ama hepsinde de yağ bir." </span></span></p><p>Nefs-i Merziye</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsan Cenab-ı Hak ile keyfiyetsiz konuşur. Onu müşahede eder. Allah’ın sıfatı tecelli eder. Zatı müşahede eder. Kayyum ismi virdi olur. Allah bu kuldan razıdır. Nefisten hiçbir şey kalmamıştır. Ruh aslına rücû eder. <strong>“Ölmeden evvel ölünüz”</strong> sırrı tecelli eder. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mahlukata karşı sonsuz merhametli olur. Merhamette Resulullah’a varistir. Allah’ın azabından kulları korur. Bütün insanlığa kucak açar. Rahmet okyanusuna davet eder. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Onun vazifesi irşaddır. Bu vazife ona Allah’tan verilir. Bu makamda kafirin tadacağı azap seyredilir. Sonsuz marhametle rahmet-i ilâhiyye davet edilir. Bu makamda Hz. Mevlâna : </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Gene gel gene! / Ne olursan ol, </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İster kafir ol, / İster putperest, / İster mecusi, </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İster, yüz kerre, tevbeni bozmuş olsan da gel! </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu dergah, ümitsizlik dergahı değil!" demiştir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu halde iken, Mevlâna ‘gel’ dedi. Nereye? Olduğu yere. Orası neresidir? Allah’ın huzuru veya İslâm’ın kâmil anlamda yaşanması. </span></span></p><p>Nefs-i Kamile</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefsin bu halinden sonra Tecelli-i Zât zuhur eder. Bu, seyr ü sülûk’te kemâl noktasıdır. Bu halde Fenâ Fi’llah zuhur eder. İkilik ortadan kalkmıştır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Görünen kendi zatıdır; “değil sanma gayrullah” ölçüsünde yok olunmuş, nefis aradan çekilmiştir. “Ene”, unutulur, Hâlık ile olunur. Bu halin izahı zor ve mahzurludur. Şu kadar bilinmeli ki, bu haller bu yolun tabiî bir neticesidir. Ancak, yaşayanın halini izhar etmesi mahzurludur. Zira bu haller hususî hallerdir. Halbuki mü’min hususî hallerden değil, umumî kaidelerden yani İslâm’ın zahirî düsturlarından sorumludur. Mezkur hallerin izahı, zahire terslikmiş manzarası hissi verdiğinden bu halleri setretmek vaciptir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu makam kutupluk makamıdır. Bu makam, yaşayanların idrak edeceği bir makamdır. Ki tasavvufun ve tabiatıyla Mevlâna’nın anlaşılmasında amel ve halin önemi ısrarla zikrolunmaktadır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefs-i safiye (kâmile), insanlar için takdir olunmuş en yüce makamdır ki, bu makam insanı melekler seviyesine ulaştırır. Bu makam kemâlat makamıdır. Bu makamı elde eden insan Cenab-ı Hak tarafından insanları, nefslerini terbiye yoluyla kemâle ulaştırmak için görevlendirilir. Mevlâna, bu yüce mertebeyi kazanmış bir Hak dostu, bir mürşid-i kâmil ve bir peygamber varisidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Görüldüğü üzere Mevlâna’nın şahsında, İslâmî bütünlük içinde velayet yolunun önemini, Hakk’a yolculukta kâmil mürşidin hayatî ehemmiyetini anlıyoruz. Keza, bu çerçevede kulluk yolunda seyr ü sülûkün ve nefis terbiyesinin zaruretini de vurgulamış oluyoruz. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu noktada işin fiiliyatına parmak basmak tabiî bir sonuçtur. Yani, bu kadar önemi olan velayet yolunda irşad olayı nasıl olmaktadır? Zira bir şeyi teorik anlatmanın -gereği yapılmadıkça- matlup olan neticeyi hasıl etmeyeceği açıktır. Hem matlup olan maksadın açıklanması hem de bu mânâda Mevlâna’daki derinliği daha iyi anlamak için “Velayet ve İrşad” gerçeğine işaret etmek büyük önem taşımaktadır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Velayet ve irşad, İslâm’ın mesajının insanlar tarafından anlaşılması, gaye olan Allah’a kulluğun gerçek anlamda gerçekleşmesi bakımından meseleye boyut kazandırmaktadır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu konu Mevlâna’yı anlamak açısından önem taşıyor. Zira Mevlâna, velayet yoluyla, kâmil mürşidlerin eliyle yetişmiş bir kâmildir. Keza kendisi, yine velayet yolunda bir mürşid-i Kâmil olarak hizmet etmiş, binlerce insanın hidayet ve kurtuluşuna vesile olmuştur. Yani Mevlâna, hem mürid, hem de mürşid olarak velayet ve irşad gerçeğinin müşahhas bir örneğidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu hallerden sonra Bekâ Bi’llah, Bekâ Ender halleri zuhur eder ki, bunlar çok yüce hallerdir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bu izahlardan anlaşılan, nefsin; mürşidin, Peygamberin ve yüce Cenab-ı Hakk’ın zatında yok olma hallerinde nefsin yedi mertebesine nasıl tırmandığı hususudur. Burada anlatılan gerçekler, anlatılamayanlara nispetle deryada bir katre misali gibidir. Aslolan, bu hallerin ilim olarak bilinmesi yanında amel ve hal olarak yaşanmasıdır. Zaten bu ulvî yolun yolcusu, Hak dostu Mevlâna, “Ben ol da anla!” dememiş miydi? </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Demek Mevlâna’yı anlamak, ilim sahibi olmaktan ziyade amel ve hal sahibi olmayı gerektirir. Bu temel kural asla unutulmamalıdır. Zaten Mevlâna’nın anlaşılamaması yahut saptırılması, idrak zaafiyetinden yahut bu temel kuralın kavranamamasındandır. </span></span></p><p style="text-align: center"><p style="text-align: center">Hz. Mevlâna ve Nefsin Bazı Halleri</p> </p><p>Ask: Fena Hâlinin Burağı</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mahviyet, Hakk’ın varlığında nefsin erimesi, insanın teslimiyet ve itaatının önündeki engellerin kalkmasıdır. ‘Ene’ yıkılınca nefis ülkesinde Hak iktidar olur. Mâsivâ yok olur ve insan gerçek aşk ile dirilir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Aşk, sevgilinin seveni ihata etmesi, sevenin, sevgilide yok olmasıdır. İnsan gönlünde Hakk’ın kendi kendini sevmesidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsanın maksadı Allah’a vuslattır. Marifet ilmi ancak vuslat ile elde edilir. Vuslat için aslolan üç merhale vardır ki, seyr halinde olan sâlik, mertebesine göre, bu yolda ilim tahsil eder. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Üç mertebe ve hal aşk ile aşılır: </span></span></p><p>Fenâ Fı’s-Şeyh</p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mürşidin muhabbetinde yok olma, erime ve kaybolma demektir. Onda yok olma ile başlayan bu hal, sonsuz teslimiyeti gerektirir. Yaptığı işlerde hikmetler aranır. Kusurlar “ene”ye mal edilir. Teslimiyetin esas olduğu bu yolculukta mürşidin kâmil olması gerektir. İslâm’ı yaşaması ve dâvâ etmesi onun ana meselesidir. Bu zatın hali, Allah tarafından bir elbise gibi ona giydirilir. Bu zatın, mülkün sahibinden “irşad etme” emrini alması zarurîdir. O bakımdan bir insanın bir cemaat tarafından mürşid olarak seçilmesi yanlıştır. Seçilen bu kişi dînî ilimlerde ve yaşayışında ne kadar ileride görünürse görünsün, böyle bir vazife ile mükellef olması mümkün değildir. Karganın bülbül olması nasıl muhal ise, Hak tarafından böyle bir emre muhatap olmadan irşad makamında olmak da muhaldir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sâlike ilk nazar Fenafişşeyh’de olur. Kâmil insanın nazarı ile vuslat yolculuğu başlar. “Emmare Makamı”nda olan nefis, ona nazar edenin aşkını üzerinde gösterir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kâmil insanın (mürebbilerin) varlığında nefsini eritme, onun varlığında yok olma halidir. Bu, mutlak varlığa ulaşmak için seyr ü sülûkun ilk basamağıdır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bilindiği gibi, varlık âleminden geçip Mutlak Varlık’a varmak için yapılan yolculuğa ‘Seyr ü Sülûk’ denir. Vahdet şerbetini içmiş büyüklerin ifadesiyle ‘varlığı yoklukla neticelemeyi gaye edinmiş yolculuk’tur. Salih, elini verdiği zatın terbiyesinde varlığından soyunmak kararı ile bu seyre (yolculuğa) başlar. “Zât tecellisi”ne ermekle yolculuk kemâle erer. Aranılan budur. Bulunan “Mutlak Varlık”la, varlıklar unutulur. Bu işin sonunda emir alınıp tekrar bu âleme dönmek gerekirse, “geldiğin yolla gelecekleri getir” buyurulur. Bu, en yüksek mekamdır. Bu zirveye varan kâmile, ‘mürşid’ denir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Vesile ve rabıta meselesini anlatırken Hakk’a ulaşmada vasıta ve vesilenin önemini vurgulamıştık. İşte gayelerin en ulvîsi olan Hakk’a kurbiyet yolunda vesile, mürşid-i kâmildir. Kurb-u velayet yolu diye adlandırılan bu yolda kâmil mürşid, Cenab-ı Hakk’ın koyduğu ezelî kanunun tabiî ve hayatî bir zaruretidir. Nefis terbiye ve tezkiyesi ancak kâmil bir mürşidin nezaret ve refakatinde gerçekleşir. Hakk’a kurbiyet kesbetmenin kaçınılmaz şartının, nefis terbiyesi ve tezkiyesi olduğu bilinmektedir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna Hazretlerinde, şeyhi Şems-i Tebrizî’ye karşı engin bir sevginin olduğunu görüyoruz. Şems’in ilk ayrılışında firkatten yanan Hz. Mevlâna, vücudunun her zerresinde Şems’i yaşamıştır. Şems’in ebedî ayrılışı ise, onu yakmış, Şems’te yok olmayı yaşatmıştır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Ey Tebrizli Şems! </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Dinim aşktır benim / Ben senin yüzünle övünürüm </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bunu unutma hatırla ama </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ne vakit olacak / Ne vakit / Ne vakit </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Şarap olacak / Şarap </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ben olacağım / Ben </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">O olacak / O." </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, bu mısralarda Şems’teki yokluğu ifade ediyor. Bir başka beyitinde: “Ben, o! O, ben!” der. Fuzulî bu hali şöyle anlatır: “Leyla Mecnun’un kolunu ister. O da ‘Kimin kolunu kesip, göndereyim?’ der.” </span></span></p><p><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Fena Fi’r-Rasül </span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ezelî olan vasıta ve vesile kanununun yine tabiî ve zarurî gereği, Peygamber’in (yani Resul-i Ekrem’in) varlığında nefsini yoketme yahut eritmedir. Zaten kâmil mürşidler Resulullah’ın (sav) varisi olmaktan başka birşey değillerdir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Gerçek anlamda Allah’a vasıl olmada vasıta ve vesile peygamberlerdir, tabiatıyla Resul-i Ekrem’dir (sav). Peygamberler Yüce Hakk’a kurb-ü nübüvvet yoluyla vasıl olurlar. Nübüvvet nurundan sair insanların istifadesi ise, biraz evvel belirtildiği üzere velayet yoluyladır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefis, bir mürşid-i kâmilin nezaretinde terbiye oldukça Hakk’a vuslat yolunda kademe kademe çıkılır. Özellikle “Nefs-i Mutmainne” makamında fenafirresul haline ulaşılır. Burası, Allah’a vuslat yolunda en büyük ve yüce istasyon gibidir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mürşidde fani olma döneminden sonra, fenafirresul devri başlar. Bu dönemde sâlik, daha sakin ve de olgundur. Artık o, varlık aleminde Hz. Peygamber’ledir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, şöyle der: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Bugün Ahmed benim </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ama dünkü Ahmed değil </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bugün anka benim </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ama yemle beslenen kuşcağız değil </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Tur-i Sînâ’nın gönlüyüm ben </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Benim sarhoşluğumun sonu yok!" </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Bizim peygamberimizin tariki, yolu, aşk yoludur. Biz aşkzadeyiz, anamız aşktır.” </span></span></p><p></p><p>Fenâ Fi’llah </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ruhun beka âlemine ulaşması demektir. Nefsi terbiye etmenin, Allah’a vuslat etmenin son merhalesidir bu. Ölmeden önce Hakk’a vasıl olmanın ifadesidir bu. Kulluğun zirvesi ve en mesut neticesidir bu. Bu hal, bu makam sözden ziyade hal ile yaşanır ve lezzeti tadılır. Hususiyle ehl-i hal tarafından... </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Kulluk yolunda, Allah’a vasıl olabilmek için nefsin terbiye ve tezkiyesi bu üç kademede gerçekleşirken, insan nefsi bazı makamlardan geçerek kemâle doğru seyreder. Başka bir ifade ile nefis menfî vasıflarından ayıklanır, müsbet vasıflara sahip olur. Nefis, Allah’a vuslata layık hale gelince “ruh” adını alır, Kur’an ifadesiyle nefs-i mutmainne... </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Nefsin bu seyr ü sülûk olayında başlıca yedi mertebesi vardır. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, merziye, kâmile yahut safiye. Her bir mertebenin hal ve alametleri, zaruret ve gerekleri vardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Cihad-ı Ekber, mücahede diye de adlandırılan bu zorlu mücadele herşeyden evvel nefsi inkar ve ona muhalefetle başlar ve sonuna kadar bu mânâ ve mahiyetle devam eder. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Üçüncü dönem fenafillah halidir. Mevlâna, Allah’ın varlık ve birliğini bilmek nedir diye soranlara: “Kendini Ehad’ın huzurunda yakmak, yok etmektir.” diyerek bu hâli ifâde ederdi. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Ona göre “Güzel Allah’ın aşkından gayri her ne varsa, velev ki, şeker yemek olsun, can çekişmekten başka birşey değildir.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Peygamberin yolu aşk yoludur. Aşk, annemizdir, biz, aşktan doğduk. Seviyoruz ve hayatımızın güzelliği bu yüzden. Mevlâna’ya göre, sevilen her fânîde Allah sevilir. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mecnun’un zamanında güzeller vardı. O güzeller Mecnun’a verildi. O, bunlara sevgi göstermedi. “Ben, Leyla’yı dış güzelliği ile değil, aradığımı bulduğum için seviyorum.” dedi. “Leyla bir kadehtir. Mühim olan kadehin cinsi değil, kadehin içindekidir. Leyla kadehinde ben aşk şarabını içtim. Öyle kadehler vardır ki, dıştan süslüdür, fakat içinde birşey yoktur.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Peygamberimiz, hacamat yaptığında sahabe kanını emerdi, saçlarını, hırkasını muhafaza eder, istimdat ederdi. Hâlâ da öyle... Bütün bunlar Peygamber’in taşıdığı ruhtan, mânâdan dolayı değerlidir. Bundandır ki, O’nun her zerresine muhabbet aslında Hakk’adır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Sevgiden acılar tatlılaşır; sevgi yüzünden bakırlar altın olur/ Sevgi yüzünden tortular durulur, arınır... Sevgiden dertler şifa bulur / Sevgiden ölü dirilir, sevgi yüzünden padişah kul kesilir.” derken bunu anlatmıştır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'ITC Zapf Dingbats'">l</span></span><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'"> Nefsin, varlığından geçmesi aşk ile mümkündür. Kömür siyahtır, ateş kırmızı. Ateşe atılan kömür, biraz sonra ateş gibi olur. Allah muhabbetinin olduğu gönül, benliğini kaybeder, sevdiğinin rengine boyanır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sâdî: “Kendinde koku olmayan kil, gül ile kalırsa gül kokar. Hak aşıkları ile dostluk bizi O’nun aşkına koyar.” der. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Allah sevilirse ona nisbetle mahlukat da sevilir. Allah’ı seveni seversen, Allah’ı seversin. Bu bir kanundur. “Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar kulları Allah’a Allah’ı da kullarına sevdirir. Onlar, birer köprüdür.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Muhabbete merkez olacak şahısları sevmemiz, milletin birbirini sevmesidir. Onlar, milleti birbirine bağlayan harç mesabesindedirler. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Bütün bu gerçekler, mahviyetin sevgiden ve aşktan ayrılmadığını göstermektedir. Kişi severse, sevilenin varlığında fânî olur. İşte Mevlâna, Hak sevgisinde nefsini feda etmiş, Hakk’ın varlığı ile hayat bulmuştur. Bu gerçek, sevgide nefsin mahviyeti anlamına gelir. Onu büyük yapan sır burada... </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. Mevlâna’da kulluk ve mahviyet muhabbet ve aşka, bu hal ise kalbin hüzünlenmesine, gözyaşına vesile olmuştur. Bu yüce halleri onun beyitlerinden anlıyoruz: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Bulut ağlamayınca, çimen nasıl güler? Çocuk ağlamayınca, memeden nasıl süt emer?” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Allah için ağlayan göz, ne mübarek bir gözdür. Allah için yanan bir kalp, ne mübarek bir kalptir.” </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Her ağlamanın sonu gülmedir. Binaenaleyh sonunu gören ve bilahare gülmek için ağlayan, mübarek bir kuldur.” </span></span></p><p style="text-align: center"><p style="text-align: center">Hz. Mevlâna ve Kadın</p> </p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna Fîhi Mâ Fih adlı eserinde de ifade ettiği gibi, ileri bir görüşle, kadınlığa lâyık olduğu gerçek değeri vermiş, kadın ruhunun inceliklerini bir psikolog gözüyle belirttikten sonra, ona mânâsız baskılar yapmaktan çok onu anlayarak ve yaradılışının icaplarına uyarak hareket edilmesi lüzumunu misallerle anlatmıştır. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz de hadislerinde kadının, eğe kemiğinden yaratıldığını, bu sebeple sert davranıldığında o kemiğin kolayca kırıldığı gibi kırılacağını, dolayısıyla gezme, giyinme vs. isteklerini ölçüler dahilinde yerine getirmek gerektiğini tavsiye buyurmuşlardır. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Hz. Mevlâna, Resulullah Efendimizin bu tavsiyelerini kendi aile hayatında yaşadığı gibi insanlara da tavsiye etmiştir. Hanımıyla devamlı kayga eden ve geçinemeyen bir şahsa şu nasihatlerde bulunuyor: </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">“Gece gündüz kavga edip bir kadının huyunu güzelleştirmek ve düzeltmek istiyorsun. Onun pisliğini kendinle temizliyorsun. Kendini onunla temizlemen, onun vasıtasiyle iyileş, güzelleş, ona doğru git. İmkansız olsa bile, onun dediği şeyi kabul et. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">İnsanların kötülüklerine katlanmak, tıpkı kendi pisliğini onlara sürmek suretiyle kendini temizlemek gibidir. Senin huyun tahammülle iyi olur, onlarınki ise zulüm ve kötü muameleden dolayı bozulur, kötüleşir. Şimdi madem ki bunu öğrendin, artık kendini temizle ve sana kötülük eden insanları pisliklerini temizlediğin bir bez parçası olarak bil. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Sen desen de, demesen de o kendi bildiği gibidir ve bildiğinden şaşmaz. Söylemekle ona tesir edilmez; hattâ daha kötü olur. Mesela bir ekmek al, koltuğunun altına koy ve insanların görmesine mani ol. Eğer sen: ‘Ben bunu insanlara vermiyeceğim. Vermek şöyle dursun göstermiyeceğim bile!’ dersen, ekmek ucuzluğundan, bolluğundan sokaklara atılmış olsa da görülmesine mani olmaya başlayınca bütün insanlar onu görmek isteyip senin arkanda dolaşır dururlar ve: “Biz elbette o sakladığın ve görmemizi istemediğin ekmeği görmek isteriz!” diye, ya birini araya kor yalvarırlar yahut da onu zorla almak isterler. Sen o ekmeği bilhassa, bir yıl yeninde saklasan, göstermemek ve vermemekte aşırı gitsen, insanların da buna karşı isteği ve alakası haddini aşar. Çünkü olgunlaşmamış insanlar men edildikleri şeye karşı haris olurlar. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Onda eğer kötü bir işi yapmamak cevheri varsa, sen mâni olsan da olmasan da, o güzel yaradılışına temiz ve iyi huyuna uyacaktır. Sen merak etme. Aklını, işini, gücünü karıştırma; bunun aksine de olsa, o yine kendi bildiği yolda gidecektir. Ona mâni olmak, muhakkak ki rağbetini artırmaktan başka bir şeye yaramaz." </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Larende’de evlendiği Lalasının kızı Gevher Hatun’u genç yaşında Konya’da toprağa vermişti. Gevher Hatun’dan, Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi adlı oğulları dünyaya gelmiş, bunlar yetişkin birer delikanlı olmuşlardı. </span></span></p><p><span style="color: black"><span style="font-family: 'Times New Roman Tur'">Mevlâna, Gevher Hatun’un ölümünden sonra, Konyalı İzzeddin Ali’nin dul kızı Kerrâ Hatun’la evlendi. Genç ve güzel Kerrâ Hatun iyi bir tahsil görmüş, tasavvuf terbiyesi almış, gönül sahibi bir hanımefendi idi. Mevlâna’nın, Muzaffereddin Emir Âlim Çelebi adındaki oğlu ile Melike Hatun adlı kızı bu hanımdan dünyaya gelmişlerdi. Mevlâna’nın, Şemseddin Yahya adında, genç yaşında ölen bir de üvey oğlu vardı. </span></span></p><p> </p><p> Alıntıdır...</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Turab3, post: 193896, member: 1005848"] [CENTER][CENTER]Hz. Mevlâna’nın Hayatı[/CENTER][/CENTER] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Âşıklar sultanı, marifet nurunun aynası, gönüllerde ebediyete kadar ölmezlik sırrına eren büyük veli, İslâm’ın tolerans yönüyle belirdiği mekân, [B]“Kur’ân’ın bendesiyim”[/B] diyen hakikat kölesi, [B]“Biz ezel ve ebedliyiz”[/B] deyip zaman kabuğunu delen, “Ölmeden evvel ölünüz” gerçeğinde öteleri seyreden kâmil insan, [B]“Kâinatın seyri aşk sarhoşluğuyla Allah’ı arama seferberliğidir”[/B] deyip her zerrenin O’na koştuğunu söyleyen ârif, herkesi hiçbir fark gözetmeden dergahına davet eden büyük mürşid Hazret-i Mevlâna, zaman çizgisinde 30 Eylül 1203’de Horasan’ın Belh şehrinde dünya sahiline teşrif etmiştir. Babası Sultanu’l-ulemâ diye bilinen Bahaeddin Veled, annesi Harzemşahlardan bir prenses olan Mü’mine Hatundur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bahaeddin Veled, ilimde, hilimde ve hitabette Belh insanını tasarrufu altına almış ve onları aşk fırınında istenilen kıvama getirmeye çalışmıştır. O’nu sevmeyenler halk üzerindeki bu engin tasarrufunu çekememiş, “yerinizi alacaktır” gerekçesi ile kendisini padişaha şikayet etmişlerdi. Dünya malında gözü olmayan büyük veli, dedikoduya meydan vermeden, bir cuma sabahı Belh şehrini aile efradı ve birkaç müridi ile terkeder. Ne var ki, Belh’in bu mânâ sultanının ayrılışından sonra, Belhliler ve Sultan ailesi Moğolların istilâsına maruz kalacak ve bu dargınlığın ağır faturasını canları ile ödeyeceklerdir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bahaeddin Veled’in ilk konakladığı yer Nişabur olmuştur. Orada devrin büyük mutasavvıfı Feriduddin Attar, Sultan’ul-Ulemâ’yı karşılamış ve delikanlılık çağında bulunan Mevlâna Celâleddîn’in de bulunduğu bir sohbet yapmışlardı. Hazret-i Mevlâna bu sohbetten çok istifade etmiş, Feriduddin Attar’ın dikkatini çekerek yeni yazmış olduğu “Esrarnâme” adlı eserinin bir nüshasının kendine hediye edilmesine muvaffak olmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Daha sonra Bağdat’a gidilmiş, bundan sonra da Mekke ve Medine’ye gidilerek Hac farizası yerine getirilmiştir. Sultan’ul-Ulemâ Bahaeddin Veled Hazretlerinin gönlü, “Rum diyarı” ismi ile maruf Anadolu’da idi. Nitekim bu istek gerçekleşti. Yola tekrar Hicaz Bölgesi’nden revân olunup Larende’ye kadar gelindi. Anadolu’nun bu şirin mıntıkasında Mevlâna Celâleddîn, Gevher Hatun’la evlendi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Yıl 1219... Selçuklular’ın başına dünya ve âhiret sultanı diyebileceğimiz madde ve mânâ eri bir hükümdar gelmiştir. Alâeddin l. Keykubat Larende’den Sultan’ul-Ulemâ’yı aile efradı ve mürîdânı ile beraber Konya’ya davet etmiş ve Konya’ya yerleşmesine vesile olmuştur. Burada Alâeddin l. Keykubat, Sultan’ul-Ulemâ Bahaeddin Veled hazretlerine mürid olmuştur. 12 Ocak 1231 yılında ise yine burada Sultan’ul-Ulema, Allah’ın rahmetine kavuşmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu zamana kadar babasının tedrisatında ve mânevî terbiyesinde yetişen Hazreti Mevlâna bundan sonra babasının halifelerinden Seyyid Burhaneddîn Hazretleri’nin terbiyesi ile yetişmiştir. Esasen Mevlâna’nın hayatında üç büyük irşad ehlinin olduğunu görürüz. Bunlardan birisi ve ilki, çocukluk ve delikanlılık dönemlerinin yanında geçtiği kendi öz babası Sultan’ul-Ulemâ Bahaeddin Veled Hazretleri; ikincisi nefis tezkiyesinde onu çok ciddi bir gönül adamı yapacak, nefis merdivenlerinden yükselebilmesi için engin bir çileye sokacak olan büyük mürşid Seyyid Burhaneddin Hazretleri, üçüncüsü, aşk ülkesindeki vuslat kapısı Şems’dir. Diyebiliriz ki Mevlâna’nın mânevî hayatındaki cenin dönemi babasıyla; çocukluk, gençlik, delikanlılık dönemi Seyyid Burhaneddin’le; aşk dönemi ise Şems-i Tebrizî ile geçmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Seyyid Burhaneddin Hazretleri, Bahaeddin Veled’in metoduna göre, devamlı oruç ibadeti ile Hazreti Mevlâna’ya nefsini tezkiye ettirmiştir. O’na göre (ve gerçek de odur ki) ârifin kalbindeki marifet nurunun ortaya çıkıp parlayabilmesi için açlık şarttır. Seyyid Burhaneddin Mevlâna’ya bunu yaptırmıştır. Mevlâna o kadar yükselmiştir ki, Konya’dan ayrılıp Kayseri’ye yerleşmek isteyen mürşidi Seyyid Burhaneddin’e gönül etmiş, bindiği katırı bu nazla devirerek mürşidinin ayağının kırılmasına sebep olmuştur. Seyyid Burhaneddin Hazretleri de, ayağı kırılmasına rağmen, bu istidatlı talebesine kızması gerekirken tatlı bir tebessümle yanındakilere “Bizi Celâleddîn göndermiyor” diyerek geri dönmüştür. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ne var ki, Kayseri’ye gitmeye kararlı olan Seyyid Burhaneddin bir müddet sonra “bir postta iki arslan oturmaz” gerekçesiyle Konya’dan ayrılmıştır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna’nın bundan sonra Şems-i Tebrizî ile karşılaşıncaya kadar hayatı medresede talebelerine ders vermek, halkı ikaz ve irşad etmekle geçmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Günlerden bir gün, mânânın bahar, maddenin de sonbahar mevsimini yaşadığı bir gündü. Konya’ya alışılmamış tipte meczup bir veli gelmişti. Adı Şems-i Tebrizî. Kâinatın her zerresinde, mahlukatın her cinsinde, duran ve hareket eden her maddede Allah’ın tecellisini gören bu zat o kadar kendinden geçmişti ki, nazar ettiği her noktanın yanmaması mümkün değildi. O, bütün bakışlarında aradan çekilir, âlemi seyredinin kim olduğunu gayet iyi bilirdi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ve nihayet beklenilen an gelmiş, Mevlâna, medresesinden çıkmıştı. Kendine doğru ilerleyip atının yularını tutan o ulu kişi, kendi kadar güzel bir soru soruyordu bu mânâ erine. Nazarı, Hazreti Mevlâna’nın yüz hatlarında geziyor ve dudakları şu cümleyi söylemekle meşgul oluyordu: “Söyler misin bana, ‘Seni tanıdım’ diyen Beyazıd-i Bestâmî mi büyük, yoksa ‘Yâ Rabbi seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazret-i Muhammed (sav) mi?” Hazret-i Mevlâna bu tatlı ve ağır soruyu bir mânâ padişahı olduğunu ifade edercesine şöyle cevaplandırıyordu: “Hiç şüphesiz ‘Seni layıkıyla tanıyamadım’ diyen Hazreti Muhammed, ‘Seni tanıdım’ diyen Beyazıd’den çok büyüktür.” Şems, bu tecelli karşısında bir sayha atıp kendinden geçer. Bundan sonra iki ezelî dost, kimin kime mürid kimin kime mürşid olacağı belli olmayacak bir tarzda müştereken vahdet şerbetini içmeye başlamışlardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Her zaman olduğu gibi “vecd” ve “aşk”ın insan üzerine bıraktığı çekicilik vasfı yanında bu mutlak kıymeti kaybedeceği endişesiyle halkta kıskançlık dönemi başlar. Nitekim bu iki dost arasındaki muhabbet neticesinde de böyle olmuştur. Onları saran vahdet sarhoşluğunun yanında halkın dedikodusu da artmıştır. Şems’in kararlı tutumu, Mevlâna’nın teslimiyeti dış âleme bütün kapıları kapamıştır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Buraya kadar gelmişken tasavvufta teslimiyet hakkında birkaç söz etmek gereklidir. Teslimiyet, müridin mürşidine madde ve mânâsı ile teslim olması demektir. Maddede her şeyini ona vermesi ve onun yoluna baş koyması, mânâda ise varlığının her zerresinde O’nu görmesi demektir. Esasen [B]“Fenâ fi’ş-Şeyh”[/B] denilen, [B]“mürşidde yok olma”[/B] makamı da budur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Öyle bir haldir ki, nasıl damlayı ummandan ayırmak mümkün değilse müridi de mürşidinin varlığından ayırmak mümkün değildir. Tasavvufla ilgili yazılan eserlerde teslimiyet şu veciz söz ile vurgulanır: “Teslimiyet; müridin mürşidine, gassalın elindeki meyyit gibi teslim olmasıdır.” Bu hal zuhur edince neden, nasıl, niçin, niye vs. gibi sorular artık ortadan kalkar, söylenilen sözlere gönül kapıları açılır. Yapılan işaretler istikametinde reyler beyan edilir. Verilen emirler neye mal olursa olsun anında yerine getirilir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Müridin mürşidine teslimiyetinin neticesinde mürşidine karşı sonsuz bir muhabbet devri açılır. Nitekim Hazret-i Mevlâna ile Şems arasında da bu muhabbeti çok açık olarak görebiliyoruz. (Hattâ Şems-i Tebrizî’nin ölümünden sonra, Mevlâna, -ölmüş olduğunu bildiği- kendisine “Şems Konya’ya geldi” diyenleri altınla taltif etmiş, “Şems’in ölümünü bildiğiniz halde bunlara niçin böyle muamele yapıyorsunuz?” diyenleri, “Onlar bana kimden bahsediyor, ençok sevdiğim mürşidimden değil mi? Ben onların yalan haberine bu bahşisi verdim. Şayet söyledikleri gerçek olsaydı canımı verirdim.” diyerek cevaplandırmıştı.) [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Öyle bir devre başladı ki, Mevlâna, bütün dost ve arkadaşlarından ve Konya’nın ileri gelen zevâtından ayrılmış, medresesinde Şems ile birlikte sır kabuğuna çekilmişti. Bu hal zamanın insanını harekete geçirmiş, “Şems denilen bu adam gelip Mevlâna’mızı elimizden aldı” diye efkârı umumiyeye dedikodular yayılmıştı. Naz ve niyaz halinde bulunan bu iki mânâ sultanı her gün ayrı bir “Hak tecellisi” ile karşılaşmalarına rağmen, vuslatta firkat şart olduğu için Şems’in Konya’yı terk etmesi gerekiyordu. Bu dedikodular fırkatin zuhuru için Şems’in aniden Konya’dan ayrılmasına vesile olmuştur. Günlerden bir gün Tebrizli Şems gönlünü Mevlâna’ya bırakmış, maddesiyle başka diyarlara uçmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, derin hasret ateşleri içinde kıvranırken cemalinde her an Hakk’ı seyrettiği mürşidini aramaya koyulmuştu. Konya’ya gelip gidenden mecnun misâli “Şems, Şems!” diye soruyor, uçan kuşlardan haber arıyordu. Esasen bu arayış ve yanış Şems’in muhabbetinde yok oluştu. Mevlânâ’nın kemâli için bu ateş günden güne büyüyor, ikinci bir vuslat için sakin bir okyanus zemini halini alıyordu. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Beklenilen haber Konya’da yayılmaya başladı: “Şems Şam’da.” Haberi alan Mevlâna derhal oğlu Sultan Veled ile birkaç müridini birçok hediyelerle beraber Şam’a gönderir. Şam’da ahşap bir binanın loş odasında karşısındaki şahısla muhabbet eden Şems, gelenlere ilgi duymamış intibaını veren bir tavır alır. Sultan Veled, ruhundaki engin terbiye ile büyük velinin eline dudağını ve alnını kavuşturur ve “Sultanım evvelden varid olan bütün dedikodular için Konya’nın eşrafı ve bütün halkı özür beyan ediyor ve yüce şahsınızı Konya’ya davet ediyorlar.” der. Bu sözlere de rağbet göstermeyen Şems,Sultan Veled’i duymazlıktan gelir, muhabbetine devam eder. Ve gözünü parlatacak, ruhunu sonsuzluk ülkesine kadar yüceltecek sevgilisinin davet teklifini, Hak sözden başka bir söz duymayan kulağıyla işitir; Sultan Veled, “Efendimiz! Bütün bunların yanında sizi en az sizin kadar seven babam Mevlâna sizi Konya’ya davet ediyor.” der. Bu en güzel davet Şems’i Konya’ya uçurmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Şems geliyor!” diye istikbâl için Konya’nın eşrafı ve halkı sokaklara dökülmüş, na’tlar, kasideler, ilâhiler ve Kur’ân-ı Kerim okunmaya başlanmıştı. İki Hak dostu yine karşı karşıyaydı. Mevlâna bu ezel ve ebed mânâ büyüğünü medresesine getirmiş ve onun için mutevazi bir köşe hazırlamıştır. Bu yolculukta Şems Sultan Veled’e mânevî sırlarını verdiğini ifade ediyor. Hazreti Mevlâna, mürşidi Şems’i, kendi terbiyesinde yetiştirdiği evlatlığı ve müridesi Kimya Hanımla evlendirir. Artık Şems tamamen Konya’lı olmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Konya’da geçen günler iki ezelî dostu daha da birbirine raptetmiş ve Mevlâna’nın kemâli için her türlü zemin hazırlanmıştır. Müridin vuslatı için mürşid-i kâmilin nazarı şarttır. Nasıl devekuşu, yumurtalarına uzaktan nazar ederek onları olgunlaştırıyorsa mürşid-i kâmil de müridine nazar ederek onu kemâle erdirir. Bu ikinci dönemde Şems, Mevlâna’ya bunu yapmış, “Nazar-ı Hak” ile onu doruk noktasına ulaştırmıştır. Bu dönemde de bu iki ezelî dostu çekemeyenler, dedikodu kazanını kaynatmaya başladılar. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna’yı kemâle erdiren Şems’in şehadeti yaklaşmıştı. Bir gece medresenin etrafını sarmışlar, Mevlâna ile derin vahdet sohbetinde iken onları vahşet plânları ile bu denî âleme çekmişlerdi. Kapı çalınır ve Şems istenir. Gece karanlığında kapıyı açarak karanlığa karışan Şems, bir sayha atarak ortadan kaybolur. Şems’in sadece yerde birkaç damla kanına rastlanır. Bu hadise 1247 senesi Aralık ayının bir Perşembe gecesi olmuştu. Rivayetler Şems’in o gece şehit olduğunda kuvvet kazanıyor. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu devreden sonra Mevlâna artık yalnızdır. Ah-ı enîn ile günleri ve geceleri geçirir. Baştan başa aşk vadisi olan meşhur Mesnevî’sini bu dönemde kaleme almıştır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Şems’in ahirete rıhletinden sonra onun ölümüne inanmak istemeyen Hazreti Mevlâna sanki her zaman gelecekmiş gibi bir bekleyiş içindedir. O da Şems’in şehadetini bilmesine rağmen varlığının her zerresine nüfuz eden Şems’in muhabbetini bu arayışla tatmin ediyordu. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Gördüğü her varlıkta, işittiği her ses ve sözde Şems vardı. Şems bir ayna olmuş, o aynada Mevlâna kendini seyretmeye koyulmuştu. Mevlâna “Ben o, o ben; onunla aramızda bir fark yoktur!” diyerek bu ilâhî gerçeği ifade etmeye çalışıyordu. Mevlâna bütün gecelerini kendi gönül âlemindeki Şems’in varlığı ile değerlendiriyordu ve bu gecelerde 7-8 gazel birden yazabiliyordu. Bu gazellerde önce “Hâmuş” mahlasını kullanmış, daha sonra da doğrudan doğruya Şems’in adını söylemişti. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Şam’a gitmiş, sözde, Şems’i arıyordu Mevlâna. Bu arayış, varlığında olan Şems’i arama idi. Onun için, zahirde onu bulamayacağını biliyordu. “Biz Şam’a canımızı vermiş, varlığımızı bağlamışız; üçüncü defa ki Rum’dan Şam’a koşuyoruz. Çünkü biz Şam’ın gece gibi karanlık zülfünden kokular sürünmüşüz.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sultan Veled’e göre Şam’a bir keklik gibi giden Mevlâna Konya’ya alıcı bir doğan gibi dönmüştü. Eğer Mevlâna Şems’i Şam’da bulmuş olsaydı, bu, Mevlâna için bir kayıp olmuş olurdu. Halbuki şimdi Mevlâna çoşkun ve cezbeliydi. Katre idi, çoşup deniz oldu. Yüce idi aşkla daha da yücelendi. Aradığı, kendinde göründü. Aşk denizi olup köpürüp dalgalandı. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna’nın ayrılışından sonra Konya sanki boşalmış, ıssız bir harabeye, çöle dönmüştü. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna’nın bundan sonraki irşad döneminde Kuyumcu Selahaddin isminde büyük bir veliye rastlıyoruz. Diğer yetiştirdikleri arasında oğlu Sultan Veled, Emir Süleyman, Çelebi Hüsamettin gibi büyük zevâtın olduğunu da görüyoruz. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna devrin büyüklerinden olan Muhyiddin-i Arabî’nin evlâtlığı Sadreddin-i Konevî ile de sohbet etmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Zaman ilerledikçe Mevlâna’nın varlık ağacı (vücudu) zayıf ve nahif bir hale gelmişti. Hattâ bir gün hamamda solgun teni altında ortaya çıkan kemiklerine bakarak: “Bütün ömrümde kimseden utanmadım fakat şu zayıf vücudumdan utanıyorum; zira o bana çok hizmetlerde bulundu, bense ona istediği gibi bakamadım.” demişti. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mesnevî’nin yazılması bitmiş ve artık Hakk’a yürüme zamanı da gelmişti. Son gazellerinde de, Mutlak Varlık’a bir an evvel kavuşma isteğinin heyacanı dalgalanıyordu. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Yıl 1273... Maddenin ve mânânın kış mevsimi idi. Büyük velinin rıhlet zamanı geldi. Konya’da depremler, ardı arkası kesilmeyecek şekilde çoğalmıştı. Gene bir gün deprem olmuş, yer yerinden oynamıştı... Mevlâna o gün; “Korkmayınız; yerin karnı acıktı; şu günlerde yağlı bir lokma istiyor. İnşaallah muradına çabuk vasıl olur da siz de üzüntüden kurtulursunuz!” buyurdu. Bu depremden birkaç gün sonra ağır bir ateşle yatağa düşen Hazreti Mevlâna bütün Konya’nın havasını üzüntüye garketmiş, onları firkat gözyaşları ile başbaşa bırakmıştı. Son gece Hazreti Mevlâna yatağından hafifçe doğruldu ve oğlu Sultan Veled’e “Veled oğlum ben iyiyim artık. Git yat. Biraz dinlen.” dedi. Sultan Veled istemeyerek itaat etti. Mevlâna arkasından son gazelini okuyor, Çelebi Hüsamettin de kaleme alıyordu. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Biz geceleri ta sabahlara kadar sevda dalgaları arasında bocalar dururuz. İstersen gel bağışla bizi istersen gel cefa et bize.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Bir dert ki, ölümden başka devası yok. Ben nasıl olur da bu derde deva bul derim.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Ben o padişah değilim ki, tahttan ineyim de tabuta bineyim. Benim tabutumun yazısı ebedîliktir.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]diyen Hazret-i Mevlâna, son sözleri arasında 17 Aralık 1273 pazar günü sevgilisine kavuşmuştu. Rahmeti bol olsun! Himmeti üzerimizden eksik olmasın. Âmin! [/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur][/FONT][/COLOR] [CENTER][CENTER][B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]KULLUK VE HZ. MEVLÂNA[/FONT][/COLOR][/B][/CENTER][/CENTER] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Buraya kadar Mevlâna Hazretlerinin muhtelif yönlerini ortaya koymaya çalıştık. Gördük ki, Mevlâna takva derecesinde İslâm’ı yaşayan, İslâm’ı ilim, amel ve hal olarak benliğine sindirmiş bir insan-ı kâmil, bir Hak dostu ve bir Peygamber varisidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ele alınan bütün cihet ve hususiyetleriyle Mevlâna bir gerçektir, vakıadır, insanlık için güzel bir numûnedir. Ancak bütün bu güzellik ve mükemmelliklerin etrafında toplandığı temel bir gaye var ki bu da kulluktur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna kulluk sınavının hikmetlerini şöyle açıklamakta: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“...İnsana acı gelen, tatsız gelen emir olmasaydı, güzel, çirkin, taş, inci bulunmasaydı / Nefis, şeytan, hevâ ve heves, yaralanmak, çalışmak, savaşmak olmasaydı / Padişah, kullarını ne adla ne lakapla çağıracaktı a perdesi yırtılmış kişi / Nasıl o sabırlı, o hilim sahibi diyecekti? Nasıl o babayiğit, o hikmet elde etmiş diyecekti? / Sabırlılar, gerçekler, yoksulları doyuranlar, yol kesen olmadıkça, lanetlenmiş şeytan bulunmadıkça nasıl olur; nasıl belirir, anlaşılır?” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna’ya göre kulluk imana tanıklık eder: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Şu namaz da, oruç da, hac da, cihad da hep inanca tanıklık eder / Şu zekat vermek, armağan sunmak, hasetten vazgeçmek de içteki gizli şeye tanıklık etmektedir / Oruç der ki: Bu kişi, helâlden bile çekindi, harama nasıl el atar? / Zekat der ki: O kendi malından ayırdı da yoksula verdi, din ehlinin malını nasıl çalar?” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, vasiyetinde de kulluk görevlerini hatırlatmakta ve insanları kulluk görevlerini yerine getirmeye davet etmektedir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“A ulu kişi, gücün yettikçe, peygamberlerle erenlerin yolunda çalış, çabala / Birisi inanç yolunda kulluk yolunda yürür de bir soluk olsun ziyan ederse kafir olayım ben.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulluk, insan ve insanlık açısından en büyük realitedir. Varoluşun gayesini, hayatın mânâ ve mantalitesini ifade eder. Kulluktan daha anlamlı bir iş insan için mevcut değildir. Kulluk nüktesinin kaybolduğu her hareket anlamsız, her ümit sonuçsuz ve her teşebbüs nihâî olarak başarısız kalmaya mahkumdur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Cenab-ı Hak: [B]“Biz cinleri ve insanları ancak ibadet maksadıyla yarattık.”[/B] buyurarak bu ana gerçeğe parmak basmıştır. Şu mealdeki ayet de kulluğun yönünü anlatıyor: “Ey imanda sebat gösteren (mutmain olan) kul (nefs)! Dön Rabbine! Sen ondan razı o da senden razı olarak.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, yeni bir din vazetmemiştir. Bütün varlığı ile İslâm’ı yaşamıştır. Onun mantığı kulluk mantığıdır. Allah’tan gayrı olan herşeyin kalpten çıkarılmasıdır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İslâm’ın dışında kulluk aranmaz. Onun eserlerinde İslâm vardır. Kulluk ancak İslâm ile yaşanır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bakınız bir rubaisinde ne der Mevlâna: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Men bende-i Kur’anem, ta can darem [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Men hâk-i reh-i Ahmed Muhtarem [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ger nakl künet cüz in kes ez güftarem [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bizarem ez o vü zan suhen bizarem." [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Yaşadığım müddetçe Kur’an’ın bendesiyim [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. Muhammed’in (sav) yolunun toprağıyım ben [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Birisi benim sözümden bundan başka bir söz [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Naklederse, ondan da o sözden de bizarım. [/FONT][/COLOR] [CENTER][CENTER][B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]HÜRRİYET[/FONT][/COLOR][/B][/CENTER][/CENTER] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hürriyet Allah’a kulluktur. Hür insan, Allah’a kul olandır. Nefsin ve şeytanın arzuları istikametinde hareket, yaradılış gayesine ters düşmektir. Nefsin perdelerini aralayıp veya ortadan kaldırıp Hakk’a vuslattır kulluk, O’nun huzurunda olmaktır. O’nsuz olan anlar köleliktir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, “Mihrabı dost cemali olan kimse için, yüz çeşit namaz, yüz çeşit rüku ve secde vardır” der. Bu konuda Cenab-ı Hak: [B]“Ne yana dönerseniz Allah oradadır”[/B] buyurmuştur. Resulullah da (sav): [B]“Namaz mü’minin miracıdır.”[/B] buyurmuştur.[/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]GERÇEK HÜRRİYET OLARAK KULLUK: [/FONT][/COLOR][/B] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Evet, [B]“Ben insanları ve cinleri ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.”[/B] buyurulmuştur. Bu büyük bir gerçektir. Mevlâna şöyle der: “Elinden geldiği kadar kul ol, sultan olma, Gûy denilen top gibi mütevazi ol, cevgân olma.” Kulun elinden kulluktan başka birşey gelmez. Mevlâna’ya göre, benliğin olduğu yerde kulluk olmaz. Zira benlikte, gurur ve kibir vardır. Nitekim bir hadis-i şeriflerinde Peygamberimiz: [B]“Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez. Kalbinde zerre kadar iman olan cennete girer.”[/B] buyurmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, kulluğu, Hakk’ın kalplere nazar etmesine bağlıyor. Mesnevî’sinde: “Dostun kulluğu sana henüz elvermemişken (sana kulluk nasip olmamışken) şahlığa meylin nereden zuhur etti?” der. Demek ki, şah olabilmek nefsini mağlup etmeye bağlıdır. Nitekim Peygamberimiz, [B]“Pehlivan rakibini değil, kızdığı zaman nefsini mağlup edendir.”[/B] buyurmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Allah aşkına, insan, kullukla vuslat edebilir: Vecd halinin zuhuru kullukla mümkündür. Nitekim Mevlâna: “Ya Rab, bana aman ver. Kalbimden irade kudretimi de sen aldın. Namaz kılarken, acaba yaptığım rükû tam oldu mu, imamlık eden kimdir, Allah hakkı için bunların hiçbirinden haberim yok.” demiştir. Nitekim Fahr-i Kainat Efendimiz, ibadet esnasında vecd halinde iken karısı Hz. Aişe, [B]“Ya Resulallah (sav) bu hal ne?”[/B] diye sorduğunda cevaben, [B]“Sen kimsin?”[/B] diye sorar. Hz. Aişe (ra), [B]“Ben Aişe’yim.”[/B] [B]“Aişe kimdir.”[/B] diye sorulur. Hz. Aişe de [B]“Karın Aişe, Ya Resulullah.”[/B] diye açıklamak zorunda kalır. O vecd halinde aralarında böyle bir konuşma geçer. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, bu tatlı gerçeği, “Âşıklar daima namazdadırlar. Aşkın sarhoşluğu bulunan başlar, ne beş vakitle istirahat eder, ne beşyüz binle...” sözleri ile anlatır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Kulluk sadece cesetle değil, gönülle ibadet etmektir. Ezan sesleri kalbimin mescidine öyle muhrik gelir ki, onun tesiri ile gönül mabedimin kapısı aşk ateşiyle yanıyor.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Zahid sakalını tıraş edinceye kadar, ârif, Allah’a ulaşır” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bütün bu sözler Hz. Mevlâna’ya aittir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna’ya göre cennet, Allah’ın nazar edip süslediği mekândır. Hakk’ın nazarı cennette olduğu için cennet güzeldir. Yoksa sadece nimetler, istenilen değildir. Nitekim Yunus Emre bu gerçeği şöyle ifade ediyor: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Cennet cennet dedikleri / Birkaç köşkle birkaç huri, [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İsteyene ver sen ânı / Bana seni gerek seni." [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu mantıkla kul olmuş insan-ı kâmil cennete eştir. Nitekim, Kur’an-ı Kerim’de, [B]“Ey imanda sebat gösteren, mutmain olan nefs! Dön Rabbine, sen O’ndan razı, o da senden razı olarak. Gir kullarımın arasına ve gir cennetime.”[/B][/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur][URL="file:///D:/karışık%20bilgiler/My%20Documents/My%20IntranetWeb%20SayfalariDin45_FN45.htm"][FONT=Times New Roman Tur][U][COLOR=#0000ff]12[/COLOR][/U][/FONT][/URL][/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] buyuruluyor. Ayet-i kerimede, Allah, kulunun cennete girmesi için onu sevdiği kullar arasına dahlediyor. Zira onların kalbleri de Allah’ın nazar ettiği mekândır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna’ya göre iman veya kullukta temel, korkudur: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Birgün Hıristiyan Rum usta, Mevlâna’nın evini tamir ediyormuş. Müridlerden bazıları ona şaka yollu: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Niçin müslüman olmuyorsun? Dinlerin en iyisi İslâm dinidir, demişler. Rum usta: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Elli seneye yakındır ki İsâ dinindeyim. Dinimi terketmek için ondan korkuyor ve utanıyorum, demiş. Bu sırada Mevlânâ içeri girmiş ve: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- İmanın sırrı korkudur. Her kim Allah’tan korkarsa, o, Hıristiyan da olsa din sahibidir, dinsiz değildir." diyerek asıl tehlikenin dinsizlik ve imansızlık olduğunu işaret etmişti. Bunu duyan Hıristiyan usta derhal iman etmiş ve müslüman olmuştur. [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Rıza, Kullukla Mümkündür[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulun Allah’tan Allah’ın da kulundan razı olma hali, kulluğun doruk noktasıdır. Bu makamda, hayır da müsavidir, şer de. Her şeyin faili Allah olduğu için artık itiraz kalkmıştır. Her hal ile itaat olunmuştur. Nitekim İbrahim Hakkı Hazretleri: “Hoştur bana senden gelen/ Ya hıl’at u yahut kefen/ Ya gonca gül yahut diken/ Lütfun da hoş, kahrın da hoş” demiştir. [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulluk, Tazarru ve Niyaz İledir[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulluk ilimle, amelle ve ihlasladır. Yani ibadetledir. Mevlâna’nın hayatında ifadesini bulduğu en kâmil şekliyle... Mevlâna’yı da yakînen tanımak için kulluğu daha köklü anlayalım. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulluk (ubudiyet) yaratılış gayesi doğrultusunda Allah’a bağlılığı ifade eder. Mahlûkatın en anlamlı işi ubudiyettir. Bu kulluk görevi insan ve cinler dışındaki mahlukatta cebrî, insanda ve cinlerde ise ihtiyârîdir. [/FONT][/COLOR] [CENTER][CENTER][B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]KULLUĞUN BAZI ESASLARI[/FONT][/COLOR][/B][/CENTER][/CENTER] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulluğun iki temel esası mevcuttur: Birincisi marifet, yani Allah’ı bilmek, ikincisi de, O’na layıkıyla ibadet etmektir. Bu husus da, Veda Hutbesi’nde şu cümle ile vurgulanmıştır: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Ey Allah’ın kulları! Allah’tan korkmanızı, O’na itaat etmenizi vasiyet ederim.”[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] Allah korkusu takvaya, takva ise marifete (Allah’ı bilmeye) götürür. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulluk, Allahü Teâlâ’ya teslimiyet ve itaat olduğuna göre, mahlûkat, her cinsi, her şekli ve her haliyle kuldur. Mühim olan, insanın bu teslimiyetin şuurunda olarak, fânî varlıklara değil, ibadet edilmeye layık olana kul olmasıdır. İbadete layık olan şüphesiz ki Allah’tır. Bu sebeple bütün peygamberler Allah’a davet etmiş ve kul olmanın örneğini göstermişlerdir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Dikkat edilirse “Kelime-i Şehadet”in ikinci rüknünde Hz. Resûlü Ekrem’in (sav) kul ve resul olduğu ifade edilir. Kulluk öyle bir gerçek ki, peygamberlik sıfatıyla beraber zikrediliyor ve imanın ikinci rüknünde yer alıyor. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulluk mantığı, Allah’a iman ve hesap verme gerçeği üzerine oturtulmuştur. Kulluk, Allah’a yönelmenin, itaat edip teslimiyet göstermenin ve bu hususta bütün görevleri yerine getirmenin genel adıdır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kelime olarak ‘kulluk’, esir olmak demektir. İnsan her halükârda mutlaka esirdir. İnsan zayıf ve acizdir. Mutlaka bir şeye yönelecek ve bel bağlayacaktır. Neticede insan duygularının esiridir, ya iyi duygularının, ya da kötü duygularının esiridir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsanın duyguları, yaratılış gayesine mutabık olarak Allah’ın istediği istikamette olmalıdır. Allah’a yönelen insan O’nun iradesinde fânî ve O’nun tecellisinde yok olur. Cenab-ı Hakk’ın tecellisine ermek, asıl hürriyettir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Cenab-ı Hakk’ın tecellisinde asıl zevk ve hürriyetin nasıl tadıldığına dair Hz. [B]Aişe[/B] (r.ha) validemizden bir haber rivayet edilir. Hz. Aişe anlatıyor: “Resulullah (sav) bir akşam ibadete dalıp, huzur-u ilâhîde zevke, muhabbete garkolmuştu. O zevk-i mânevî içerisinde iken yanına yaklaştım, benden haberi yoktu. Kendimi tanıttım, [B]‘Sen kimsin?’[/B] diye sordu. [B]‘Aişe’yim’[/B] dedim. [B]‘Aişe kimdir?’[/B] diye sordu. [B]‘Hanımın Aişe’[/B] diye cevap verdiğimde kendine gelmişti”. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Resûlü Ekrem öyle bir tecelli ve aşka dalmıştı ki, en yakını olan hanımını bile tanıyamaz hale gelmişti. İşte kulluk, bu zevki, bu muhabbeti yaşamaktır. İnsanın kendine ve etrafına faydalı olabilmesi bu yüce hali, kulluk zevkini yaşamasına bağlıdır. Bu bir sevgi hazinesidir. Bu sevgi hazinesine kavuşmak, onu etrafa verebilmenin şartıdır. İşte sahabe, bu yüce hale erdikleri için cihad zamanı şehadet mertebesi için sıraya giriyorlar: “Ya Resulellah! Dua et de, önce biz şehid olalım.” diyorlardı. Onlar, kulluk şuuruna ermiş ve ölümü yenmiş insanlardı. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu mantığı hak ve hürriyetlerin verilmesi ve teminat altına alınması açısından ele alırsak hemen şunu ifade edelim ki; hak ve hürriyetleri kendi nefsinde yaşamayan insan, onları başkalarına vaad edemez. İstese de veremez. Ancak kulluk yoluyla hürriyete kavuşan insan, hak ve hürriyetleri verme ve bunların emniyetini sağlama hususunda başarılı olabilir. Nefsine mağlup olmak suretiyle en büyük esaret içinde bulunan insan ne hak verebilir, ne de hürriyeti koruyabilir. Böylelerinin âdil davranması zaten mümkün olamaz. Zira, adâleti tesis edecek kişinin önce adâleti kendi nefis dünyasında hakim kılması gerekmektedir. Aksi halde, başkalarına da veremez. Kulluktan uzak olup ahlâk-ı zemimede kalanlar merhametli ve âdil olamazlar. Sonuç olarak diyebiliriz ki, gerçekte âdil olanlar, ubûdiyet şuuruna ermiş gerçek Müslümanlardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Başta adâlet olmak üzere bütün mükemmel vasıfların sosyal bünyede de huzur ve sûkun getirmesi, hep kâmil imanın ve bu imandan kaynaklanan kulluğun meyvesidir. Kâmil iman ve gerçek anlamda kulluk, gerçek kâmil insanın en önemli ve belirgin vasfıdır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Esasen, ubûdiyetin temelde mantığı, insanı temizlemektir. İbadetler insanı temizler, nefis ve kalb dünyasındaki mânevî kir ve mikropları ortadan kaldırır. Bir nevi, ibadetler, insanı tedavi eden ilaçlar gibidirler. İnsan temiz yaratılmıştır. İbadetlerle temizlenen insan yaratılış gayesine uygun olarak fıtrî özellikleriyle bir bütünlüğe kavuşur. Demek ibadetler, insanın iç dünyasını temizler, gizli mikropların hasta ettiği mânevî bünyeyi tedavi ederler. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Dikkat edilirse, İslâm’da cezanın mantığı da insanı temizlemek üzerinedir. Denilebilir ki, hak adına cemiyeti ve insanlığı kurtarmak için suça âdil ceza vermek de aslında ibadettir. Öyleyse, ibadetin mantığı ile tedavi edici cezanın mantığı birleşiyor, bütünleşiyor. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu çerçeveden bakıldığında, hak ve adaletin temin edilmesi için Kitap ve Sünnete ittiba etmenin, ubûdiyetin en önemli yanı olduğu anlaşılacaktır. Kitap ve Sünnete ittiba, ilâhî emanete sahip çıkmanın ve de istikamette kalmanın teminatıdır. Nitekim bu hususta Vedâ Hutbesi’nde Sevgili Peygamberimiz (sav) şöyle buyurmuştur: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Ey Nas! Size öyle birşey bırakıyorum ki, ona sımsıkı sarıldıkça yanlış yola sapmazsınız. O da, Allah’ın Kitabı ve Resûlü’nün Sünnetidir”.[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Aslında adâletin zedelenmesi yahut kaybedilmesi, hislerin ve beşerî zaafların işin içine girmesi sebebiyledir. Bunlardan korunmak için; hatâdan berî, en mükemmel ölçüleri hâvî, adâletin teminatı durumundaki Kitap ve Sünnete müracaat etmek gerekir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ekseriya, insan bir hususta hüküm verirken hisleri ona tesir eder ve neticede hisler insanı adâletten uzaklaştırır. Nitekim Hz. Resûlü Ekrem’e (sav) bakan Hz. Ebubekir ile Ebu Cehil’in Resulûllah’ı vasfetmesi birbirine tamamen terstir. Hz. Ebubekir (ra) O’nu övmekle bitiremezken ve O’na sevgisini izhar ederken, Ebu Cehil, O’nu yermekte ifrada varmıştır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Gerçek şu ki; her yönüyle mükemmel ve zirvede olan Hz. Resûlü Ekrem’in yüceliği Hz. Ebubekir’in âdil ve berrak iç dünyasını ihya ederken kalbi mühürlü ve kasvetle dolu, hasetlik ve intikam duygusuyla gözü dönmüş ve kat kat perdelenmiş Ebu Cehil, Resûlullah’ın (sav) o berrak aynasında kendi çirkinliğini seyretmiş ve aslında alabildiğine kendini yermiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Aslında bakılan, Âlemlerin Fahri ve Nuru Hz. Peygamber’di (sav). Bakışların neticesini farklı kılan ise menfî vasıflar ve beşerî zaaflardı. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hüküm vermede, kuvvet unsuru da insanları etkilemektedir. Kuvvetliden korkmak ve onun yanında olmak, beşerî bir zaafiyettir. Halbuki hak, haklınındır. Kuvvetli, kuvveti ne olursa olsun haksız olduğu müddetçe ehl-i hak ve ehl-i basiret yanında zayıftır, acizdir. Bu hak ölçüyü korumak lazımdır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Dünyaya ve olaylara bakışta hak ölçünün önemi büyüktür. Nitekim, farklı iki gözü Kur’an-ı Kerim haber veriyor: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Yedi göğü, kat kat yaratan O’dur. O Rahman’ın yarattığında hiçbir düzensizlik göremezsin. Haydi çevir gözünü[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] (semaya) [B]görebilir misin, bir çatlak? Sonra gözü, tekrar[/B] (semaya) [B]çevir, nihayet o göz, zelil ve hakir olarak sana döner, artık o, aciz kalmıştır.”[/B] [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Sağduyulular o kimselerdir ki, ayakta iken, otururken ve yatarken[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] (daima)[B]Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında Allah’ın varlığını ispat için iyice düşünürler ve şöyle derler: Ey Rabbimiz; sen, bunları boşuna yaratmadın. Sen, bâtıl şey yaratmaktan münezzehsin[/B] (berîsin)[B].”[/B] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Demek ki; görüşün hak, hükmün âdil olması için insanın imanla birlikte ubûdiyetle kalbini temizlemesi, hak ve âdil ölçüye kavuşması esastır. Bütün bunlar, Hakk’a ittiba etme ve ubûdiyet çerçevesinde mütalaa edilmelidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte, hak ve hürriyetlerin teminatı olacak olan insan; kâmil, mükellef ve güzel sıfatlara haiz mükemmel insan (mü’min) olmalıdır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İslâm’ın ve ‘tevhid’in temeli olan “Şehadet Kelimesi”, Resûlullah’ın önce kulluğunu, sonra da Resûl olduğunu ifade eder: [B]“... Ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasûlüh: Şehadet ederim ki, Muhammed[/B] (sav) [B]Allah’ın kulu ve resûlüdür”[/B]. Görülüyor ki kulluk, Şehadet Kelimesinde de yer alan temel bir rükündür. Kul olmak, hem yaratılışın gayesi, hem de insanın en şerefli halidir. Allah’a kul olmayanlar, fânî varlıklara kul olacaklardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sevgili Peygamberimiz (sav) kulluğu övmüş, ona davet etmiştir. Kendisi de numûne-i timsal bir kul olmuştur. Kendisine; “Kul peygamber mi, yoksa melik peygamber mi olmak istersin”, teklifi yapılmış, Seyyidü’l-Mürselîn; “kul bir peygamber” olmayı sevmiş ve tercih etmiştir. O’nun yemesi, içmesi, yatıp kalkması, insanlarla münasebeti, gece ibadetleri, tefekkürü, muhasebesi her türlü takdirin üstünde olarak, zâhidâne idi: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Resûlullah[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] (sav) [B]kadar kimse namaz kılamazdı. Mübarek ayakları, fazla kıyamda durmaktan şişerdi. Zikir yapanların da en çok zikir yapanı yine Resûlü Ekrem olurdu.”[/B] Hz. Aişe validemiz O’na; [B]“Niçin bu kadar kendinizi yorarsınız? Halbuki Cenab-ı Hak, sizin günahlarınızı bağışlamıştır”[/B], dediğinde, O; [B]“Şükreden bir kul olmayayım mı?”[/B] cevabını vermiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Resûlü Ekrem (sav) duasında: [B]“Ey Allah’ım! Benim yaratılışımı ve ahlâkımı güzelleştir”[/B] ve;[B] “Ey Allah’ım! Beni ahlâkların çirkinlerinden uzaklaştır ve koru”[/B], buyurmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Resûlullah (sav), daima zikreder ve halkı da zikre davet ederdi. Çünkü, ibadetin özü zikirdir. [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ebu Hüreyre[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] (ra), birgün halkı mescide davet ederek; [B]“Koşunuz! Resûlullah mirasını dağıtıyor”[/B], dedi. Halk mescide gelip miras dağıtıldığını göremeyince, Ebu Hureyre’ye dönerek ne demek istediğini sordular. Ebu Hüreyre onlara; [B]“Ne gördünüz?”[/B] diye sorunca; [B]“Kimisi Kur’ân okuyor, kimisi zikir yapıyor”[/B], dediler. Ebu Hüreyre; [B]“İşte Resûlü Ekrem’in mirası budur”[/B] dedi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Resûlü Ekrem’in hayatını örnek alan sahabenin, zühd ve takva hayatına Kur’ân-ı Kerîm şöyle işaret eder: [B]“Yataklardan yanları uzaklaşır[/B] (gece teheccüd namazı kılmak için yanlarını yataklardan ayırıp kalkarlar), [B]korkarak ve umarak Rab’lerine yalvarırlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan infak ederler.”[/B] [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Geceleri az uyurlardı, seherlerde istiğfar ederlerdi.”[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Simaları, yüzlerindeki secde alametlerinden bellidir.”[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. [B]Ebubekr[/B]‘in (ra), Allah aşkından ve zikrullahtan ciğerinin yanık koktuğu haber verilir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. [B]Ömer[/B] (ra) de, çok ağlardı. Oğlu Abdullah diyor ki: “Ömer’in arkasında namaz kıldım. Üç saf arkada iniltisini duydum.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. [B]Osman[/B] (ra), tefekkürü, korkusu çok olan bir âbid idi. O şöyle der: “Eğer cennet ile cehennem arasında bulunsaydım da hangisine gideceğimi bilmeseydim, nereye gideceğimi öğrenmeden önce kül olmayı tercih ederdim.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Keza; Hz. [B]Ali[/B] (kv) zâhidlerin başı, âbidlerin büyüğüdür. “Görmediğim Allah’a ibadet etmem” diyerek, ibadetindeki ihsan şuurunu ve takvasını ispat etmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sevgili Peygamberimiz (sav), Vedâ Hutbesi’nde insanın yaratılış gayesini teşkil eden işte bu ubûdiyet gerçeğine işaret eder, insanları Allah’a itaate davet eder. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Esasen, kulluğun mazisi [B]‘Bezm-i Elest’[/B]e uzanır. Cenab-ı Hakk’ın, yarattığı ruhlara; [B]“Ben, sizin Rabbiniz ve hâlikınız değil miyim?”[/B] sualine cevaben bütün ruhlar; [B]“Sen bizim Rabbimizsin!”[/B] demişlerdi. Bu, ezelî bir kulluk muahedesi, anlaşması idi. Bu muahede yahut ezelî biat, ebede doğru uzanıp gidecekti. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nitekim insan, ceset olarak çamurdan şekillenip ruh üflenince halifetullaha namzet bir kul haline geldi: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Hani, Rabb’in meleklere; ‘Muhakkak Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım, demişti.”[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Halife olma sıfatıyla kulluk mükellefiyeti birbirini tamamlar. Zira, halifelik vasfı, Allah’a kul olmanın ileri bir merhalesi veya kulluğun yüceliğine erme halidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ve Cenab-ı Hak, kulluk şuuru ve vazifesiyle gönderdiği insana herşeyi hizmet ettirmiştir. Yeryüzü ve herşey insanın emrine verilmiş, insan da Allah’a kulluk için yaratılmıştır: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Yeryüzündeki her şeyi, sizin emrinize müsahhar kıldı.”[/FONT][/COLOR][/B] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsandaki bu üstünlük, fazilet ve şeref insanın çamur kalıbına üflenen nefhâ-i ilâhîden gelmektedir. Bu nefha, Hak’tan bir cevherdir ve fıtrî yapısı itibarıyla Hakk’a yönelmelidir. Cin ve insanların yaratılış gayesi zaten ibadettir. Çünkü ibadet ve kulluk; Allah’a dönüşün, Hakk’a seyr ü seferin gerçekleşme yoludur. Peygamberlerin görevi de, insanları ibadet yolu ile Hakk’a çağırmak ve çevirmektir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte Vedâ Hutbesi’nde, üzerinde önemle durulan ubûdiyet gerçeği bu büyük mânâ ve hedefi yakalamak içindir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Aslında, insanın yanında herşey Allah’a kulluk etmektedir. Şu âyet-i kerîmeler bunu anlatır: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Göklerde ve yerde ne varsa; onlar da, gölgeleri de sabah-akşam, ister-istemez Allah’a secde eder.” “Yedi gökle yer ve bunların içinde bulunanlar O’nu tesbih ederler. O’nu hamd ile tesbih etmeyen hiç bir şey yoktur.”[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Şu husus katiyetle bilinmelidir ki, kâmil anlamda kulluğun gerçekleşmesi için nefis terbiye ve tezkiyesi şarttır. Hattâ denebilir ki, kulluğun önündeki engel, nefsin günahı ve kötülüğüdür. Nitekim bu gerçek, Vedâ Hutbesi’nin girişinde belirtilmiştir: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Nefislerimizin fenalıklarından ve kötü emellerinden O’na sığınırız.”[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Dikkat edilirse burada insanın iç yapısına dikkat çekilmektedir. Hakkını, hukukunu, hürriyetini dava ettiğimiz insan nedir? Bunun bilinmemesi halinde her reçetenin yanlış olacağı, her tedavinin hastalığı daha da vahimleştireceği ortadadır. İşte, ulûhiyet ve ubûdiyet gerçeğinden ve de insanın iç yapısından habersiz kişi ya da kuruluşların, insan hak ve hürriyetlerini tesbit etme ve vermede isabetli olamayacakları buradan anlaşılmaktadır. Günümüz psikologları ve sosyologları, aydınları ve de siyasîleri asıl bu hususta vahim bir yanlış ile karşı karşıyadırlar. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Resûlullah (sav) Efendimiz, bir diğer hadislerinde; [B]“Senin en büyük düşmanın, iki koltuğun arasındaki seni kuşatan nefsindir.”[/B] buyurur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Yine Peygamber Efendimiz (sav):[B] “Şimdi biz, küçük cihaddan büyük cihada dönmüş bulunuyoruz!”[/B], buyurdu. Ashab; [B]“Büyük cihad nedir, ya Resûlellah?”[/B] dediler. Resûlullah (sav); [B]“Nefis ile mücahededir.”[/B] diye cevap verdi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu hayatî konuya Kur’ân-ı Kerîm de, ehemmiyetle temas etmektedir: [/FONT][/COLOR] [B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Ve nedâmet çeken nefse yemin ederim ki...”[/FONT][/COLOR][/B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hiçbir mükellefin nefsinden emin olamayacağını, Hz. Yusuf’un (as) ağzından hikâye yoluyla bir âyet-i kerîme bize anlatmaktadır: [B]“Ben nefsimi temize çıkarmam. Zira nefis, kötülükle emreder.”[/B] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulun hidayete ulaşması; nefisle mücahedesiyle doğru orantılıdır: [B]“Bizim için mücahede edenleri, bizim yollarımıza hidayet ederiz.”[/B] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefis terbiye ve tezkiyesiyle elde edilen mesut netice, ahlâk-ı hamidedir. Sevgili Peygamberimiz, kulluğun güzel ahlâkla tamamlanabileceğini her fırsatta vurgulamış, nübüvvetin gayesinin güzel ahlâkı tamamlamak olduğunu beyan etmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hişam’ın oğlu Said anlatıyor: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Aişe validemizin huzuruna girdim. Resûlullah’ın ahlâkından sordum. Buyurdular ki: ‘Sen, Kur’ân’ı okumuyor musun?’ Ben; ‘Evet, okuyorum’, dedim. Aişe validemiz; ‘Resûlullah’ın (sav) ahlâkı, Kur’ân’dır’ buyurdular.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Resûlullah (sav) bir duasında;[B] “Ey Allah’ım! Benim yaratılışımı ve ahlâkımı güzelleştir”[/B] ve yine; [B]“Ey Allah’ım! Beni ahlâkların çirkinlerinden uzaklaştır ve koru”[/B] buyurmuştur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte Mevlâna, temeli kulluğu kâmil anlamda gerçekleştirmek olan nefis terbiyesini gerçekleştiren tasavvuf yolunun bir müntesibi, bir kâmilidir. O halde Mevlâna’nın yolu, kâmil anlamda kulluğu gerçekleştirmektir şeklinde özetlenebilir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu hususta bazı sözlerine yer verelim: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Ey delikanlı, o yüce yolculuk için, mihrab yanındaki mum gibi kulluğa kıyam et, Hakk’a hizmetin kemerini belinden çıkarma.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Allah’a vuslatın hasreti ve O’na erişin talebiyle, fitili kesilmiş mum gibi sabahlara kadar gözyaşı dökerek yan, yakıl.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu kulluk yolunda aklın, Kur’an’a tâbi olmasını, Resulullah’ın mesajına teslim olmasını ister: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Aklı, Muhammed Mustafa’nın önüne kurban et; ‘Hasbiyallah’ de ki: Kula Allah yeter.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Eğer sen Mukaddes Kur’an’ın dergahına kaçarsan, orada bütün peygamberlerin ruhlarıyla görüşürsün.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna’nın şu sözleri de kulluğu önemle vurgular: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Elinden geldiği kadar kul ol, sultan olma ‘Gûy’ denilen top gibi mütevazi ol, ‘Çavgan’ olma.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Her kul, köle olduğu kapıdan azad olunca sevinir, mesrur olur. Bense senin ulûhiyet kapında ne zaman kul, köle olursam, o vakit sevinir, şâd olurum.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ve Mevlâna’da kulluk aşk derecesini alır: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Aşk içinde hayat bulan kimsenin yanında Allah’a kulluktan başka herşey küfürdür.” [/FONT][/COLOR] [CENTER][CENTER][B][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]KULLUK VE KADER[/FONT][/COLOR][/B][/CENTER][/CENTER] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kader konusu; daha Hz. Resûlullah döneminden beri mahiyet itibariyle tartışılan ve künhüne tam anlamıyla varılamayan derin bir konu olagelmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Varlık adına herşey Allah’a ait olup yegane Hâlik, Fail ve Mürid olan Allah’tır. Hür irademiz bile küllî iradenin içerisinde olduğu halde bu herşeyi kuşatan küllî iradenin neticesi olan takdir-i ilâhî hakkında söz söylemek dipsiz bir kuyuya inmek olacaktır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu sebeple Hz. Resûlullah Efendimiz (sav) kader üzerinde ileri geri fikir beyan etmekten sahabileri men etmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sonraki dönemlerde selef bu konuyu irdelememiş fakat, İslâm Ordusunun fetihlerinin genişlemesiyle beraber yeni yeni kültürlerle münasebetler başlamış, bilhassa hıristiyan ve yahudi toplumların bu konudaki soruları artmaya başlamıştı. İslâm’ın şartlarını yerine getirme ya da günahlarından dönme zorluğu çeken bazı yeni müslümanlar, bir de bunca yeni müslümanın eğitim ve öğretiminin nasıllığı üzerinde acziyete düşen bazı ilim erbabı, insanın elinde hiçbir irade olmadığını, bu yönden insanın rüzgarla sürüklenen bir yaprağa benzediğini, dolayısıyla kişinin yaptığından sorumlu olmayacağını savundular. Böylelikle sorumluluk duygusundan kendilerini kurtarıp, her türlü eksik sıfatlarını Allah’a izafe ettiler. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Başka bir grup ise yaptıkları her iyiliği ve kötülüğü kendilerine izafe ederek Allah’ın lütuf, inayet ve kudretini bir kenara ittiler. Kaderi de reddederek Allah’ın küllî iradesini sezip kavrayamadılar. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ehli sünnet âlimleri ise orta bir yol izleyerek; insanın cüz’î iradesinin varlığını, bu iradeyle hayır veya şerri dilediğini, Cenab-ı Hakk’ın da hayrı ya da şerri içeren fiilleri yarattığını ortaya koymuşlardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mutasavvıflar ise Ehli sünnetin görüşüne Allah ile aralarında vaki olan edebi çok güzel yedirerek en isabetli ve verimli düşünüşe sahip olmuşlardır. Fiil olarak, günahlarını ve amelsizliklerini Allah’a izafe etmek şöyle dursun; her günahtan kaçınıp her güzel ameli de huşû ile yapma gayretine girmiş, bu güzelliklerini de kendi eserleri değil Allah’ın lütfu olarak görmüşlerdir. Kendilerinden sadır olan hatâda ise boyun büküp tevbe etmeyi, göz yaşı dökmeyi tercih etmişlerdir. Bu düşünce ve hayat tarzlarıyla beraber Allah’ın küllî iradesi hakkında yanlış bir beyanda bulunmak veya O’na eksiklik izafe etmekten; cüz’î-külli irade sınırını beyan etmekten uzak durmuşlardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Başlarına gelen her iyilik veya belâda Allah’ın iradesini gözlemeyi ve bu iradeye râm olmayı, oluşa iştirak etmeyi, o küllî kader çizgisinde yine yüce Allah’ın belirlediği noktaya doğru seyrederek orada yer almayı murad etmiş ve küllî iradeye bu uyumun neticesi olmak üzere Allah’ın lütuf kapıları kendilerine açılarak birçok nimete gark olmuşlardır. Bu nimeti üzerlerinde görenler, bu iman ve ibadet dolu, edep dolu hayatı onlarda görenler, kader çizgilerini bu Allah dostlarıyla birleştirmek suretiyle Cenabı Hakk’ın kader programına ayak uydurma noktasında isabet etmişlerdir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kader noktasındaki bu anlayış ve yaşayışın bir çok faydaları vardır: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Cenabı Hakkın koyduğu irade sınırına tecavüz ederek hatâya düşülmemiş olunur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kötü sıfatların Allah’a, yine iyi sıfatların insana izafesiyle düşülen sorumsuzluk, başıboşluktan ve de kibirden emin olunur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu mantalite kişiyi, her güzelliği yaşama, her çirkinlikten uzak durma cehd-ü gayretine götürür. Bunun sonucunda ise Rıza-i Bâri vardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hakikî teslimiyet ve de Allah’a, dostlarına ve kullarına karşı hatâ etmemek, yani Allah’ın takdir ettiği güzel çizginin dışına çıkmamak bu mantalitede gizlidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu mantık ve yaşayış, kişinin kendisinden emin olmamasını ve dinine, dininin gerek ve ibadetlerine alışmamasını sağlar. Böylelikle insan her an kendisini yeniler ve kemâle doğru seyreder. Aksi ise kişinin ya aşırı hırslı ya da nemelazımcı olmasına yol açar. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu ilâhî oluşu görmek, kişiyi insanların da seviyelerini bilmeye, dolayısıyla onları şu anki haliyle kabullenip, seviyelerini, Allah’ın rıza ve kaderine uyumlarını azamî nispette sağlamaya sevkeder. Bunun neticesi ise insanlık seviyesinin yükselmesi, kardeşlik ve huzurun teminidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Zıddı ise bencilliğin, kavga ve anarşinin, sevgisizliğin davetçisidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte Hz. Mevlâna her varlığa, yaratılışı, kaabiliyeti ve bulunduğu seviye icabı davranmış ve bunun ceremesi olmak üzere, diyalog kurduğu her insan ve varlığı sevip barışık olabilmiş ve de bir adım daha atmalarını sağlayabilmiştir. Şu misaller onun bu felsefesine ışık tutacaktır: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna bir gün “Yetmişiki millet sırrını bizden işitir...” demişti de, devrin mutaasıplarını çileden çıkarmıştı. Kadı Siraceddin’e dert yanmışlardı: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]-Mevlâna herkesle dost olduğunu söylüyor, yetmişiki millet dostumdur, diyor. Bu nasıl olur, bu söz küfür değil de nedir? [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kadı Siraceddin, bu sözün tahkiki için bir adamı Mevlâna’ya gönderiyor. Adam, Mevlâna’ya soruyor: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Sen yetmişiki milletle dost olduğunu söylüyormuşsun, doğru mu? [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Evet, böyle söyledim. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ağza alınmayacak sözlerle hakaret ediyor adam. Mevlâna sabır ve sükûnet içinde dinliyor, sonra: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Sözleriniz bitti mi? diyor. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Adam: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Evet, deyince ona şöyle hitap ediyor: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Ben senin söylediklerinle de beraberim, seninle de dostum. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. Mevlâna kendisinin sohpetlerine katıldığı halde henüz kendisini tanıyamayan bu insanın idrak ve irfanının sınırlarını çok iyi görerek kırıcı değil yapıcı bir cevap veriyor. Hz. Mevlâna’nın burada kader noktasında yakalayıp teşhis ettiği başka bir güzelllik de şudur: Bu insan hatâlı konuşmuş olsa da sözlerinin gerisinde dini koruma gayreti vardır. İşte bunu çok güzel sezen Hz. Mevlâna: “Ben seninle de beraberim” derken o gayrete ortak olduğunu belirttiği gibi; kendisiyle ve insanlarla ne büyük bir erginlikle barışık ve kardeş olduğunu, Hz. Resûlullah’ın yanındaki birkaç kişinin tiksindiği hayvan leşi için “Ne kadar güzel dişleri var.” diyerek gösterdiği Allah’ın yarattıklarında güzeli görme meziyetini ne güzel sergilediğini ortaya koymaktadır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte Hz. Mevlâna’nın Allah’ın takdirine bu isabet ve güzellikle uyumu az evvel çıkışan insanı diriltiyor. Şaşırıyor gelen adam... Sonra içinde bir burkulma, pişmanlık duyuyor. Büyük insanın dizlerine kapanarak özür diliyor. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna kinsiz kavgasız, barışık bir dünyayı düşünüyordu yediyüz yıl önce... [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bir gün devrin ileri gelenlerinden birine sormuşlardı: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]-Neden Mevlâna’yı bu kadar çok seviyorsun? [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Cevabı şu olmuştu. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]-Her peygamberi ümmeti, her veliyi müridleri sever. Fakat görüyorum ki Mevlâna’yı herkes seviyor. Ben nasıl olur da sevemem? [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte Hz. Mevlâna bir sohbetinde her seviyedeki insanla nasıl barışık olduğunu şöyle izah ediyor: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna bir gün buyurdu ki: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]-Ben her işimde muvaffak olurum. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Talebesi, “Bu nasıl olur?” diye sordular. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Cümle halk ile iyi geçinme huyum sebebiyle galip olurum. Mümkün oldukça onları ıslah etmeye gayret gösteririm. Eğer kabul etmezlerse ben onlara tâbi olup ellerinden kurtulurum, dedi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte böylelikle karşısındaki müminle diyaloglarını yıpratmadan muamele eden Hz. Mevlâna sabırla ve küçük hamlelerle en kabiliyetsiz insanı bile bir noktaya, başka bir tabirle gelebileceği noktaya getirmişlerdir. Zaten bize düşen vazife mümin kardeşlerimizin gelmesi gereken yere gelmesine yardımcı olmaktır. Zira Cenab-ı Hakk’ın o kardeşimize gelecekte neler bahşedeceğini bilemeyiz. Şu anki hatalarına takılmak gelecekte kendisine verilecek olan şeyleri kabullenmemizi de zorlaştırır ki bu ise mutlak kadere isyan olur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Şöyle bir misalle arzedelim: Bir ressam bir resmi yapmaya yeni başlamış olsa, biz bu tamamlanmamış resimde bir çok hatâ bulabiliriz. Ne var ki resim tamamlanmış olmadığı için kendisinde eksiklikler bulunması doğaldır. Biz cehalet, haset, gaflet ya da diğer bir duygu saikiyle o resmi kabullenmeme mantığına bürünsek hem ressamın büyüklüğünü hem de doğacak güzel bir sanat eserini körü körüne inkar etmiş oluruz. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte her mümin kardeşimiz de Allah’ın bir sanatıdır. Terbiyesi tamamlanmamış bir insanda hatâlar bulunması bu cihetle doğaldır.Ve bu cihetle muamele edemememiz mutlak kadere ters düşmek olur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kâmil insanı diğerlerinden ayıran farklardan birisi de şudur ki; halk birbirini şu anki tavırlarına göre değerlendirir, kâmil insanlar ise insanları gelecekleri konuma göre değerlendirirler. Yine insanlardan kaabiliyet sınırlarından fazlasını istemek Allah’ın takdirine ters düşmek olur. Hattâ Allah’ın beklediğinden fazlasını insanlardan istemek, hem kendimizin bilmeden Hakk’ın yerine koymaktır, hem de karşımızdaki insana zulümdür. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Görüldüğü üzere Hz. Mevlâna bu sırrı kavradığı ve mutlak kaderle uyum içerisinde olduğu için herkesle barışık idi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Gerçekten Mevlâna, din ve mezhep farkı gözetmeden herkesle görüşüyor, onları dinliyor, sonra bir söze başladı mı, karşısındakini inandırıcı sağlam delillerle kendi tarafına çekiveriyordu. Bu yüzden kendisiyle görüşen bir çok hıristiyan, yahudi ve şaki onu dinledikten sonra Müslüman olmuş, hidayete ermiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bir gün görüştüğü bir papaza sormuştu: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Sen mi büyüksün yoksa sakalın mı? [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Papaz çekinmeden cevap vermişti: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Ben sakalımdan yirmi yaş büyüğüm. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Senden yirmi yaş küçük olan sakalın ağarmış. Yazık değil mi ki sen hâlâ karanlıklar içerisindesin! [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu sözün taşıdığı ince, zarif mânâyı anlayan papaz, hemen o gün müslüman olmuştu. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Konya yakınlarındaki Elâtun Manastırı’na gidiyor, orada papazlar, Mevlâna’yı derin bir huşu içinde dinliyor, sözlerini gönülden tasdik ediyorlardı. Bir gün Konya çarşısından geçerken, karşılarına bir papaz gelmişti. Papaz, Mevlâna’yı görünce eğilerek sevam verdi. Mevlâna Hazretleri daha fazla eğilerek karşılık verdi. Papaz doğrulunca baktı ki, Mevlâna hala saygı duruşundadır. Sonunda görüşüp ayrıldılar. Biraz ilerledikten sonra, Mevlâna yanındakilere: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]-Şükür Allah’a tevazuda papazı yendik, demişti. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Görüldüğü üzere bazen taşı gediğine oturtarak, bazen tevazu göstererek, başka dinden olan insanları bile olduğu gibi kabul ederek işe başlamış ve kısa zamanda hidayetlerine vesile olmuştur. Hattâ Mevlâna’nın cenazesine Rum ve papazlardan iştirak edenler olmuştu. Bazı münasebetsizler: “Hıristiyan müslüman cenazesine gelmez, niye geliyorsunuz?” dediler. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Onlar da: “Biz peygamberimizi bu zâttan öğrendik.” cevabını verdiler. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Yine bir gün papazla karşılaştılar. Mevlâna selam verip eğildi. Papaz sordu: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Ben hıristiyan olduğum halde niçin selam verdin ve eğildin. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Ben senin şahsına değil; Allah’ın sendeki tecellisine; sendeki, Allah’tan kutsal emanet olan ruha selam verdim, deyince papaz sanki yeniden doğmuş gibi şehadet getirip müslüman olur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Demek ki her insan için Allah’ın biçtiği bir güzellik var. Biz bunu görebilir ve insanlara aksettirirsek kısa zamanda insanların kendi değerlerinin farkına varması söz konusu olur. Kendini tanıyan da Rabbini tanır ve insanların Allah’ın lâyık gördüğü üstün konuma ulaşmasına yardımcı olmak en yüce bir ibadet olsa gerektir. Ne var ki bu kutsal ibadet büyük bir sabrı, engin bir gönül iklimini gerektirir: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. Mevlâna çarşıda dolaşarak insanları selâmlıyor. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Yanında bulunanlardan bir tanesi: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- İnananların hâlini nasıl görüyorsunuz? diye sorduğunda Hz. Mevlâna o şahıstan eteğini tutmasını istiyor. Mevlâna’nın eteğini tutan şahıs bir de ne görsün? Kimi insan maymun, kimi insan eşek vs. suretinde. Hazret soruyor: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Gördün mü insanların hâlini? [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Demek ki Mevlâna’ya, hangi insanda hangi kötü sıfat varsa, o insan, kendisinde biraz o sıfattan olan hayvanın sûretinde gösterilir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsanı tanıyıp irşad etmelerine kapı açan bu görüş ve tahammüle, ikaz ve irşada devamlı olmak kolay olmasa gerekir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. Mevlâna’nın herşeyi yerli yerine koymaya dikkat ettiğini, hattâ bütün mahlukata yaradılışı icabı davrandığını gösteren birkaç misal daha verip konuyu tamamlayalım. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=ITC Zapf Dingbats]l[/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] Bir gün Mevlâna semâda iken bir sarhoş da dönmeye başladı. Mevlâna’ya çarptıkça yine dönerdi. Öğrencilerinden bir kaç kişi onu tutup uzaklaştırdılar. Kavga çıktı ve sarhoşu incittiler. Mevlâna onlara darılıp: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Şarabı o içmiştir, sarhoşluğu siz ediyorsunuz, dedi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bir vakit Mevlâna Konya Hamamına vardı. Talebesi o gün gidip buhurlar yakarak istikbal için döndüler ve o esnada hamam boş kaldı. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Miskin lepra illetine tutulanlar hamamda Mevlanâ’ya ayrılan yeri tenha bulup suya girdiler. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Vaktâ ki Mevlâna geldi. Talebesi cüzzamlıları incitip sudan çıkardılar. Mevlâna onlara seslenerek derhal soyunup onların yanına gittiler. Cüzzamlıların üzerlerine döktükleri suyu altlarından alıp kendi mübarek başlarına dökerek, o zavallı hastaların gönüllerini aldılar. Orada bulunanların cümlesi Mevlâna’nın ahlâk güzelliği ve nefsinin yüceliğine hayran kaldılar.[/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=ITC Zapf Dingbats] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bir gün Mevlâna Konya’da bir sokaktan geçiyordu. Köpeğin biri yol üzerinde uyumuştu. Mevlâna durdu. Talebesi de durdu. Birisi önden geliyordu. Yol üzerinde köpeğin uyuduğunu gördü. Köpeğini oradan kovdu. Mevlâna ona darılıp:[/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=ITC Zapf Dingbats] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Niçin onun rahatını bozdun? dedi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Şu misal aynı zamanda Hz. Mevlâna’nın bendelerine olan sevgisinede misal teşkil eder: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bir gün Mevlâna, Çelebi Hüsameddin’e geçmiş olsuna gitti. Talebesi ve dostları önden ve arkadan mahalleyi doldurdu. Bir dar mahalciğe bir köpek geldi. Talebesinden biri o köpeğe vurup kovdu. Mevlâna ona bağırıp: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]- Ey bîhaber! Çelebi’nin mahallesine mensup olan köpeği mi dövüyorsun? dedi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bütün bu misallerle beraber konuyu hülasa etmek gerekirse şunları söyleyebiliriz. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mu’tezile’ye göre fiilleri yaratan kuldur; yine kuldan südûr eden her fiilin fâili de kuldur. Mevlâna’ya göre ise kul ancak duygu ve düşüncesi ile bu fiilleri yaratabilir. Duygu ve düşüncelerini kendisi yaratmadığı ve kendisinden südûr eden fiiller de bu duygu ve düşüncelerle yaratıldığına göre kul kendi fiillerinin hâlikı olamaz. O halde yegane yaratıcı Allah’tır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulun fiillerinden hasıl olacak iyi veya kötü şeylerin faydası da kulun zannettiği gibi değildir; Cenab-ı Hakk’ın dilediği ve bildiği gibidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sünnet ehli bilginlerinin görüşlerine açıklık getiren Mevlâna, konu hakkında şöyle söyler; “Peygamberler dediler ki evet Allah çekinip kurtulmaya imkan bulunmayan nitelikler yaratmıştır. Fakat geçici nitelikler de yarattı ki onları terketmek mümkündür. Herkesin nefretini kazanan kişi, o sıfatları terkeder, huylarından vazgeçerse herkesin sevgisini kazanır, herkes ondan razı olur... Kuma toprak ol dersen acizdir, toprak olamaz. Ancak toprağa balçık ol dersen bu öz yerindedir. Toprak balçık olabilir. Allah insana topallık, yassı burunluluk, körlük gibi çaresiz illetler vermiştir. Ama, ağız, yüz çarpıklığı ya da baş ağrısı gibi kimi hastalıklar da vermiştir ki, bunlara çare vardır...” Mevlâna başka bir örnekle de insanın irade özgürlüğünü belirtmeye çalışıyor: “Ey gönül, cebirle özgürlüğü birbirinden ayırdetmek için bir örnek getir ki, ikisini de anlayasın: Titreme hastalığından dolayı titreyen bir el, bir de senin titrettiğin el. Her iki hareketi de bil ki, Allah yaratmıştır. Ancak bu hareketi onunla karşılaştırmaya imkan yoktur. Kendi seçiminle el oynatmandan pişman olabilirsin. Ancak titreme hastalığına tutulan bir adamın pişman olduğunu ne zaman gördün.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Biz su üzerindeki kûse gibiyiz. Kûsenin su üzerinde gitmesi, kendi ihtiyariyle değil, suyun irade ve hükmü iledir. Bu, genel olarak böyledir. Yalnız bazıları suyun üzerinde olduklarını bilir, bazıları bilmezler.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, insanın sorumluluğunu bir örnekle anlatıyor: Adamın biri bir bağa girmiş, zerdali ağacını silkerek meyveleri yemeye başlamış. Bunu gören mal sahibi “Allah’tan korkmuyor musun?” deyince, ‘Neden korkayım, ağaç Allah’ın ağacı, ben de Allah’ın kuluyum. Allah’ın kulu, Allah’ın malını yiyor." karşılığını vermiş. Bunun üzerine bağ sahibi adamı bir ağaca bağlayarak bir sopa ile iyice döğmeye başlamış. Sopanın acılarına dayanamayan adam, bağ sahibine “Allah’tan korkmuyor musun?” deyince, bağ sahibi “Niçin korkayım? Sen Allah’ın kulusun, bu da Allah’ın sopası, Allah’ın sopasını Allah’ın kuluna vuruyorum.” demiş. Böylece Mevlâna adamın çalma fiilinden dolayı sorumlu olduğunu vurgulamıştır. Demek ki, Mevlâna her şeyin Allah’ın bilgisi ve gücü içinde olduğunu kabul etmekle birlikte insanın sınırlı bir özgürlüğünün bulunduğunu vurgulamaktadır. Bundan dolayı da insanı sorumlu tutmaktadır.[/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur][/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [CENTER][CENTER]Mevlâna’nın Davet Ettiği Gerçek[/CENTER][/CENTER] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Onun “ne olursan ol gel” dediği şey Seyr ve Hakk’a vuslattır, Allah’a doğru yolculuktur ve nihâî hedef olarak Yüce Allah’ın huzurudur. Tasavvufun öz tabiriyle vuslattır. Bu ulvî gaye velayet ve irşad yoluyla gerçekleşir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna elbette “gel” diyor tüm insanlığa, ama “geldiğin gibi kal” demiyor; aksine insan-ı kâmil’e gelen kimsenin katı taş olsa, mermer kesilse bile bir inci olacağını bildirmektedir. “Katı taş olsan, mermer kesilsen bile bir insan-ı kâmil’e ulaştın mı inci olursun / Temiz erlerin sevgisini tâ canın içine dik; gönlü hoş kişilerin sevgisinden başka bir sevgiye gönül verme /Ümitsizlik köyüne gitme, ümitler var. Karanlığa doğru yürüme, güneşler var. / Gönül seni gönül ehlinin mahallesine çeker, benlikse seni bilakis hapishanesine çeker / Hadi bir insan-ı kâmilden gıda ver gönlüne; yürü, devleti devlet sahibinde ara.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İslâmî literatürle ifade edersek deriz ki, Mevlâna’nın velayet ve irşad yoluyla “gel ” diye davet ettiği şey esasen İslâm’ın takvaca ve azimetçe yaşanmasıdır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsanları Allah’a kulluğa yönelten vesileler olan peygamberler, veliler, mürşidler ve âlimler, aynı zamanda ölümden sonra Mahkeme-i Kübra’da da insanlara faydalı olacaklardır. Mevlâna’ya göre insan-ı kâmil “Bu mâsivadan ölmüş, Allah’da dirilmiştir.” Mevlâna’ya göre insan-ı kâmil, vaktin “İsrafil”idir; onların birinci nefesleriyle beşerî benlikler ölür, ikinci nefesleriyle Rabbanî benlikler dirilir. Mevlâna hemen peşinden uyarmaktadır; “O’nun eteğine sarıl da âhir zaman fitnelerinden kurtul... /Bu kılavuz olmadıkça bu arada yola düşme” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlânâ Fîhi Mâ Fih’de “Bilgin olmadığı halde kendisine doğru yolu gösteren birisine ulaşmayan kimse sapıtır gider.” demektedir. Dünya hayatında ikaz ve irşad yoluyla insanların kurtuluşlarına ve hidayete vesile olan bu büyükler ahirette de insanlara sorgu-sual, hesap ve mizan gibi zor ortamlarda yardımcı olacaklardır. Bu büyüklerin bu yardımının adına İslâmî literatürde “şefaat” denmektedir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Burada vesile ile şefaat gerçekleri birbirini bütünlemektedir. Kurtuluş vesileleri olan Allah dostları (peygamberler, veliler ve gerçek âlimler) ahiret hayatında insanlara şefaat yoluyla yardımcı olacaklardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Dünya hayatında Allah’ı insanlara, insanları Allah’a sevdirme görevi ile çalışan hidayet rehberleri, ahirette de yine insanları felaketten korumak için Cenab-ı Hakk’a niyazda bulunacaklar, Cenab-ı Hak ise onlara olan sevgisi ve rızası hürmetine onların dileklerini kabul edecek, böylece insanlar, günahkar da olsalar “şefaat” sebebiyle kurtuluşa ulaşacaklardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. Mevlâna’ya tekrar kulak verelim: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Katı taş olsan, mermer kesilsen bile bir insan-ı kâmil’e ulaştın mı inci olursun / Temiz erlerin sevgisini tâ canın içine dik; gönlü hoş kişilerin sevgisinden başka bir sevgiye gönül verme /Ümitsizlik köyüne gitme, ümitler var. Karanlığa doğru yürüme, güneşler var / Gönül seni, gönül ehlinin mahallesine çeker, benlikse seni balçık habiphanesine çeker / Hadi, bir gönüldeş /insan-ı kâmil’den gıda ver gönlüne; yürü, devleti devlet sahibinde ara.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte Mevlâna, dünyada ikaz ve irşadı ile hidayet öncüsü olduğu gibi, inşaallah ahirette de Cenab-ı Hakk’ın izni ile şefaat etmeye muvaffak olacaktır. Zira şefaat, Cenâb-ı Hakk’ın, iyi kullarına verdiği bir yetkidir. [/FONT][/COLOR] [CENTER][CENTER]Hz. Mevlâna ve Nefs Terbıyesı[/CENTER][/CENTER] Nefs-i Emmâre [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefsin ilk basamağıdır, kötüyü emreder. Hak düşünülmez, gaye ve gayeye varmak için dünülenler batıldır. Islahı için, uyulan kimsenin sözlerini paha biçilmez mücevherdir diye değerlendirip onun nazarına mazhar olmak için gayret etmek gerektir. Zor bir düşmandır. Hiçbir mücadele onunla yapılan kadar zor olmaz. Bu mücadelede tevhid başı çekerse kurtuluş kolaydır. Yani çokça “Lailahe illallah” demek. Vücut ülkesini tasarrufu altına aldığı an, akıl, irade, hisler kısaca herşey onun emrindedir. Böyle insan hem maddeten, hem mânen tehlikelidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hakikat önünde en aşırı karanlıktır. “Nefs-i emmare kötülüğü emreder.” Nefsin bu hali adeta vahşi hayvanların, korkunç manzaraların olduğu bir karanlık vadiye benzer. İnanmayan insanların halidir bu. Hakikatin zıddı kâmilidir. Ve de ruhun ayağına takılan kelepçedir. Bu mertebede olan insan doğruyu göremez. Doğruya yanlış der. Mevlâna bu vadideki insanları ahırdaki mahluklar olarak beyan ediyor. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, Mesnevî’sinde bir kâmilin şaşı olan müridinden bahseder. Bu kâmil insan, müridine der ki: “Evladım, bana testiyi getir.” Mürid, şaşı olduğu için testiyi iki görür. Ve, “Sultanım testi iki tane, hangisini getireyim?” der. O kâmil, bir hakikatın ispatı için ona, “O zaman birini kır, ötekini getir.” der. Mürid birini kırdığında elinde sadece testinin sapı kalır. İkinci bir testinin olmadığı hakikatı ile karşılaşır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, bu misali nefs-i emmaredeki insanların hakikat karşısında şaşı olduğunu beyan için zikreder. Evet, nefs-i emmarede bulunan kimseler gerçeği göremez ve hakkı batıldan ayıramazlar, bu sebeple devamlı hatâ ve isyan ederler. Mevlâna, nefsi diğer sûfîler gibi çeşitli sembollerle anlatır: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Putların anası bir put olan nefsinizdir; çünkü put yılandır; nefis putuysa ejderha / Nefis, demirle taş gibidir; put o çakmak taşından sıçrayan kıvılcımdır; o kıvılcım suyla söner gider / Fakat çakmak taşıyla demir, ne vakit suyla söner? İnsanoğlu bu ikisi kendisiyle oldukça nasıl esenliğe ulaşır? / Testide gizli duran kara sudur; nefsi ise bu kara suya kaynak bil / O yontulmuş put, kara sele benzer; put yonan nefisse ana yoldaki kaynaktır / Bir parçası yüzlerce testiyi kırar ama kaynağın suyu durmadan dinlenmeden çoşar kaynar / Put kırmak kolaydır, pek kolay; fakat nefsi kırıp geçirmeyi kolay görmek bilgisizliktir, bilgisizlik / Ey oğul, nefsin şeklini arıyorsan yedi kapılı cehennemin hikayesini oku / Her solukta bir düzeni vardır nefsin, her düzeninde de yüzlerce Firavun, o Firavunlara uyanlarla beraber batar gider / Mûsâ’nın Rabbine, Mûsâ’ya kaç, Firavunluk ederek iman suyunu dökme / Ahad’e Ahmed’e el et; a kardeş kurtul nefis Ebu Cehilinden.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İşte Hz. Mevlâna’nın beliğ olarak ifade ettiği bu menfi halin geçilmesi kurtuluş için zarurîdir, şarttır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefsin bu mertebesinde kelime-i tevhid ve riyazet gerekir. Mevlâna, bu dönemi, babasının halifesi Seyyid Burhaneddin ile aşmıştır. Oruç, zikir ve çile gibi nefsi terbiye metodlarıyla... [/FONT][/COLOR] Nefs-i Levvame [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mücahede ve mücadele ile nefsin bu ülkesinden kurtulan insan, “Levm Sahrası”nda kendini bulur. Buna “Nefs-i Levvame” denir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefs-i Emmare ile mukayese edilemeyecek ilâhî üstünlükleri mevcuttur. Kabul etmek lazım ki, burası da emin bir yer değildir. Sâlik burada Hakk’a biraz daha yakın olmasına rağmen mâsivânın içinde bulunur. Hatâ eder, günah işler, ama pişman olur. Nedametle ağlar. Ah, vah eder; sonunda aynı hatâları tekrar eder. Kısaca, “Hak yolculuğu”nda, bir hal üzerinde devam eden bir istikrarı yoktur. Kurtulmak için, nisbet olunan ‘Kâmil’e teslimiyet bir kayda bağlanmamalı. Muhabbeti ile muhabbetlenmeli. ‘İsm-i Celâl’e cankurtaran simidi gibi sarılıp onu dilden ve kalbden kesmemeli. Sonunda ‘Kâmil İnsan’ın himmet ve nazarı erişir, bu vadi de geçilir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Levvâme, nefsin bir üst halidir. Mânâdaki işaretleri yeşil çimenler, sahralar, ağaçlar, sular, çeşmelerdir. Bu hal inanan insanda olur. Hatâyı düzeltir, sonra yine hatâ eder. Sonra pişman olur. “Yine kasem ederim pişmankar nefse” ifadesi bu nefsi anlatır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu halden insan mutlaka ayrılmalı, Hakk’ın rızasına muhatap olabilecek bir hale yükselmelidir. İşte Mevlâna da bunu yapmıştır. Bütün bunlar Kur’an gerçekleri, İslâm’ın gerekleridir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefs-i Levvame, ancak İsm-i Celâl’i (yani Allah (cc) ismini) çok zikretmekle ve de riyazetle aşılır. Riyazet, mide ve yiyecekler yoluyla nefse hakimiyet kesbetmektir. Ta ki, nefis şımarmasın, dizginlensin. Riyazetin esası az yemek ve oruç tutmaktır ki bu, nefsi terbiyeye yardımcı olmak için, sırf Allah adına yapılır. Riyazet, iradeyi Hakk’a boyun eğdirmek demek olan mücahedenin en önemli unsurudur. [/FONT][/COLOR] Nefs-i Mülhime [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefs-i mülhime, Rahmânî ilhamların gelmeye başladığı yerdir. İnsan buraya kadar iki kademe geçip inancı kuvvetlenmiştir. Olacak olan işler mânen keşfedilir. Bu hal onun inancını kuvvetlendirir. Yaptığı ibadetlerin feyzini ve lezzetini almaya başlar. İbadetlerin zevkinden gözyaşlarının huşu içinde akmaya başladığı dönemdir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefs-i mülhimede bağlar, bahçeler, nehirler, ırmaklar mânâda seyredilir. Hu isminin çokca zikredildiği makamdır. Bu halde insan mânen kuş gibi uçmaya başlar. Mâneviyatında denizleri yürüyerek geçer. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu hal insanda imanla küfrün çatıştığı noktadır. Nefis bu makamdan sonra hakimiyeti kaybeder. Kalp, itminana erer. Onun için çok ciddî mücadeleler vardır. Ruh-u sultan, vücut hakimiyetini ele almak ister. Nefis de ele almak ister. İnsan bu halde iki sesi de duyabilir. Nefsin inkârını, ruhun ikrârını... Bir hak nazar, bir mürşid velî olmadan bu berzah geçilmez. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefis ve ruh iki şofördür. Akıl direksiyon, vücut kalisör. Aklın fonksiyonu şoförüne bağlıdır. Hangi güç akla hakim olursa, akıl onun hesabına çalışır. Onun için ilâhî vahyin kontrolünün dışındaki akıl, yakıcı ve yıkıcı bir güçtür. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bizim iman ve insan meselesi diye anlatmak istediğimiz budur. Yani imanlı insan, ruhunu aklına hakim kılar. Akıl hayırlara vesile olur. Bu insan da bulunduğu her yerde cemiyete faydalıdır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mülhime makamında sâlik, ‘Hu’ ismini vird edinir. Bu âlem, sinyaller âlemidir. Varlığın izâfî, ‘Mutlak Varlık’ın ise hakîkî olduğunun şifreleri çözülür. Rahmânî tecelliler olduğu gibi sadık olmayan ilhamlar da bu halde zuhur eder. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Esma-i İlâhiye’nin tecellisini sâlik bu makamda görür, çeşitli nûranî berzahlardan geçer. Kapılmaması, “Maksadım Allah rızasıdır” deyip teslimiyet ile yolculuğuna devam etmesi şarttır. Bu makam, nefis âleminde Hak ile bâtılın sınırıdır. Kâmil mürşidi olmayanın buradan öteye seyri mümkün değildir. Şu kadar ki, yaptığı zikirin mükâfatını alır fakat mânen yolculuğu burada noktalanır. Bu noktaya gelmişken zamanımızda bilerek veya bilmeyerek yanlış ifade edilen bir meseleye parmak basmak yerinde olur. [/FONT][/COLOR] [I][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mesele şu:[/FONT][/COLOR][/I][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Seyr ü sülûk’e karar vermiş bir insanın, İslâm’ın zahirî düsturlarını tam bilmesi şarttır.” Aşağı-yukarı, iddianın özü budur. Buna cevaben deriz ki; seyr ü sülûk’te bulunan insanın, İslâm’ın zahirî düsturlarını tam bilmesi mümkün değildir. Seyr ü sülûk için esas; teslimiyet, mahviyet ve hizmettir. İslâm’ın zahirî düsturlarının öğrenilmesi bu yolculukta hal iledir. Yani burada, kâl’in (sözün) değeri yoktur. Maksadı Allah rızası olan sâlikin hali; zikir, havfullah, muhabbetullahtır. Durum bu olunca, İslâm’ın zahirî düsturlarını bilmeyen ümmî insan için “Seyr ü sülûk’te bulunamaz” iddiası, ilmî mesnedden mahrumdur. Seyr ü sülûk’un zahir ile ilgisi olmakla beraber esası mânevî bir yolculuktur. Nitekim Peygamberimiz, [B]“Her insanın kalbinden Allah’a bir yol gider”[/B] hadisi ile bu yolculuğun sahasını belirlemiştir. Şu kadar var ki, seyr ü sülûk’te olan sâlikin hatâya düşmesine mani olmak için, mürşid-i kâmilin İslâm’ın zahirî düsturlarını bilmesi lüzumludur. Hal böyle iken, geçmiş devirlerde “Kurbiyet Makamı”na kadem basmış insan-ı kâmillerin bir çoklarının dahi ümmî olduğunu görmekteyiz. Meselâ, Peygamber Efendimizin methiyesini kazanmış Üveysü’l-Karânî, tasavvuf tarihinde büyük velilerden olduğu rivayet edilen (intisabından evvel eşkiya olan) Fudayl b. Iyaz, mezhep imamı İmam-ı Şâfî Hazretleri’nin mürşidi çoban Şeybân-ı Râi Hazretleri, yakînen tanıdığımız Yunus Emre, onun ile aynı devirde yaşayan Hz. Mevlâna’nın talebesi olan Kuyumcu Selâhaddin gibi büyükler ümmî kâmillerdir. Zahir ilmi bilmemelerine rağmen halleri, yaşayışları İslâm’ın ta kendisi idi. O halde esas, zahirî ilimleri bilmek değil İslâm’ı yaşamaktır. Bu yolculukta teslimiyet, mahviyet ve hizmet olursa vuslata ermemek için hiçbir sebep yoktur. Esasen, bu mânevî mektebin gayesi budur. Aksi halde, dörtbaşı mamur bir insanın bu yola intisabına niçin gerek duyulsun? Bu hususu böylece noktaladıktan sonra esasa geçelim. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefs-i Mülhime’de Nazar-ı Hak, kâmil insan vasıtasıyla zuhur edince, sâlik, beşerî sıfatlardan kurtulup ilâhî sıfatları hal edinmeye başlar. Bu dönemde Esma-i İlâhiye’nin ve Ef’âl-i İlâhiye’nin tecellileri zuhur eder. Muhabbeti gittikçe artar; intisap ettiği kâmil insana teslimiyeti, mahviyeti ve hizmeti, doruk noktasına varır. Resulullah muhabbetinin gönül âleminde kök salmaya başladığı bu an, mânâ âleminin hazinelerinin bulunduğu ‘Nefs-i Mutmainne’ halidir. [/FONT][/COLOR] Nefs-i Mutmainne [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsan, çalışması, ibadeti, teslimiyeti ve kâmil bir insanın himmeti ile bu makama gelir. Kâmil bir zat ile ilgisi olmayanının nefsinin mutmain olması mümkün değildir. Zira bu makam nefsin karanlık âleminin idam edildiği vadidir. Bir başka ifade ile insanın kendini inkarıdır. İnsanın nefsî mizacını, karakterini mantalite ve tarz olarak inkârıdır. Veya idamıdır. Onun için bir kâmil olmadan bu hal mümkün değildir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu hal ve makamda hazineler unutulur, hep ötesi düşünülür. Bu durumda nefis mutmain olmuş, gönül de Huzur-u Resulullah’a varmıştır. Her an Peygamber aşkı artar, gittikçe korlaşan bu sevda, sâliki, Peygamber huzurundan ayırmaz. Bu hale ‘Fenâ fi’r-Resul’ denir. Bu makamda sâlik, mürşidin direktifine göre ya Hak ya da Hay ismini vird edinir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bugün cemiyetlerler ahlâk-ı zemimenin fonksiyonu olan yalan, zina, dedikodu, fitne, fuhuş, faiz, hayâsızlık, haset, ucup, kibir, gurur... vs. gibi hallerin esiri ise, bütün bu halleri terbiye edecek insan-ı kâmillere dünden daha çok bugün ihtiyacımız vardır. Bugün, insanlık Mevlâna’lara, Hacı Bektaş’lara, Yunus’lara her zamankinden daha fazla muhtaçtır. Kâmil millet ve cemiyet, kâmil insanlardan oluşur. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kur’an’da: [B]“Ey emin ve mutmain olmuş nefis! Ondan razı olarak, onun rızasını kazanarak Rabbine dön. Gir salih kullarımın zümresine, gir cennetime!”[/B] buyurulmaktadır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, bu ayetteki kul ile cenneti eş anlamlı kabul ederek şöyle izah ediyor: Mutmain olmuş kalp, Allah’ın tecellilerine mazhar olmuş kalptir. Cennete olan tecelli, mutmain olmuş kalbe de vardır. Kul odur ki, kalbi, Allah’ın tecellisine mazhar olarak cennet bahçesi haline gelmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsan bu halde gökyüzünde seyreder, feleklerle seyahat eder. Esma-i ilâhî tecelli eder, sıfat-ı bârî seyredilir. Mevlâna’nın istismar edilen cümlesine bakınız; o ne diyor, kimileri ne anlıyorlar?! [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Müslümanlığın kafirliğin dışında bir ova, [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Uçsuz bucaksız ovada sevdamız uzar gider. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ârif olan geldi mi usulca başını koyar, [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ne müslümanlığa yer var orada, ne kafirliğe. [/FONT][/COLOR] Nefs-i Raziye [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kalbin mutmain olmasından sonra, insan, Allah’ın kaza ve kaderine razı olur. Nefis Allah’tan razı olur. Kaza ve kadere karşı isyan bitmiştir. Allah’a karşı tam bir teslimiyet zuhur etmiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mânâda mevcudat yok olmuştur. Beyaz veya kırmızı nurlar içinde kendini görür veya bazı renkten nurlar içinde... [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Yeryüzünde herşey fânîdir. Sadece Allah bâkîdir. Hak ve Hay isimlerini çok zikreder. Huyu halim selimdir. Ahlâk-ı hamidesi tekamül etmiştir. Herkes ondan razıdır. Fenafillah ve hemen arkasından bekabillah hali zuhur eder. Her gezip yürüdüğü yerde “Enel Hak” der. Bu mecrada Mevlâna şöyle der; [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“O’nun küpünün rengi, Allah boyasıdır; o küpte herşey bir renge boyanır / Birisi o küpe düşse de sen ona kalk çık küpten desen, neşesinden der ki: Beni kınama, küp benim / O küp benim demek ben Hakk’ım (Ene’l-Hak) demektir, rengi ateş rengidir, ama gene de demirdir o / Demirin rengi, ateşin renginden yok olmuştur, susuyor görünür ama ateşlikten dem vurmaktadır / Madenden çıkan altın da kızıllaştı mı, dilsiz dudaksız söylediği söz ”ben ateşim" sözüdür / Ateşin renginden, ateşin huyundan alevlenmiştir de “ben ateşim, ben ateşim” der durur / “Ateşim ben” der, şüphen varsa, ateş olmadığımı sanıyorsan bir dene, elini bir değdir bana / Ateşim ben, şüphen varsa bir soluk, yüzünü yüzüme koyuver." [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu oluştan mürşidin nazarı ile geçilir. Devamlı vahdet halinde bulunur. Şöyle der Hz. Mevlâna; [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Kul, varlığından mutlak olarak fânî olmadıkça tevhid, onun zatında tahakkuk etmez / Tevhid hulûl değildir, senin yok olmandır; yoksa asılsız lâflarla hiçbir bâtıl hak olmaz.” “Kim, nefsi öldü de kötü huylardan arındıysa Tanrı’ya ulaşır derler. Hâşâ, Tanrı’ya değil, Tanrı yoluna ulaşır; böyle olmazsa zaten o, noksan sıfatlardan münezzeh olan Tanrı’nın yolundan azmış olur.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna bu makamda ehadiyet deryasına garkolmuş bir halde konuşur: “Ne rengim var benim, ne nişanım. Benim de bildiğim sırlar var diyeceksin ama hem o sırlarım ben, hem o sırları saklayanım. Ben bir denizim. Kendi varlığı içinde taşan uçsuz bucaksız.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“İki dünya yok oldu gitti bende [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sen bizim aynamızsın ey can [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Amma yaptın dedi o da ne demek [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Şu gördüklerin hep benim [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Yoksa dedim sen o musun? [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ey kendine gel sus dedi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bak bana apaçık ortadayım da gene gizliyim. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sen beni gör asıl beni" [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Başka mısralarında şöyle der: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Ama sen canı da bir bil teni de [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Yalnız sayıda çoktur onlar alabildiğine [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hani şu bademler gibi bademler gibi [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ama hepsinde de yağ bir." [/FONT][/COLOR] Nefs-i Merziye [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsan Cenab-ı Hak ile keyfiyetsiz konuşur. Onu müşahede eder. Allah’ın sıfatı tecelli eder. Zatı müşahede eder. Kayyum ismi virdi olur. Allah bu kuldan razıdır. Nefisten hiçbir şey kalmamıştır. Ruh aslına rücû eder. [B]“Ölmeden evvel ölünüz”[/B] sırrı tecelli eder. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mahlukata karşı sonsuz merhametli olur. Merhamette Resulullah’a varistir. Allah’ın azabından kulları korur. Bütün insanlığa kucak açar. Rahmet okyanusuna davet eder. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Onun vazifesi irşaddır. Bu vazife ona Allah’tan verilir. Bu makamda kafirin tadacağı azap seyredilir. Sonsuz marhametle rahmet-i ilâhiyye davet edilir. Bu makamda Hz. Mevlâna : [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Gene gel gene! / Ne olursan ol, [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İster kafir ol, / İster putperest, / İster mecusi, [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İster, yüz kerre, tevbeni bozmuş olsan da gel! [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu dergah, ümitsizlik dergahı değil!" demiştir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu halde iken, Mevlâna ‘gel’ dedi. Nereye? Olduğu yere. Orası neresidir? Allah’ın huzuru veya İslâm’ın kâmil anlamda yaşanması. [/FONT][/COLOR] Nefs-i Kamile [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefsin bu halinden sonra Tecelli-i Zât zuhur eder. Bu, seyr ü sülûk’te kemâl noktasıdır. Bu halde Fenâ Fi’llah zuhur eder. İkilik ortadan kalkmıştır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Görünen kendi zatıdır; “değil sanma gayrullah” ölçüsünde yok olunmuş, nefis aradan çekilmiştir. “Ene”, unutulur, Hâlık ile olunur. Bu halin izahı zor ve mahzurludur. Şu kadar bilinmeli ki, bu haller bu yolun tabiî bir neticesidir. Ancak, yaşayanın halini izhar etmesi mahzurludur. Zira bu haller hususî hallerdir. Halbuki mü’min hususî hallerden değil, umumî kaidelerden yani İslâm’ın zahirî düsturlarından sorumludur. Mezkur hallerin izahı, zahire terslikmiş manzarası hissi verdiğinden bu halleri setretmek vaciptir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu makam kutupluk makamıdır. Bu makam, yaşayanların idrak edeceği bir makamdır. Ki tasavvufun ve tabiatıyla Mevlâna’nın anlaşılmasında amel ve halin önemi ısrarla zikrolunmaktadır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefs-i safiye (kâmile), insanlar için takdir olunmuş en yüce makamdır ki, bu makam insanı melekler seviyesine ulaştırır. Bu makam kemâlat makamıdır. Bu makamı elde eden insan Cenab-ı Hak tarafından insanları, nefslerini terbiye yoluyla kemâle ulaştırmak için görevlendirilir. Mevlâna, bu yüce mertebeyi kazanmış bir Hak dostu, bir mürşid-i kâmil ve bir peygamber varisidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Görüldüğü üzere Mevlâna’nın şahsında, İslâmî bütünlük içinde velayet yolunun önemini, Hakk’a yolculukta kâmil mürşidin hayatî ehemmiyetini anlıyoruz. Keza, bu çerçevede kulluk yolunda seyr ü sülûkün ve nefis terbiyesinin zaruretini de vurgulamış oluyoruz. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu noktada işin fiiliyatına parmak basmak tabiî bir sonuçtur. Yani, bu kadar önemi olan velayet yolunda irşad olayı nasıl olmaktadır? Zira bir şeyi teorik anlatmanın -gereği yapılmadıkça- matlup olan neticeyi hasıl etmeyeceği açıktır. Hem matlup olan maksadın açıklanması hem de bu mânâda Mevlâna’daki derinliği daha iyi anlamak için “Velayet ve İrşad” gerçeğine işaret etmek büyük önem taşımaktadır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Velayet ve irşad, İslâm’ın mesajının insanlar tarafından anlaşılması, gaye olan Allah’a kulluğun gerçek anlamda gerçekleşmesi bakımından meseleye boyut kazandırmaktadır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu konu Mevlâna’yı anlamak açısından önem taşıyor. Zira Mevlâna, velayet yoluyla, kâmil mürşidlerin eliyle yetişmiş bir kâmildir. Keza kendisi, yine velayet yolunda bir mürşid-i Kâmil olarak hizmet etmiş, binlerce insanın hidayet ve kurtuluşuna vesile olmuştur. Yani Mevlâna, hem mürid, hem de mürşid olarak velayet ve irşad gerçeğinin müşahhas bir örneğidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu hallerden sonra Bekâ Bi’llah, Bekâ Ender halleri zuhur eder ki, bunlar çok yüce hallerdir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bu izahlardan anlaşılan, nefsin; mürşidin, Peygamberin ve yüce Cenab-ı Hakk’ın zatında yok olma hallerinde nefsin yedi mertebesine nasıl tırmandığı hususudur. Burada anlatılan gerçekler, anlatılamayanlara nispetle deryada bir katre misali gibidir. Aslolan, bu hallerin ilim olarak bilinmesi yanında amel ve hal olarak yaşanmasıdır. Zaten bu ulvî yolun yolcusu, Hak dostu Mevlâna, “Ben ol da anla!” dememiş miydi? [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Demek Mevlâna’yı anlamak, ilim sahibi olmaktan ziyade amel ve hal sahibi olmayı gerektirir. Bu temel kural asla unutulmamalıdır. Zaten Mevlâna’nın anlaşılamaması yahut saptırılması, idrak zaafiyetinden yahut bu temel kuralın kavranamamasındandır. [/FONT][/COLOR] [CENTER][CENTER]Hz. Mevlâna ve Nefsin Bazı Halleri[/CENTER][/CENTER] Ask: Fena Hâlinin Burağı [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mahviyet, Hakk’ın varlığında nefsin erimesi, insanın teslimiyet ve itaatının önündeki engellerin kalkmasıdır. ‘Ene’ yıkılınca nefis ülkesinde Hak iktidar olur. Mâsivâ yok olur ve insan gerçek aşk ile dirilir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Aşk, sevgilinin seveni ihata etmesi, sevenin, sevgilide yok olmasıdır. İnsan gönlünde Hakk’ın kendi kendini sevmesidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsanın maksadı Allah’a vuslattır. Marifet ilmi ancak vuslat ile elde edilir. Vuslat için aslolan üç merhale vardır ki, seyr halinde olan sâlik, mertebesine göre, bu yolda ilim tahsil eder. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Üç mertebe ve hal aşk ile aşılır: [/FONT][/COLOR] Fenâ Fı’s-Şeyh [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mürşidin muhabbetinde yok olma, erime ve kaybolma demektir. Onda yok olma ile başlayan bu hal, sonsuz teslimiyeti gerektirir. Yaptığı işlerde hikmetler aranır. Kusurlar “ene”ye mal edilir. Teslimiyetin esas olduğu bu yolculukta mürşidin kâmil olması gerektir. İslâm’ı yaşaması ve dâvâ etmesi onun ana meselesidir. Bu zatın hali, Allah tarafından bir elbise gibi ona giydirilir. Bu zatın, mülkün sahibinden “irşad etme” emrini alması zarurîdir. O bakımdan bir insanın bir cemaat tarafından mürşid olarak seçilmesi yanlıştır. Seçilen bu kişi dînî ilimlerde ve yaşayışında ne kadar ileride görünürse görünsün, böyle bir vazife ile mükellef olması mümkün değildir. Karganın bülbül olması nasıl muhal ise, Hak tarafından böyle bir emre muhatap olmadan irşad makamında olmak da muhaldir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sâlike ilk nazar Fenafişşeyh’de olur. Kâmil insanın nazarı ile vuslat yolculuğu başlar. “Emmare Makamı”nda olan nefis, ona nazar edenin aşkını üzerinde gösterir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kâmil insanın (mürebbilerin) varlığında nefsini eritme, onun varlığında yok olma halidir. Bu, mutlak varlığa ulaşmak için seyr ü sülûkun ilk basamağıdır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bilindiği gibi, varlık âleminden geçip Mutlak Varlık’a varmak için yapılan yolculuğa ‘Seyr ü Sülûk’ denir. Vahdet şerbetini içmiş büyüklerin ifadesiyle ‘varlığı yoklukla neticelemeyi gaye edinmiş yolculuk’tur. Salih, elini verdiği zatın terbiyesinde varlığından soyunmak kararı ile bu seyre (yolculuğa) başlar. “Zât tecellisi”ne ermekle yolculuk kemâle erer. Aranılan budur. Bulunan “Mutlak Varlık”la, varlıklar unutulur. Bu işin sonunda emir alınıp tekrar bu âleme dönmek gerekirse, “geldiğin yolla gelecekleri getir” buyurulur. Bu, en yüksek mekamdır. Bu zirveye varan kâmile, ‘mürşid’ denir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Vesile ve rabıta meselesini anlatırken Hakk’a ulaşmada vasıta ve vesilenin önemini vurgulamıştık. İşte gayelerin en ulvîsi olan Hakk’a kurbiyet yolunda vesile, mürşid-i kâmildir. Kurb-u velayet yolu diye adlandırılan bu yolda kâmil mürşid, Cenab-ı Hakk’ın koyduğu ezelî kanunun tabiî ve hayatî bir zaruretidir. Nefis terbiye ve tezkiyesi ancak kâmil bir mürşidin nezaret ve refakatinde gerçekleşir. Hakk’a kurbiyet kesbetmenin kaçınılmaz şartının, nefis terbiyesi ve tezkiyesi olduğu bilinmektedir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna Hazretlerinde, şeyhi Şems-i Tebrizî’ye karşı engin bir sevginin olduğunu görüyoruz. Şems’in ilk ayrılışında firkatten yanan Hz. Mevlâna, vücudunun her zerresinde Şems’i yaşamıştır. Şems’in ebedî ayrılışı ise, onu yakmış, Şems’te yok olmayı yaşatmıştır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Ey Tebrizli Şems! [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Dinim aşktır benim / Ben senin yüzünle övünürüm [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bunu unutma hatırla ama [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ne vakit olacak / Ne vakit / Ne vakit [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Şarap olacak / Şarap [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ben olacağım / Ben [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]O olacak / O." [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, bu mısralarda Şems’teki yokluğu ifade ediyor. Bir başka beyitinde: “Ben, o! O, ben!” der. Fuzulî bu hali şöyle anlatır: “Leyla Mecnun’un kolunu ister. O da ‘Kimin kolunu kesip, göndereyim?’ der.” [/FONT][/COLOR] [FONT=Times New Roman Tur]Fena Fi’r-Rasül [/FONT] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ezelî olan vasıta ve vesile kanununun yine tabiî ve zarurî gereği, Peygamber’in (yani Resul-i Ekrem’in) varlığında nefsini yoketme yahut eritmedir. Zaten kâmil mürşidler Resulullah’ın (sav) varisi olmaktan başka birşey değillerdir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Gerçek anlamda Allah’a vasıl olmada vasıta ve vesile peygamberlerdir, tabiatıyla Resul-i Ekrem’dir (sav). Peygamberler Yüce Hakk’a kurb-ü nübüvvet yoluyla vasıl olurlar. Nübüvvet nurundan sair insanların istifadesi ise, biraz evvel belirtildiği üzere velayet yoluyladır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefis, bir mürşid-i kâmilin nezaretinde terbiye oldukça Hakk’a vuslat yolunda kademe kademe çıkılır. Özellikle “Nefs-i Mutmainne” makamında fenafirresul haline ulaşılır. Burası, Allah’a vuslat yolunda en büyük ve yüce istasyon gibidir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mürşidde fani olma döneminden sonra, fenafirresul devri başlar. Bu dönemde sâlik, daha sakin ve de olgundur. Artık o, varlık aleminde Hz. Peygamber’ledir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, şöyle der: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Bugün Ahmed benim [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ama dünkü Ahmed değil [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bugün anka benim [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ama yemle beslenen kuşcağız değil [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Tur-i Sînâ’nın gönlüyüm ben [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Benim sarhoşluğumun sonu yok!" [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Bizim peygamberimizin tariki, yolu, aşk yoludur. Biz aşkzadeyiz, anamız aşktır.” [/FONT][/COLOR] Fenâ Fi’llah[COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ruhun beka âlemine ulaşması demektir. Nefsi terbiye etmenin, Allah’a vuslat etmenin son merhalesidir bu. Ölmeden önce Hakk’a vasıl olmanın ifadesidir bu. Kulluğun zirvesi ve en mesut neticesidir bu. Bu hal, bu makam sözden ziyade hal ile yaşanır ve lezzeti tadılır. Hususiyle ehl-i hal tarafından... [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Kulluk yolunda, Allah’a vasıl olabilmek için nefsin terbiye ve tezkiyesi bu üç kademede gerçekleşirken, insan nefsi bazı makamlardan geçerek kemâle doğru seyreder. Başka bir ifade ile nefis menfî vasıflarından ayıklanır, müsbet vasıflara sahip olur. Nefis, Allah’a vuslata layık hale gelince “ruh” adını alır, Kur’an ifadesiyle nefs-i mutmainne... [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Nefsin bu seyr ü sülûk olayında başlıca yedi mertebesi vardır. Emmare, levvame, mülhime, mutmainne, raziye, merziye, kâmile yahut safiye. Her bir mertebenin hal ve alametleri, zaruret ve gerekleri vardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Cihad-ı Ekber, mücahede diye de adlandırılan bu zorlu mücadele herşeyden evvel nefsi inkar ve ona muhalefetle başlar ve sonuna kadar bu mânâ ve mahiyetle devam eder. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Üçüncü dönem fenafillah halidir. Mevlâna, Allah’ın varlık ve birliğini bilmek nedir diye soranlara: “Kendini Ehad’ın huzurunda yakmak, yok etmektir.” diyerek bu hâli ifâde ederdi. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Ona göre “Güzel Allah’ın aşkından gayri her ne varsa, velev ki, şeker yemek olsun, can çekişmekten başka birşey değildir.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Peygamberin yolu aşk yoludur. Aşk, annemizdir, biz, aşktan doğduk. Seviyoruz ve hayatımızın güzelliği bu yüzden. Mevlâna’ya göre, sevilen her fânîde Allah sevilir. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mecnun’un zamanında güzeller vardı. O güzeller Mecnun’a verildi. O, bunlara sevgi göstermedi. “Ben, Leyla’yı dış güzelliği ile değil, aradığımı bulduğum için seviyorum.” dedi. “Leyla bir kadehtir. Mühim olan kadehin cinsi değil, kadehin içindekidir. Leyla kadehinde ben aşk şarabını içtim. Öyle kadehler vardır ki, dıştan süslüdür, fakat içinde birşey yoktur.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Peygamberimiz, hacamat yaptığında sahabe kanını emerdi, saçlarını, hırkasını muhafaza eder, istimdat ederdi. Hâlâ da öyle... Bütün bunlar Peygamber’in taşıdığı ruhtan, mânâdan dolayı değerlidir. Bundandır ki, O’nun her zerresine muhabbet aslında Hakk’adır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Sevgiden acılar tatlılaşır; sevgi yüzünden bakırlar altın olur/ Sevgi yüzünden tortular durulur, arınır... Sevgiden dertler şifa bulur / Sevgiden ölü dirilir, sevgi yüzünden padişah kul kesilir.” derken bunu anlatmıştır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=ITC Zapf Dingbats]l[/FONT][/COLOR][COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] Nefsin, varlığından geçmesi aşk ile mümkündür. Kömür siyahtır, ateş kırmızı. Ateşe atılan kömür, biraz sonra ateş gibi olur. Allah muhabbetinin olduğu gönül, benliğini kaybeder, sevdiğinin rengine boyanır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sâdî: “Kendinde koku olmayan kil, gül ile kalırsa gül kokar. Hak aşıkları ile dostluk bizi O’nun aşkına koyar.” der. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Allah sevilirse ona nisbetle mahlukat da sevilir. Allah’ı seveni seversen, Allah’ı seversin. Bu bir kanundur. “Allah’ın öyle kulları vardır ki, onlar kulları Allah’a Allah’ı da kullarına sevdirir. Onlar, birer köprüdür.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Muhabbete merkez olacak şahısları sevmemiz, milletin birbirini sevmesidir. Onlar, milleti birbirine bağlayan harç mesabesindedirler. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Bütün bu gerçekler, mahviyetin sevgiden ve aşktan ayrılmadığını göstermektedir. Kişi severse, sevilenin varlığında fânî olur. İşte Mevlâna, Hak sevgisinde nefsini feda etmiş, Hakk’ın varlığı ile hayat bulmuştur. Bu gerçek, sevgide nefsin mahviyeti anlamına gelir. Onu büyük yapan sır burada... [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. Mevlâna’da kulluk ve mahviyet muhabbet ve aşka, bu hal ise kalbin hüzünlenmesine, gözyaşına vesile olmuştur. Bu yüce halleri onun beyitlerinden anlıyoruz: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Bulut ağlamayınca, çimen nasıl güler? Çocuk ağlamayınca, memeden nasıl süt emer?” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Allah için ağlayan göz, ne mübarek bir gözdür. Allah için yanan bir kalp, ne mübarek bir kalptir.” [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Her ağlamanın sonu gülmedir. Binaenaleyh sonunu gören ve bilahare gülmek için ağlayan, mübarek bir kuldur.” [/FONT][/COLOR] [CENTER][CENTER]Hz. Mevlâna ve Kadın[/CENTER][/CENTER] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna Fîhi Mâ Fih adlı eserinde de ifade ettiği gibi, ileri bir görüşle, kadınlığa lâyık olduğu gerçek değeri vermiş, kadın ruhunun inceliklerini bir psikolog gözüyle belirttikten sonra, ona mânâsız baskılar yapmaktan çok onu anlayarak ve yaradılışının icaplarına uyarak hareket edilmesi lüzumunu misallerle anlatmıştır. Nitekim Hz. Peygamber Efendimiz de hadislerinde kadının, eğe kemiğinden yaratıldığını, bu sebeple sert davranıldığında o kemiğin kolayca kırıldığı gibi kırılacağını, dolayısıyla gezme, giyinme vs. isteklerini ölçüler dahilinde yerine getirmek gerektiğini tavsiye buyurmuşlardır. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Hz. Mevlâna, Resulullah Efendimizin bu tavsiyelerini kendi aile hayatında yaşadığı gibi insanlara da tavsiye etmiştir. Hanımıyla devamlı kayga eden ve geçinemeyen bir şahsa şu nasihatlerde bulunuyor: [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]“Gece gündüz kavga edip bir kadının huyunu güzelleştirmek ve düzeltmek istiyorsun. Onun pisliğini kendinle temizliyorsun. Kendini onunla temizlemen, onun vasıtasiyle iyileş, güzelleş, ona doğru git. İmkansız olsa bile, onun dediği şeyi kabul et. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]İnsanların kötülüklerine katlanmak, tıpkı kendi pisliğini onlara sürmek suretiyle kendini temizlemek gibidir. Senin huyun tahammülle iyi olur, onlarınki ise zulüm ve kötü muameleden dolayı bozulur, kötüleşir. Şimdi madem ki bunu öğrendin, artık kendini temizle ve sana kötülük eden insanları pisliklerini temizlediğin bir bez parçası olarak bil. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Sen desen de, demesen de o kendi bildiği gibidir ve bildiğinden şaşmaz. Söylemekle ona tesir edilmez; hattâ daha kötü olur. Mesela bir ekmek al, koltuğunun altına koy ve insanların görmesine mani ol. Eğer sen: ‘Ben bunu insanlara vermiyeceğim. Vermek şöyle dursun göstermiyeceğim bile!’ dersen, ekmek ucuzluğundan, bolluğundan sokaklara atılmış olsa da görülmesine mani olmaya başlayınca bütün insanlar onu görmek isteyip senin arkanda dolaşır dururlar ve: “Biz elbette o sakladığın ve görmemizi istemediğin ekmeği görmek isteriz!” diye, ya birini araya kor yalvarırlar yahut da onu zorla almak isterler. Sen o ekmeği bilhassa, bir yıl yeninde saklasan, göstermemek ve vermemekte aşırı gitsen, insanların da buna karşı isteği ve alakası haddini aşar. Çünkü olgunlaşmamış insanlar men edildikleri şeye karşı haris olurlar. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Onda eğer kötü bir işi yapmamak cevheri varsa, sen mâni olsan da olmasan da, o güzel yaradılışına temiz ve iyi huyuna uyacaktır. Sen merak etme. Aklını, işini, gücünü karıştırma; bunun aksine de olsa, o yine kendi bildiği yolda gidecektir. Ona mâni olmak, muhakkak ki rağbetini artırmaktan başka bir şeye yaramaz." [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Larende’de evlendiği Lalasının kızı Gevher Hatun’u genç yaşında Konya’da toprağa vermişti. Gevher Hatun’dan, Sultan Veled ve Alaeddin Çelebi adlı oğulları dünyaya gelmiş, bunlar yetişkin birer delikanlı olmuşlardı. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur]Mevlâna, Gevher Hatun’un ölümünden sonra, Konyalı İzzeddin Ali’nin dul kızı Kerrâ Hatun’la evlendi. Genç ve güzel Kerrâ Hatun iyi bir tahsil görmüş, tasavvuf terbiyesi almış, gönül sahibi bir hanımefendi idi. Mevlâna’nın, Muzaffereddin Emir Âlim Çelebi adındaki oğlu ile Melike Hatun adlı kızı bu hanımdan dünyaya gelmişlerdi. Mevlâna’nın, Şemseddin Yahya adında, genç yaşında ölen bir de üvey oğlu vardı. [/FONT][/COLOR] [COLOR=black][FONT=Times New Roman Tur] [/FONT][/COLOR] Alıntıdır... [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
İslamiyet
Alimler ve Evliyalar
Hz. Mevlâna’nın Hayatı
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst