Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Aile ve Yaşam
İslamda kadinin mevkİİ ve kizlarin eĞİtİmİ
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="kasif1" data-source="post: 327772" data-attributes="member: 1008778"><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kadının fazilet ve iffeti, toplumu cennete çevirir. O cennette büyüyen nesiller de, toplumların huzur kaynağı olur. Bu bakımdan sâliha kadın; âilede, toplumun billur bir âvizesi gibidir.</span></span><p style="margin-left: 20px"><span style="color: #ff0000"><span style="font-size: 18px"><em>Kadının İslâm’daki mevkii nedir? Günümüzde kadınlar çeşitli vesîlelerle ve yaldızlı sözlerle sokaklarda mutluluğu aramaya itiliyor. Kadınlar huzur ve saâdeti nerede aramalıdır?</em></span></span></p> <p style="margin-left: 20px"><span style="color: #ff0000"><span style="font-size: 18px"></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Cenâb-ı Hak, kadını duygu bakımından erkeğe göre daha zengin yaratmıştır. Bu duygu ve his zenginliği, kadına Allah’ın yüklediği bir temel vazifenin îcabıdır. Bu vazife, neslin muhafazası ve terbiyesidir. Bu ilâhî tanzimin dışına çıkılırsa, kadının fıtratına ihânet edilmiş olur. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Çağımızda kadınlarla erkekler arasında uydurma bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Yaratılıştaki hususiyetlere zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik vazîfelerini zedelemiş, âilenin huzur ve sükûnu kaybolmuş, toplum hayatı sarsılmış, fertler şahsiyetini yitirmiştir. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kadın ve erkeğin fizîkî, rûhî yaratılış ve fıtratları eşit değildir ki, fiilî veya hukûkî eşitlik gerekli olsun. Mühim olan her alanda bir eşitlik değil, haklar ve vazifeler arasındaki dengedir.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Cenâb-ı Hak, kadınlar ve erkekler arasında birbirlerini ikmâl eden, çok güzel bir vazîfe taksimi yapmış ve her ikisine ayrı ayrı kâbiliyetler vermiştir. Kadın ve erkek, ancak madden ve mânen bütünleştiği zaman yaratılış gâyesine uygun bir olgunluk meydana gelir; âile ve bunun neticesinde toplum huzurlu olur.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kadının olgunluğu, Allah’ın verdiği güzel hasletleri koruması ve geliştirmesi ile ortaya çıkar. Kadın, sahip olduğu bu hasletleri, ilâhî tanzime ters bir şekilde yönlendirir, kendi hakîkat ve haysiyetine vedâ ederse kıymetini mahvetmiş; letâfet, nezâket ve zarâfetini zâyî etmiş olur. Böylece toplum hayatı çoraklaşır.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kadının yaratılışına göre yaşaması toplumu cennete çevirir. Kadın; âilede, toplumun billur bir âvizesi gibidir. Tarih sayfalarını karıştırdığımız zaman görürüz ki, toplumlar hanımlarla âbâd olmuş ve yine onların elleriyle berbât olmuşlardır. Eğer kadınlara mutluluk için sokaklar gösterilirse, hayat yolları cam kırıkları ile dolar.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kadının saâdeti, haysiyetini koruyarak yaşamasında ve âilesini muhafazasındadır. <em>“Cennet annelerin ayağı altındadır.”</em>[SUP] 5[/SUP] (Suyûtî, <em>Câmius’sağîr,</em> I, 125) hadîs-i şerîfi, gerçek anne için Peygamberimizin ne büyük bir müjdesidir.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Fazîletli anne, ilâhî kudretin genişletilmiş bir rahmet kucağı, âilede saâdet kaynağı, zevk ve safâ ışığı, âile fertlerinin şefkat odağıdır. Rabbimizin, “er-Rahmân” ve “er-Rahîm” esmâsının dünyadaki müstesnâ ve mûtena bir tecellîgâhıdır.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bizleri önce bir müddet karnında, sonra kollarında ve ölünceye kadar kalplerinde taşıyan annelerimize gösterilecek sevgi ve saygıya denk başka bir varlık yaratılmamıştır. Ev tanzimi ve evlât terbiyesini omuzlarına alan anne, cidden engin bir sevgiye, derin bir saygıya ve ömürlük bir teşekküre lâyıktır. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bir anne ruhunda biriken engin şefkatin sınırlarını tayin edebilecek bir ölçü var mıdır? Yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, uyumamış uyutmuş… Hayatın fırtınalarında bizlere bir toz konmasın diye bütün varlığını vakfetmiş olan anne ve babaların haklarını ödeyebilmek mümkün müdür?</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong>Mevlânâ </strong>hazretleri şöyle buyurmaktadır:</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>“–Anne hakkına dikkat et! Onu başında taç et! Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar da dünyaya gelmeye yol bulamazlardı.”</em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Büyük velî ve İslâm hukukçusu olan <strong>İmâm-ı A’zam</strong> hazretleri, zulme âlet olmamak için Bağdat kadılığını reddetmişti. Halife Ebû Câfer Mansur, onu cezâlandırmak için hapse attırmış ve kırbaç cezâsına çarptırmıştı. Her gün vurma sayısını da arttırıyordu. İmâm-ı A’zam Hazretleri ise kırbaçlar altında çektiği ıstıraptan ziyade: “Ya şu hâlimi annem duyarsa ne yapar?” endişesiyle dostlarına haber gönderdi:</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong>“–Aman bu hâlimi anneciğim duymasın. O benim acı çekmeme tahammül gösteremez, mahvolur!.. Ben de onun üzülmesine dayanamam!”</strong> diyerek, bir anne muhabbetinin en canlı misâlini vermiştir. Anne muhabbeti, kendisine kırbaç acısını âdeta hissettirmemiştir.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong>Bahâuddin Nakşibend</strong> Hazretleri de:</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">“–Bizim kabrimizi ziyârete gelenler, önce vâlidemizin kabrini ziyâret etsinler!” buyurarak, anne sevgisinin enginliğine müşahhas bir misâl teşkil etmiştir.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Abdurrahman Molla Câmi ise:</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">“–Ben annemi nasıl sevmem ki, o beni bir müddet cisminde, bir müddet kollarında, hayat boyu da kalbinde taşımaktadır!..”</span></span><p style="margin-left: 20px"><span style="color: #ff0000"><span style="font-size: 18px"><em>Neslin yetiştirilmesinde annelerin ne gibi bir ehemmiyeti vardır?</em></span></span></p> <p style="margin-left: 20px"><span style="color: #ff0000"><span style="font-size: 18px"></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bir milleti nasıl bir geleceğin beklediğini görmek kerâmet değildir. Bunun için gençlere bakmak kâfîdir. Her devrin gençliği kendi karakterine uygun bir şekilde enerjisini harcayabileceği ayrı bir heyecan âleminde yaşar. Bu yaşayış da bütün bir milletin âdeta nabzı olur. Yani her millet, gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır. Eğer bir millette gençler güçlerini hayır, mâneviyât ve fazîlet yolunda sarf ediyorlarsa o milletin istikbâli mükemmeldir. Aksine gençler, güç ve kuvvetlerini nefsâniyete, yani kaba kuvvete esir ve râm ediyorlarsa, âkıbet hezîmettir. Öyleyse, milletleri omuzlarında şerefle yarınlara taşıyacak yüksek ruhlu gençleri yetiştirmede en büyük vazîfe annelere düşmektedir. Çünkü nesli yetiştirenler annelerdir. Bütün evliyâullah ve fâtihler ilk feyizlerini fazîletli bir anneden almışlardır.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bunun en güzel numûneleri, ashâb-ı kirâmın hanımlarıdır. Onlar evlâtlarına canlarıyla, mallarıyla fedâkârlık yapmayı öğretmişlerdir. Yavrularının gönüllerini, Rasûlullah Efendimizin muhabbetiyle doldurmuşlardır. Böylece oluşturdukları parlak ve huzurlu devirler ile yeniden göstermişlerdir ki, güçlü toplumlar, güçlü âilelerden meydana gelir. Güçlü âileler de daha ziyâde mânevî eğitim görmüş, yani nefis engelini aşmış, fazîletli hanımların eseridir.</span></span><p style="margin-left: 20px"><span style="color: #ff0000"><span style="font-size: 18px"><em>Kızlarımızın eğitiminde Kur’ân kurslarının rolü nedir? Bu kurslarda verilecek eğitim ve öğretimde nelere dikkat edilmelidir?</em></span></span></p> <p style="margin-left: 20px"><span style="color: #ff0000"><span style="font-size: 18px"></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bütün müesseseler, bilhassa mânevî eğitim veren Kur’ân kursları birer şefkat, fedâkârlık ve hizmet yuvası olmalıdır. O duvarların içinde kuru bilgiler yığınından ziyâde, merhamet ve hizmetin aşk ve heyecanı yer almalıdır. Zira talebesine muhabbeti aşılayamayan duygusuz bir öğretici; îmanın aşk ve vecdini minik ve mâsum yüreklere hissettiremeyen bir eğitimci ve Kur’ân-ı Kerîm’in sevgi ve derinliğini tattıramayan bir hoca, büyük bir vebâl altındadır. Çünkü bulunduğu müessese bir beytü’l-mâl (devlet ve milletin ortak malı), talebeleri de emânettir. Talebeler istenilen eğitimi almamış olursa, kul hakkı ortaya çıkar. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">İnsanların çoğunlukla maddeye râm oldukları zamanımızda bilhassa Kur’ân-ı Kerîm hocalarının talebelerine daha çok ihtimam göstermeleri zarûrîdir. Muallim ve muallimeler öncelikle talebesinin gönlünü hocasının muhabbetiyle doldurmalı, “Elif-bâ”ya başlamadan önce “Elif”in hakîkatini öğretmelidir. Minicik yüreklere Allah ve Rasûlullah sevgisinden pırıltılar aktararak feyz ile yoğurmalıdır. İslâm’ın nezâket, zarâfet ve tüm güzelliklerini o tertemiz kalplerde aksettirebilmelidir.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kâh bir cezâ hâkimi, kâh bir cellât rolü oynayan, azametli tavrıyla talebeler üstünde otorite kurmaya çalışan bir muallim, çatık kaşla Kur’ân-ı Kerîm öğretmeye kalkan bir gâfil ve emsâllerinin gayretleri bir hüsrandan ibarettir.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kur’ân-ı Kerim’e karşı gösterilen ihmalden daha ziyâde insanın mânevî hayatını karartan başka bir hatâ yoktur.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bu kurslarda eğitimle meşgûl olan hocahanımlar ve belletmenler, olgun bir hizmet insanı olmaya gayret etmelidirler. Olgun bir hizmet insanı, kalbi feyizle dolu, yani amel sahibi, merhamet, şefkat, diğergâmlık gibi ahlâkî meziyetlerle donanmış, kin ve nefrete düşman kimsedir. Yine hizmet insanı, hangi zümrenin içinde yaşarsa yaşasın, kendi varlığını ve îmanını koruyabilen kimsedir. Fitne ortamında bile etrafına güzellikleriyle tesir edecek ancak çirkinliklerden hiçbir şekilde tesir almayacak hâlde olmalıdır. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kısacası gerçek bir hizmet ehli her hâlükârda kalbini mal, mülk, mevkî ve menfaat endişelerinden uzakta tutmasını bilen kişidir. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bir kelâm-ı kibârda şöyle buyurulmaktadır: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>“Dünya üç şeyle cennet olur: </em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>-Elden, dilden ve gönülden infâkla; </em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>-Allah’ın kullarını ayıplamayıp affetmekle; </em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>-Zâlimin zulmüne, zulüm ile karşılık vermeyip hidâyetine vesîle olmakla.”</em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Diğer bir kelâm-ı kibârda, insan içinde kendini bilenler üç sınıftır, denmiş ve şöyle buyurulmuştur: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>“Kimseyi incitmeyenler, </em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>Ad ve sıfatlarını söylemekten hayâ eden mahviyet ve tevâzû sahipleri, </em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>İlâhî emânet ve mahlûkata Hak nazarıyla bakanlar.”</em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Gül ve çiçek manzaraları, nasıl, en haşin ve ters insanı bile tebessüm ettirirse, insanlara örnek ve rehber olacak kişinin gönlü de o şekilde olmalıdır. Bütün mahlûkata neşe ve saâdet vermelidirler. En katı ve sefil bir kalp bile onun karşısında yumuşamalı, uyanmalıdır. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kur’ân kurslarımız, öğretimden ziyâde eğitimi hedeflemeli, bir fazîlet yuvası olmalıdır. Zira istikbâlin şeref sayfalarını dolduracak anneler, ancak bu müesseselerin mahsûlü olacaktır. Burada okuyan kızlarımız, mezûn olup hayatın sürprizleriyle karşılaştıkları zaman, İslâm’ın güzelliklerini orada sergileyebilmelidirler.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kur’ân kursları iki Fâtıma’nın ruh iklimine bürünmelidir.</span></span><p style="margin-left: 20px"><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>Efendim, bu iki Fâtıma kimdir? Biraz îzah edebilir misiniz?</em></span></span></p> <p style="margin-left: 20px"><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Birinci Fâtıma, İnsan Sûresi’nin 8-11. ayetleri arasında fazîleti, Cenâb-ı Hak tarafından bildirilen Fâtıma’dır. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Hazret-i Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz çocukken bir hastalığa dûçar oldular. <strong>Hazret-i Ali</strong> -radıyallâhu anh- ve <strong>Hazret-i Fâtıma</strong> efendilerimiz, üç gün oruç tutmayı adadılar. Birinci gün iftarlarını açacakları zaman bir yoksul geldi: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">“–Allah rızâsı için yiyecek bir şeyler!..” dedi. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Sofralarındaki yiyeceklerini verdiler. Suyla iftar edip ikinci gün oruca niyet ettiler. İkinci gün iftar vaktinde, bir yetim kapıyı çaldı. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">“–Allah için bir lokma!” deyince, yine sofradaki yiyeceklerini ona verdiler. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Kendileri suyla iftar edip, ertesi günkü oruca niyet ettiler. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Üçüncü gün aynı saatlerde bir köle gelerek yiyecek istedi. Yine sofralarındaki lokmalarını ona ikrâm ettiler ve yine suyla iftar ettiler. Bunun üzerine İnsan Sûresi’ndeki şu âyetler nâzil oldu:</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong>“Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. </strong></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong>«–Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden </strong>(Onun azabına uğramaktan) <strong>korkarız.» derler. </strong></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong>İşte bu yüzden Allah onları o günün şerrinden muhafaza eder; </strong>(yüzlerine)<strong> parlaklık, </strong>(gönüllerine) <strong>sevinç verir. </strong></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong>Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve </strong>(cennetteki)<strong> ipekleri lütfeder.”</strong> (el-İnsan, 8-12) (Vâhidî, s. 470; Zemahşerî, VI, 191-192; Râzî, XXX, 244)</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bu âyetlerde üç husus dikkatimizi çekmektedir: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong><em>Birincisi,</em></strong> Allah’ın mahlûkatına merhamet, Allah’ın nazarıyla Allah’ın mahlûkatına bakabilmek; yetimin, fakirin ve esirin gönlüne girebilmektir. Bu hususta <strong>Ebû Bekir Verrak</strong> Hazretleri şöyle buyurur: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">“–İnfâk etmeyen, cenneti ümit etmesin! Fakiri sevmeyen de Peygamber Efendimizi sevdiğini iddia etmesin. İkisi de yalancıdır!”</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong><em>İkincisi,</em></strong> infâkı Allah rızâsı için yapabilmektir. Bu itibarla Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>“–Biz bir karşılık beklemiyoruz, bir teşekkür de istemiyoruz. Sadece Allah rızâsı için yapıyoruz.»</em> demişlerdir. Biz de yaptığımız amellerimizi, sırf Allah rızâsı için yapacağız, kullardan bir karşılık beklemeyeceğiz. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><strong><em>Üçüncüsü</em></strong> ise, bu mükerrem ve numûne insanlar<em>: </em></span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>“–Biz kıyâmet gününden, o sert ve belâlı günden korkarız.» </em>diyorlar. Bu da bir mü’min kalbinin, haşyetullâh (Allah korkusu) ile dolu olması hâlidir. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Cenâb-ı Hak da onların bu ihlâs ve hizmetlerine mukâbil: <em>“Onları, o belâlı günden koruruz.”</em> buyurmaktadır.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bu Fâtıma’nın gönül dünyasını yansıtan ikinci bir misâl de şudur: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Peygamber Efendimiz, Kâbe’nin Rükn-i Yemânî kısmında namaz kılarken, Ebû Cehil geldi. Onu tek başına görünce sevindi ve hemen birisini gönderip taze deve işkembesi getirtti. Peygamber Efendimiz secdedeyken, 70-80 kiloluk o deve işkembesini üzerine boşalttı. Peygamberimizin, henüz müslüman olmamış amcası Abbas da oradaydı. Müşriklerin şiddetinden korktuğu için hiç ses çıkaramadı. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">O sırada oradan geçen ve yaklaşık 9-10 yaşlarında olan Fâtıma vâlidemiz koşarak geldi. Peygamberimizin üzerinden o pislikleri temizlemeye başladı. Bir taraftan da gözlerinden yaşlar boşanıyordu. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>“–Ağlama kızım!..”</em> diye onu tesellî ediyordu. (Bkz. Buhârî, Salât 109, Cihâd 98, Cizye 21; Müslim, Cihâd 107)</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Akrabâ asabiyetinin bile yetmediği bir korku karşısında, Hazret-i Fâtıma mertti, yiğitti. O, Allah ve Rasûlünü her şeyden üstün tutuyor ve onları, her şeyden çok seviyordu. Bu sebeple Hazret-i Fatıma’ya <strong><em>“Ümm-i Ebîha: </em></strong><em>Babasının annesi</em><strong><em>”</em></strong> adı verildi. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">İkinci Fâtıma’ya gelince, o, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamberin canına kastederek, büyük bir cinayet işlemeye giderken kendisine mânî olup, onu hidâyete sevk eden Fâtıma’dır. O gün bu Fâtıma, öyle bir kalple Kur’ân okumuştur ki, Ömer gibi sert, katı kalpli bir câhiliye insanı eriyip gitmiş, yerine gönlü merhametle dolu, gözleri yaşlı, Hak karşısında iki büklüm olan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- gelmişti. </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Dolayısıyla, kurslarımızda yetişecek kızlarımızın, bu iki Fâtıma’yı ve emsâllerini örnek almaları pek mühimdir. Her bir kızımız, onlar gibi diğergâm ve cömert olmalı, amelini Allah rızâsı için îfâ etmeli, Kur’ân-ı Kerîm’i de bir kalbî neşe ve derinlikle okumalı ki, arzu edilen ulvî nasipler tecellî etsin ve ilâhî feyiz ve tesirler gönüllerimizi doldursun.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bu meyânda Hazret-i Âişe vâlidemizi de unutmamak îcap eder. Çünkü o, Peygamber Efendimizin hanımlarının en zekîsiydi. Ashâb-ı kirâm arasındaki yedi müçtehitten birisiydi. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, onun hakkında: </span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"><em>“–Dîninizin üçte birini Âişe’nin evinden öğrenin!</em>” buyurmuşlardır. (Deylemî, II, 165/2828)</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px">Bu itibarla her Müslüman hanımın, Hazret-i Âişe annemizin, Peygamber Efendimiz tarafından methe mazhar olmuş zekâ ve firâsetinden, Cenâb-ı Hakk’ın şahâdetine nâil olmuş iffetinden, hisseler almaya çalışması gerekir.</span></span></p><p><span style="color: #800080"><span style="font-size: 18px"></span></span><span style="color: #008000"><span style="font-size: 18px"><strong> Niyâzımız o ki; Rabbimiz, bütün kızlarımıza Fâtıma vâlidelerimizin kalbî hayatlarından, Hazret-i Âişe vâlidemizin zekâ, firâset ve iffetinden ve bilhassa Hazret-i Hatice vâlidemizin sadâkat ve fedâkârlığından hisseler nasip eylesin. Âmîn…</strong></span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="kasif1, post: 327772, member: 1008778"] [COLOR=#800080][SIZE=5]Kadının fazilet ve iffeti, toplumu cennete çevirir. O cennette büyüyen nesiller de, toplumların huzur kaynağı olur. Bu bakımdan sâliha kadın; âilede, toplumun billur bir âvizesi gibidir.[/SIZE][/COLOR][INDENT][COLOR=#ff0000][SIZE=5][I]Kadının İslâm’daki mevkii nedir? Günümüzde kadınlar çeşitli vesîlelerle ve yaldızlı sözlerle sokaklarda mutluluğu aramaya itiliyor. Kadınlar huzur ve saâdeti nerede aramalıdır?[/I] [/SIZE][/COLOR][/INDENT] [COLOR=#800080][SIZE=5]Cenâb-ı Hak, kadını duygu bakımından erkeğe göre daha zengin yaratmıştır. Bu duygu ve his zenginliği, kadına Allah’ın yüklediği bir temel vazifenin îcabıdır. Bu vazife, neslin muhafazası ve terbiyesidir. Bu ilâhî tanzimin dışına çıkılırsa, kadının fıtratına ihânet edilmiş olur. Çağımızda kadınlarla erkekler arasında uydurma bir eşitlik yarışı başlatılmıştır. Yaratılıştaki hususiyetlere zıt olan bu yarış, hanımlık ve annelik vazîfelerini zedelemiş, âilenin huzur ve sükûnu kaybolmuş, toplum hayatı sarsılmış, fertler şahsiyetini yitirmiştir. Kadın ve erkeğin fizîkî, rûhî yaratılış ve fıtratları eşit değildir ki, fiilî veya hukûkî eşitlik gerekli olsun. Mühim olan her alanda bir eşitlik değil, haklar ve vazifeler arasındaki dengedir. Cenâb-ı Hak, kadınlar ve erkekler arasında birbirlerini ikmâl eden, çok güzel bir vazîfe taksimi yapmış ve her ikisine ayrı ayrı kâbiliyetler vermiştir. Kadın ve erkek, ancak madden ve mânen bütünleştiği zaman yaratılış gâyesine uygun bir olgunluk meydana gelir; âile ve bunun neticesinde toplum huzurlu olur. Kadının olgunluğu, Allah’ın verdiği güzel hasletleri koruması ve geliştirmesi ile ortaya çıkar. Kadın, sahip olduğu bu hasletleri, ilâhî tanzime ters bir şekilde yönlendirir, kendi hakîkat ve haysiyetine vedâ ederse kıymetini mahvetmiş; letâfet, nezâket ve zarâfetini zâyî etmiş olur. Böylece toplum hayatı çoraklaşır. Kadının yaratılışına göre yaşaması toplumu cennete çevirir. Kadın; âilede, toplumun billur bir âvizesi gibidir. Tarih sayfalarını karıştırdığımız zaman görürüz ki, toplumlar hanımlarla âbâd olmuş ve yine onların elleriyle berbât olmuşlardır. Eğer kadınlara mutluluk için sokaklar gösterilirse, hayat yolları cam kırıkları ile dolar. Kadının saâdeti, haysiyetini koruyarak yaşamasında ve âilesini muhafazasındadır. [I]“Cennet annelerin ayağı altındadır.”[/I][SUP] 5[/SUP] (Suyûtî, [I]Câmius’sağîr,[/I] I, 125) hadîs-i şerîfi, gerçek anne için Peygamberimizin ne büyük bir müjdesidir. Fazîletli anne, ilâhî kudretin genişletilmiş bir rahmet kucağı, âilede saâdet kaynağı, zevk ve safâ ışığı, âile fertlerinin şefkat odağıdır. Rabbimizin, “er-Rahmân” ve “er-Rahîm” esmâsının dünyadaki müstesnâ ve mûtena bir tecellîgâhıdır. Bizleri önce bir müddet karnında, sonra kollarında ve ölünceye kadar kalplerinde taşıyan annelerimize gösterilecek sevgi ve saygıya denk başka bir varlık yaratılmamıştır. Ev tanzimi ve evlât terbiyesini omuzlarına alan anne, cidden engin bir sevgiye, derin bir saygıya ve ömürlük bir teşekküre lâyıktır. Bir anne ruhunda biriken engin şefkatin sınırlarını tayin edebilecek bir ölçü var mıdır? Yememiş yedirmiş, giymemiş giydirmiş, uyumamış uyutmuş… Hayatın fırtınalarında bizlere bir toz konmasın diye bütün varlığını vakfetmiş olan anne ve babaların haklarını ödeyebilmek mümkün müdür? [B]Mevlânâ [/B]hazretleri şöyle buyurmaktadır: [I]“–Anne hakkına dikkat et! Onu başında taç et! Zira anneler doğum sancısı çekmeselerdi, çocuklar da dünyaya gelmeye yol bulamazlardı.”[/I] Büyük velî ve İslâm hukukçusu olan [B]İmâm-ı A’zam[/B] hazretleri, zulme âlet olmamak için Bağdat kadılığını reddetmişti. Halife Ebû Câfer Mansur, onu cezâlandırmak için hapse attırmış ve kırbaç cezâsına çarptırmıştı. Her gün vurma sayısını da arttırıyordu. İmâm-ı A’zam Hazretleri ise kırbaçlar altında çektiği ıstıraptan ziyade: “Ya şu hâlimi annem duyarsa ne yapar?” endişesiyle dostlarına haber gönderdi: [B]“–Aman bu hâlimi anneciğim duymasın. O benim acı çekmeme tahammül gösteremez, mahvolur!.. Ben de onun üzülmesine dayanamam!”[/B] diyerek, bir anne muhabbetinin en canlı misâlini vermiştir. Anne muhabbeti, kendisine kırbaç acısını âdeta hissettirmemiştir. [B]Bahâuddin Nakşibend[/B] Hazretleri de: “–Bizim kabrimizi ziyârete gelenler, önce vâlidemizin kabrini ziyâret etsinler!” buyurarak, anne sevgisinin enginliğine müşahhas bir misâl teşkil etmiştir. Abdurrahman Molla Câmi ise: “–Ben annemi nasıl sevmem ki, o beni bir müddet cisminde, bir müddet kollarında, hayat boyu da kalbinde taşımaktadır!..”[/SIZE][/COLOR][INDENT][COLOR=#ff0000][SIZE=5][I]Neslin yetiştirilmesinde annelerin ne gibi bir ehemmiyeti vardır?[/I] [/SIZE][/COLOR][/INDENT] [COLOR=#800080][SIZE=5]Bir milleti nasıl bir geleceğin beklediğini görmek kerâmet değildir. Bunun için gençlere bakmak kâfîdir. Her devrin gençliği kendi karakterine uygun bir şekilde enerjisini harcayabileceği ayrı bir heyecan âleminde yaşar. Bu yaşayış da bütün bir milletin âdeta nabzı olur. Yani her millet, gençliğinin his ve fikir dünyasına göre şekil alır. Eğer bir millette gençler güçlerini hayır, mâneviyât ve fazîlet yolunda sarf ediyorlarsa o milletin istikbâli mükemmeldir. Aksine gençler, güç ve kuvvetlerini nefsâniyete, yani kaba kuvvete esir ve râm ediyorlarsa, âkıbet hezîmettir. Öyleyse, milletleri omuzlarında şerefle yarınlara taşıyacak yüksek ruhlu gençleri yetiştirmede en büyük vazîfe annelere düşmektedir. Çünkü nesli yetiştirenler annelerdir. Bütün evliyâullah ve fâtihler ilk feyizlerini fazîletli bir anneden almışlardır. Bunun en güzel numûneleri, ashâb-ı kirâmın hanımlarıdır. Onlar evlâtlarına canlarıyla, mallarıyla fedâkârlık yapmayı öğretmişlerdir. Yavrularının gönüllerini, Rasûlullah Efendimizin muhabbetiyle doldurmuşlardır. Böylece oluşturdukları parlak ve huzurlu devirler ile yeniden göstermişlerdir ki, güçlü toplumlar, güçlü âilelerden meydana gelir. Güçlü âileler de daha ziyâde mânevî eğitim görmüş, yani nefis engelini aşmış, fazîletli hanımların eseridir.[/SIZE][/COLOR][INDENT][COLOR=#ff0000][SIZE=5][I]Kızlarımızın eğitiminde Kur’ân kurslarının rolü nedir? Bu kurslarda verilecek eğitim ve öğretimde nelere dikkat edilmelidir?[/I] [/SIZE][/COLOR][/INDENT] [COLOR=#800080][SIZE=5]Bütün müesseseler, bilhassa mânevî eğitim veren Kur’ân kursları birer şefkat, fedâkârlık ve hizmet yuvası olmalıdır. O duvarların içinde kuru bilgiler yığınından ziyâde, merhamet ve hizmetin aşk ve heyecanı yer almalıdır. Zira talebesine muhabbeti aşılayamayan duygusuz bir öğretici; îmanın aşk ve vecdini minik ve mâsum yüreklere hissettiremeyen bir eğitimci ve Kur’ân-ı Kerîm’in sevgi ve derinliğini tattıramayan bir hoca, büyük bir vebâl altındadır. Çünkü bulunduğu müessese bir beytü’l-mâl (devlet ve milletin ortak malı), talebeleri de emânettir. Talebeler istenilen eğitimi almamış olursa, kul hakkı ortaya çıkar. İnsanların çoğunlukla maddeye râm oldukları zamanımızda bilhassa Kur’ân-ı Kerîm hocalarının talebelerine daha çok ihtimam göstermeleri zarûrîdir. Muallim ve muallimeler öncelikle talebesinin gönlünü hocasının muhabbetiyle doldurmalı, “Elif-bâ”ya başlamadan önce “Elif”in hakîkatini öğretmelidir. Minicik yüreklere Allah ve Rasûlullah sevgisinden pırıltılar aktararak feyz ile yoğurmalıdır. İslâm’ın nezâket, zarâfet ve tüm güzelliklerini o tertemiz kalplerde aksettirebilmelidir. Kâh bir cezâ hâkimi, kâh bir cellât rolü oynayan, azametli tavrıyla talebeler üstünde otorite kurmaya çalışan bir muallim, çatık kaşla Kur’ân-ı Kerîm öğretmeye kalkan bir gâfil ve emsâllerinin gayretleri bir hüsrandan ibarettir. Kur’ân-ı Kerim’e karşı gösterilen ihmalden daha ziyâde insanın mânevî hayatını karartan başka bir hatâ yoktur. Bu kurslarda eğitimle meşgûl olan hocahanımlar ve belletmenler, olgun bir hizmet insanı olmaya gayret etmelidirler. Olgun bir hizmet insanı, kalbi feyizle dolu, yani amel sahibi, merhamet, şefkat, diğergâmlık gibi ahlâkî meziyetlerle donanmış, kin ve nefrete düşman kimsedir. Yine hizmet insanı, hangi zümrenin içinde yaşarsa yaşasın, kendi varlığını ve îmanını koruyabilen kimsedir. Fitne ortamında bile etrafına güzellikleriyle tesir edecek ancak çirkinliklerden hiçbir şekilde tesir almayacak hâlde olmalıdır. Kısacası gerçek bir hizmet ehli her hâlükârda kalbini mal, mülk, mevkî ve menfaat endişelerinden uzakta tutmasını bilen kişidir. Bir kelâm-ı kibârda şöyle buyurulmaktadır: [I]“Dünya üç şeyle cennet olur: [/I] [I]-Elden, dilden ve gönülden infâkla; [/I] [I]-Allah’ın kullarını ayıplamayıp affetmekle; [/I] [I]-Zâlimin zulmüne, zulüm ile karşılık vermeyip hidâyetine vesîle olmakla.”[/I] Diğer bir kelâm-ı kibârda, insan içinde kendini bilenler üç sınıftır, denmiş ve şöyle buyurulmuştur: [I]“Kimseyi incitmeyenler, [/I] [I]Ad ve sıfatlarını söylemekten hayâ eden mahviyet ve tevâzû sahipleri, [/I] [I]İlâhî emânet ve mahlûkata Hak nazarıyla bakanlar.”[/I] Gül ve çiçek manzaraları, nasıl, en haşin ve ters insanı bile tebessüm ettirirse, insanlara örnek ve rehber olacak kişinin gönlü de o şekilde olmalıdır. Bütün mahlûkata neşe ve saâdet vermelidirler. En katı ve sefil bir kalp bile onun karşısında yumuşamalı, uyanmalıdır. Kur’ân kurslarımız, öğretimden ziyâde eğitimi hedeflemeli, bir fazîlet yuvası olmalıdır. Zira istikbâlin şeref sayfalarını dolduracak anneler, ancak bu müesseselerin mahsûlü olacaktır. Burada okuyan kızlarımız, mezûn olup hayatın sürprizleriyle karşılaştıkları zaman, İslâm’ın güzelliklerini orada sergileyebilmelidirler. Kur’ân kursları iki Fâtıma’nın ruh iklimine bürünmelidir.[/SIZE][/COLOR][INDENT][COLOR=#800080][SIZE=5][I]Efendim, bu iki Fâtıma kimdir? Biraz îzah edebilir misiniz?[/I] [/SIZE][/COLOR][/INDENT] [COLOR=#800080][SIZE=5]Birinci Fâtıma, İnsan Sûresi’nin 8-11. ayetleri arasında fazîleti, Cenâb-ı Hak tarafından bildirilen Fâtıma’dır. Hazret-i Hasan ve Hüseyin Efendilerimiz çocukken bir hastalığa dûçar oldular. [B]Hazret-i Ali[/B] -radıyallâhu anh- ve [B]Hazret-i Fâtıma[/B] efendilerimiz, üç gün oruç tutmayı adadılar. Birinci gün iftarlarını açacakları zaman bir yoksul geldi: “–Allah rızâsı için yiyecek bir şeyler!..” dedi. Sofralarındaki yiyeceklerini verdiler. Suyla iftar edip ikinci gün oruca niyet ettiler. İkinci gün iftar vaktinde, bir yetim kapıyı çaldı. “–Allah için bir lokma!” deyince, yine sofradaki yiyeceklerini ona verdiler. Kendileri suyla iftar edip, ertesi günkü oruca niyet ettiler. Üçüncü gün aynı saatlerde bir köle gelerek yiyecek istedi. Yine sofralarındaki lokmalarını ona ikrâm ettiler ve yine suyla iftar ettiler. Bunun üzerine İnsan Sûresi’ndeki şu âyetler nâzil oldu: [B]“Onlar kendi canları çekmesine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler. [/B] [B]«–Biz sizi Allah rızâsı için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür bekliyoruz. Biz, sert ve belâlı bir günde Rabbimizden [/B](Onun azabına uğramaktan) [B]korkarız.» derler. [/B] [B]İşte bu yüzden Allah onları o günün şerrinden muhafaza eder; [/B](yüzlerine)[B] parlaklık, [/B](gönüllerine) [B]sevinç verir. [/B] [B]Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve [/B](cennetteki)[B] ipekleri lütfeder.”[/B] (el-İnsan, 8-12) (Vâhidî, s. 470; Zemahşerî, VI, 191-192; Râzî, XXX, 244) Bu âyetlerde üç husus dikkatimizi çekmektedir: [B][I]Birincisi,[/I][/B] Allah’ın mahlûkatına merhamet, Allah’ın nazarıyla Allah’ın mahlûkatına bakabilmek; yetimin, fakirin ve esirin gönlüne girebilmektir. Bu hususta [B]Ebû Bekir Verrak[/B] Hazretleri şöyle buyurur: “–İnfâk etmeyen, cenneti ümit etmesin! Fakiri sevmeyen de Peygamber Efendimizi sevdiğini iddia etmesin. İkisi de yalancıdır!” [B][I]İkincisi,[/I][/B] infâkı Allah rızâsı için yapabilmektir. Bu itibarla Hazret-i Ali ve Hazret-i Fâtıma: [I]“–Biz bir karşılık beklemiyoruz, bir teşekkür de istemiyoruz. Sadece Allah rızâsı için yapıyoruz.»[/I] demişlerdir. Biz de yaptığımız amellerimizi, sırf Allah rızâsı için yapacağız, kullardan bir karşılık beklemeyeceğiz. [B][I]Üçüncüsü[/I][/B] ise, bu mükerrem ve numûne insanlar[I]: [/I] [I]“–Biz kıyâmet gününden, o sert ve belâlı günden korkarız.» [/I]diyorlar. Bu da bir mü’min kalbinin, haşyetullâh (Allah korkusu) ile dolu olması hâlidir. Cenâb-ı Hak da onların bu ihlâs ve hizmetlerine mukâbil: [I]“Onları, o belâlı günden koruruz.”[/I] buyurmaktadır. Bu Fâtıma’nın gönül dünyasını yansıtan ikinci bir misâl de şudur: Peygamber Efendimiz, Kâbe’nin Rükn-i Yemânî kısmında namaz kılarken, Ebû Cehil geldi. Onu tek başına görünce sevindi ve hemen birisini gönderip taze deve işkembesi getirtti. Peygamber Efendimiz secdedeyken, 70-80 kiloluk o deve işkembesini üzerine boşalttı. Peygamberimizin, henüz müslüman olmamış amcası Abbas da oradaydı. Müşriklerin şiddetinden korktuğu için hiç ses çıkaramadı. O sırada oradan geçen ve yaklaşık 9-10 yaşlarında olan Fâtıma vâlidemiz koşarak geldi. Peygamberimizin üzerinden o pislikleri temizlemeye başladı. Bir taraftan da gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Aleyhisselâtü vesselâm Efendimiz: [I]“–Ağlama kızım!..”[/I] diye onu tesellî ediyordu. (Bkz. Buhârî, Salât 109, Cihâd 98, Cizye 21; Müslim, Cihâd 107) Akrabâ asabiyetinin bile yetmediği bir korku karşısında, Hazret-i Fâtıma mertti, yiğitti. O, Allah ve Rasûlünü her şeyden üstün tutuyor ve onları, her şeyden çok seviyordu. Bu sebeple Hazret-i Fatıma’ya [B][I]“Ümm-i Ebîha: [/I][/B][I]Babasının annesi[/I][B][I]”[/I][/B] adı verildi. İkinci Fâtıma’ya gelince, o, Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-, Hazret-i Peygamberin canına kastederek, büyük bir cinayet işlemeye giderken kendisine mânî olup, onu hidâyete sevk eden Fâtıma’dır. O gün bu Fâtıma, öyle bir kalple Kur’ân okumuştur ki, Ömer gibi sert, katı kalpli bir câhiliye insanı eriyip gitmiş, yerine gönlü merhametle dolu, gözleri yaşlı, Hak karşısında iki büklüm olan Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- gelmişti. Dolayısıyla, kurslarımızda yetişecek kızlarımızın, bu iki Fâtıma’yı ve emsâllerini örnek almaları pek mühimdir. Her bir kızımız, onlar gibi diğergâm ve cömert olmalı, amelini Allah rızâsı için îfâ etmeli, Kur’ân-ı Kerîm’i de bir kalbî neşe ve derinlikle okumalı ki, arzu edilen ulvî nasipler tecellî etsin ve ilâhî feyiz ve tesirler gönüllerimizi doldursun. Bu meyânda Hazret-i Âişe vâlidemizi de unutmamak îcap eder. Çünkü o, Peygamber Efendimizin hanımlarının en zekîsiydi. Ashâb-ı kirâm arasındaki yedi müçtehitten birisiydi. -Sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz, onun hakkında: [I]“–Dîninizin üçte birini Âişe’nin evinden öğrenin![/I]” buyurmuşlardır. (Deylemî, II, 165/2828) Bu itibarla her Müslüman hanımın, Hazret-i Âişe annemizin, Peygamber Efendimiz tarafından methe mazhar olmuş zekâ ve firâsetinden, Cenâb-ı Hakk’ın şahâdetine nâil olmuş iffetinden, hisseler almaya çalışması gerekir. [/SIZE][/COLOR][COLOR=#008000][SIZE=5][B] Niyâzımız o ki; Rabbimiz, bütün kızlarımıza Fâtıma vâlidelerimizin kalbî hayatlarından, Hazret-i Âişe vâlidemizin zekâ, firâset ve iffetinden ve bilhassa Hazret-i Hatice vâlidemizin sadâkat ve fedâkârlığından hisseler nasip eylesin. Âmîn…[/B][/SIZE][/COLOR][COLOR=#800080][SIZE=5][/SIZE][/COLOR] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Aile ve Yaşam
İslamda kadinin mevkİİ ve kizlarin eĞİtİmİ
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst