Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Külliyatı
Lem'alar
İktisada riayet etmek
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="müdavim" data-source="post: 153656" data-attributes="member: 5987"><p>BİRİNCİ NÜKTE: Halık-ı Rahim, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde </p><p>şükür istiyor. İsraf ise şükre zıddır, nimete karşı hasaretli bir </p><p>istihfaftır. İktisad ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır. Evet </p><p>iktisad hem bir şükr-ü manevi, hem nimetlerdeki rahmet-i İlahiyeye karşı bir </p><p>hürmet, hem kat'i bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir </p><p>medar-ı sıhhat, hem manevi dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i </p><p>izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zahiren lezzetsiz görünen </p><p>nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebebdir. İsraf ise, mezkur </p><p>hikmetlere muhalif olduğundan, vahim neticeleri vardır.</p><p> </p><p>İKİNCİ NÜKTE: Fatır-ı Hakim, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde </p><p>ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zaikayı bir </p><p>kapıcı, a'sab ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi (kuvve-i zaika </p><p>ile, merkez-i vücuddaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir) ki; ağıza </p><p>gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa </p><p>"Yasaktır!" der, dışarı atar. Bazan da bedene menfaatı olmamakla beraber </p><p>zararlı ve acı ise; hemen dışarı atar, yüzüne tükürür.</p><p>İşte madem ağızdaki kuvve-i zaika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi </p><p>noktasında bir efendi ve bir hakimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve </p><p>sarayın hakimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş </p><p>nev'inden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Ta ki; kapıcı </p><p>gururlanıp, baştan çıkıp vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilalcileri </p><p>saray dahiline sokmasın.</p><p>İşte bu sırra binaen, şimdi iki lokma farzediyoruz. Bir lokma, peynir ve </p><p>yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en a'la baklavadan on </p><p>kuruş olsa.. bu iki lokma, ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, </p><p>müsavidirler; boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsavidirler </p><p>belki bazan kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i </p><p>zaikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı </p><p>için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar manasız ve zararlı bir israf </p><p>olduğu kıyas edilsin. Şimdi, saray hakimine gelen hediye kırk para olmakla </p><p>beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır, </p><p>"Hakim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, </p><p>ihtilal verecek, yangın çıkaracak, "Aman doktor gelsin, hararetimi teskin </p><p>etsin, ateşimi söndürsün." dedirmeye mecbur edecek.</p><p>İşte iktisad ve kanaat, hikmet-i İlahiyeye tevfik-i harekettir. Kuvve-i </p><p>zaikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise; o hikmete </p><p>zıd hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştiha-yı </p><p>hakikiyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'i bir iştiha-yı kazibe ile </p><p>yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder.</p><p> </p><p>ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Sabık ikinci nüktede, kuvve-i zaika kapıcıdır dedik. Evet </p><p>ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen </p><p>insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için israfata ve </p><p>bir dereceden on derece fiata çıkmamak gerektir. Fakat, hakiki ehl-i şükrün </p><p>ve ehl-i hakikatın ve ehl-i kalbin kuvve-i zaikası -Altıncı Söz'deki </p><p>müvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zaikası- rahmet-i İlahiyenin </p><p>matbahlarına bir nazır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zaikada </p><p>taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlahiyenin enva'ını tartmak ve </p><p>tanımak; bir şükr-ü manevi suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu </p><p>surette kuvve-i zaika, yalnız maddi cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla </p><p>dahi baktığı cihetle midenin fevkınde hükmü var, makamı var.</p><p>İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükraniyeyi yerine getirmek ve </p><p>enva'-ı niam-ı İlahiyeyi hissedip tanımak kaydı ile ve meşru olmak ve zillet </p><p>ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takib edebilir. Ve o </p><p>kuvve-i zaikayı taşıyan lisanı, şükürde istimal etmek için leziz taamları </p><p>tercih edebilir. Bu hakikata işaret eden bir hadise ve bir keramet-i </p><p>Gavsiye:</p><p> </p><p>Bir zaman Hazret-i Gavs-ı A'zam Şeyh Geylani'nin (K.S.) </p><p>terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın bir tek evladı bulunuyormuş. O </p><p>muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine; bakıyor ki, oğlu bir parça kuru </p><p>ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan za'fiyetiyle validesinin şefkatini </p><p>celbetmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs'ın yanına şekva için gitmiş. </p><p>Bakmış ki, Hazret-i Gavs kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş: </p><p>"Ya Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yersin!" Hazret-i Gavs </p><p>tavuğa demiş: "Kum biiznillah!" O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp, tavuk </p><p>olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemed ve mevsuk çok zatlardan </p><p>Hazret-i Gavs gibi keramat-ı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zatın </p><p>bir kerameti olarak manevi tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: "Ne </p><p>vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin." İşte </p><p>Hazret-i Gavs'ın bu emrinin manası şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu </p><p>cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hakim olsa ve lezzeti şükür için </p><p>istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir...</p><p> </p><p> </p><p> </p><p>Bediüzzaman Said Nursi.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="müdavim, post: 153656, member: 5987"] BİRİNCİ NÜKTE: Halık-ı Rahim, nev-i beşere verdiği nimetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise şükre zıddır, nimete karşı hasaretli bir istihfaftır. İktisad ise, nimete karşı ticaretli bir ihtiramdır. Evet iktisad hem bir şükr-ü manevi, hem nimetlerdeki rahmet-i İlahiyeye karşı bir hürmet, hem kat'i bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medar-ı sıhhat, hem manevi dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nimet içindeki lezzeti hissetmesine ve zahiren lezzetsiz görünen nimetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebebdir. İsraf ise, mezkur hikmetlere muhalif olduğundan, vahim neticeleri vardır. İKİNCİ NÜKTE: Fatır-ı Hakim, insanın vücudunu mükemmel bir saray suretinde ve muntazam bir şehir misalinde yaratmış. Ağızdaki kuvve-i zaikayı bir kapıcı, a'sab ve damarları telefon ve telgraf telleri gibi (kuvve-i zaika ile, merkez-i vücuddaki mide ile bir medar-ı muhabereleridir) ki; ağıza gelen maddeyi o damarlarla haber verir. Bedene, mideye lüzumu yoksa "Yasaktır!" der, dışarı atar. Bazan da bedene menfaatı olmamakla beraber zararlı ve acı ise; hemen dışarı atar, yüzüne tükürür. İşte madem ağızdaki kuvve-i zaika bir kapıcıdır; mide, cesedin idaresi noktasında bir efendi ve bir hakimdir. O saraya veyahut o şehre gelen ve sarayın hakimine verilen hediyenin yüz derece kıymeti varsa, kapıcıya bahşiş nev'inden ancak beş derecesi muvafık olur, fazla olamaz. Ta ki; kapıcı gururlanıp, baştan çıkıp vazifeyi unutup, fazla bahşiş veren ihtilalcileri saray dahiline sokmasın. İşte bu sırra binaen, şimdi iki lokma farzediyoruz. Bir lokma, peynir ve yumurta gibi mugaddi maddeden kırk para; diğer lokma, en a'la baklavadan on kuruş olsa.. bu iki lokma, ağıza girmeden, beden itibariyle farkları yoktur, müsavidirler; boğazdan geçtikten sonra, cesed beslemesinde yine müsavidirler belki bazan kırk paralık peynir daha iyi besler. Yalnız, ağızdaki kuvve-i zaikayı okşamak noktasında yarım dakika bir fark var. Yarım dakika hatırı için kırk paradan on kuruşa çıkmak, ne kadar manasız ve zararlı bir israf olduğu kıyas edilsin. Şimdi, saray hakimine gelen hediye kırk para olmakla beraber, kapıcıya dokuz defa fazla bahşiş vermek, kapıcıyı baştan çıkarır, "Hakim benim" der. Kim fazla bahşiş ve lezzet verse onu içeriye sokacak, ihtilal verecek, yangın çıkaracak, "Aman doktor gelsin, hararetimi teskin etsin, ateşimi söndürsün." dedirmeye mecbur edecek. İşte iktisad ve kanaat, hikmet-i İlahiyeye tevfik-i harekettir. Kuvve-i zaikayı kapıcı hükmünde tutup, ona göre bahşiş verir. İsraf ise; o hikmete zıd hareket ettiği için çabuk tokat yer, mideyi karıştırır, iştiha-yı hakikiyi kaybeder. Tenevvü-ü et'imeden gelen sun'i bir iştiha-yı kazibe ile yedirir, hazımsızlığa sebebiyet verir, hasta eder. ÜÇÜNCÜ NÜKTE: Sabık ikinci nüktede, kuvve-i zaika kapıcıdır dedik. Evet ehl-i gaflet ve ruhen terakki etmeyen ve şükür mesleğinde ileri gitmeyen insanlar için bir kapıcı hükmündedir. Onun telezzüzü hatırı için israfata ve bir dereceden on derece fiata çıkmamak gerektir. Fakat, hakiki ehl-i şükrün ve ehl-i hakikatın ve ehl-i kalbin kuvve-i zaikası -Altıncı Söz'deki müvazenede beyan edildiği gibi, kuvve-i zaikası- rahmet-i İlahiyenin matbahlarına bir nazır ve bir müfettiş hükmündedir. Ve o kuvve-i zaikada taamlar adedince mizancıklarla nimet-i İlahiyenin enva'ını tartmak ve tanımak; bir şükr-ü manevi suretinde cesede, mideye haber vermektir. İşte bu surette kuvve-i zaika, yalnız maddi cesede bakmıyor. Belki kalbe, ruha, akla dahi baktığı cihetle midenin fevkınde hükmü var, makamı var. İsraf etmemek şartıyla ve sırf vazife-i şükraniyeyi yerine getirmek ve enva'-ı niam-ı İlahiyeyi hissedip tanımak kaydı ile ve meşru olmak ve zillet ve dilenciliğe vesile olmamak şartıyla, lezzetini takib edebilir. Ve o kuvve-i zaikayı taşıyan lisanı, şükürde istimal etmek için leziz taamları tercih edebilir. Bu hakikata işaret eden bir hadise ve bir keramet-i Gavsiye: Bir zaman Hazret-i Gavs-ı A'zam Şeyh Geylani'nin (K.S.) terbiyesinde, nazdar ve ihtiyare bir hanımın bir tek evladı bulunuyormuş. O muhterem ihtiyare, gitmiş oğlunun hücresine; bakıyor ki, oğlu bir parça kuru ve siyah ekmek yiyor. O riyazattan za'fiyetiyle validesinin şefkatini celbetmiş. Ona acımış. Sonra Hazret-i Gavs'ın yanına şekva için gitmiş. Bakmış ki, Hazret-i Gavs kızartılmış bir tavuk yiyor. Nazdarlığından demiş: "Ya Üstad! Benim oğlum açlıktan ölüyor. Sen tavuk yersin!" Hazret-i Gavs tavuğa demiş: "Kum biiznillah!" O pişmiş tavuğun kemikleri toplanıp, tavuk olarak yemek kabından dışarı atıldığını, mutemed ve mevsuk çok zatlardan Hazret-i Gavs gibi keramat-ı harikaya mazhariyeti dünyaca meşhur bir zatın bir kerameti olarak manevi tevatürle nakledilmiş. Hazret-i Gavs demiş: "Ne vakit senin oğlun da bu dereceye gelirse, o zaman o da tavuk yesin." İşte Hazret-i Gavs'ın bu emrinin manası şudur ki: Ne vakit senin oğlun da ruhu cesedine, kalbi nefsine, aklı midesine hakim olsa ve lezzeti şükür için istese, o vakit leziz şeyleri yiyebilir... Bediüzzaman Said Nursi. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Külliyatı
Lem'alar
İktisada riayet etmek
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst