Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Sorularla Risale-i Nur
insanın diş gorunusu dini dusuncesini belli etmelimi ?
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="molla_zehra" data-source="post: 53710" data-attributes="member: 30"><p>OSMANLI'YI NASIL TANIMALI,TANITMALI?</p><p></p><p>Osmanlı Devleti, 700. Kuruluş yıldönümü münasebetiyle yeniden ilgi odağı</p><p>oldu. İyi de oldu. Tarihsizlik en büyük talihsizliktir, bu doğru. Sayın</p><p>Ahmed Davudoğlu'nun yerinde tesbitiyle "Osmanlı'sız bir dünya tarihi</p><p>yazılamaz", bu da doğru. Tarih, ileriye sıçramak için geriye gerilmektir. </p><p></p><p>Tarihi olmayan toplumlar, hafızasız toplumlardır; hafızasını yitirmiş bir</p><p>toplum çağının aktif öznesi değil, pasif nesnesi olmaya mahkumdur.</p><p></p><p></p><p>Ne ki, tarih, ne övgü malzemesidir, ne de sövgü; tarih ibretler ve örnekler</p><p>meşheridir. Tarihe övgücü ya da sövgücü bir söylemle yaklaşmak, nihayetinde</p><p>aynı kapıya çıkar; tarihi manipüle etme, onu yeniden "kurgulama". Tarih,</p><p>yeniden kurgulandığında, tarih olmaktan çıkıp "tahrife" dönüşür. Bu</p><p>kurgulama, ister olumlu olsun ister olumsuz, bir şey farketmez.</p><p></p><p></p><p>Türkiye'de, resmi söylem, kendi meşruiyetini, külleri üzerinde yükseldiği</p><p>Osmanlı mirasının reddi üzerine kurdu. Onyıllardır, ilkokul çocuklarına</p><p>varana değin, Osmanlı tu-kaka ilan edildi. Bu, resmi Osmanlı sövgücülüğü,</p><p>karşı kutupta tepkisel bir tavrı ortaya çıkardı: Osmanlı övgücülüğü.</p><p></p><p></p><p>Osmanlı övgücülüğü, Osmanlı'yı, tarihin büyük aktörlerinden biri, "ilmi ve</p><p>tarihi bir alan" olarak değil, "kutsal bir alan" olarak algıladı. Duygusal</p><p>"şanlı tarih" söylemi, şapın şekere karıştığı bir söylemdi. Bu söylem,</p><p>ataların ocağından yalnızca közü değil, külü de taşıma hevesine düştü.</p><p>"Anlamaya" değil "ağıt yakmaya" dönük olan bu söylem, kimi zaman,</p><p>Osmanlı'yı öylesine duygusal bir zeminde ele aldı ki; sanırsınız ki</p><p>tartışılan tarihsel bir fenomen değil, "inkar" ya da "iman"a konu olan</p><p>teolojik bir "postülat"dır.</p><p></p><p></p><p>Bilkent Üniversitesi'nden, ara ara sorularına muhatap olduğum mütecessis ve</p><p>uyanık bir beyin olan Hakan Koroğlu'nun elektronik posta adresimize geçtiği</p><p>mesajda, işte bu tavrın tipik bir örneği gündeme getirilmiş:</p><p></p><p></p><p>"Tarih ve Medeniyet dergisinin Ocak 1999 sayısında yer alan bir yazıdaki</p><p>birkaç satır sebebiyle sizleri yine rahatsız ediyorum. Aşağıya</p><p>alıntıladığım bu satırlarda ifade edilen görüşleri, bildiğim/anladığım/</p><p>inandığım İslam'la bağdaşır bulamıyorum. Islamiyet'i yanlış mı biliyorum?</p><p>Gaybı Allah'tan başkasının bilemeyeceği açık bir nass iken, bir akademisyen</p><p>olan hocamız bu ifadeleri nasıl dile getirir? İlm-i cifir adı altında ilmi</p><p>bir kılıfa büründürülen bu anlayış Ehl-i Sünnet nezdinde merdud değil midir? Kuruluşunun 700. yılına gireceğimiz Osmanlı Devleti'ni ilmi ölçüler çerçevesinde tanımaya ve tanıtmaya bu kadar ihtiyaç varken, ilim adamlarımız/ hocalarımız problemli din anlayişlarını tarihe uygulamakla niçin vakit kaybederler? "Aynı ilim (!) anlayışıyla,</p><p>kıyametin kopuş tarihini tesbit ettiğini iddia eden "Ondokuzculara" ne</p><p>derler?", diye düşünmeden edemiyor insan. "Sünnet düşmanları ile Ehl-i</p><p>Sünnet mutaassıpları da bazı noktalarda buluşabilir" diye sevinelim mi,</p><p>üzülelim mi, bilemiyorum? İlgili satırları okurken yaşadığım huzursuzluğu</p><p>dile getirmek gayesiyle sorduğum bu soruların yanında esas öğrenmek</p><p>istediğim, Muhyiddin-i Arabi'ye atfedilen eserin konusu ve Osmanlı</p><p>Devleti'ne işaret olarak algılanan ifadeler. Kıymetli vaktinizi aldım;</p><p>hakkınızı helal ediniz. Selam eder, afiyetler dilerim."</p><p></p><p></p><p>Neresinden ele alsak, bilmem ki? Hakan Koroğlu'nun adını verdiği dergiye</p><p>baktım, her şey aynen söylediği gibi.</p><p></p><p></p><p>İmdi, ğayb konusu, teolojik bir konu; yani bahs-i diğer. Kısaca, sünni</p><p>kelamın yaklaşımı, tam da okuyucumuzun dediği gibidir. "Ğayb"dan ne</p><p>anlaşılması gerektiği ve kelami yaklaşımların eleştirisi ise, ayrı bir</p><p>konudur. Kur'an, ğaybı yalnızca Allah'ın bileceğini açık ve kesin bir dille</p><p>ifade etmiştir. Kur'anî anlamda ğaybı "insan idrakinin algılamakta acze</p><p>düştüğü hakikatler" olarak anlamak, daha doğru bir yaklaşım olsa gerek.</p><p></p><p></p><p>İlk defa Yahudiler tarafından sistematik hale getirilen ve "kabala"</p><p>geleneğinin temelini teşkil eden rakam değerli harf sistemi "cifir"den ve</p><p>adı geçen süreli yayında Muhyiddin Arabi'ye nisbet edilen "ed-Dâiratun</p><p>Numaniyye fi'd-Devleti'l-Osmaniyye" (doğrusu eş-Şeceratu'n-Nu'maniyye fi</p><p>Devleti Osmaniyye)'ye bir sonraki yazımızda değineceğiz.</p><p></p><p>( 3 Şubat 1999 )</p><p>...</p><p></p><p>"Ya büyük veli Muhyiddin-i Arabi"nin işareti… 1165-1240 yılları arasında</p><p>yaşayan yani Osman Gazi'nin doğumundan 18 yıl önce vefat eden Şeyh-i</p><p>Ekber'in yazdığı eserleri arasında bir tanesi var ki manevi müjdelerin en</p><p>çarpıcısıdır. "Ed-Dairetun-Numaniyye fi'd-Devleti'l-Osmaniyye". Evet henüz</p><p>ortada Osman Gazi ve Osmanlı Devleti'nin hiçbir namı ve nişanı yoktur. Ama</p><p>büyük veli ilm-i cifir ile onun yakında geleceğini müjdelemiştir." </p><p></p><p> (Virgülüne dokunmadım M.İ.)</p><p></p><p>Tarih dergisi olma iddiasıyla çıkan bir süreli yayında, bir "doçent"e ait</p><p>olan bu satırlardan yola çıkarak Bilkent'li okuyucumuz şu soruları soruyor:</p><p></p><p>"İlm-i cifr adı altında ilmi bir kılıfa büründürülen bu anlayış Ehl-i</p><p>Sünnet nezdinde merdut değil midir?… Kuruluşunun 700. Yılına gireceğimiz</p><p>Osmanlı Devleti'ni ilmi ölçüler çerçevesinde tanımaya ve tanıtmaya bu kadar</p><p>ihtiyaç varken, ilim adamlarımız/hocalarımız problemli din anlayışlarını</p><p>tarihe uygulamakla niçin vakit kaybederler?… esas öğrenmek istediğim</p><p>Muhyiddin Arabi'ye atfedilen eserin konusu ve Osmanlı Devleti'ne işaret</p><p>olarak algılanan ifadeler?"</p><p></p><p>Önce cifr hakkındaki soruyu ele alalım. Cifr (aslı cefr), rakam değerli</p><p>harf sistemi olan ebced hesabı yöntemiyle bir takım tahmin ve kehanetlerde</p><p>bulunmaktır. Cifr, Şii-Caferi ekolünün kurucusu kabul edilen İmam Cafer'e</p><p>atfedilirse de, gerçekte, cifr sistemini İmam Cafer'e atfeden önceleri onun</p><p>öğrencisi ikin sonradan ona tanrılık yakıştıran Ebu Hattab el-Esedi ve</p><p>arkadaşlarıdır. Ehl-i Sünnet cifri dışlar ve bir ilim dahi saymaz. İbn</p><p>Haldun, cifri bir ilim değil kişisel yetenek olarak görür. Süyuti, ünlü</p><p>sahabi İbn Abbas'ın "ebced hesabı"nı sihrin bir çeşidi sayarak "dinle</p><p>alakası yoktur" dediğini nakleder. Cifr yöntemini en çok kullanan, mutedil</p><p>Şia'nın dahi dışladığı gulat-ı Şia'dan İsmaililer ve İsmaili metinleridir.</p><p></p><p>Oysa ki, Gazali'nin de belirttiği gibi, harflerin sayısal değerler</p><p>taşıdığına dair hiçbir tutarlı, akli ya da nakli delil yoktur. Cifr yöntemi</p><p>zannidir, zandan ilim olmaz. Cifrin peşine düşmek zannın peşine düşmektir,</p><p>oysa ki zan, Kur'an'a göre "hakikatten hiç bir şey içermez". Bu yöntemi,</p><p>Medine Yahudileri'nin, mukattaa harflerinden yola çıkarak ümmete ömür biçme</p><p>şeklinde Hz. Peygamber'e karşı kullandıkları, Hz. Peygamber'in de bunu</p><p>reddettiği bir gerçek. 19'cular başta olmak üzere, bu yöntemle kıyameti</p><p>hesaplamaya kalkanların nasıl çuvalladığını ise söylemeye dahi gerek yok.</p><p></p><p>Gelelim Muhyiddin Arabi'ye atfedilen esere: Eserin ismi</p><p>eş-Şeceratu'n-Nu'maniyye fi'd-Devleti'l-Osmaniyye'dir. Yukarıda zikredilen</p><p>isim esere değil, bir çok şerhinden birine (Mustafa b Sührab şerhi) aittir</p><p>ve o da yanlıştır. Doğrusu: Dairatu'l-Cifriyye</p><p>ale'ş-Şecerati'n-Nu'maniyye'dir.</p><p></p><p>Tüm otoritelerin ortak görüşü; bu eserin İbn Arabi'ye nisbeti asılsızdır.</p><p>Başta eş-Şeceratu'n-Nu'maniyye olmak üzere, ona nisbet edilen cifre ait hiç</p><p>bir eser, İbn Arabi tarafından tertip edilen Fihrist'te yer almamaktadır.</p><p></p><p>İbn Arabi'nin eserlerinin listesini veren es-Safedi de (el-Vafi</p><p>bi'l-Vefayat) bu eseri anmaz. Sadreddin el-Konevi'ye göre, bu eser Mısır'da</p><p>meydana gelecek hadiseler üzerine kaleme alınmıştır. Halil b. Aybek</p><p>es-Safedi'ye nisbet edilen şerhe göre, İbn Arabi'nin baştan sona bulmacaya</p><p>benzer şifrelerinden biri Selim'in Şam'ı alacağına işaret etmektedir.</p><p></p><p>İlginç olan şudur: Prof Ahmed Ateş'in tesbitine göre, 1372 (773)'ten hemen</p><p>sonra kaleme alınan bu şerhte "ve kane'l-emr kezalik: iş bu şekilde</p><p>gerçekleşmiş oldu" denilmektedir. O halde, yorumun Yavuz Selim'le,</p><p>Osmanlı'yla bir alakası olmadığı açıktır.</p><p></p><p>Kesin olan şu ki, bu gibi her anlama gelebilen, isteyen herkesin</p><p>kafasındaki anlamı verebildiği şifreli ve bulmacamsı metinler, sonra</p><p>gelenler tarafından, artık vuku bulmuş olan olaylar üzerine yorumlanıp,</p><p>"burada şuna işaret ediliyor" türünden bir te'vile gidiliyor; daha sonra da</p><p>bu te'vil, olay gerçekleşmeden çok önce yazılan metne ya da yazara</p><p>atfediliyor. Bu tür şerhlerin nüshaları kronolojik sıraya konulup, ana</p><p>metinlerdeki cifr şifrelerine yakıştırılan anlamlar alt alta dizilse,</p><p>olmadan önce bilindiği iddia edilen olayların, aslında vuku bulduktan sonra</p><p>şarihler tarafından sözkonusu metinlere atfedildiği açıkça görülecektir.</p><p></p><p>Şimdi biz, bu tür yorumların tutarsızlığını dile getirdik diye, Osmanlı</p><p>küçüldü mü? Bizce, hayır; fakat Osmanlı'nın büyüklüğünü bu tür şaibeli</p><p>yorumlar üzerine bina eden bir mantık için, evet. İşte bunun için, bu</p><p>yaklaşım, tarihi anlamada sağlıksız bir yaklaşımdır. Ve Osmanlı gibi</p><p>tarihin en önemli aktörlerinden biri, bu mantıkla, gereği gibi ne</p><p>anlaşılabilir, ne de anlatılabilir.</p><p></p><p>MUSTAFA İSLAMOĞLU(5.ŞUBAT.1999)</p><p></p><p>devr i osmanlı için taşları ayıklayıp sonra biraz düşünerek konuyu almak en iyi tarihci abi.fiemanillah...</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="molla_zehra, post: 53710, member: 30"] OSMANLI'YI NASIL TANIMALI,TANITMALI? Osmanlı Devleti, 700. Kuruluş yıldönümü münasebetiyle yeniden ilgi odağı oldu. İyi de oldu. Tarihsizlik en büyük talihsizliktir, bu doğru. Sayın Ahmed Davudoğlu'nun yerinde tesbitiyle "Osmanlı'sız bir dünya tarihi yazılamaz", bu da doğru. Tarih, ileriye sıçramak için geriye gerilmektir. Tarihi olmayan toplumlar, hafızasız toplumlardır; hafızasını yitirmiş bir toplum çağının aktif öznesi değil, pasif nesnesi olmaya mahkumdur. Ne ki, tarih, ne övgü malzemesidir, ne de sövgü; tarih ibretler ve örnekler meşheridir. Tarihe övgücü ya da sövgücü bir söylemle yaklaşmak, nihayetinde aynı kapıya çıkar; tarihi manipüle etme, onu yeniden "kurgulama". Tarih, yeniden kurgulandığında, tarih olmaktan çıkıp "tahrife" dönüşür. Bu kurgulama, ister olumlu olsun ister olumsuz, bir şey farketmez. Türkiye'de, resmi söylem, kendi meşruiyetini, külleri üzerinde yükseldiği Osmanlı mirasının reddi üzerine kurdu. Onyıllardır, ilkokul çocuklarına varana değin, Osmanlı tu-kaka ilan edildi. Bu, resmi Osmanlı sövgücülüğü, karşı kutupta tepkisel bir tavrı ortaya çıkardı: Osmanlı övgücülüğü. Osmanlı övgücülüğü, Osmanlı'yı, tarihin büyük aktörlerinden biri, "ilmi ve tarihi bir alan" olarak değil, "kutsal bir alan" olarak algıladı. Duygusal "şanlı tarih" söylemi, şapın şekere karıştığı bir söylemdi. Bu söylem, ataların ocağından yalnızca közü değil, külü de taşıma hevesine düştü. "Anlamaya" değil "ağıt yakmaya" dönük olan bu söylem, kimi zaman, Osmanlı'yı öylesine duygusal bir zeminde ele aldı ki; sanırsınız ki tartışılan tarihsel bir fenomen değil, "inkar" ya da "iman"a konu olan teolojik bir "postülat"dır. Bilkent Üniversitesi'nden, ara ara sorularına muhatap olduğum mütecessis ve uyanık bir beyin olan Hakan Koroğlu'nun elektronik posta adresimize geçtiği mesajda, işte bu tavrın tipik bir örneği gündeme getirilmiş: "Tarih ve Medeniyet dergisinin Ocak 1999 sayısında yer alan bir yazıdaki birkaç satır sebebiyle sizleri yine rahatsız ediyorum. Aşağıya alıntıladığım bu satırlarda ifade edilen görüşleri, bildiğim/anladığım/ inandığım İslam'la bağdaşır bulamıyorum. Islamiyet'i yanlış mı biliyorum? Gaybı Allah'tan başkasının bilemeyeceği açık bir nass iken, bir akademisyen olan hocamız bu ifadeleri nasıl dile getirir? İlm-i cifir adı altında ilmi bir kılıfa büründürülen bu anlayış Ehl-i Sünnet nezdinde merdud değil midir? Kuruluşunun 700. yılına gireceğimiz Osmanlı Devleti'ni ilmi ölçüler çerçevesinde tanımaya ve tanıtmaya bu kadar ihtiyaç varken, ilim adamlarımız/ hocalarımız problemli din anlayişlarını tarihe uygulamakla niçin vakit kaybederler? "Aynı ilim (!) anlayışıyla, kıyametin kopuş tarihini tesbit ettiğini iddia eden "Ondokuzculara" ne derler?", diye düşünmeden edemiyor insan. "Sünnet düşmanları ile Ehl-i Sünnet mutaassıpları da bazı noktalarda buluşabilir" diye sevinelim mi, üzülelim mi, bilemiyorum? İlgili satırları okurken yaşadığım huzursuzluğu dile getirmek gayesiyle sorduğum bu soruların yanında esas öğrenmek istediğim, Muhyiddin-i Arabi'ye atfedilen eserin konusu ve Osmanlı Devleti'ne işaret olarak algılanan ifadeler. Kıymetli vaktinizi aldım; hakkınızı helal ediniz. Selam eder, afiyetler dilerim." Neresinden ele alsak, bilmem ki? Hakan Koroğlu'nun adını verdiği dergiye baktım, her şey aynen söylediği gibi. İmdi, ğayb konusu, teolojik bir konu; yani bahs-i diğer. Kısaca, sünni kelamın yaklaşımı, tam da okuyucumuzun dediği gibidir. "Ğayb"dan ne anlaşılması gerektiği ve kelami yaklaşımların eleştirisi ise, ayrı bir konudur. Kur'an, ğaybı yalnızca Allah'ın bileceğini açık ve kesin bir dille ifade etmiştir. Kur'anî anlamda ğaybı "insan idrakinin algılamakta acze düştüğü hakikatler" olarak anlamak, daha doğru bir yaklaşım olsa gerek. İlk defa Yahudiler tarafından sistematik hale getirilen ve "kabala" geleneğinin temelini teşkil eden rakam değerli harf sistemi "cifir"den ve adı geçen süreli yayında Muhyiddin Arabi'ye nisbet edilen "ed-Dâiratun Numaniyye fi'd-Devleti'l-Osmaniyye" (doğrusu eş-Şeceratu'n-Nu'maniyye fi Devleti Osmaniyye)'ye bir sonraki yazımızda değineceğiz. ( 3 Şubat 1999 ) ... "Ya büyük veli Muhyiddin-i Arabi"nin işareti… 1165-1240 yılları arasında yaşayan yani Osman Gazi'nin doğumundan 18 yıl önce vefat eden Şeyh-i Ekber'in yazdığı eserleri arasında bir tanesi var ki manevi müjdelerin en çarpıcısıdır. "Ed-Dairetun-Numaniyye fi'd-Devleti'l-Osmaniyye". Evet henüz ortada Osman Gazi ve Osmanlı Devleti'nin hiçbir namı ve nişanı yoktur. Ama büyük veli ilm-i cifir ile onun yakında geleceğini müjdelemiştir." (Virgülüne dokunmadım M.İ.) Tarih dergisi olma iddiasıyla çıkan bir süreli yayında, bir "doçent"e ait olan bu satırlardan yola çıkarak Bilkent'li okuyucumuz şu soruları soruyor: "İlm-i cifr adı altında ilmi bir kılıfa büründürülen bu anlayış Ehl-i Sünnet nezdinde merdut değil midir?… Kuruluşunun 700. Yılına gireceğimiz Osmanlı Devleti'ni ilmi ölçüler çerçevesinde tanımaya ve tanıtmaya bu kadar ihtiyaç varken, ilim adamlarımız/hocalarımız problemli din anlayışlarını tarihe uygulamakla niçin vakit kaybederler?… esas öğrenmek istediğim Muhyiddin Arabi'ye atfedilen eserin konusu ve Osmanlı Devleti'ne işaret olarak algılanan ifadeler?" Önce cifr hakkındaki soruyu ele alalım. Cifr (aslı cefr), rakam değerli harf sistemi olan ebced hesabı yöntemiyle bir takım tahmin ve kehanetlerde bulunmaktır. Cifr, Şii-Caferi ekolünün kurucusu kabul edilen İmam Cafer'e atfedilirse de, gerçekte, cifr sistemini İmam Cafer'e atfeden önceleri onun öğrencisi ikin sonradan ona tanrılık yakıştıran Ebu Hattab el-Esedi ve arkadaşlarıdır. Ehl-i Sünnet cifri dışlar ve bir ilim dahi saymaz. İbn Haldun, cifri bir ilim değil kişisel yetenek olarak görür. Süyuti, ünlü sahabi İbn Abbas'ın "ebced hesabı"nı sihrin bir çeşidi sayarak "dinle alakası yoktur" dediğini nakleder. Cifr yöntemini en çok kullanan, mutedil Şia'nın dahi dışladığı gulat-ı Şia'dan İsmaililer ve İsmaili metinleridir. Oysa ki, Gazali'nin de belirttiği gibi, harflerin sayısal değerler taşıdığına dair hiçbir tutarlı, akli ya da nakli delil yoktur. Cifr yöntemi zannidir, zandan ilim olmaz. Cifrin peşine düşmek zannın peşine düşmektir, oysa ki zan, Kur'an'a göre "hakikatten hiç bir şey içermez". Bu yöntemi, Medine Yahudileri'nin, mukattaa harflerinden yola çıkarak ümmete ömür biçme şeklinde Hz. Peygamber'e karşı kullandıkları, Hz. Peygamber'in de bunu reddettiği bir gerçek. 19'cular başta olmak üzere, bu yöntemle kıyameti hesaplamaya kalkanların nasıl çuvalladığını ise söylemeye dahi gerek yok. Gelelim Muhyiddin Arabi'ye atfedilen esere: Eserin ismi eş-Şeceratu'n-Nu'maniyye fi'd-Devleti'l-Osmaniyye'dir. Yukarıda zikredilen isim esere değil, bir çok şerhinden birine (Mustafa b Sührab şerhi) aittir ve o da yanlıştır. Doğrusu: Dairatu'l-Cifriyye ale'ş-Şecerati'n-Nu'maniyye'dir. Tüm otoritelerin ortak görüşü; bu eserin İbn Arabi'ye nisbeti asılsızdır. Başta eş-Şeceratu'n-Nu'maniyye olmak üzere, ona nisbet edilen cifre ait hiç bir eser, İbn Arabi tarafından tertip edilen Fihrist'te yer almamaktadır. İbn Arabi'nin eserlerinin listesini veren es-Safedi de (el-Vafi bi'l-Vefayat) bu eseri anmaz. Sadreddin el-Konevi'ye göre, bu eser Mısır'da meydana gelecek hadiseler üzerine kaleme alınmıştır. Halil b. Aybek es-Safedi'ye nisbet edilen şerhe göre, İbn Arabi'nin baştan sona bulmacaya benzer şifrelerinden biri Selim'in Şam'ı alacağına işaret etmektedir. İlginç olan şudur: Prof Ahmed Ateş'in tesbitine göre, 1372 (773)'ten hemen sonra kaleme alınan bu şerhte "ve kane'l-emr kezalik: iş bu şekilde gerçekleşmiş oldu" denilmektedir. O halde, yorumun Yavuz Selim'le, Osmanlı'yla bir alakası olmadığı açıktır. Kesin olan şu ki, bu gibi her anlama gelebilen, isteyen herkesin kafasındaki anlamı verebildiği şifreli ve bulmacamsı metinler, sonra gelenler tarafından, artık vuku bulmuş olan olaylar üzerine yorumlanıp, "burada şuna işaret ediliyor" türünden bir te'vile gidiliyor; daha sonra da bu te'vil, olay gerçekleşmeden çok önce yazılan metne ya da yazara atfediliyor. Bu tür şerhlerin nüshaları kronolojik sıraya konulup, ana metinlerdeki cifr şifrelerine yakıştırılan anlamlar alt alta dizilse, olmadan önce bilindiği iddia edilen olayların, aslında vuku bulduktan sonra şarihler tarafından sözkonusu metinlere atfedildiği açıkça görülecektir. Şimdi biz, bu tür yorumların tutarsızlığını dile getirdik diye, Osmanlı küçüldü mü? Bizce, hayır; fakat Osmanlı'nın büyüklüğünü bu tür şaibeli yorumlar üzerine bina eden bir mantık için, evet. İşte bunun için, bu yaklaşım, tarihi anlamada sağlıksız bir yaklaşımdır. Ve Osmanlı gibi tarihin en önemli aktörlerinden biri, bu mantıkla, gereği gibi ne anlaşılabilir, ne de anlatılabilir. MUSTAFA İSLAMOĞLU(5.ŞUBAT.1999) devr i osmanlı için taşları ayıklayıp sonra biraz düşünerek konuyu almak en iyi tarihci abi.fiemanillah... [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Sorularla Risale-i Nur
insanın diş gorunusu dini dusuncesini belli etmelimi ?
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst