Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
İslamiyet
Kuran-i Kerim
İslam Tefsir Ekolleri - Goldziher (özet çalışması)
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="saidmansur" data-source="post: 187788" data-attributes="member: 1003195"><p>MODERNİST TEFSİR EKOLÜ</p><p></p><p>Hind İslam Modernistleri</p><p></p><p>İslam ve modern kültür birbiriyle uyuşması ve bir noktada uzlaşması mümkün olmayan iki zıt kutup mudur?</p><p></p><p>Bu soruya verilen cevaplar arasında, farklı İslami çevrelerde ortaya çıkan iki ilmi bakış açısı buluyoruz. </p><p></p><p>Hind müslümanlarından bir akım, ciddi ve güçlü konumundan dolayı özellikle dikkate alınmayı hak etmektedir. Bu akımın liderleri ve savunucuları İslam’ın temel ilkelerini akli ve sosyal ilerlemenin tek kaynağı olarak tasvir ediyorlardı. Öyle ki, İslami ilkeler Batı uygarlığına yalnızca engel olmamakla kalmamış, aksine, onun oluşumuna büyük oranda katkıda bulunmuştur. İslam, kötü anlayışıların etkisi ve sonraki alimlerce ortaya konan yanlış tefsirler dışında, söz konusu yönelişe uzak da sayılmaz. İslam’ın hem hakikatıyla hem de manasıyla çelişen bu yanlış hükmün tek sebebi, İslam’ın tahrifidir. Modern kültürle uyuşamamasının nedeni de budur. Yalnızca konjoktürel ve tarihsel anlamlar taşıyan unsurlar, nihai ve tartışılmaz değerler olarak sunuldu. İşte bu sebeble İslam’da hayat donuklaştı ve yabancı bir gözlemci için hurafe olarak çıkan bu anlayış İslam’ın zirvesi sayıldı. </p><p></p><p>Eğer İslam’daki rölatif ve zamanlı kayıtlı şeyler, oldukları gibi rölatif ve zamanlı kayıtlı olarak anlaşılsalardı, - bütün bunlar akide ve ahlak çervesine giren şeyler olmayıp sosyal, ekonomik ve hukuki fenomenlerdi – İslam, ne değişen zamana ayak uydurmak isteyen toplumun, ne de bilimsel araştırmaların sonuçlarının gerçekleşmesi yolunda, gelip-geçeni tökezleten bir kaya gibi konulabilirdi.</p><p></p><p>Şeriat Hükümleri Tarihseldir</p><p></p><p>Seyyid Emir Ali, kadim İslam tarihinden kendisinin ve temsil ettiği ekolün yönelişine bir dayanak noktası bulmak istediği zaman, Medine’de bağımsız ve ilmi bir kimlikle ortaya çıkan merkezi örnek aldığını görüyoruz. Ali, Abbas ve daha sonra gelen imamlar, geniş bir alanda revaç bulan dar bakış açısının etkilerine karşı muhalif ve bağımsız düşünceyi temsil ediyorlardı. Bizans’tan kovulan felsefecilerin bazıları da burada kendileri için bir sığınak ve barınak buldular. (İslamın Ruhu, s.334-335)</p><p></p><p>Tarihsel olmayan bir irtibatın savunucuları, Ali ve diğer imamları Mutezile hareketinin öncüleriyle alakalı gösteren Şia’nın düşücenlerinden doğmuş olduğunu tercihe şayan kabul ederler. Hatta, daha da ileri giderek, Ali’yi bu hareketin ilk kurucusu olarak anarlar. Hind’in İslamcı yenilikçileri, “yeni Mutezile” adıyla isimlendirilmekten pek hoşlanırlar. </p><p></p><p>“Onlar, insanlararası ilişkiler düzenleyen İlahi yasalara tekamül düşüncesiyle bakarak “bu yasalar durmaksızın gelişen oluşumların sonucudur” diyorlardı.</p><p></p><p>Kuşkusuz tekamül düşüncesi, aslında Mutezile’nin düşünce dünyasına girmemişti. Fakat Hind’li reformistler bunu İslami tezlerinin içerisine temel bir ilke olarak soktular. Onların bundan amacı, dini yasaların zamanın ihtiyaçlarına cevap vermesini istemek; üstünlük ve değerin ölçüsü sayılan “ebedilik” iddiasının ve tek bir duruma endeksli şer’i yasaların değişmezliğinin reddiydi.</p><p></p><p>Onlar ebedi olduğu kabullenilerek ilerleme özgürlüğünün yolunda bir engele dönüşen “hadise” karşı, tamamıyla özgür bir tavır takınıyorlardı. Seyyid Emir Ali, Hz.Muhammed’in (asm) cahiliyye Arapları arasında çok yaygın olan kölelik müessesesini ilga ettiğini, bu sebeble de, İslam Peygamberi’nin bu vahşi sosyal karanlığı ortadan kaldıran ilk ışık olduğunu isbat için bilimsel bir risale kaleme aldı. </p><p></p><p>Doğaldır ki bu yorum, yalnızca tüm fıkıh literatürüyle çatışmakla kalmıyor, üstelik yine çok miktarda hadisle, Rasul’un (asm) hayatından ve ilk halifelerin uygulamalarından alınan ve İslam’ın ilk devirlerinde köleliği bir vakıa olarak dayatarak toplumsal yapının bekası için gerekli bir kurum gibi gören bir çok rivayetle de çelişiyordu.</p><p></p><p>O görüşüne aykırı olan bu delilleri şu tür bir yaklaşımla reddetti: Söz konusu metinler, onaylanmaya, tarihsel bakış açısına göre binbirgece masalları’ndan ya da Hatem Tai menkıbelerinden daha layık değildir. Dini konularda referans kabul edilen kitapların içerdiği haberlere şöyle bir göz attığımızda, İslam’ın çocuk oyuncağıyla eşit seviyede – bundan Allah’a sığınırız – ya da şeytan işi hurafelerle bir tutulduğunu görürüz. Şüphe yok ki hadisçiler, hadislerin toplanması ve çürüklerinin titizlikle ayıklanması konusunda ellerinden geleni yaptılar. Buna rağmen hadis kitaplarında, - Buhari ve Müslim de dahil – toplanan rivayetler, bir kimse için zandan başka bir şey ifade etmez. Ya rical ve tarih gibi, içindeki haberlerin gerçekte vuku bulduğundan dahi kuşku duyulması gereken kitapların hali nicedir? Şu durumda, eğer dini yasalarımıza bu tür kaynakları dayanak gösterirsek, biz de mukaddes kitaplarının arasına Mahabharata’yı karıştıran Hindular’ın yaptığını yapmış oluruz. (Sir Seyyid Ahmed Han, Tebrietu’l-İslam, s.58)</p><p></p><p>İşte bu Hind yenilikçileri, ilk iş olarak, hukuki ve sosyal kurumların üzerine bina edildiği ilkelere kaynaklık etmesi muhtemel olan hukuk normu referanslarının (şer’i hüküm delillerinin), söz konusu ilke açısından delil alınmasına karşı çıktılar. (Mevlevi Çerağ Ali)</p><p></p><p>Bu çevreler, hadisin sıhhatine yönelik güvene karşı yaptıkları dengesiz ve tahripkar saldırıların benzerini, Ehl-i Sünnet mezhebinin üzerinde yükseldiği ana sütunlardan bir diğerine karşı da yaptılar. Onlar icmaı körü körüne kabul etmeyi, bizzat Ehl-i Sünnet’e mensup otoritelerin reddettiği taklid olarak isimlendirdiler.</p><p></p><p>Yeni İcma Eski İcmaı Geçersiz Kılar</p><p></p><p>Sir Ahmed Han şöyle diyor: İlk halifeler ve diğer sahabiler, kimi zaman, bir meselede Rasul’un (asm) hükmünün ne olduğunu bilemiyorlardı. Bu sebeble de yerleşik ve sabit hale gelmesi mümkün olan hastalıklı gelenekler, icma adı altında tedavüle sürüldü. Ümmetin icmaını reddetmekle suçlanacağım konusunda hiç kuşkum yok. Ne ki, kabul gören bir dini teze göre, yeni icma eski icmaı geçersiz kılar. Bu demektir ki hiçbir kimse yeni icmaın yöntemine karşı çıkan ve bir gün eski icmaı geçersiz kılan yeni icmaı tesis edecek olan kimselerin başını çeken ilk kişi olmam, kimseyi dehşete düşürmesin.</p><p></p><p>Kur’an’ın Nüzul Sırasına İngilizce Tercümesi</p><p></p><p>1911 yılında Mirza Ebu’l-Fadl, Allahabad’da sureleri iniş sırasına göre tertip edilmiş ingilizce bir Kur’an meali yayınladı. Bu, vahiy kitabına, özgür bir bakış açısıyla atılmış yürekli bir adımdı.</p><p></p><p>Aligarh’ın kurucusu (1875) Sir Ahmed Han (1817-1898), yeni İslami ekolünü oluşturmak için kaleme aldığı eserler arasına kapsamlı ve tam bir Kur’an tefsirini de kattı. Kur’an’daki nesh ilkesini isbata yönelik olarak kaleme aldığı özel bir risale, onun Kur’an tefsiri konusundaki eğilim ve yönelişi hususunda bize kılavuzluk etti.</p><p></p><p>Mısır İslam Modernistleri</p><p></p><p>Hind Modernistleriyle Mısır Modernistleri Arasındaki Fark</p><p></p><p>İslam’ın kudretini, statik Sünni mezhebin kalıplarını kırarak reform yoluyla hayta aktarmayı amaçlayan modern çağ İslami akımları arasına, İslam çoğrafyasının bir başka bölgesinden, Mısır’dan başka bir akım daha katıldı. Şu soruya kesin delillere dayalı ikna edici bir cevap bulamamaktayız: Mısır’daki bu yöneliş, Hind kıtasında ortaya çıkan söz konusu uyanışın bir neticesi olarak değerlendirilebilir mi? Belki de bu soruya verilecek olumsuz cevabın delili şudur: Mısırlıların literatüründe Hind hareketiyle herhangi bir ilişkiye rastlanmaz. Onlar ilk asırlarda yaşamış Ehl-i Sünnet’in ilk imamlarının izinden gitmişler ya da en azından söz konusu imamların haklı otoritelerine yaslanma imkanını hedeflemişlerdir. Onlar, kendilerinden önceki Hind muhaddislerinin ve onların ekolüne mensup olanların otoritesine başvurmadılar.</p><p></p><p>Yine, bu iki kampın reform amacına yönelişlerinin özüne ilişkiln çok önemli bir fark mevcuttur. Yeni Mutezile olma özelliğine sahip, kolonyalist Avrupalılarla yüz yüze gelen çevrelerden müteşekkil Hind okuluna, bu temas neticesindeki kültür transferinden doğan kültürel bir hareket damgası vuruldu. Onların reformist yönelişler, batı uygarlığının etkisine boyun eğmişti. Onlara göre dini bakış, kolayca uyarlanabilen, çok gayret ve ehemmiyet göstermeksizin çözümleyebildikleri ikinci dereceden birşeydi. Fakat Mısır okulu, bunun aksine, inancı esas aldı. Bu hareketin reform talepleri, Batı etkisinden tamamen bağımsız, dini kaygılardan doğdu. </p><p></p><p>Bu okul, uydurma hadislere dayalı bid’atlara karşı, İslam’ın ilmi yöntemine uygun bir hadis eleştirisi aracılığıyla savaştı. Bu hadis eleştirisi, kimi zaman İslami hareketin liderlerince İslam’ın gerilemesine sebeb olan kokuşmuş gelenek olarak mahkum edilen ve yüce dini değerlerin yüzüne örtülmüş olan perdeyi kaldırıp attı.</p><p></p><p>Bu dini okul, olumsuz geleneklerin tümüne karşı şiddetli bir direniş göstermiştir. Daha doğru bir yaklaşımla, bu okulu şöyle bir isimle tanımlamamız mümkündür: Kültürel Vahhabilik.</p><p></p><p>Afgani ve Abduh</p><p></p><p>Bu yönelişin ilk muharrik gücü olarak Seyyid Cemaleddin Afgani’yi (1839-1897) görmek mümkün. Tıpkı, aynı zamanda onun “İslam Birliği” adıyla tanınan akımın öncülerinden biri olduğunu bildiğimiz gibi. </p><p></p><p>Onun kendisine muhalefet eden ve kendisini kutsayan öğrencilerinden oluşan bir derse halkasında yaydığı reformist düşüncelere, talebelerinden olup sürgün yıllarında ona yoldaşlık yapan Muhammed Abduh aracılığıyla bir grup insana ulaştırıldı ve kabul gördü.</p><p></p><p>Hedefleri müslüman halkları yabancı egemenliğinden tamamen kurtararak İslami uyanışo hareketini ümmetin öz gücüyle gerçekleştirmekti. Çünkü İslam, Batı uygarlığını körü körüne taklit etmeksizin kendi insanını yeniden yapılandırarak diğer tüm din ve uygarlıklarla yarıştıracak ruhu bünyesinde barındırıyordu.</p><p></p><p>Muhammed Abduh da üstadıyla birlikte, 1884 yılında Paris’te “urvet-ul vuska” adlı gazeteyi çıkararak, her türlü dış engellere rağmen İslam ümmetinin yabancı işgal ve sömürüsünden kurtulması fikrini aşılama amacını güttüler. </p><p></p><p>İşte, Cemaleddin’in bu öğrencisinin, Mısır’da ortaya çıkan İslami tecdid hareketinin gerçek önderi sayılması gerekir. Çoğunlukla Ezher’deki derslerinin konusu silsile halinde yaptığı tefsirdi. Çünkü o, düşüncesini geliştirmek için Kur’an’a başvuruyordu.</p><p></p><p>Muhammed Abduh okulunun ilmi birikimi, yazı işler müdürlüğünü Suriye’den Mısır’a göç eden Arap alimi Muhammed Reşid Rıza’nın yaptığı aylık Menar’da toplanmıştı. Reşid Rıza, Sultan Abdulhamid’e izafeten yazdığı “Risale-i hamidiyye” isimli kitabıyla tanınan Hüseyin el-Cisr’in Suriye’deki okulunda öğrenim gördü. Mısır’a yerleştikten sonra Muhammed Abduh’un sadık bir öğrencisi ve çok yakın dostu oldu. Muhammed Abduh hayattayken, Abduh’u “en büyük İslam üstadı” olarak ilan etti. </p><p></p><p>Reşid Rıza Abduh’un tefsir derslerini bir nizam ve intizama koyarak, edebi bütünlüğü olan bir metin haline getirmiş, bazı noktalarını Abduh’un oluruyla genişletmiş ve öylece yayınlamıştır.</p><p></p><p>Hind’li öncülerin tarzında olduğu gibi, Muhammed Abduh’un çizgisinde de şu siyasi ilkenin altı çizilmiştir. İslam, tüm toplumlar ve zamanlar ilin uygun ve uygarlığı kabul etme kapasitesi olan evrensel bir dindir. (Menar, c.6, s.198; c.8, s.899) Çünkü dinimizde, faizle ilgili bazı hususlar dışında, gelişmiş toplumların yararı üzerinde ittifak ettikleri çağdaş uygarlığa aykırı hiçbir şey yoktur. Ben gerçek İslam’la, Osmanlılar’ın devletin gelişmesi için ihtiyaç duydukları ve Frenklerin de önce deneyip ardından kabul ettikleri her bir şeyin arasını bulup uzlaştırmaya hazırım. Lakin tek bir şartın var. Mezheplerden herhangi birine bağlı kalmayıp Kur’an ve sahih sünneti referans almak. (Menar, c.12, s.239)</p><p></p><p>Bu grup, - Gazali’nin 8 asır önce açıkladığı fikirlerle örtüşen bir biçimde – korkunç düşüşün hiç tartışmasız tek izahı olarak fiili durumu gösteriyordu. Bu da, dört mezhebe musallat olan kemikleşme ve bunların fıkıh ilmini öte dünya saadetinin garantisi olarak görmeleriydi.</p><p></p><p>O halde, İslam gerçeği neydi ve bu gerçeğe insan neyle ulaşırdı? Bunu Kur’an, sünnet ve ilk nesillerin açıklamalarından öğrenmek gerekiyordu. Dört mezhep imamının kendileri için seçtikleri yöntemin ve daha sonra gelen fakihlerin bunlar üzerine yaptıkları doğru İslam’la uyuşmayan ilavelerin, kaldırılıp atılması lazımdı. Zaten bu unsurlar, içinde yaşadığımız çağla da uyuşmuyordu. Üstelik bu mezhepleri oluşturan birikimin ezici çoğunluğu uyarlama kabilinden derme-devşirme şeyler olup, bunlar zaman ve mekana bağlı olarak değişebilen hükümelerdi. Ekonomik ve ticari ilişkiler için bir takım kurallar ve ölçüler konulmuştu. Bunların dinden sayılması mümkün dğeildi. Tıpkı gelecek kuşakların tümünü bağlayıcı kesin bir ölçü olarak sabitleştirilmesinin mümkün olmadığı gibi.</p><p></p><p>Mezhebler, birbirleriyle çatışan görüşleri kemikleştirmek suretiyle İslam’da bölünme ve parçalanmaya yol açtılar. Oysa ki İslam, birlik ve beraberliği öne çıkarıyordu ve müslümanların da en büyük ihtiyacı buydu. Menar okulu, muhafazakar fıkıh mezheplerinin kendilerine gerekçe olarak gösterdikleri “ümmetin ihtilafı rahmettir” hadisine şiddetle karşı çıkıyordu. (Menar, c.5, s.674) Gerçek, tam da bunun tersiydi. Buna ilaveten, Peygamber’den (asm) rivayet edilen bu hadisin sıhhati de kesin değildi. Buna karşı, Kur’an’dan ihtilafın ümmet için büyük bir tehlike olduğunu ifade ve ima eden ayetler aktardılar. Mezhepler ve onların ortaya koyduğu literatür hakkıında, özellikle şu ayet gündeme getirildi. (Menar, c.6, s.769) “İşte bu ümmetiniz bir tek ümmettir ve ben de (bir tek) Rabbinizim. O halde sakının. Fakat davalarını aralarında parçalayıp kitaplara ayırdılar. Her hizip kendi elindekiyle sevinmektedir. (Mu’minun 52-53)</p><p></p><p>İslam hayatiyetini kaybetmiş ölü bir ceset değil, aksine o diri, faal tarihi bir müessesedir. Onun canlılığını asırlar önce göçüp gitmiş bir takım güvenilir ravilerin hatırına feda edip, zaman tünelinde dondurmak doğru değildir.</p><p></p><p>Yeni çağ, yeni sistemler ister. Yeni çağ, eski kuşakların tesbit ettiği sistem ve düzenlemelerden kurtulmayı gerekli kılar. Fonoğraf yapımının bir takım yeni düzenleme ve sınırlandırmaları gerkeli kılışı buna bir örnektir. Bu kayıt olayı aydınlatmak için temel bir delil olarak mahkemeye sunulacak mıdır? Eski yargılama usulundeki kurallara rağmen bu yeni delil yeterli görülecek midir? Bu araç, kadim hukuk kurallarının suçluyu belirleme usulunden daha garantili bir yöntem oluşturmuyor mu? Çünkü iki kişinin şahitliği, hiçbir durumda şüpheye sevketmez. (Menar, c.4, s.866)</p><p></p><p>Taklide Karşı, İçtihadın Yanında</p><p></p><p>Bu sorunlardan birincisi taklit ilkesi. Bu ilkeye göre, İslam ümmeti için yaklaşık 3.yyda, farklı fıkıh okullarında tesbit edilip kararlaştırılmış şeylere teslim olup uymaktan öresi caiz değildi. Tüm islami kurumları eline geçiren bu söylemin İslam için tek geçerli yöntem sayılmasından bu yana, sıradan bir müslüman, bu okulun yaptığı gibi bir “yanılgıya” düşüp taklitçi olmask dışında herhangi bir arayışa giremezdi.</p><p></p><p>İkincisi, bu bakış açısının doğal sonucu olan bir ilke: Bu ilkeye göre, her ne kadar içtihad kapısı, hukuk normları koyma (şer’i hükümlerin istinbatı) hakkı yalnızca kendilerine verilen ilk kuşağa mensup büyük imamlar için açıksa da, yüzyıllardan beri bu kapı hükmen kapanmış haldedir. </p><p></p><p>Şu durumda, mutlak ve hür manada içtihad kapısı, uzun zamandan beri kapalıdır. İkinci kez Mehdi gelince açılacaktır.</p><p></p><p>Zorunlu taklit ve içtihadın yasaklanması olarak özetleyebileceğimiz bu çift boyutlu zarar, İslam dünyasını donukluğa sürüklemiştir. Bu da, dış dünyanın onun üzerine garezkarca yürüyeceğinin habercisidir.</p><p></p><p>O halde, Mısır’lı yenilikçi dostlarımız diyorlar ki: (bir çok konuda kendilerine katılmayan bazı Ehl-i Sünnet alimleri bu konuda onlara katılmaktadır): İçtihad kapası kapanmamıştır.</p><p></p><p>Aksine içtihad, sürekli yenilenen hayatın ortaya çıkardığı yepyeni sorunlarla başedebilmek için daima gereklidir. (Menar, c.6, s.41) Bu sorunların halledilmesinde ilk ve son söz, İslam ümmetinin genel çıkarını gözetmeye ilişkindir. “Şeriat Hanefi mezhebine ait kitapların kapakları arasında mahsur değildir” (Menar, c.6, s.508)</p><p></p><p>Bu okul mezhep imamlarının çizdikleri sınırlarla kendilerini kayıtlı görmeyip, kendileri için tam serbestiyeti benimsediler.</p><p></p><p>“…İçerisinde temiz ve arı-duru bir su olan büyük bir havuzun, bazı fakihlerin şer’i tabirler için konulan sınırları ince ince araştırarak pis olduğuna karar vermesi, bu incelemenin müslüman aileyi zora koşup Allah Teala’nın sakındırdığı zorluk ve meşakkate sürüklemesi mantıki midir? (Menar, c.4, s.304) Akide ve şeriat ilimlerindeki her lüzumsuz hassasiyet gösterisinin gerçek İslam’dan dışlanması gerekir. Muhammed Abduh mezhep alimlerinin bu türden ihtilaflarını, çalışmayı yasaklayıp polemiğe sarılan Bizans kelamcıılarının ihtilaflarına benzetiyor. Fatih, İstanbul’un kapılarına dayandığında onlar hala kıyasıya mehzep tartışmalara yapıyordu. (Menar, c.4, s.457)</p><p></p><p>Menar Okulunun Özellikleri</p><p></p><p>Menar grubunun programının temel hedefi, dünyevi işlere yönelik köklü bir tecdid ve kırılgan temelleri tasfiye ederek, yeni temeller inşa etmekti. Yani yeni içtihad, yeni icma… Fıkhı ve mezhepleri kökünden söküp hükümleri kaynağa, yani kitap ve sünnete irca etmek.</p><p></p><p>Muhammed Abduh’un görüşlerini dillendirdiği Menar grubu sünnete aykırı düşünüş ve inanışlara hurafe olduğu gerekçesiyle şiddetle hücum ediyorlardı. Burada kulağımıza, gerçekten de küçümsenmeyecek bir boyutta Vahhabi sesleri gelmekte. Abduh ekolünün düşmanları, bu ekolün Vahhabi ekolüne dayandığı ithamının tamamıyla doğru bir tesbit olduğu görüşünden vaz geçmediler. Hakikaten Muhammed Abduh, bir keresinde teganni ile sesini yükselterek Vahhabiler’i Necid’lilerin bid’at putlarını yakıp-yıkmakla övmüş; onlara karşı savaşan Mehmet Ali’yi (Kavalalı) yermiş ve kınamıştır.</p><p></p><p>Söz konusu seçkin ve bilinçli topluluğun Vahabbilik adı altında savaştıkları bid’atlarından özellikle biri, kendilerini dikkate almamızı gerektirmektedir. Bu da, evliyayı kutsamaya ve eşyayı ikonlaştırmaya karşı açtıkları savaştır. İslam toplumlarında yaygın bir dini gelenek halini alan bu kutsama, halkın inanç ve amel dünyasında yer eden tüm hurafelerin kaynağıydı.</p><p></p><p>Çok uzun zamandan beri, tevhid akidesiyle bu hurafelerin arasını bulmada zorlanan ve kendilerini bu bidatları ortadan kaldırmaya adayan ıslahatçı müçtehidlerin sonu daima vahim olmuştur.</p><p></p><p>Menar sahibinin de bu türden bir tecrübeyi yaşamış olması muhtemeldir. O, üstadı Muhammed Abduh’tan daha açık sözlüydü. Bu türden ilk İslam’ın ruhuna yabancı olan kutsayıcı ve ikonlaştırıcı retoriği hiç tereddütsüz “İslam’a sızan putperestlik” olarak nitelendirdi. (Menar, c.11, s.363)</p><p></p><p>İbn Teymiyye ve İbn Kayyım Etkisi</p><p></p><p>İslam’ın dini edebiyatına vakıf olan bir kimsenin İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye’nin bu tür düşünceler üzerindeki etkisini farketmesi güç değildir. Onun potansiyel gücünü Vahhabi hareketiyle açığa çıakran işte bu etkidir. Menar’cılar da İbn Teymiyye ve öğrencisi gibi dört mezhebe bağlı kalmaya ve bunun bir gereği olan taklide karşı çıkıyorlardı. Bunlar da onlar gibi tüm bidatlara karşı, özelde evliyanın ululanması, eşyanın kutsanması ve bunlara benzer kötü geleneklere ve hurafelere karşı savaş açıyorlardı.</p><p></p><p>Hakikaten de Menar, İbn Teymiyye’nin etkisi üzerine sürekli delil sunuyor. “İbn Teymiyye ve İbn Kayyım, kelam kitaplarının en yararlılarını kaleme aldılar. Bu iki üstad da şeyhulislam ünvanına layıktırlar.” (Menar, c.9, s.34)</p><p></p><p>Menar aynı zamanda onların eserlerinden okuyucuyu akidevi yönten aydınlatma amacıyla, uzun uzun alıntılar yayınlardı. O, açık bir onayla içtihadi meseleleri ve hukuki normaların tasnifini özellikle İbn Cevziyye’nin İ’lamu’l-Muvakkin adlı kitabına havale etti.</p><p></p><p>İhmal edilerek unutulmaya terk edilmiş İslam akaidi ve tevhid kitaplarının, ıslahat hareketlerinin başladığı tarihten beri Hind ve Mısır matbaalarında çok sayıda basılarak gün yüzüne çıkması tesadüfi bir olay değlidir.</p><p></p><p>Kendi çağlarında muhafazakar Sünni mezhebin mahkum ettiği İbn Teymiyye ve öğrencisi, 14. m. yüzyılda yaşamışlar ve o kültürün hizmetinde bulunmuşlardı. Bu ikisi, kelam ve felsefe gibi akli ilimlere azılı düşmandılar. Onların inançlarına uymayan ya da onlar gibi düşünmeyen kimselerden birinin, taassup ve hoşgörüsüzlük hususunda o ikisini geçmesi hiç de kolay değildi.</p><p></p><p>Lakin ortada gerçekten de İbn Teymiyye’nin akılcılığıyla taban tabana zıt farklı bir aklılcılık vardı. Menar okulunun yöneliş ufkunda görmek istediği akılcılık, Gazali’nin akılcılığıydı. Gerçekten de İbn Teymiyye, kendi zamanında ısrarla ve inatla Gazali’nin karşısında yer almıştı. Bütün bunlara rağmen Gazali, Abduh-Menar okulunun İbn Teymiyye’nin yanında kendisine en çok yer verdiği güvenilir kimselerden biridir.</p><p></p><p>Bunun sebebiyse, onun taklide ve kauistik fıkhın lüzumsuz ayrıntılarına karşı ısrarla mücadele etmesi; mezhepler arasındaki farklılıklara ve bir takım varsayımlar üzerine derin tahlillere girişilmesine ironiyle yaklaşılması ve ibadetlerdeki formelizm ve mekanizm yerine dini amellerde şeriatın ruhuna ve ahlak güzelliğine belirgin bir ağırlık vermesidir. </p><p></p><p>Dini tecdid hareketi işte bu şekilde üç faktörün etkisi altında kaldı: a) İbn Teymiyye’nin aşırı konservatif görüşleri b) Gazali’nin dini-etik anlayışı c) İlerleme ve gelişme için kaçınılmaz olan gereklilikler</p><p></p><p>Kuran İlme ve Akla Aykırı Bir şey İçermez</p><p></p><p>Bu okulun Kur’an tefsirinde bir aksiyom olarak ortaya koyduğu fikir şudur: Kuran’ın bilimin gerçekleriyle çelişen bir emir içermesi imkansızdır. Modern ekolün ilk temsilcilerinden biri olan Fars bilgin Seyyid Keramet Ali bir kitabında verdiği örnekler arasında şu ayete özel bir ağırlık verir: “Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza “gönüllü ya da gönülsüz gelin” dedi. Onlar da “gönüllü geldik” dediler” (Fussilet 11). Bundan çıkarılacak sonuç, yeryüzünün hareket halinde olduğunu tesbit eden Kur’an’ın çağının biliminden hayli ilerde olduğu gerçeğidir. Bu gibi deliller, kimi müslüman bilim adamlarını hayrete düşürmektedir.</p><p></p><p>Bu yöntemi benimseyenler, modern bilim karşısında İslam’dan herhangi bir endişe duymamaktadırlar. </p><p></p><p>“Bunun için, din alimlerimizden pozitif bilimleri de ele geçirmek için çaba göstermelerini istiyoruz. Çünkü biz, tam bir içtenlikle inanıyoruz ki, bu eğitimi alan kimsenin İslam’dan yüz çevirmesi mümkün dğeildir.” (Menar, c.4, s.453)</p><p></p><p>Bu düşünce, Abduh okulunun ilkesel açıklamaları sırasında çeşitli formlarla tekrarlanır. Özellikle de bunun, tarih ve pozitif bilimler gibi iki alanda birden uygulandığı vurgulanır.</p><p></p><p>Kur’an’ın ilgi alanına giren pozitif bilimler konusunda, Abduh, temel bir ilkeyi açıklar: Allah Teala, Kur’an’ı bilimsel meseleleri açıklamak ve tabiat bilimlerini ortaya koymak için indirmedi. (Menar, c.12, s.486)</p><p></p><p>Tabii ilimlerin eğitim ve öğretimi siyasi İslam’ın konumuyla çok sıkı bir biçimde ilintili olarak İslam’da da seçkin bir yere sahiptir. </p><p></p><p>Bu tür bir yaklaşımı Abduh, Al-i İmran 200’ü yorumlarken öne çıkarır. Ayet şu: “Ey inananlar, direnin ve galip gelin. Cihada hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah’tan korkun ki felaha eresiniz.” Enfal 60’da: “Onlara karşı, gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmeyip Allah’ın bildiği kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.” Özetle İslam’ın kararlaştırdığı usule göre bundan çıkarılan sonuç müslüman olmayanlarla savaşın şart olduğudur: “Onların bize karşı savaşta kullandıkları gibi, onlarla bu alanda rekabete girip bu çağda tüfek, top, deniz, kara ve hava harp araçları ve bunların dışındaki teknolojik ve lojistik hazırlıkları ikmal etmek. Bunların hepsi de matematik ve fizik bilimlerine dayanmaktadır. Bu bilimler, çağımızda müslümanlar üzerine farzdır. Çünkü ayetin farz kıldığı askeri hazırlık bunlar olmadan gerçekleşmez.” (Menar, c.12, s.408)</p><p></p><p>Onun tefsirlerinin yeni ve özgün bir boyutu da vardı. Müftü tefsir derslerinde kendisiyle görüşüp konuştuğu Herbert Spencer’den alıntılar yapıyordu. (Nisa 14 münasebetiyle, Menar, c.12, s.805) Faizin niçin haram kılındığını açıklarken Tolstoy’dan kimi sözler aktarıyordu (Menar, c.6, s.591) </p><p></p><p>Kur’an’ın Modern Bilimin Varsayımlarına Uyarlanması</p><p></p><p>Abduh’un ve nısbi bir çoğunlukla onun ekolüne mensup olanların tefsirinde, modern kuramlar ve özellikle de Darwin kuramı bu anlayışla açıklanır. Mesela, Bakara 49 : “Nice az topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle kalabalık topluluklara galip gelmişlerdir.Allah direnenlerle beraberdir.” Bu ayetin tefsirinde bakışlar bir başka tarafa yönlendirilerek bu ayetlerin Darvin’in evrim kuramının temel aksiyomları olan “yaşam kavgası” ve “doğal seçi” nazariyelerine işaret etiiği vurgulanıyordu. (Menar, c.8, s.929-930) Yine şu ayetleri de aynı teorileri isbat için kullandılar: “Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.” (Bakara 253), “…Köpük yok olup gider, insanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır.” (Ra’d 17)</p><p></p><p>Kur’an’da bir çok yerde tekrarlanan “akıbet müttakilerindir” ve “Allah bozguncuların işini düzeltmez” gibi ayetleri gayet ciddi bir biçimde “türlerden en güçlü olanın hayatta kalması”na yorumladılar. (Menar, c.9, s.60)</p><p></p><p>Dahası Abduh, Kur’an’da ve hadiste somut bir biçimde modern hastalıkları ve onların tedavi yollarını keşfeder. O, gayet ciddi bir biçimde bunların Kur’an’da bulunduğunu söyler: “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.” (Bakara 275) Kadim Arap inanışına göre cinlerin tüm hastalıkların sebebi olarak bilinmesi, cinlerin (yani, görünmeyen cisimlerin) tüm hastalıkların gerçek sebebi olan mikroplar olduğu yollu farklı bir tefsir anlayışına izin vermedi. Böylece, hastalıkların temel sebebleri sorununda, tıp biliminin gelişme sürecinin en son durağında Kur’an’a da yer ayrılmış oldu. (Menar, c.9, s.335)</p><p></p><p>Kur’an’ın Modern Çağa Uyarlanması</p><p></p><p>Modern tefsire taşınan önemli tartışmalardan biri de çok evlilik meselesidir. Hakikaten, İslam’ın savunucuları, uzun zamandan beri çok evlilik sebebiyle İslami evliliğin etik değerine yönelik suçlamaları boşa çıkarmak için hayli gayret sarfettiler.</p><p></p><p>Burada birden fazla evlilik, kocanın oldun bir ahlaka sahip olmasına, ekonomik gücünün bulunmasına, kumalar arasında adaletin gözetilmesine ve aralarında nefret ve kavganın çıkmasını önleme şartına bağlanmıştır. Muhammed Abduh, bunu şu sonuç üzerine bina eder: Birden fazla evliliğin mübah olması, gerçekleşmesi oldukça zor bir takım şartlara bağlanmıştır. Sanki, çok evlilikten sakındırılmış gibidir. Daha da öte gider ve şöyle tamamlar: Adaleti gözetememe korkusu halinde birden fazla evlilik kesinlikle haramdır. (Menar, c.2, s.572)</p><p></p><p>Hind irşad hareketi de aynı sonuçta karar kılmıştır.</p><p></p><p>Abduh, örtülü biçimde tek eşliliğin Kur’an tarafından da tercih edildiğini Nisa suresindeki miras kanununda buldu. Çok eşlilik durumunda eğer koca ölürse, geride kalan tüm hanımlar, mirastan bir eşe düşen payı aralarında bölüşürler. “Bu İlahi hükmün hikmeti şudur: Allah bize, evlilik kurumunda aslolanın bir erkeğin bir kadınla evlenmesi olduğunu işaret etmektedir. Çünkü çok eşlilik, zaruri hallerde cevaz verilen ruhsatlardan biridir. Fakat şeriata göre çok evlilik, onun hükümlerinin kini ender haller dışında gözetmediği ve arzu etmediği şeylerdendir.</p><p></p><p>Muhammed Abduh okulunun sürekli dile doladığı düşüncelerden biri de, gerçek İslam’ın akıl dini olduğu fikridir. (Menar, c.8, s.731) Doğal olarak bu İslam’ın aslına dönmesi, taklitten kurtarılması, hurafe fazlalıklardan arındırılması ve mezheplerin ona yaptıkları ilavelerden kurtarılması gerekir.</p><p></p><p>Üç Düşman: Takid, Bid’at ve Hurafe</p><p></p><p>Abduh okulu, Kur’an tefsirini, İslam düşmanlarının saldırılarını karşılamaktan daha çok müslüman hasımlarına karşı kendi ilkelerini savunmak ve onların konumlarını Kur’an’la sarsmak için kullanmışlardır. İğneleyici ve alaycı bir üslupla yaptıkları polemiği hayli etkili kılan Mutezile, tefsirde bunun ilk örneklerini sergileyen hizipti. Bu yaklaşıma göre, orada, her şeyden önce insanı bağımsız ve hür düşünceden uzaklaştıran körü körüne taklid yeriliyordu. Bu durum Kur’an’da da açıkça kınanmıştı. Msl, Bakara 171 bu konudaydı. İmandan maksat bir hayvanın boyun eğdiği gibi hayra boyun eğmek değildir. Bilakis ondan amaç, akıl ve irfanla kafasını ve kalbini yüceltmesidir. Bu sayede Allah’ın razı olduğu yararlı işler yapar, kötü sonucunu ve zararının derecesini anladığı için şerri de terkeder. Bundan da öte, inandığı değerlere akıllıca ve basiretlice inanır, babaları ve dedeleri öyle inanıp yaptığı için körü körüne teslim olmaz. İşte bunun için Allah, kafirleri, gerçeği düşünce kulağıyla işitmediği için sağırdırlar, konuştuklarını bilgi ve inanca dayanarak konuşmadıkları için dilsizdirler, Allah’ın ayetlerine ve özlerine onların hakikati ortaya çıkıncaya dek bakmadıkları için de kördürler.</p><p></p><p>Ellerine ne zaman fırsat geçse, taklit e mezhepperestliğe hücuma kalkıştılar.</p><p></p><p>Yine Bakara 111’de değinilen yahudileşmeyen ve hıristiyan olmayanların cennete giremeyeceğini iddia eden yahudi ve hıristiyanlara Muhammed’in (asm) söylediği “Eğer doğruysanız delilinizi getirin” sözünden yola çıkarak şu sonuçlara ulaşıyordu: “Kur’an kendisine inananlara delil istemeyi öğretiyor. Çünkü onlar, delillendirilmiş bir inanç üzere bulunuyorlar. Bilinçli birine düşen, hasmından delil istemek ve onu da delile davet etmektir. Ümmetin salih selefinin yolu buydu. Onlar konuştukları zaman delil gösterdiler ve karşılarındakinden de delil istediler, delilsiz bir şey almaktan sakındırdılar. Sonra salih halef geldi, taklitle hüküm verid, taklidi emretti, taklidi bırakıp aklı kullanmaktan sakındırdı. En sonunda İslam adeta rayından çıktı ya da tersine döndü. İslam’ın diğer dinlerden farkı, taklidi iptal edip usul delil ve belge istemesidir. İnsanlara işlerinde istişareyle birlikte bağımsız düşünceyi öğretmesidir. “Müslümanlar delile dönmek istiyorlar” diyenler, dedi-demişe dayananları ayıplayanlar; “falanca dedi ki..”, “şunun hakkında denildi ki..” yollu dedi-demişi delil olarak alacak hale geldiler. Keşke onlar “Allah dedi ki..” diyebileselerdi, “Rasulullah’tan rivayet edilen bir haberde denildi ki..” diyebilselerdi.” (Menar, c.6, s.805)</p><p></p><p>Kur’an, evliyanın ve onlara ait unsurların kutsanmasını kesinlikle reddedip kötü adetlerden sayıyor. Şu ifadeler onu hayli sevindiriyor: “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk edin ki korunasınız. O ki yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de bile bile Allah’a eşler koşmayın.” (Bakara 21-22). Bu sözler, ona çift boyutlu bir hücuma geçebilmek için fırsat verir, hem evliyanın kutsanmasına hem de düşüncesiz ve tefekkürsüz taklide karşı tefsir sadedinde atağa geçer. “Bu tipler derler ki: bizim gücümüz dini, Kitab ve sünneti kendi başımıza anlamaya ve dinimizi bunlardan öğrenmeye yetmez. Bize düşen ancak babalarımızın ve atalarımızın daha önce söylediklerine uymaktır. İşte bu tipler akıl nimetini inkar eden nankörlerdir. Onlar, Allah’ın lütuf ve rahmetinde hiçbir kuşağa imtiyaz tanınmadığına işaret eden bu ayetle doğru yola gelmiyorlar. Ve yine yüce Allah’la kendi aralarında, kendilerini ona yaklaştıracak vesileler icad ediyorlar. (Menar, c.4, s.531,535)</p><p></p><p>Bundan daha da garibi, söz konusu bid’at ve hurafeleri ayıklamak ve bu fitne ve fesada karşı durmak isteyenlerin dine karşı cinayet işlemekle suçlanmasıdır. (Menar, c.7, s.127)</p><p></p><p>_____________oOo____________</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="saidmansur, post: 187788, member: 1003195"] MODERNİST TEFSİR EKOLÜ Hind İslam Modernistleri İslam ve modern kültür birbiriyle uyuşması ve bir noktada uzlaşması mümkün olmayan iki zıt kutup mudur? Bu soruya verilen cevaplar arasında, farklı İslami çevrelerde ortaya çıkan iki ilmi bakış açısı buluyoruz. Hind müslümanlarından bir akım, ciddi ve güçlü konumundan dolayı özellikle dikkate alınmayı hak etmektedir. Bu akımın liderleri ve savunucuları İslam’ın temel ilkelerini akli ve sosyal ilerlemenin tek kaynağı olarak tasvir ediyorlardı. Öyle ki, İslami ilkeler Batı uygarlığına yalnızca engel olmamakla kalmamış, aksine, onun oluşumuna büyük oranda katkıda bulunmuştur. İslam, kötü anlayışıların etkisi ve sonraki alimlerce ortaya konan yanlış tefsirler dışında, söz konusu yönelişe uzak da sayılmaz. İslam’ın hem hakikatıyla hem de manasıyla çelişen bu yanlış hükmün tek sebebi, İslam’ın tahrifidir. Modern kültürle uyuşamamasının nedeni de budur. Yalnızca konjoktürel ve tarihsel anlamlar taşıyan unsurlar, nihai ve tartışılmaz değerler olarak sunuldu. İşte bu sebeble İslam’da hayat donuklaştı ve yabancı bir gözlemci için hurafe olarak çıkan bu anlayış İslam’ın zirvesi sayıldı. Eğer İslam’daki rölatif ve zamanlı kayıtlı şeyler, oldukları gibi rölatif ve zamanlı kayıtlı olarak anlaşılsalardı, - bütün bunlar akide ve ahlak çervesine giren şeyler olmayıp sosyal, ekonomik ve hukuki fenomenlerdi – İslam, ne değişen zamana ayak uydurmak isteyen toplumun, ne de bilimsel araştırmaların sonuçlarının gerçekleşmesi yolunda, gelip-geçeni tökezleten bir kaya gibi konulabilirdi. Şeriat Hükümleri Tarihseldir Seyyid Emir Ali, kadim İslam tarihinden kendisinin ve temsil ettiği ekolün yönelişine bir dayanak noktası bulmak istediği zaman, Medine’de bağımsız ve ilmi bir kimlikle ortaya çıkan merkezi örnek aldığını görüyoruz. Ali, Abbas ve daha sonra gelen imamlar, geniş bir alanda revaç bulan dar bakış açısının etkilerine karşı muhalif ve bağımsız düşünceyi temsil ediyorlardı. Bizans’tan kovulan felsefecilerin bazıları da burada kendileri için bir sığınak ve barınak buldular. (İslamın Ruhu, s.334-335) Tarihsel olmayan bir irtibatın savunucuları, Ali ve diğer imamları Mutezile hareketinin öncüleriyle alakalı gösteren Şia’nın düşücenlerinden doğmuş olduğunu tercihe şayan kabul ederler. Hatta, daha da ileri giderek, Ali’yi bu hareketin ilk kurucusu olarak anarlar. Hind’in İslamcı yenilikçileri, “yeni Mutezile” adıyla isimlendirilmekten pek hoşlanırlar. “Onlar, insanlararası ilişkiler düzenleyen İlahi yasalara tekamül düşüncesiyle bakarak “bu yasalar durmaksızın gelişen oluşumların sonucudur” diyorlardı. Kuşkusuz tekamül düşüncesi, aslında Mutezile’nin düşünce dünyasına girmemişti. Fakat Hind’li reformistler bunu İslami tezlerinin içerisine temel bir ilke olarak soktular. Onların bundan amacı, dini yasaların zamanın ihtiyaçlarına cevap vermesini istemek; üstünlük ve değerin ölçüsü sayılan “ebedilik” iddiasının ve tek bir duruma endeksli şer’i yasaların değişmezliğinin reddiydi. Onlar ebedi olduğu kabullenilerek ilerleme özgürlüğünün yolunda bir engele dönüşen “hadise” karşı, tamamıyla özgür bir tavır takınıyorlardı. Seyyid Emir Ali, Hz.Muhammed’in (asm) cahiliyye Arapları arasında çok yaygın olan kölelik müessesesini ilga ettiğini, bu sebeble de, İslam Peygamberi’nin bu vahşi sosyal karanlığı ortadan kaldıran ilk ışık olduğunu isbat için bilimsel bir risale kaleme aldı. Doğaldır ki bu yorum, yalnızca tüm fıkıh literatürüyle çatışmakla kalmıyor, üstelik yine çok miktarda hadisle, Rasul’un (asm) hayatından ve ilk halifelerin uygulamalarından alınan ve İslam’ın ilk devirlerinde köleliği bir vakıa olarak dayatarak toplumsal yapının bekası için gerekli bir kurum gibi gören bir çok rivayetle de çelişiyordu. O görüşüne aykırı olan bu delilleri şu tür bir yaklaşımla reddetti: Söz konusu metinler, onaylanmaya, tarihsel bakış açısına göre binbirgece masalları’ndan ya da Hatem Tai menkıbelerinden daha layık değildir. Dini konularda referans kabul edilen kitapların içerdiği haberlere şöyle bir göz attığımızda, İslam’ın çocuk oyuncağıyla eşit seviyede – bundan Allah’a sığınırız – ya da şeytan işi hurafelerle bir tutulduğunu görürüz. Şüphe yok ki hadisçiler, hadislerin toplanması ve çürüklerinin titizlikle ayıklanması konusunda ellerinden geleni yaptılar. Buna rağmen hadis kitaplarında, - Buhari ve Müslim de dahil – toplanan rivayetler, bir kimse için zandan başka bir şey ifade etmez. Ya rical ve tarih gibi, içindeki haberlerin gerçekte vuku bulduğundan dahi kuşku duyulması gereken kitapların hali nicedir? Şu durumda, eğer dini yasalarımıza bu tür kaynakları dayanak gösterirsek, biz de mukaddes kitaplarının arasına Mahabharata’yı karıştıran Hindular’ın yaptığını yapmış oluruz. (Sir Seyyid Ahmed Han, Tebrietu’l-İslam, s.58) İşte bu Hind yenilikçileri, ilk iş olarak, hukuki ve sosyal kurumların üzerine bina edildiği ilkelere kaynaklık etmesi muhtemel olan hukuk normu referanslarının (şer’i hüküm delillerinin), söz konusu ilke açısından delil alınmasına karşı çıktılar. (Mevlevi Çerağ Ali) Bu çevreler, hadisin sıhhatine yönelik güvene karşı yaptıkları dengesiz ve tahripkar saldırıların benzerini, Ehl-i Sünnet mezhebinin üzerinde yükseldiği ana sütunlardan bir diğerine karşı da yaptılar. Onlar icmaı körü körüne kabul etmeyi, bizzat Ehl-i Sünnet’e mensup otoritelerin reddettiği taklid olarak isimlendirdiler. Yeni İcma Eski İcmaı Geçersiz Kılar Sir Ahmed Han şöyle diyor: İlk halifeler ve diğer sahabiler, kimi zaman, bir meselede Rasul’un (asm) hükmünün ne olduğunu bilemiyorlardı. Bu sebeble de yerleşik ve sabit hale gelmesi mümkün olan hastalıklı gelenekler, icma adı altında tedavüle sürüldü. Ümmetin icmaını reddetmekle suçlanacağım konusunda hiç kuşkum yok. Ne ki, kabul gören bir dini teze göre, yeni icma eski icmaı geçersiz kılar. Bu demektir ki hiçbir kimse yeni icmaın yöntemine karşı çıkan ve bir gün eski icmaı geçersiz kılan yeni icmaı tesis edecek olan kimselerin başını çeken ilk kişi olmam, kimseyi dehşete düşürmesin. Kur’an’ın Nüzul Sırasına İngilizce Tercümesi 1911 yılında Mirza Ebu’l-Fadl, Allahabad’da sureleri iniş sırasına göre tertip edilmiş ingilizce bir Kur’an meali yayınladı. Bu, vahiy kitabına, özgür bir bakış açısıyla atılmış yürekli bir adımdı. Aligarh’ın kurucusu (1875) Sir Ahmed Han (1817-1898), yeni İslami ekolünü oluşturmak için kaleme aldığı eserler arasına kapsamlı ve tam bir Kur’an tefsirini de kattı. Kur’an’daki nesh ilkesini isbata yönelik olarak kaleme aldığı özel bir risale, onun Kur’an tefsiri konusundaki eğilim ve yönelişi hususunda bize kılavuzluk etti. Mısır İslam Modernistleri Hind Modernistleriyle Mısır Modernistleri Arasındaki Fark İslam’ın kudretini, statik Sünni mezhebin kalıplarını kırarak reform yoluyla hayta aktarmayı amaçlayan modern çağ İslami akımları arasına, İslam çoğrafyasının bir başka bölgesinden, Mısır’dan başka bir akım daha katıldı. Şu soruya kesin delillere dayalı ikna edici bir cevap bulamamaktayız: Mısır’daki bu yöneliş, Hind kıtasında ortaya çıkan söz konusu uyanışın bir neticesi olarak değerlendirilebilir mi? Belki de bu soruya verilecek olumsuz cevabın delili şudur: Mısırlıların literatüründe Hind hareketiyle herhangi bir ilişkiye rastlanmaz. Onlar ilk asırlarda yaşamış Ehl-i Sünnet’in ilk imamlarının izinden gitmişler ya da en azından söz konusu imamların haklı otoritelerine yaslanma imkanını hedeflemişlerdir. Onlar, kendilerinden önceki Hind muhaddislerinin ve onların ekolüne mensup olanların otoritesine başvurmadılar. Yine, bu iki kampın reform amacına yönelişlerinin özüne ilişkiln çok önemli bir fark mevcuttur. Yeni Mutezile olma özelliğine sahip, kolonyalist Avrupalılarla yüz yüze gelen çevrelerden müteşekkil Hind okuluna, bu temas neticesindeki kültür transferinden doğan kültürel bir hareket damgası vuruldu. Onların reformist yönelişler, batı uygarlığının etkisine boyun eğmişti. Onlara göre dini bakış, kolayca uyarlanabilen, çok gayret ve ehemmiyet göstermeksizin çözümleyebildikleri ikinci dereceden birşeydi. Fakat Mısır okulu, bunun aksine, inancı esas aldı. Bu hareketin reform talepleri, Batı etkisinden tamamen bağımsız, dini kaygılardan doğdu. Bu okul, uydurma hadislere dayalı bid’atlara karşı, İslam’ın ilmi yöntemine uygun bir hadis eleştirisi aracılığıyla savaştı. Bu hadis eleştirisi, kimi zaman İslami hareketin liderlerince İslam’ın gerilemesine sebeb olan kokuşmuş gelenek olarak mahkum edilen ve yüce dini değerlerin yüzüne örtülmüş olan perdeyi kaldırıp attı. Bu dini okul, olumsuz geleneklerin tümüne karşı şiddetli bir direniş göstermiştir. Daha doğru bir yaklaşımla, bu okulu şöyle bir isimle tanımlamamız mümkündür: Kültürel Vahhabilik. Afgani ve Abduh Bu yönelişin ilk muharrik gücü olarak Seyyid Cemaleddin Afgani’yi (1839-1897) görmek mümkün. Tıpkı, aynı zamanda onun “İslam Birliği” adıyla tanınan akımın öncülerinden biri olduğunu bildiğimiz gibi. Onun kendisine muhalefet eden ve kendisini kutsayan öğrencilerinden oluşan bir derse halkasında yaydığı reformist düşüncelere, talebelerinden olup sürgün yıllarında ona yoldaşlık yapan Muhammed Abduh aracılığıyla bir grup insana ulaştırıldı ve kabul gördü. Hedefleri müslüman halkları yabancı egemenliğinden tamamen kurtararak İslami uyanışo hareketini ümmetin öz gücüyle gerçekleştirmekti. Çünkü İslam, Batı uygarlığını körü körüne taklit etmeksizin kendi insanını yeniden yapılandırarak diğer tüm din ve uygarlıklarla yarıştıracak ruhu bünyesinde barındırıyordu. Muhammed Abduh da üstadıyla birlikte, 1884 yılında Paris’te “urvet-ul vuska” adlı gazeteyi çıkararak, her türlü dış engellere rağmen İslam ümmetinin yabancı işgal ve sömürüsünden kurtulması fikrini aşılama amacını güttüler. İşte, Cemaleddin’in bu öğrencisinin, Mısır’da ortaya çıkan İslami tecdid hareketinin gerçek önderi sayılması gerekir. Çoğunlukla Ezher’deki derslerinin konusu silsile halinde yaptığı tefsirdi. Çünkü o, düşüncesini geliştirmek için Kur’an’a başvuruyordu. Muhammed Abduh okulunun ilmi birikimi, yazı işler müdürlüğünü Suriye’den Mısır’a göç eden Arap alimi Muhammed Reşid Rıza’nın yaptığı aylık Menar’da toplanmıştı. Reşid Rıza, Sultan Abdulhamid’e izafeten yazdığı “Risale-i hamidiyye” isimli kitabıyla tanınan Hüseyin el-Cisr’in Suriye’deki okulunda öğrenim gördü. Mısır’a yerleştikten sonra Muhammed Abduh’un sadık bir öğrencisi ve çok yakın dostu oldu. Muhammed Abduh hayattayken, Abduh’u “en büyük İslam üstadı” olarak ilan etti. Reşid Rıza Abduh’un tefsir derslerini bir nizam ve intizama koyarak, edebi bütünlüğü olan bir metin haline getirmiş, bazı noktalarını Abduh’un oluruyla genişletmiş ve öylece yayınlamıştır. Hind’li öncülerin tarzında olduğu gibi, Muhammed Abduh’un çizgisinde de şu siyasi ilkenin altı çizilmiştir. İslam, tüm toplumlar ve zamanlar ilin uygun ve uygarlığı kabul etme kapasitesi olan evrensel bir dindir. (Menar, c.6, s.198; c.8, s.899) Çünkü dinimizde, faizle ilgili bazı hususlar dışında, gelişmiş toplumların yararı üzerinde ittifak ettikleri çağdaş uygarlığa aykırı hiçbir şey yoktur. Ben gerçek İslam’la, Osmanlılar’ın devletin gelişmesi için ihtiyaç duydukları ve Frenklerin de önce deneyip ardından kabul ettikleri her bir şeyin arasını bulup uzlaştırmaya hazırım. Lakin tek bir şartın var. Mezheplerden herhangi birine bağlı kalmayıp Kur’an ve sahih sünneti referans almak. (Menar, c.12, s.239) Bu grup, - Gazali’nin 8 asır önce açıkladığı fikirlerle örtüşen bir biçimde – korkunç düşüşün hiç tartışmasız tek izahı olarak fiili durumu gösteriyordu. Bu da, dört mezhebe musallat olan kemikleşme ve bunların fıkıh ilmini öte dünya saadetinin garantisi olarak görmeleriydi. O halde, İslam gerçeği neydi ve bu gerçeğe insan neyle ulaşırdı? Bunu Kur’an, sünnet ve ilk nesillerin açıklamalarından öğrenmek gerekiyordu. Dört mezhep imamının kendileri için seçtikleri yöntemin ve daha sonra gelen fakihlerin bunlar üzerine yaptıkları doğru İslam’la uyuşmayan ilavelerin, kaldırılıp atılması lazımdı. Zaten bu unsurlar, içinde yaşadığımız çağla da uyuşmuyordu. Üstelik bu mezhepleri oluşturan birikimin ezici çoğunluğu uyarlama kabilinden derme-devşirme şeyler olup, bunlar zaman ve mekana bağlı olarak değişebilen hükümelerdi. Ekonomik ve ticari ilişkiler için bir takım kurallar ve ölçüler konulmuştu. Bunların dinden sayılması mümkün dğeildi. Tıpkı gelecek kuşakların tümünü bağlayıcı kesin bir ölçü olarak sabitleştirilmesinin mümkün olmadığı gibi. Mezhebler, birbirleriyle çatışan görüşleri kemikleştirmek suretiyle İslam’da bölünme ve parçalanmaya yol açtılar. Oysa ki İslam, birlik ve beraberliği öne çıkarıyordu ve müslümanların da en büyük ihtiyacı buydu. Menar okulu, muhafazakar fıkıh mezheplerinin kendilerine gerekçe olarak gösterdikleri “ümmetin ihtilafı rahmettir” hadisine şiddetle karşı çıkıyordu. (Menar, c.5, s.674) Gerçek, tam da bunun tersiydi. Buna ilaveten, Peygamber’den (asm) rivayet edilen bu hadisin sıhhati de kesin değildi. Buna karşı, Kur’an’dan ihtilafın ümmet için büyük bir tehlike olduğunu ifade ve ima eden ayetler aktardılar. Mezhepler ve onların ortaya koyduğu literatür hakkıında, özellikle şu ayet gündeme getirildi. (Menar, c.6, s.769) “İşte bu ümmetiniz bir tek ümmettir ve ben de (bir tek) Rabbinizim. O halde sakının. Fakat davalarını aralarında parçalayıp kitaplara ayırdılar. Her hizip kendi elindekiyle sevinmektedir. (Mu’minun 52-53) İslam hayatiyetini kaybetmiş ölü bir ceset değil, aksine o diri, faal tarihi bir müessesedir. Onun canlılığını asırlar önce göçüp gitmiş bir takım güvenilir ravilerin hatırına feda edip, zaman tünelinde dondurmak doğru değildir. Yeni çağ, yeni sistemler ister. Yeni çağ, eski kuşakların tesbit ettiği sistem ve düzenlemelerden kurtulmayı gerekli kılar. Fonoğraf yapımının bir takım yeni düzenleme ve sınırlandırmaları gerkeli kılışı buna bir örnektir. Bu kayıt olayı aydınlatmak için temel bir delil olarak mahkemeye sunulacak mıdır? Eski yargılama usulundeki kurallara rağmen bu yeni delil yeterli görülecek midir? Bu araç, kadim hukuk kurallarının suçluyu belirleme usulunden daha garantili bir yöntem oluşturmuyor mu? Çünkü iki kişinin şahitliği, hiçbir durumda şüpheye sevketmez. (Menar, c.4, s.866) Taklide Karşı, İçtihadın Yanında Bu sorunlardan birincisi taklit ilkesi. Bu ilkeye göre, İslam ümmeti için yaklaşık 3.yyda, farklı fıkıh okullarında tesbit edilip kararlaştırılmış şeylere teslim olup uymaktan öresi caiz değildi. Tüm islami kurumları eline geçiren bu söylemin İslam için tek geçerli yöntem sayılmasından bu yana, sıradan bir müslüman, bu okulun yaptığı gibi bir “yanılgıya” düşüp taklitçi olmask dışında herhangi bir arayışa giremezdi. İkincisi, bu bakış açısının doğal sonucu olan bir ilke: Bu ilkeye göre, her ne kadar içtihad kapısı, hukuk normları koyma (şer’i hükümlerin istinbatı) hakkı yalnızca kendilerine verilen ilk kuşağa mensup büyük imamlar için açıksa da, yüzyıllardan beri bu kapı hükmen kapanmış haldedir. Şu durumda, mutlak ve hür manada içtihad kapısı, uzun zamandan beri kapalıdır. İkinci kez Mehdi gelince açılacaktır. Zorunlu taklit ve içtihadın yasaklanması olarak özetleyebileceğimiz bu çift boyutlu zarar, İslam dünyasını donukluğa sürüklemiştir. Bu da, dış dünyanın onun üzerine garezkarca yürüyeceğinin habercisidir. O halde, Mısır’lı yenilikçi dostlarımız diyorlar ki: (bir çok konuda kendilerine katılmayan bazı Ehl-i Sünnet alimleri bu konuda onlara katılmaktadır): İçtihad kapası kapanmamıştır. Aksine içtihad, sürekli yenilenen hayatın ortaya çıkardığı yepyeni sorunlarla başedebilmek için daima gereklidir. (Menar, c.6, s.41) Bu sorunların halledilmesinde ilk ve son söz, İslam ümmetinin genel çıkarını gözetmeye ilişkindir. “Şeriat Hanefi mezhebine ait kitapların kapakları arasında mahsur değildir” (Menar, c.6, s.508) Bu okul mezhep imamlarının çizdikleri sınırlarla kendilerini kayıtlı görmeyip, kendileri için tam serbestiyeti benimsediler. “…İçerisinde temiz ve arı-duru bir su olan büyük bir havuzun, bazı fakihlerin şer’i tabirler için konulan sınırları ince ince araştırarak pis olduğuna karar vermesi, bu incelemenin müslüman aileyi zora koşup Allah Teala’nın sakındırdığı zorluk ve meşakkate sürüklemesi mantıki midir? (Menar, c.4, s.304) Akide ve şeriat ilimlerindeki her lüzumsuz hassasiyet gösterisinin gerçek İslam’dan dışlanması gerekir. Muhammed Abduh mezhep alimlerinin bu türden ihtilaflarını, çalışmayı yasaklayıp polemiğe sarılan Bizans kelamcıılarının ihtilaflarına benzetiyor. Fatih, İstanbul’un kapılarına dayandığında onlar hala kıyasıya mehzep tartışmalara yapıyordu. (Menar, c.4, s.457) Menar Okulunun Özellikleri Menar grubunun programının temel hedefi, dünyevi işlere yönelik köklü bir tecdid ve kırılgan temelleri tasfiye ederek, yeni temeller inşa etmekti. Yani yeni içtihad, yeni icma… Fıkhı ve mezhepleri kökünden söküp hükümleri kaynağa, yani kitap ve sünnete irca etmek. Muhammed Abduh’un görüşlerini dillendirdiği Menar grubu sünnete aykırı düşünüş ve inanışlara hurafe olduğu gerekçesiyle şiddetle hücum ediyorlardı. Burada kulağımıza, gerçekten de küçümsenmeyecek bir boyutta Vahhabi sesleri gelmekte. Abduh ekolünün düşmanları, bu ekolün Vahhabi ekolüne dayandığı ithamının tamamıyla doğru bir tesbit olduğu görüşünden vaz geçmediler. Hakikaten Muhammed Abduh, bir keresinde teganni ile sesini yükselterek Vahhabiler’i Necid’lilerin bid’at putlarını yakıp-yıkmakla övmüş; onlara karşı savaşan Mehmet Ali’yi (Kavalalı) yermiş ve kınamıştır. Söz konusu seçkin ve bilinçli topluluğun Vahabbilik adı altında savaştıkları bid’atlarından özellikle biri, kendilerini dikkate almamızı gerektirmektedir. Bu da, evliyayı kutsamaya ve eşyayı ikonlaştırmaya karşı açtıkları savaştır. İslam toplumlarında yaygın bir dini gelenek halini alan bu kutsama, halkın inanç ve amel dünyasında yer eden tüm hurafelerin kaynağıydı. Çok uzun zamandan beri, tevhid akidesiyle bu hurafelerin arasını bulmada zorlanan ve kendilerini bu bidatları ortadan kaldırmaya adayan ıslahatçı müçtehidlerin sonu daima vahim olmuştur. Menar sahibinin de bu türden bir tecrübeyi yaşamış olması muhtemeldir. O, üstadı Muhammed Abduh’tan daha açık sözlüydü. Bu türden ilk İslam’ın ruhuna yabancı olan kutsayıcı ve ikonlaştırıcı retoriği hiç tereddütsüz “İslam’a sızan putperestlik” olarak nitelendirdi. (Menar, c.11, s.363) İbn Teymiyye ve İbn Kayyım Etkisi İslam’ın dini edebiyatına vakıf olan bir kimsenin İbn Teymiyye ve öğrencisi İbn Kayyım el-Cevziyye’nin bu tür düşünceler üzerindeki etkisini farketmesi güç değildir. Onun potansiyel gücünü Vahhabi hareketiyle açığa çıakran işte bu etkidir. Menar’cılar da İbn Teymiyye ve öğrencisi gibi dört mezhebe bağlı kalmaya ve bunun bir gereği olan taklide karşı çıkıyorlardı. Bunlar da onlar gibi tüm bidatlara karşı, özelde evliyanın ululanması, eşyanın kutsanması ve bunlara benzer kötü geleneklere ve hurafelere karşı savaş açıyorlardı. Hakikaten de Menar, İbn Teymiyye’nin etkisi üzerine sürekli delil sunuyor. “İbn Teymiyye ve İbn Kayyım, kelam kitaplarının en yararlılarını kaleme aldılar. Bu iki üstad da şeyhulislam ünvanına layıktırlar.” (Menar, c.9, s.34) Menar aynı zamanda onların eserlerinden okuyucuyu akidevi yönten aydınlatma amacıyla, uzun uzun alıntılar yayınlardı. O, açık bir onayla içtihadi meseleleri ve hukuki normaların tasnifini özellikle İbn Cevziyye’nin İ’lamu’l-Muvakkin adlı kitabına havale etti. İhmal edilerek unutulmaya terk edilmiş İslam akaidi ve tevhid kitaplarının, ıslahat hareketlerinin başladığı tarihten beri Hind ve Mısır matbaalarında çok sayıda basılarak gün yüzüne çıkması tesadüfi bir olay değlidir. Kendi çağlarında muhafazakar Sünni mezhebin mahkum ettiği İbn Teymiyye ve öğrencisi, 14. m. yüzyılda yaşamışlar ve o kültürün hizmetinde bulunmuşlardı. Bu ikisi, kelam ve felsefe gibi akli ilimlere azılı düşmandılar. Onların inançlarına uymayan ya da onlar gibi düşünmeyen kimselerden birinin, taassup ve hoşgörüsüzlük hususunda o ikisini geçmesi hiç de kolay değildi. Lakin ortada gerçekten de İbn Teymiyye’nin akılcılığıyla taban tabana zıt farklı bir aklılcılık vardı. Menar okulunun yöneliş ufkunda görmek istediği akılcılık, Gazali’nin akılcılığıydı. Gerçekten de İbn Teymiyye, kendi zamanında ısrarla ve inatla Gazali’nin karşısında yer almıştı. Bütün bunlara rağmen Gazali, Abduh-Menar okulunun İbn Teymiyye’nin yanında kendisine en çok yer verdiği güvenilir kimselerden biridir. Bunun sebebiyse, onun taklide ve kauistik fıkhın lüzumsuz ayrıntılarına karşı ısrarla mücadele etmesi; mezhepler arasındaki farklılıklara ve bir takım varsayımlar üzerine derin tahlillere girişilmesine ironiyle yaklaşılması ve ibadetlerdeki formelizm ve mekanizm yerine dini amellerde şeriatın ruhuna ve ahlak güzelliğine belirgin bir ağırlık vermesidir. Dini tecdid hareketi işte bu şekilde üç faktörün etkisi altında kaldı: a) İbn Teymiyye’nin aşırı konservatif görüşleri b) Gazali’nin dini-etik anlayışı c) İlerleme ve gelişme için kaçınılmaz olan gereklilikler Kuran İlme ve Akla Aykırı Bir şey İçermez Bu okulun Kur’an tefsirinde bir aksiyom olarak ortaya koyduğu fikir şudur: Kuran’ın bilimin gerçekleriyle çelişen bir emir içermesi imkansızdır. Modern ekolün ilk temsilcilerinden biri olan Fars bilgin Seyyid Keramet Ali bir kitabında verdiği örnekler arasında şu ayete özel bir ağırlık verir: “Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi, ona ve arza “gönüllü ya da gönülsüz gelin” dedi. Onlar da “gönüllü geldik” dediler” (Fussilet 11). Bundan çıkarılacak sonuç, yeryüzünün hareket halinde olduğunu tesbit eden Kur’an’ın çağının biliminden hayli ilerde olduğu gerçeğidir. Bu gibi deliller, kimi müslüman bilim adamlarını hayrete düşürmektedir. Bu yöntemi benimseyenler, modern bilim karşısında İslam’dan herhangi bir endişe duymamaktadırlar. “Bunun için, din alimlerimizden pozitif bilimleri de ele geçirmek için çaba göstermelerini istiyoruz. Çünkü biz, tam bir içtenlikle inanıyoruz ki, bu eğitimi alan kimsenin İslam’dan yüz çevirmesi mümkün dğeildir.” (Menar, c.4, s.453) Bu düşünce, Abduh okulunun ilkesel açıklamaları sırasında çeşitli formlarla tekrarlanır. Özellikle de bunun, tarih ve pozitif bilimler gibi iki alanda birden uygulandığı vurgulanır. Kur’an’ın ilgi alanına giren pozitif bilimler konusunda, Abduh, temel bir ilkeyi açıklar: Allah Teala, Kur’an’ı bilimsel meseleleri açıklamak ve tabiat bilimlerini ortaya koymak için indirmedi. (Menar, c.12, s.486) Tabii ilimlerin eğitim ve öğretimi siyasi İslam’ın konumuyla çok sıkı bir biçimde ilintili olarak İslam’da da seçkin bir yere sahiptir. Bu tür bir yaklaşımı Abduh, Al-i İmran 200’ü yorumlarken öne çıkarır. Ayet şu: “Ey inananlar, direnin ve galip gelin. Cihada hazırlıklı ve uyanık bulunun ve Allah’tan korkun ki felaha eresiniz.” Enfal 60’da: “Onlara karşı, gücünüz yettiği kadar kuvvet ve cihad için bağlanıp beslenen atlar hazırlayın. Bununla Allah’ın düşmanını, sizin düşmanınızı ve onlardan başka sizin bilmeyip Allah’ın bildiği kimseleri korkutursunuz. Allah yolunda ne harcarsanız tam olarak size ödenir, hiç haksızlığa uğratılmazsınız.” Özetle İslam’ın kararlaştırdığı usule göre bundan çıkarılan sonuç müslüman olmayanlarla savaşın şart olduğudur: “Onların bize karşı savaşta kullandıkları gibi, onlarla bu alanda rekabete girip bu çağda tüfek, top, deniz, kara ve hava harp araçları ve bunların dışındaki teknolojik ve lojistik hazırlıkları ikmal etmek. Bunların hepsi de matematik ve fizik bilimlerine dayanmaktadır. Bu bilimler, çağımızda müslümanlar üzerine farzdır. Çünkü ayetin farz kıldığı askeri hazırlık bunlar olmadan gerçekleşmez.” (Menar, c.12, s.408) Onun tefsirlerinin yeni ve özgün bir boyutu da vardı. Müftü tefsir derslerinde kendisiyle görüşüp konuştuğu Herbert Spencer’den alıntılar yapıyordu. (Nisa 14 münasebetiyle, Menar, c.12, s.805) Faizin niçin haram kılındığını açıklarken Tolstoy’dan kimi sözler aktarıyordu (Menar, c.6, s.591) Kur’an’ın Modern Bilimin Varsayımlarına Uyarlanması Abduh’un ve nısbi bir çoğunlukla onun ekolüne mensup olanların tefsirinde, modern kuramlar ve özellikle de Darwin kuramı bu anlayışla açıklanır. Mesela, Bakara 49 : “Nice az topluluklar vardır ki, Allah’ın izniyle kalabalık topluluklara galip gelmişlerdir.Allah direnenlerle beraberdir.” Bu ayetin tefsirinde bakışlar bir başka tarafa yönlendirilerek bu ayetlerin Darvin’in evrim kuramının temel aksiyomları olan “yaşam kavgası” ve “doğal seçi” nazariyelerine işaret etiiği vurgulanıyordu. (Menar, c.8, s.929-930) Yine şu ayetleri de aynı teorileri isbat için kullandılar: “Allah dileseydi birbirlerini öldürmezlerdi. Fakat Allah dilediğini yapar.” (Bakara 253), “…Köpük yok olup gider, insanlara yararlı olan ise yeryüzünde kalır.” (Ra’d 17) Kur’an’da bir çok yerde tekrarlanan “akıbet müttakilerindir” ve “Allah bozguncuların işini düzeltmez” gibi ayetleri gayet ciddi bir biçimde “türlerden en güçlü olanın hayatta kalması”na yorumladılar. (Menar, c.9, s.60) Dahası Abduh, Kur’an’da ve hadiste somut bir biçimde modern hastalıkları ve onların tedavi yollarını keşfeder. O, gayet ciddi bir biçimde bunların Kur’an’da bulunduğunu söyler: “Faiz yiyenler ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalkışı gibi kalkarlar.” (Bakara 275) Kadim Arap inanışına göre cinlerin tüm hastalıkların sebebi olarak bilinmesi, cinlerin (yani, görünmeyen cisimlerin) tüm hastalıkların gerçek sebebi olan mikroplar olduğu yollu farklı bir tefsir anlayışına izin vermedi. Böylece, hastalıkların temel sebebleri sorununda, tıp biliminin gelişme sürecinin en son durağında Kur’an’a da yer ayrılmış oldu. (Menar, c.9, s.335) Kur’an’ın Modern Çağa Uyarlanması Modern tefsire taşınan önemli tartışmalardan biri de çok evlilik meselesidir. Hakikaten, İslam’ın savunucuları, uzun zamandan beri çok evlilik sebebiyle İslami evliliğin etik değerine yönelik suçlamaları boşa çıkarmak için hayli gayret sarfettiler. Burada birden fazla evlilik, kocanın oldun bir ahlaka sahip olmasına, ekonomik gücünün bulunmasına, kumalar arasında adaletin gözetilmesine ve aralarında nefret ve kavganın çıkmasını önleme şartına bağlanmıştır. Muhammed Abduh, bunu şu sonuç üzerine bina eder: Birden fazla evliliğin mübah olması, gerçekleşmesi oldukça zor bir takım şartlara bağlanmıştır. Sanki, çok evlilikten sakındırılmış gibidir. Daha da öte gider ve şöyle tamamlar: Adaleti gözetememe korkusu halinde birden fazla evlilik kesinlikle haramdır. (Menar, c.2, s.572) Hind irşad hareketi de aynı sonuçta karar kılmıştır. Abduh, örtülü biçimde tek eşliliğin Kur’an tarafından da tercih edildiğini Nisa suresindeki miras kanununda buldu. Çok eşlilik durumunda eğer koca ölürse, geride kalan tüm hanımlar, mirastan bir eşe düşen payı aralarında bölüşürler. “Bu İlahi hükmün hikmeti şudur: Allah bize, evlilik kurumunda aslolanın bir erkeğin bir kadınla evlenmesi olduğunu işaret etmektedir. Çünkü çok eşlilik, zaruri hallerde cevaz verilen ruhsatlardan biridir. Fakat şeriata göre çok evlilik, onun hükümlerinin kini ender haller dışında gözetmediği ve arzu etmediği şeylerdendir. Muhammed Abduh okulunun sürekli dile doladığı düşüncelerden biri de, gerçek İslam’ın akıl dini olduğu fikridir. (Menar, c.8, s.731) Doğal olarak bu İslam’ın aslına dönmesi, taklitten kurtarılması, hurafe fazlalıklardan arındırılması ve mezheplerin ona yaptıkları ilavelerden kurtarılması gerekir. Üç Düşman: Takid, Bid’at ve Hurafe Abduh okulu, Kur’an tefsirini, İslam düşmanlarının saldırılarını karşılamaktan daha çok müslüman hasımlarına karşı kendi ilkelerini savunmak ve onların konumlarını Kur’an’la sarsmak için kullanmışlardır. İğneleyici ve alaycı bir üslupla yaptıkları polemiği hayli etkili kılan Mutezile, tefsirde bunun ilk örneklerini sergileyen hizipti. Bu yaklaşıma göre, orada, her şeyden önce insanı bağımsız ve hür düşünceden uzaklaştıran körü körüne taklid yeriliyordu. Bu durum Kur’an’da da açıkça kınanmıştı. Msl, Bakara 171 bu konudaydı. İmandan maksat bir hayvanın boyun eğdiği gibi hayra boyun eğmek değildir. Bilakis ondan amaç, akıl ve irfanla kafasını ve kalbini yüceltmesidir. Bu sayede Allah’ın razı olduğu yararlı işler yapar, kötü sonucunu ve zararının derecesini anladığı için şerri de terkeder. Bundan da öte, inandığı değerlere akıllıca ve basiretlice inanır, babaları ve dedeleri öyle inanıp yaptığı için körü körüne teslim olmaz. İşte bunun için Allah, kafirleri, gerçeği düşünce kulağıyla işitmediği için sağırdırlar, konuştuklarını bilgi ve inanca dayanarak konuşmadıkları için dilsizdirler, Allah’ın ayetlerine ve özlerine onların hakikati ortaya çıkıncaya dek bakmadıkları için de kördürler. Ellerine ne zaman fırsat geçse, taklit e mezhepperestliğe hücuma kalkıştılar. Yine Bakara 111’de değinilen yahudileşmeyen ve hıristiyan olmayanların cennete giremeyeceğini iddia eden yahudi ve hıristiyanlara Muhammed’in (asm) söylediği “Eğer doğruysanız delilinizi getirin” sözünden yola çıkarak şu sonuçlara ulaşıyordu: “Kur’an kendisine inananlara delil istemeyi öğretiyor. Çünkü onlar, delillendirilmiş bir inanç üzere bulunuyorlar. Bilinçli birine düşen, hasmından delil istemek ve onu da delile davet etmektir. Ümmetin salih selefinin yolu buydu. Onlar konuştukları zaman delil gösterdiler ve karşılarındakinden de delil istediler, delilsiz bir şey almaktan sakındırdılar. Sonra salih halef geldi, taklitle hüküm verid, taklidi emretti, taklidi bırakıp aklı kullanmaktan sakındırdı. En sonunda İslam adeta rayından çıktı ya da tersine döndü. İslam’ın diğer dinlerden farkı, taklidi iptal edip usul delil ve belge istemesidir. İnsanlara işlerinde istişareyle birlikte bağımsız düşünceyi öğretmesidir. “Müslümanlar delile dönmek istiyorlar” diyenler, dedi-demişe dayananları ayıplayanlar; “falanca dedi ki..”, “şunun hakkında denildi ki..” yollu dedi-demişi delil olarak alacak hale geldiler. Keşke onlar “Allah dedi ki..” diyebileselerdi, “Rasulullah’tan rivayet edilen bir haberde denildi ki..” diyebilselerdi.” (Menar, c.6, s.805) Kur’an, evliyanın ve onlara ait unsurların kutsanmasını kesinlikle reddedip kötü adetlerden sayıyor. Şu ifadeler onu hayli sevindiriyor: “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk edin ki korunasınız. O ki yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi, onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de bile bile Allah’a eşler koşmayın.” (Bakara 21-22). Bu sözler, ona çift boyutlu bir hücuma geçebilmek için fırsat verir, hem evliyanın kutsanmasına hem de düşüncesiz ve tefekkürsüz taklide karşı tefsir sadedinde atağa geçer. “Bu tipler derler ki: bizim gücümüz dini, Kitab ve sünneti kendi başımıza anlamaya ve dinimizi bunlardan öğrenmeye yetmez. Bize düşen ancak babalarımızın ve atalarımızın daha önce söylediklerine uymaktır. İşte bu tipler akıl nimetini inkar eden nankörlerdir. Onlar, Allah’ın lütuf ve rahmetinde hiçbir kuşağa imtiyaz tanınmadığına işaret eden bu ayetle doğru yola gelmiyorlar. Ve yine yüce Allah’la kendi aralarında, kendilerini ona yaklaştıracak vesileler icad ediyorlar. (Menar, c.4, s.531,535) Bundan daha da garibi, söz konusu bid’at ve hurafeleri ayıklamak ve bu fitne ve fesada karşı durmak isteyenlerin dine karşı cinayet işlemekle suçlanmasıdır. (Menar, c.7, s.127) _____________oOo____________ [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
İslamiyet
Kuran-i Kerim
İslam Tefsir Ekolleri - Goldziher (özet çalışması)
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst