ABDULLAH4
Forum Yöneticisi
İstikâmet, umûmî mânâsıyla bir hedefe tezatsız, tereddüdsüz ve devamlı olarak yönelip ilerlemek demektir. Ancak tasavvuf ıstılâhında, yaratılışdaki mâsûmiyet ve sâfiyeti tahrîb ve hasara uğratmadan muhâfaza edebilmektir.
Kalbî hayatın korunması neticesinde nefs, edebe; kalb ise, rûhâniyet ve ahlâk-ı Muhammediyye'ye yaklaşır. Sırlar ayân olmağa başlar. Allâh -celle celâlühû- gâyelerin gâyesi hâline gelir. Mâsivâ, gücünü kaybeder. Mü'min, "vâsıl-ı ilâllâh", yâni Hakk'a ulaşma keyfiyetini gerçekleştirmeye medâr olacak bir muhtevâya dâhil olur.
Böyle bir davranış mükemmelliğinin en müşahhas örneği âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz olduğu halde bu keyfiyeti gerçekleştirmenin güçlüğünü belirtmek üzere o büyük varlığa karşı bile { Fe'stekım kemâ ümirte} hıtâb-ı ilâhîsi vârid olmuştur.
Nitekim bu âyet-i kerîmeden şu keyfiyetin güçlüğüne işâret mânâsı çıkaran Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, yüce bir mes'ûliyyetin ilâhî ağırlığı karşısında birgün:
"-Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı..." buyurdular.
Sahâbî:
"-Yâ Rasûlallâh! Seni oradaki peygamber kıssaları mı kocattı?" diye sordular.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de:
"-{Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!} âyeti..." (Hûd, 112) buyurdu.
Gerçekten de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in o güne kadar bir tek ak teli bulunmayacak derecede simsiyah olan mübârek saç ve sakallarında bu âyetin inzâlinden sonra artık aklıklar görülmeye başlamıştır.
Müfessirler, bu âyet-i kerîmeyi hulâsa olarak şöyle açıklarlar:
"Ey Nebî! Kur'ân ahlâkı ve ahkâmı mûcibince hareket edip bilfiil müşahhas bir istikamet örneği olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir şüpheye ve tereddüde yer kalmasın! Sen, müşrik ve münâfıkların laflarına bakma, onları Allâh'a havâle et! Gerek umûmî, gerek husûsî vazîfelerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma! Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin teblîğ, icrâ ve tatbîkinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin senin yardımcındır."
Bu münâsebetle Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhü anh- demiştir ki:
"Kur'ân-ı Kerîm'de Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir itâb-ı ilâhî vâkî olmamıştır."
Diğer taraftan âyet-i kerîmedeki bu itâb-ı ilâhî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in şahsında bütün ümmete de râcîdir. Esasen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i ihtiyarlatan da, bu emrin mü'minlere râcî olması dolayısıyla onlar hakkındaki endişeleridir. Zîrâ O:
"(Ey Habîbim! Sen,) sırât-ı müstakîm üzeresin!" (Yâsîn, 4) beyânıyla müeyyeddir.
O halde Hakk'a vâsıl olmak için istikâmetten başka yol olmadığı gibi, her husûsda istikâmeti muhâfaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor hiçbir emir yoktur.
Kalbî hayatın korunması neticesinde nefs, edebe; kalb ise, rûhâniyet ve ahlâk-ı Muhammediyye'ye yaklaşır. Sırlar ayân olmağa başlar. Allâh -celle celâlühû- gâyelerin gâyesi hâline gelir. Mâsivâ, gücünü kaybeder. Mü'min, "vâsıl-ı ilâllâh", yâni Hakk'a ulaşma keyfiyetini gerçekleştirmeye medâr olacak bir muhtevâya dâhil olur.
Böyle bir davranış mükemmelliğinin en müşahhas örneği âlemlere rahmet olarak gönderilmiş bulunan Fahr-i Kâinât -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz olduğu halde bu keyfiyeti gerçekleştirmenin güçlüğünü belirtmek üzere o büyük varlığa karşı bile { Fe'stekım kemâ ümirte} hıtâb-ı ilâhîsi vârid olmuştur.
Nitekim bu âyet-i kerîmeden şu keyfiyetin güçlüğüne işâret mânâsı çıkaran Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, yüce bir mes'ûliyyetin ilâhî ağırlığı karşısında birgün:
"-Hûd Sûresi beni ihtiyarlattı..." buyurdular.
Sahâbî:
"-Yâ Rasûlallâh! Seni oradaki peygamber kıssaları mı kocattı?" diye sordular.
Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- de:
"-{Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!} âyeti..." (Hûd, 112) buyurdu.
Gerçekten de Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in o güne kadar bir tek ak teli bulunmayacak derecede simsiyah olan mübârek saç ve sakallarında bu âyetin inzâlinden sonra artık aklıklar görülmeye başlamıştır.
Müfessirler, bu âyet-i kerîmeyi hulâsa olarak şöyle açıklarlar:
"Ey Nebî! Kur'ân ahlâkı ve ahkâmı mûcibince hareket edip bilfiil müşahhas bir istikamet örneği olman gerekmektedir ki, böylece hakkında hiçbir şüpheye ve tereddüde yer kalmasın! Sen, müşrik ve münâfıkların laflarına bakma, onları Allâh'a havâle et! Gerek umûmî, gerek husûsî vazîfelerinde tam emrolunduğun gibi hakkıyla istikâmette ol, sırât-ı müstakîmden ayrılma! Sana vahyolunan emrin îfâsı ne kadar ağır olursa olsun, o emrin teblîğ, icrâ ve tatbîkinde hiçbir mânîden yılma! Rabbin senin yardımcındır."
Bu münâsebetle Abdullâh bin Abbâs -radıyallâhü anh- demiştir ki:
"Kur'ân-ı Kerîm'de Rasûlullâh -sallâllâhü aleyhi ve sellem- için bu âyet-i kerîmeden daha şiddetli bir itâb-ı ilâhî vâkî olmamıştır."
Diğer taraftan âyet-i kerîmedeki bu itâb-ı ilâhî, Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'in şahsında bütün ümmete de râcîdir. Esasen Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem-'i ihtiyarlatan da, bu emrin mü'minlere râcî olması dolayısıyla onlar hakkındaki endişeleridir. Zîrâ O:
"(Ey Habîbim! Sen,) sırât-ı müstakîm üzeresin!" (Yâsîn, 4) beyânıyla müeyyeddir.
O halde Hakk'a vâsıl olmak için istikâmetten başka yol olmadığı gibi, her husûsda istikâmeti muhâfaza etmek kadar yüksek bir makam ve onun lâyıkıyla yerine getirilmesi kadar zor hiçbir emir yoktur.