Hüsrev Efendi’nin Bediüzzaman Hazretleri ile 1931 yılında Barla’da tanışmaları, Bediüzzaman Hazretlerinin “Yeni Said” dönemiyle beraber Risale-i Nur mecmualarının te’lif zamanına rastlaması, ve neşir vazifesinin Hüsrev Efendiye tevdi edilmesi aralarında acib bir mukarenetin varlığını gösteriyordu.
Bu mukarenetin varlığını Bediüzzaman Hazretleri şu şekilde ifade etmiştir:
“Risale-i Nur şakirdleri içinde Cenab-ı Hakk’ın nimetlerine mazhar bazı zâtlar, Hüsrev ve Re’fet gibi, iktiranı illetle iltibas etmişler, Üstadlarına fazla minnet gösteriyorlardı. Halbuki, Cenab-ı Hak onlara ders-i Kur’anîde verdiği nimet-i istifadeyi, ve üstadlarına ihsan ettiği nimet-i ifadeyi beraber kılmış, mukarenet vermiş. Onlar derler ki; eğer Üstadımız buraya gelmeseydi biz bu dersi alamazdık. .....diyordum ki; bunlar olmasaydı benim gibi yarım ümmi bir bîçare nasıl hizmet edecekti. Sonra anladım ki; sizlere kalem vasıtasıyla olan kudsî hizmetten sonra, bana da bu hizmete muvaffakiyet ihsan etmiş, birbirine iktiran etmiş. Birbirine illet olamaz. Ben size teşekkür değil, belki sizi tebrik ediyorum. Siz de bana minnettarlığa bedel dua ve beni tebrik ediniz.”
Şualar-II, 338
Yarı ümmi (yazısı zayıf) olan Bediüzzaman Hazretleri,
“Risale-i Nur'a intisab eden bir zatın en ehemmiyetli vazifesi, onu yazmak ve yazdırmaktır...”
Kastamomu Lahikası, 19
ve
“...Risale-i Nur zındıkaya karşı hakaik-i imaniyeyi muhafazaya çalışması gibi, bid'ata karşı da huruf ve hatt-ı Kur'an'ı muhafaza etmek bir vazifesi iken...”
Kastamomu Lahikası, 77
diyerek nazarları hatt-ı Kur’an üzerine çekmiştir.
Bediüzzaman Hazretleri, Hüsrev Efendi’nin kaleminden çok defalar bahsetmekte, hatta kaleminin Risale-i Nur noktasında öyle yüksek bir dereceye geldiğini ifade etmektedir ki; onun kaleminden
“Hüsrev kerametli kalemiyle...”
Barla Lahikası, 336
“Kur’anın altun bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî...”
Kastamonu Lahikası, 6
“Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanın ve Risale-i Nurun hazinelerinin kerametli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî...”
Kastamomu Lahikası, 84
“Kur’anın altun bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî...”
“Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyanın ve Risale-i Nurun hazinelerinin kerametli ve yaldızlı bir anahtarı olan kalem-i Hüsrevî...”
diyerek bahsetmektedir.
O Risale-i Nurun hayatına girdikçe, Risale-i Nur da onun hayatına giriyordu. Artık O, “gül fabrikası gülistanlarını ve merhum bedevi bülbüllerini konuşturan” (Kastamomu Lahikası, 258) bir Hüsrev’di. Üstadının
“Risale-i Nurun hakiki şakirdleri, hizmet-i imaniyeyi her şeyin fevkinde görür, kutbiyet de verilse ihlas için hizmetkarlığı tercih eder.”
Kastamomu Lahikası, 251
sözüne emirber bir nefer edasıyla, daha ilk karşılaşmalarından itibaren ‘sadakte ve bilhakkı natakte’ diyerek, oldukça kabarık olan mal varlıklarının kendi hissesine düşenini satıp, hizmeti için harcamıştı.
Dünyaya kendisini bağlayacak ağırlıklarından kurtulduğu gibi, nefis ve enaniyetini de bir köşeye koyabilmiş,
“Yazdığı Kur’anı fotoğrafla tab’ını kabul etmeyerek, binler cazibedar Kur’anlar kendi hattı ile alem-i İslam’da intişarıyla, kutbiyet derecesinde bir mertebe-i ulviyeyi ve yüksek bir şeref-i imtiyazı bırakıp, Risale-i Nur dairesindeki sırr-ı ihlası muhafaza ve hazz-ı nefisden teberri etmiştir.”
Kastamomu Lahikası, 261
Allah için, üstadına ayine ve hizmet eri olmanın dışında hiçbir şey yapmamıştır.
O, sadece Allah ve Allah’ın dinine Risale-i Nurla hizmet etmek için vardır dünyada. Her şeyini vakfetmiştir. Bir süvari edasıyla kullandığı kalemi, maddeye mukabil maneviyatı ve gönülleri fethe başlamış
“Hüsrev’in tevafuklu yazıları, hususen yaldızlı Mucizat-ı Ahmediye (asm) nüshası ... buralarda tatlı, hem çok fütühatı var. İnşallah o mübarek kalemlerin daha çok fütühatı olacak.”
Kastamomu Lahikası, 16
Kerameti, kalemiyle zahir Hüsrev Efendi, Bediüzzaman Hazretlerinin de ifadesiyle
“Peygamber (asm)’ın manevi elini, kaleminin vasıtasıyla öpmüş ve rıza-yı Nebeviye’ye mazhar olmuştur.”
(Şualar, 517)
Bediüzzaman Hazretleri, Hüsrev Efendi’ye Risale-i Nur noktasında olan itimadını
“Hüsrevin daima kerametli, isabetli ve çok yüksek fikri, her vakit Kur’an hizmetinde kıymettardır”
(Kastamomu Lahikası, 52-68)
“Hüsrev münasib görmediği kısmı ta’dil, tebdil, ıslah edebilir”
(Şualar, 596)
cümleleriyle dile getirerek, eserlerinin üzerinde Hüsrev Efendiye tasarruf yetkisi bile vermiş ve bu yetkiyi bir ikinci şahsa daha vermemiştir.
Hüsrev Efendi’nin Risale-i Nur için varlığının lüzumiyetini en iyi bilen Bediüzzaman Hazretleri, Hüsrev Efendi’ye karşı olacak davranışların ve takınılacak tavrın çerçevesini şu satırlarla çizmiştir.
Gizli düşmanlarımız iki plânı takib ediyorlar. Biri beni ihanetlerle çürütmek; ikincisi, mabeynimize bir soğukluk vermektir. Başta Hüsrev aleyhinde bir tenkid ve itiraz ve gücenmek ile bizi birbirimizden ayırmaktır. Ben size ilân ederim ki; Hüsrev'in bin kusuru olsa ben onun aleyhinde bulunmaktan korkarım. Çünki şimdi onun aleyhinde bulunmak, doğrudan doğruya Risale-i Nur aleyhinde ve benim aleyhimde ve bizi perişan edenlerin lehinde bir azîm hıyanettir.”
(Şualar, 540)
“Hüsrev gibi bir nur kahramanından, benim yerimde ve Nur’un şahs-ı manevisinin çok ehemmiyetli bir mümessili olmasından hiçbir cihetle gücenmemek elzemdir(gayet lüzumludur).”
(Şualar, 527)
Bediüzzaman Hazretlerinin ‘benim yerimde’ tabirinden de anlaşılacağı üzere, zaten “çoktandır aradığı hayr-ül halef’ine” bu şekilde işaret etmektedir.
Bana hizmet eden Ali geldi, dedi: Ben rüyamda gördüm ki, sen Hüsrev’le beraber Peygamber (a.s.m)’ nin elini öptün. Birden bir mektup aldım ki, Hüsrev’in hattıyla yazılan Asa-yı Musa Mecmuasını Kabr-i Muhammedî (a.s.m) üzerinde hacılar görmüşler. Demek benim bedelime Peygamber (a.s.m)’ın manevî elini, Hüsrev kaleminin vasıtasıyla öpmüş ve Rıza-yı Nebeviyeye mazhar olmuş.
(Şualar, 517)