Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
İslamiyet
İslam Akaidi ve Fıkıh
Memba
Kitaplara iman
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="mihrimah" data-source="post: 84362" data-attributes="member: 656"><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">RİSALE...</span></strong></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KUR'AN'IN VE FENNİN BAKIŞI</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Bir zamanlar, hem dindar, hem sanatkar, hem sözü her şeye geçen meşhur bir hakim, Kur"an-ı Kerim'i, manasındaki kutsiyete uygun gelecek değerde ve kalitede bir kitap şeklinde yazmak İstedi. Bunun için en kıymetli cevherleri kullandı. Manaya harika bir elbise giydirdi. Ondaki geniş hakikati ifade edebilmek için her çeşitten aldı. Sanatının bütün inceliklerini gösterdi. Öylesine yüksek bir hakikate gölge düşsün istemiyordu. Onun için en pahalı şeyler mürekkep olarak kullanılsa değerdi. Bazı harflerini elmas ve zümrütle, bir kısmını lü'lü ve akikle, bir taifesini pırlanta ve mercanla, bir nevini altın ve gümüşle, bir bölümünü ışıkla, nurla, yıldızla, hayatla, kanla, canla, tenle, terle, şefkatle, sevgiyle, ikramla, meyveyle, merhametle yazdı. Kitap öylesine süslü, öylesine iç açıcı, öylesine renkli, öylesine mükemmel olmuştu ki, okunmak için yazılan kitabı seyredenler hile hayran kalıyordu.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Sonra o hakim, bu süslü ve ziynetli Kur*an'ı, bir ecnebi filozofa ve bir Müslüman alime gösterdi. Hem tecrübe etmek ve hem de mükafat vermek için, onlardan, o kitabı izah eden bir eser yazmalarını istedi.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Filozof, yazdığı eserinde, sadece, o kitabın yazıldığı zemin-den, kullanılan cevherlerden, o cevherlerin özelliklerinden ve birbiriyle olan münasebetlerinden bahsediyor, fakat manasına hiç ilişmiyordu. Halbuki, o kadar kıymetli cevher mana için kullanılmıştı. O kitap, elbette ki manasız harf yığınları değildi. Hiçbir kitap böyle okunmamalı idi. Bir kitabı, beyaz bir kağıdın üzerinde, ince uçlu mavi bir dolmakalemle çizilmiş aşağı yukarı giden çizgiler, muhtelif şekiller der gibi okumak, o kitabın yazarını 'Beni manasız şeyler yazmakla suçlayamazsın' diyerek hiddetlendirir di.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Müslüman alim ise, ona baktığı zaman anladı ki, o Kitab-ı Mübin'dir, Kur"an'ı Hakim'dir. Bu hakperest zat, ondaki yüksek manaları okudu, anladı. Kullanılan cevherlerden ve onların özelliklerinden bahsederken, onların o yüksek hakikatların cisimleşmiş dili olduklarını, gölge düşürmeyecek cevherlerin onun için tercih edildiğini bildi.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">O ikisi, eserlerini takdim ettiklerinde, hakim, tabiat perest filozofun cevherleri tanımakta maharetli olduğunu, fakat manasını hiç anlayamadığını gördü. Kitabını başına vurup, huzurundan kovdu. Sonra, o müdakkik âlimin kitabını inceledi. Gayet güzel bir tefsir ve hakkı takdir olduğunu gördü. Kitabının her harfini on altınla mükafatlandırdı.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">O ziynetti Kur"an, bin bir sanatlarla süslenmiş bu muhteşem kâinattır, O hakim ise, Hakim-i Ezelî olan Allah (cc)'tır. O iki adamdan birisi Kur"an talebesi, diğeri dinsiz feylesoftur.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Evet, kâinat, cisimleşmiş hakikattir. Mesela, güya Allah'ın rahmeti cisimleşmiş, yağmur olmuştur. <em>(12.SÖZ l.Esas)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KUŞATAN BAKIŞ</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Kur'an'ın mucizevî ifadelerinde varlığın hakikati, dünyanın yaratılmasından, ahiretîn en nihai ufuklarına, zerreden güneşe, ferşten arşa, öylesine bir uyum içindedir ki, yaratılış ağacı en net tablolarla resmedilmektedir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Gayet büyük bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir görünmez perde ile saklanmış olsun. Elbette her ağacın uzuvları; dalları, yaprakları uyum içindedir. İnsanın uzuvlarındaki uyum gibi... Her bir uzvun yüzü maksadına, meyvesine dönüktür. Fakat, bu ağaç kâinat kadar büyük olduğu için, herkes o ağacı tarif ederken kendi bulunduğu yeri tarif eder. Bakışı o ağacı kuşatamayanlar-dan biri kökünden, biri dalından, biri yaprağından bahseder. Fakat birisi, o büyük ağacı muhteşem bir uyum içerisinde, en kü-Çük ayrıntısına kadar, net ve tam olarak tarif etse, anlaşılır ki onun bakışı bütün ağacı kuşatmıştır ve onun için ağacın üzerindeki bütün örtüler ve perdeler kaldırılmıştır. Onu dinlemeyen bütün tarifçiler kendi nazarlarına takılıp kaldıkları için aldanmaya mahkumdur.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Evet, şecere-i hilkatin tarifçisi Kur"an'dır. <em>(13,Söz)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">BAKIŞ FARKI</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Kur"an, güneş için, "Dönen bir siracdır, bir lambadır." der. Zira güneşten, güneş için bahsetmiyor. Birinci hedefi mahiyetini • izah da değildir. Nasıl bir nizamın zembereği olduğunu anlatarak, Saniiıü gösteren bir ayine olduğunu söylüyor.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Güneş döner." derken, yaz kış, gece gündüz deveranındaki ince hikmet ve rahmete işaret eder. "Sirac" tabiri ile, âlemi bir saray gibi göstererek, o süslü ve sanatlı saraydaki nimetler ile ihsanat-ı İlahîyi akla getirir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Sersem ve geveze felsefe ise, güneşten, etrafına parçalan dağılmış bir ateş kütlesi olarak bahseder. Azametini ve mahiyetini anlatır. İnsana bir dehşet ve hayret hissi verir ama, ruha yüksek bir irfan dersi vermez. Zahiri tantanalı, fakat batını koftur.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Kurban, özü gösterirken, felsefe aklı kesrette dağıtır, kabukta dolaşır. <em>( 19 Mektup 14.Reşha)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KUR'AN DEFİNESİ</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Çeşitli cevherlerin bulunduğu kıymetli bir definedeki ziynet-]eri keşfetmek için birkaç adam denize dalar. Denizin dibinde araştırma yapan birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin tamamının aynı şekildeki elmaslardan ibaret olduğuna hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka şekildeki elmasların bulunduğunu dinlediğinde, asıl elması kendisinin bulduğuna, diğerlerinin onun nakışlan veya tamamlayıcıları olduğuna hükmeder. Bir diğeri yuvarlak bir elmas bulur. Bir başkası başka bir şekilde... Bazıları muvazeneyi kaybedip kendi bulduğuna itimat edince, diğerlerini inkar eder. Sonra tevillere, zoraki yorumlara başlar.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Hakikat denizine Kur"an da dalmış, nazarı tamamını ihata ettiğinden ve gözü açık olduğundan her şeyi asıl hüviyetiyle ve çok net olarak görmüştür. Her asra, her meşrebe, her kabiliyete hitap etmesi ondandır. Adeta, kendisi de her asnn sahiline uzanan bir denizidir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Dengeyi kaybetmemenin yolu Sünnet-i Seniyyeyi muvazene yapmaktır. <em>(Mesnevi -Zeylü'l-Habbe)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">MEYDAN KUR'AN'IN</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Başı semaya değen bir minare ve o minarenin altında da yeryüzünün merkezine kadar kazılmış bir kuyu farz edelim. İki fırka, bütün memleketlerden duyulan bir ezanı okuyan adamın, minarenin başından kuyunun dibine kadar hangi mevkide olduğunu tartışıyorlar.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Birinci fırka, "O zat minarenin başındadır. Çünkü ezanını herkes işitiyor ve o ses yüksekten geliyor. Belki herkes, onun yüksekliğinden Ötürü onu orada göremiyor, fakat herkes onu nerede görürse görsün makamının yüksek olduğunu biliyor. Nazarı yüksek olanlar onu minare başında görürken, nazarı kısa olanlar da kendi durumlarmca o zatın mertebesini ve yerini küçük bir emare ile kavrıyor." der.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Diğer şeytanî güruh ise, "Yok, makamı minarenin başı değil, nerede görünürse görünsün kuyunun dibidir." der. Halbuki, o zatı kuyunun dibinde ne gören vardır ve ne de görebilir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İşte, o iki cemaatin münakaşasını halletmek için birisi çıkar ve der ki:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Ey hayırsız topluluk! Eğer o müezzinin makamı kuyu dibi olla, her hali taş gibi katı ve karanlık olmalıdır. Öyle olsa, ona kalan yer sadece kuyu dibidir, aradaki hiçbir merhale değildir. Zira, kuyu dibindeki adamda hiç nur olmaz. 'Az da olsa nur var</span><span style="font-family: 'Tahoma'">1 diyorsanız, kuyu dibinden başka hangi noktada gösterirlerse davayı diğerleri kazanır. Sizin müdafaa noktanız sadece kuyu dibidir. Ya kuyu dibinde olduğunu isbat edin, ya da susun."</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İşte, temsildeki gibi, şeytanla münazara bahsi, arştan ferşe kadar bütün mesafeyi şeytandan ve talebelerinden alıyor, onları dar ve girilmez bir deliğe sıkıştırıyor. Onlara ."Kur'an nasıl bir kitaptır?" diye sorulsa, "Güzel ahlaki ders veren bir kitaptır." diyecekler. "Öyle ise Allah'ın kelamıdır, ki sizi bile güzel demeye mecbur ediyor." denilir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Peygamberi nasıl bilirsiniz?" denilse, "Güzel ahlaklı ve çok akıllı bir adam." derler.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Onun nuru, asan ve hakikati, onun minare başında olduğunu gösteriyor. İkisinin arasında bir noktada görenler, kendi bakışlarındaki zayıflıktan onu orada göremiyor. Fakat, makamını da inkâr edemiyorlar. Kuyu dibinde olması muhaldir. Eğer ehli dalaletin dediği gibi olsa, ikisinin arasında veya zirvede değil, kuyunun dibinde olması gerekir. Öyle ise O, en âli makamdadır. Bütün meydan Kur"an'ın ve Hz. Muhammed (asv)'mdır. <em>(26.Mektup 4.Mebhas 6 Mesele)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">HER YERDEN SU</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Bir suyu elde etmek için bazıları uzaklardan, dağlan delerek borularla su getirir. Bazıları da her yerde kuyu kazıp su çıkabilir. Birinci kısım, zahmetlidir, tıkanıp su kesilebilir. Her yerden su çıkarmaya ehil olanlar daha rahat ve durumları sağlamdır.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Öyle de, kelâm âlimleri sebepler ve silsilelerin devamındaki f muhalden ötürü bir noktada kesip, Vacib-ül Vücud'un varlığını l îsbat ederler. Uzun bir yolda giderler. Kur'an-ı Hakim'in hakikatyolunda ise her yerden su bulunup çıkarılır. Her bir ayet, Hz. Musa'nın asası gibi, nereye vurulsa hayat suyu fışkırır. <em>(26.Mektup 4.Mebhas 2Mesele)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">İNSAN ELİ YETİŞEMEZ</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Nasıl ki, nakışlı bir sarayda, bütün nakışların düğümü hükmünde olan bir kilit taşını yerleştirmek için bütün o sarayı ve duvan bilmek gerektir. Zira sanki o taşın, bütün diğer taşlara bakan bir yüzü, hepsini gören bir gözü vardır. Ve hepsi ile uyum içindedir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Hem nasıl ki, göz bebeğini göze yerleştirebilmek için, bütün cesedi ve bütün uzuvların vazifelerini, birbiriyle olan irtibatlarını bilmek gerekir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu uyum, adeta her bir şeyi ait olduğu bünyedeki diğer uzuvlara göre kalp ve çekirdek haline getirir. Ahengin muhafazası, vücudun dağılmaması, uyuma bağlıdır.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">öyle de, hakikat ehli, Kur'an'ın her ayetinin ve her kelimesinin diğer ayetlere bakan yüzünü ve uyumunu izahlanyla göstermişlerdir. Hatta, harf ilmi ile uğraşanlar, Kur'an'ın bir harfinde bir sayfa kadar sırlar bulunduğunu erbabına isbat etmiştir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İnsanların sözleri arasında da, belki Kur'an'm kelimeleri ve cümleleri gibi ifadeler bulunabilir. Fakat, Kur'an'ın ifadelerinde-ki incelikler ve sayısız çokluktaki hikmetlerle her ayetin ve her harfin birbirine bakan yüzünü ayarlamak bütün varlığı kuşatan bir ilmi gerektirdiğinden, insan eli oraya ulaşamaz.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Kur'an İçin bir ilm-î muhit lazımdır. <em>(19.Mektup 18.İşaret 2.Nükte)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">DAĞLAR DİREK</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">"Dağlan birer kazık yapmadık mı?"(Nebe-7) ayeti avam halkın bile zemin yüzünde çok rahatlıkla okuyabildiği bîr cümleyi nazara verir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Direk ve kazıklarla tehlikelerden korunan bir gemi gibi, yer-</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">yüzü de içerisinde meydana gelecek karışıklıklardan dolayı parçalanmak tehlikesinden korunmak için dağlarla kazıklanmıştır." Hayatı beslemek üzere.dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağı dağlardır, kirinden . arındırır. Toprağı himaye eder, denizin istilasından korur. Zaten 1 hayatın direkleri de bu unsurlardır. Kur'an, dağların zemine direk olmasını anlatırken, hayatın direği olduğunu da akılların nazarına verir. Devamındaki ayetlerde de açıklar. <em>(MesNevi -Şemme)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">TEKRAR</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Tekrar usanç verse de, her kelâma şamil değildir. Besleyici gıdaların tekrarı memnuniyet ve kuvvet verir. Lezzet için yenilen meyvelerin tekrarı usandırır. Kur'an, kalbe gıda, akla kuvvet, ruha ışık ve nefse şifa olduğu için usandırmaz. <em>(Îşarat-Bakara)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">DELİL İDDİADAN GİZLİ</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Eğer Kur'an, "Ey insanlar! Fezada bir çekim kuvveti ile uçan, sürekli hareket eden, güneşi, yeri ve gök cisimlerini umumî bir çekimle birbirine bağlayan, yaratılış ağacmdaki unsurlara ve kimyevî faaliyetlere dikkat ediniz" veya," Küçücük bir damla suyun içerisinde mikroskobik canlılarla dolu bir âlem yaratan Kâinatın Sanatkân'nın her şeye kadir olduğunu tasdik ediniz." dese idi, delil İddiadan daha fazla izaha muhtaç olurdu. <em>(Muhakemat-1. Makale 1.Mukaddeme)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KARANLIKTAN AYDINLIĞA</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Bir hayalî vakıada, kendimi geniş bir sahrada gördüm. Zeminin yüzünü karanlık, sıkıcı, boğucu bir bulut kaplamıştı. Ne hava, ne ışık ve ne de su vardı. Vahşi mahlukların ortasındayım sandım. Denizler, fırtınalar benim düşmanım olmuşlardı. İçime, 'Zeminin öbür tarafında hava, ışık ve su var.' diye bir his geldi. Tünel gibi bir mağaraya sürüklendim. Yürüdüm. Baktım ki, buradan benden önce de çokları geçmiş. Çokları boğulup kalmışlar. Bazılarının ayak izleri vardı. Kimilerinin bir müddet seslerini işittim, fakat sonra o sesler kesildi.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Sonra elime, ışıklı, parçalayıcı bir alet verildi. Onun ile yolumu aydınlattım, Önümü açtım, dağlan parçaladım. Dağların ve denizlerin üzerine çıkarak seyre başladım.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bir ses bana, o elektrikli aletin, Kur'an hazinelerinden verilmiş ayetler olduğunu söyledi.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">O zemin, tabiat ve tabiat perestlik felsefesi idi. O tünel, felsefecilerin hakikate ulaşmak için açtıkları yollardı. Boğulanlar Aristo, Eflatun gibi felsefeciler, sesini işittiklerim bir müddet hak yolda yürüyenlerdi.</span></p><p><em><span style="font-family: 'Tahoma'">(30.Söz 1. Maksat)</span></em></p><p><em></em><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">BAYRAMLAR VARDIR</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Nasıl ki, her sultanın memleketinde ilan edilen bayram günleri vardır. Öyle günlerde sultanın hediyesi ve ihsanı diğer günlerin çok ötesindedir. Bu günler, ya bir tahta çıkışın, ya bir zaferin, ya bir başlangıcın yıl dönümü olabilir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Öyle de, Cenab-ı Hakkın, bazı has günlerdeki ihsanatı sair günlerin çok ötesindedir. Hususîyle, Kur'an'ın inzal edildiği ramazan ayı, Kadir Gecesi, bayram günleri ihsanatın bire bin artırıldığı günlerdir. <em>(29.Mektup 2.Kısım 7.Nükte)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">YOL İKİDİR</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Önümüzde iki yol var. Birisinde giderken, bütün canlıların ve insanların dünyaları harap edilmiş görülüyor, mazlumların iniltileri ve ayrılık vaveylaları duyuluyor. Ya insanlıktan sıyrılıp,</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">kalbimizi katılaştırarak vahşicesine kendi selametimizi umumun felaketine tercih edeceğiz. Veya kalp ve aklın kulağını kapatacağız.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Sefahat ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış tek gözlü Deccal gibi kör dehalı Avrupa'nın insanlığa gösterdiği yol, insanı âlâ-yı illiyyinden esfel-i safiline atar. Bu illete karşı bulduğu ilaç, uyutucu hevesat ve fantezilerle hisleri iptaldir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İkinci yol, Kur'an'ın açtığı ölümsüzlük yoludur ki, şevk ve sürür ile yapılan vazifelerden saadet saraylarındaki mükafatlara geçiş kapısının açılmasıdır. <em>(17.Lem'a 5.Nota)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">RUHLARA HEDİYE</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Nasıl ki hava, ağızdan çıkan bir kelimenin herkese ulaşmasına vesiledir. Bîr minareden okunan ezan, radyolar aracılığı ile aynı anda bir çok yerden dinlenebilir. Bir yerde yanan lamba binlerce aynada birden görünebilir. Öyle de, bir Yasin-i Şerif okunsa ve milyonlarca ruha hediye edilse, her birine tam bir Yasin-i Şerif düşer. <em>(l.Şua l.Sual)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">BİR ÜSTAD</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Kırk elli sene evvel Eski Said, daha çok aklî ve felsefî ilimlerle iştigal ettiği için, kendisine hakikat ve tarikat erbabının mesleği gibi bir meslek aradı. Onların her birisinin kendine göre cezbedici hususiyetleri vardı. Hangisinin arkasından gideceğini düşünüyordu. İmam-ı Rabbani de ona gaybî bir tarzda, "Tevhid-i kıble et, yalnız bir üstadın arkasından git." demişti. Eski Saİd'in çok yaralı kalbine;</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Hakikî Üstad Kur'an'dır. Kıble birliği de onunla olur." diye geldi. Hem ruhu, hem kalbi garip bir seyre başladı. Nefsi onu, şek ve şüphelere karşı manevi bîr mücadeleye mecbur ediyordu. İmam-ı Gazalî (r.a.), Mevlana Celaleddin (r.a.), İmam-ı Rabbani(r.a.) gibi kalp, ruh ve akıl gözleri açık olarak yürüdü. Başkalarının akıl gözünü kapadıkları noktalardan gözü açık geçti. Kur'an'm irşadıyla umumî fazilet yolunu tercih etti. Kur'an'm hem kalbe, hem akla, hem ruha hitab etmesi gibi, o da zikir, fikir ve his yolunun bütünü ile meşgul oldu. <em>(Mesnevi-Mukaddeme l.Nokta)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">SÖNDÜRÜLMEZ GÜNEŞ</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Said Nursi, Van'da Vah1 Tahir Paşa'nın yanında iken bir gazeteden, İngiliz Müstemlekat Nazırının, İngiliz Mebuslar Meclisinde, elindeki Kur'an'ı göstererek: "Bu Kur'an Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hakim olmayız. Ya Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur'an'dan soğutmalıyız!" dediğini okur. Bunun üzerine ruhunda bir feveran ve gayret uyanır ve: "Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim." der. <em>(İlk hayatı)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong> </strong></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">SURLAR YIKILINCA</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Birinci cihan harbinden evvel, yan uyku gibi bir sadık vakıada, kendimi Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında gördüm. Birden o dağ müthiş bir şekilde infilak etti'. Dağlar gibi parçalarını dünyaya dağıttı. O dehşetli halde baktım ki merhum validem de yanımda imiş. Dedim: "Ana, korkma. Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahimdir ve Hakimdir."</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">O halde iken, mühim bir zat bana emreder gibi, "Kur'an'm ifadelerindeki yüksek hakikatleri göster!" dedi.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Uyandım, anladım ki, büyük bir infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek; ifadeleri ve yüksek hakikatleri onun zırhı olacak. Ve ondaki hazinelerin bir nevini şu zamanda göstermeye benim gibi bir adam namzet olacak, vazifelendirilecek.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Müslümanların üst el olmalarından ve Osmanlının kuvvetinden ötürü kimse doğrudan doğruya Kur'an'a ilişemiyordu. Herkes "Müslümanlık güzel ki, Müslümanlar dünyanın azizleridir." diye düşünüyordu. Müslümanların maddeten mağlubiyeti İle o güzel sığınak, sur yıkıldı. Fakat, Müslümanlığın güzellikleri ve Kur'an'ın hakikatleri hiçbir zaman mağlup olmadı. <em>(28.Mektup 7,Mesele l.Sebep)</em></span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'"><em></em></span><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">NÜKTELER...</span></strong></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">YAHUDİNİN MÜSLÜMAN OLUŞU</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Hicrî ikinci asır sonlarında hilâfet makamına oturan Abbasî halifelerinden El-Me'mun, dış dünyaya açık bir devlet adamıydı. Zamanında Müslüman - Hıristiyan bütün ilim adamları ondan itibar görmüş, yabancı dildeki ilim kitabları Arabçaya tercüme edilerek bilgi alış verişinde bulunulmuştur. O kadar ki Me'mun zamanında yerin yuvarlak olduğu resmen tesbit edilmiş, kurulmuş olan "Nısfünnehar" usûlüyle arzın kuturunu ölçmek gibi bâzı ilim mes'elelerinde kesin hükme varılmıştı.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu çalışmaları sırasında Me'mun, meclisinde cin fikirliliği ile dikkatini çeken bir Yahudi ilim adamına bir gün şöyle bir sual sordu:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">-Mâdem hâdiseleri bu kadar akılcı bir anlayışla inceleyebiliyorsun? Neden Müslüman olmuyorsun? Kur'an'la, İncil, Tevrat arasındaki farkı bilmiyor musun?</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Yahudi şöyle cevap verdi:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Bu mevzuda çalışma yapıyorum. Çalışmam bitince vardığım kararı size bildiririm.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Me'mun Yahudi'ye baskı yapmayı düşünmedi. Çünkü biliyordu ki baskıyla îmana gelinmez, korkuyla Müslüman olunmazdı.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Yahudiyi kendi hâline terkeden Me'mun, ona bir daha bu mevzuda sual sormadı. Aradan bir sene geçmiş ve Yahudi yine Me'mun'un meclisindeki ilim adamlarıyla sohbete başlamıştı.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ancak, bu Yahudi, bir sene önceki Yahudi değildi. Bu defa İslâm'ı bütünüyle benimsemiş, Kur'ân'ın ahkâmını tamamıyla kabullenmişti.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Me'mun buna şaştı:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Hayırdır inşâallah. Bir sene önceki Kur'an'la bir sene sonraki Kur'an arasında, ne fark var ki o zaman îman etmediniz de bu sene İslâm'a girdiniz?</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Yahudi şöyle îzah etti:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Efendim, şüphesiz bir sene önceki Kur'an'la bir sene sonraki Kur'an arasında hiç bir fark yoktur. Beni İslâm'a yaklaştırıp, îmana girmeme sebeb olan da budur zaten.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Nedir, Kur'ân'ın değişmezliği mi?</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Evet. Bakın çalışmalarım nasıl cereyan etti ve ben nasıl bir sonuçla Müslüman oldum, onu arzedeyim sizlere. Ve şöyle devam etti:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Önce evime çekildim. Günlerce İncil yazmaya koyuldum. Üç tane İncil nüshası yazdım. Birincide birkaç satırı eksik bıraktım. Ötekinde hiç bir eksik yoktu. Üçüncüsünde ise birkaç satır fazlaydı. Kendimden yapmıştım ilâveyi. Ben bu üç İncil'i de alıp kiliseye gittim. Papaza gösterdim. Papaz efendi üçünü de inceledi, tahkik etti. Sonunda satın aldı ve yaptığım hizmetten dolayı da beni tebrik etti. Dönüp geldim, aynı şeklide üç Tevrat nüshası yazdım. Bunun da birincisinde bazı âyetleri yazmadım. Eksik kaleme aldım. İkincisi noksansızdı. Üçüncüsünde de birkaç satır ilâve ederek olmayanları da var gösterdim. Bunu da Haham'a gösterdim. Haham inceledi, üçünü de beğendi, parasını vererek satın aldı, ayrıca da teşekkür etti.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu defa sıra Kur'an'daydı. Kur'an büyüktü. Tamamını yazamazdım. Sadece üç cüz yazabildim. Birinci cüz'ünde birkaç satırını eksik bıraktım. İkinci cüz'ü tamam yazdım. Üçüncü cüz'ünü de birkaç satır ilâve ile olmayanı var göstererek yazdım.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Büyük bir tecessüs ve ihtimamla bütün din adamlarını gezdim. Hepsine de yazdığım Kur'an'ı gösterdim, almalarını söyledim. Hepsi de önceden memnuniyetle alacaklarını söylediler. Ama şöyle bir bakıp inceleyince hepsi de aynı yerleri yakaladılar.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Bu cüzde şu, şu satırlar eksik, bu cüz ise tamam. Şu cüzde ise şu şu satırlar ilâve edilmiş, fazla yazılmış. Kur'an'ın aslında böyle bir kelime yoktur.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Hepsi de benim yazdığım Kur'ân'ı ezberlerinden eksiksiz okudular, tashih ettiler.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ben anladım ki, Kur'an nasıl nazil olmuşsa aynen zabtedilmiş, aynı tazelik ve sağlamlığını da muhafaza etmektedir. Kur'an'da ilâve-noksan söz konusu değil. Nazil olduğu şekli aynen koruyan en son kitabdır. Bundan sonra Müslüman oldum. İşte İslâm'a girmeme sebeb olan araştırma böyle oldu.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KUR’AN NASIL OKUNMALI?</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Bir Kur'an mualliminden, çok genç bir delikanlı ders almaktaymış. Bu delikanlının benzinin cidden solgun olduğunu farkedenler, hocaya demişler ki: "Bu genç Kur'an okumak için bütün gece uyanık duruyor ve Kur'ân'ı bir gece zarfında hatmediyor." Bunun üzerine hoca sormuş:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">-Oğlum, haber aldım ki, sen bütün gece uyanık duruyor ve Kur'an'ı hatmediyormuşsun. Delikanlı bu söylenenin doğru olduğunu bildirince, hoca:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Oğlum, şu halde bütün gece zarfında Kur'an okurken beni önünde farzet ve namazda bana Kur'an okuyormuş gibi yap, fakat beni hiç hâtırından çıkarma, demiş.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Genç talebe bu teklifi kabul etmiş ve sabah olunca aralarında şu konuşma geçmiş:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">-Dediğimi yaptın mı?</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Evet efendim.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">-Kur'an'ı hatmedebildin mi?</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Hayır, yarısından fazlasını okuyamadım.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Oğlum, o halde bu gece, Hz. Peygamberden Kur'an'ı dinlemiş olan herhangi bir sahâbîyi düşünerek oku. Dikkatli ol, çünkü sahâbîler Kur'an'ı bizzat Hazret-i Peygamberden dinlemiştir. Bu sebeble okurken sakın hatâ işleme.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Delikanlı "peki" dedikten sonra, o gece yine Kur'an okumuş, fakat bu sefer ancak dörtte birini okuyabildiğini hocasına söylemiş. Ertesi gece için de hocası onun bu sefer bizzat Hazret-i Peygamberi düşünerek okumasını tavsiye etmiş, genç adam da öyle yapmış, fakat Kur'an'ın sadece bir cüz'ünü okuyabildiğini fark etmiş. Nihayet, şeyh ona:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Oğlum, bu gece de Allah'a tevbe et ve kendini hazırla... Ve Allah'ın huzurunda Kur'an okuduğunu düşün... demiş.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ertesi gün, hoca, talebesinin gelmesini beklemiş, fakat gelen olmamış. Durumu öğrenmek üzere gönderdiği bir adam, gencin hasta yattığı haberini getirince, üstad bizzat giderek talebesini ziyaret etmiş ve onu ağlarken bulmuş. Genç adam hocasına:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">-Hocam, Allah size çok sevablar ihsân eylesin. Ben şimdiye kadar Kur'an'ı yalan yanlış okuduğumu, ancak bu son gece fark ettim. Çünkü Fâtiha sûresini açıp okumak istediğim zaman "Ancak sana ibâdet ederiz" âyetine gelince, kendi nefsime bir baktım ve Cenâb-ı Hakk'ı bu âyetle tasdik ettiğimi göremedim. Bu sebeble de "Ancak sana ibâdet ederiz" (İyyâke na'büdü) demekten, (yani bu âyeti okumaktan) utandım... Mütemâdiyen "Mâliki yevmiddîn" âyetine kadar gelip bir türlü "İyyâke na'büdü" âyetini okuyamadım... Böylece rükûa vardığım zaman, artık tan yeri ağarmıştı..." demiş.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İbnü'l-Arabî'nin rivâyetine göre, bu delikanlı bir saat sonra rûhunu teslim etmiş. Bir müddet sonra da üstad, bu gencin kabrini ziyârete gittiği zaman, mezardan şu sesin geldiğini işitmiş:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Ey üstâdım, ben diri (olan Allah'ın) indinde diriyim. Allah beni herhangi bir bakımdan hesâba çekmedi...</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">TARİHE GÖMÜLENLER</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Onkolog Dr. Halûk Nurbâki, Konya'nın tek gazetesi olan "Babalık" gazetesinin başyazarı olan pederinden işittiği tüyler ürpertici, ibretlik bir hâtıra ile mukaddeslere dil uzatanların akıbetini gözler önüne seriyor:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">1920'de Saruhan mebusu olarak TBMM'ye giren Mustafa Necati (1894-1929), Cumhuriyetin ilk Maarif vekillerinden (Millî Eğitim Bakanı) biri olarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Harf Devrimi olarak adlandırılan Latin harflerinin kabulünde etkin rol oynamasıyla bilinir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Mustafa Necati, bu faaliyetler çerçevesinde Hazreti Mevlâna beldesi Konya'ya gelmiş ve Lâtin harflerinin üstünlüğünü anlatmak üzere bir konferans düzenlemişti. Şehrin her tarafına yapıştırılan ilânlarda:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Eski Harflerle Birlikte Kur'ân'ı da Tarihe Gömdük" yazıyor ve konferansın ertesi gün saat 10'da verileceği belirtiliyordu.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Akşam, mükemmel bir ziyafet verildi. Yemekten sonra Bay Necati, ani bir apandist krizine yakalandı ve hemen hastahaneye kaldırılarak ameliyat edildi*.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok; bütün hastahane hatta Konya ayakta idi. Bay Necati kurtulmuş, fakat ne çare ki haddini aşarak Kur'ân'a dil uzatmıştı.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Gece yarısı, imkânsız denebilecek bir şey oldu ve Bay Necati'nin yattığı yatak yan demirinden kırıldı. Hasta yere düşmüş ve ameliyat yeri patlamıştı.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ertesi gün saat 10’da, yani konferansın yapılacağı bildirilen saatte Bay Necati öldü (tarihe gömüldü).</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KUR'AN'I ANLAMAMAK</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">İmam Abdurrahman Ekkaf’a sormuşlar:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Kur'an'ın, mânâsını bilmeden, anlamadan okuyan kimseye hiç tesiri olur mu?</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Şöyle cevap vermiş:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">- Birisi, ilaç alsa veya zehir içse, aldığı veya içtiği şeyin ne olduğunu bilmese bile, bunlar ona tesir eder. Kur'an niçin tesir etmesin? Kur'an daha çok tesir eder. Bir de, mânâsım bilerek okuyanlar üzerinde Kur'an'ın tesirinin nasıl olduğunu düşününüz.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İnsan, ilaç içtiğinde, maddî yapısındaki hangi noktalara müdahale edildiğini, hangi şifrelerin çözüldüğünü, hangi mekanizmaların harekete geçtiğini bilmemesine, bunları kendisi harekete geçirmemesine rağmen, o bilmeden, o ilaç, onun üzerinde tesirini gösterir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bünyeyi tanımayan bir taş parçasını Allah (c.c.) şifaya bahane yapar. Ona verdiği kimyevî şifreyi dua olarak kabul eder.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İnsan, sadece maddeden ibaret değildir. Nasıl, maddî bünyesine, maddî şeyler tesir eder; öyle de, ruhuna manevî şeyler tesir eder.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">insanın manevî yanı, yani ruhu ve ruh ilimleri inkâr edilmeden, manevî şeylerin etkisi inkâr edilemez.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Alınan maddî gıdanın ağızdan girdikten sonra tesirini İnsan ayarlamadığı, minerallere ve elementlere yön vermediği gibi, manevî gıdanın tesirini de insan ayarlamaz. Onun içindir ki, Kur'an'ın tesiri için mânâsını anlamak çok önemli bir avantaj ise de, tek şart değildir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İnsan, anlamıyorsa, <em>"Rabbim konuşuyor" </em>düşüncesiyle dinleyebilir. Kalbinin ve aklının kulağını öyle açar.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Mânâsını anlıyorsa, <em>"Rabbimin emirleri ve hakikatler bunlardır" </em>diye tefekkür eder. O manevî sofradan istifadesi ziyadeleşir. Akıl, kalp ayağına daha güçlü destek vermiş olur.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KUR'AN'A SAYGI GÖSTERMEK</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Bir gün Osman Gazi, bir köylünün evine misafir olur. Akşam yemeğini yiyip, biraz sohbet ettikten «mira yatma zamanı gelir. Köylü Osman Gazi'nin yatacağı yatağı hazırlar, Allah rahatlık versin efendim der. Kapıyı kapatır, çıkar.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Osman Gazi, yatmak üzere hazırlanır, tam yatacağı zaman gözüne karşısındaki duvarda asılı Kur'an-ı Kerim torbası ilişir (görünür). Osman Gazi, yatağa iki dizinin üzerine oturur. Sabaha kadar böyle kalır.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Sabah olur ev sahibi gelir. Bir de bakar ki, yatak hiç bozulmamış. Akşam serdiği gibi duruyor. Ev sahibi, Osman Gazi'ye:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">—Aman Efendim, niçin istirahat etmediniz? (Niçin yatıp uyumadınız?) Yatak benim yaptığım gibi duruyor. Yoksa bir rahatsızlık mı oldu? diye sorar. Osman Gazi:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">—Hayır bir rahatsızlık falan yok. Duvarda asılı Kur'an-ı Kerimi gördüm, Kur'an-ın karşısında ayağımı uzatıp yatmak bize yakışmaz. Kur'an'a karşı saygısızlık etmek, bir Müslüman için hiç de uygun (iyi) bir hareket (davranış) olmaz diye cevab verdi.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KUR’AN İDAM EDİLDİ</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Bir gün Hakim Karakuşi'ye bir hırsız gelerek, hırsızlığa girdiği evin penceresinden çıkarken kolunun kırıldığını bu yüzden ev sahibinden şikayetçi olduğunu söyler. Karakuşi ev sahibini çağırtır. O, kabahatin marangozda olduğunu söyler. Marangozu çağırır. O da, pencereyi takarken gözünün, göz alıcı renklerle boyanmış elbiselerle dolaşan bir kadına takıldığından dalgınlıkla bu hatayı işlediğini beyan eder. Kadını çağırtır. Kadın kabahati, kumaş satan kişiye atar. Onu çağırtır, o da kabahatin boyacıda olduğunu söyleyince, Karakuşi boyacıyı mahkemeye celbeder, O bir mazeret gösteremeyince onun asılmasına karar verirler. Vazifeliler biraz sonra gelirler ve: "Efendim idam sehpasına göre bu adamın boyu uzun geliyor, asamıyoruz, şimdi ne yapalım?" diye sorarlar. Karakuşi: "Öyleyse kısa boylu bir boyacı bulup asın" der.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İşte Allah'tan geldiği gibi muhafaza edilmeyip tahrif edildiğinden dolayı yer yer akıl ve mantıkla, ilim ve fenle çatışan önceki kitaplar için bir sehpa hazırlandı. Fakat masum olduğu halde Kur'ân idam edilmek istendi.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">KÖR DERVİŞİN KUR’AN’A BAKINCA GÖRMESİ</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Yoksul dervişin biri, bir dervişin evine misafir oldu. Evde rahlenin üzerinde duran Kur'an'ı görünce şaşırdı. Çünkü kör dervişten başka evde yaşayan kimse yoktu.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Kendi kendine: "Burada bu Kur'an'ın ne işi var? Bu kör adamdan başka burada kimse yok ki." diye düşündü. Bu düşünceden dolay; rahatsız oldu, fakat bir türlü soramadı:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"İyisi mi sabredeyim belki bunun sebebini öğrenirim." dedi.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bu düşünceyle yatıp uyudu. Gece yarısı bir Kur'an sesi duyunca uykusundan sıçrayıp uyandı ve gördüğü manzara karşısında şaşırıp kaldı. Kör derviş Kur'an'ı önüne almış okuyordu. Dikkat etti, bir tek harfi bile yanlış değildi. Kör derviş okuduğu satırı parmağı ile takip ediyordu. Artık dayanamayarak sordu:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Kör olduğun hâlde Kur'an'ı böylesine yanlışsız nasıl okuyabiliyorsun? Parmağınla takip ettiğine göre mutlaka harfleri görüyor olmalısın." dedi.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Kör derviş gülümseyerek cevap verdi:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Ey temiz kalpli insan bunda şaşacak ne var. Rabbül alemin istediği şeyi sebepli ya da sebepsiz yapamaz mı? Ben Kur'an okumayı çok seviyordum, fakat hafız değildim. Gözlerim de görmüyordu. Rabbime çok dua ettim. "Yarabbi Kur'an okuyacağım vakit gözlerime ışık ver, gözlerimi aç ki Kur'an'ı elime alıp okuyabileyim." dedim. Rabbim duamı kabul etti, ne zaman Kur'an'ı elime alsam Rabbim gözlerime nur verir, harfleri görürüm.</span></p><p><strong><span style="color: #7f0000"><span style="font-family: 'Tahoma'">KAÇIRILAN KİTAB</span></span></strong></p><p><strong><span style="color: #7f0000"></span></strong><span style="color: #7f0000"><span style="font-family: 'Tahoma'">BARNABA İNCİLİ Hıristiyan dünyasının taassub bulutlarıyla gölgelendiği kara günlerde, her gücün üstünde kabul edilen ruhban sınıfı, mukaddes kitab İncil'i tahrif etmek için, âdeta, büyük yarışa girmişlerdir. Her önüne gelen, ayrı bir İncil yazmakta ve bu mukaddes kitab şahsî fikirlere göre değiştirilmektedir. Sayısı yüzleri bulan ve birbirinden farklı olan İncillere, her geçen gün bir yenisi katılır. Fakat yazarının adı ile zikredilen bu İncillerin sayısı o kadar çoğalır ki, tedbir almak kaçınılmaz hâle gelir. Ve İznik'te toplanan bir hey'et, uzun süren bir çalışma sonucunda, o âna kadar yazılmış bulunan İncillerden 396'sının okunmasını yasaklar. Ancak bu İncillerden bir tanesi üzerinde özellikle durulur ve bunu okuyanların şiddetle cezalandırılacağı ilân edilir. M.S. 492 yılında Papa olan I. Celasyüs tarafından da yasaklanan bu İncil, Havârîlerin en eski talebelerinden biri olan Barnaba'ya aittir ve diğer İncillerde bulunmayan bir özelliğe sâhip olduğu için yasaklar listesine alınmıştır. Yasaklanan İnciller büyük bir hızla toplatılır. Bir kısmı ise, çok ağır olan cezalardan korkan halk tarafından imha edilir. Ancak bu arada dindar bir papaz, her şey'i göze alarak Barnaba İncillerinden bir tanesini kaçırmaya muvaffak olur. Bu İncil, daha sonra Viyana'daki İmparatorluk Kütübhanesine ulaştırılarak İngilizceye çevrilir. Fakat Kilise, Barnaba İncilinin izini tekrar bulmuştur. Bir hafta içinde bu İncilin bütün nüshaları imha edilmek üzere toplatılır. Ancak Kilisenin bütün gayretleri boşa gidecektir. Çünkü, İnciller imha edilirken iki tanesi tekrar kaçırılır. Bunlardan biri Biritanya Müzesine, diğeri ise Amerikan Kongresi Kütübhanesine gönderilir. İnciller, gönderildikleri yerlerde her nedense askerî sır gibi büyük bir titizlikle saklanarak halka kapalı tutulur. Bu sırrın ortaya çıkarılması ise, bir Müslüman General'e nasib olacaktır. Amerika Birleşik Devletlerinde askerî ateşe olarak görev yapan Pakistanlı General Abdurrahim, bu İncil'in mikrofilmlerini gizlice çekerek Pakistan'a kaçırmaya muvaffak olur. Mikrofilmler daha sonra Pakistan'daki Beşum Aısha Baıany Vakfı tarafından kitab hâline getirilerek İslâm dünyasına kazandırılır. Mikrofilmler banyo edilince, Barnaba İncili'nin geçirmiş olduğu bu büyük maceranın hikmeti anlaşılır. Çünkü bu İncil, Peygamber Efendimizin geleceğini çok öncesinden müjdelemekte ve kâinatın onun için yaratıldığını, bizzat mübarek ismiyle zikrederek ilân etmektedir. Batı dünyasının Asr-ı Saâdet münafıklarına has olan bir inad ve gayretle bu İncil'i yok etmeye çalışması, gerçekten son derece ibret vericidir. Barnaba İncil'i de tahrif edilmiş olmasına rağmen, içinde İlâhî hakikatlerden bir kısmını muhafaza etmektedir. Eserin 44. sayfasında Hz. İsâ (as), kendisinden sonra gelecek olan peygamberi, Havârîlerine şöyle tarif etmektedir: "Size söylüyorum, Allah'ın Resûlü bütün mahlûkata rahmettir. O, anlayışlı ve tesellici, hikmetli ve kudretli, Allah aşkı ve korkusuyla dolu, dakik ve yumuşak ruhludur. Rahmet ve yardımseverlik ruhu ile, adalet ve acıma hissi ile, nezaket ve sabır ruhu ile hareket eder. Cenâb-ı Hak, bütün yaratıklarına verdiğinin üç katını ona vermiştir. O, bu dünyaya geldiğinde saadet devridir. Bana inanınız. Bütün peygamberlerin Allah'ın onlara verdiği nübüvvet gözü ile gördüğü gibi, ben onu gördüm. Ben onu görünce ruhum teselli ile doldu ve "Ey Muhammed, Allah seninle beraber olsun ve beni senin ayakkabının bağı olmak şerefi ile şereflendirsin. Eğer ben bu muradıma erersem Allah'ın mübarek bir kulu ve büyük bir peygamberi olacağım. Ve Hz. İsâ (as) bunu söyledikten sonra Allah'a şükr etti." Hz. Peygamberden çok önceleri ona "Ey Muhammed" diye hitab ederek peygamberliğini tasdik ile haber veren Hz. İsâ (as) ve Barnaba İncili, O'nun en büyük peygamber olduğunun inkâr edilemez bir delilidir.</span></span> </p><p><span style="color: #7f0000"><span style="font-family: 'Tahoma'">Yine aynı eserde Hz. İsâ (as), bir kadının, "Beklenen Mesih sen değil misin?" sorusuna şu cevabı vermektedir: - "Ben yalnız İsrail oğullarına gönderilmiş kurtarıcı bir peygamberim. Lâkin benden sonra Allah tarafından âleme Muhammed adında bir Resûl gönderilecektir. Esasen Allah, bu kâinatı onun için yaratmıştır" demiştir (Barnaba İncili, Fasıl 96, Cümle 8). Barnaba İncil'inde Hz. İsâ'nın ne ilâhlığından söz edilmekte, ne de çarmıha gerildiğine yer verilmektedir. Yine Barnaba İncil'inde Hz. İsâ (as): "Ben bütün yeryüzündeki kabilelerin beklediği Mesih değilim." (Barnaba İncili, Fasıl 96; Cümle, 12) demektedir. Hz. Muhammed'in (asm) bizzat ismini söyleyerek "Muhammed, Arab yarımadasında zuhur edecek, putları ve putlara tapanları te'dib edecektir." (Fasıl, 163; Cümle, 7) demektedir. </span></span></p><p><span style="color: #7f0000"></span></p><p><span style="color: #7f0000"></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="mihrimah, post: 84362, member: 656"] [B][FONT=Tahoma]RİSALE...[/FONT] [FONT=Tahoma]KUR'AN'IN VE FENNİN BAKIŞI[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Bir zamanlar, hem dindar, hem sanatkar, hem sözü her şeye geçen meşhur bir hakim, Kur"an-ı Kerim'i, manasındaki kutsiyete uygun gelecek değerde ve kalitede bir kitap şeklinde yazmak İstedi. Bunun için en kıymetli cevherleri kullandı. Manaya harika bir elbise giydirdi. Ondaki geniş hakikati ifade edebilmek için her çeşitten aldı. Sanatının bütün inceliklerini gösterdi. Öylesine yüksek bir hakikate gölge düşsün istemiyordu. Onun için en pahalı şeyler mürekkep olarak kullanılsa değerdi. Bazı harflerini elmas ve zümrütle, bir kısmını lü'lü ve akikle, bir taifesini pırlanta ve mercanla, bir nevini altın ve gümüşle, bir bölümünü ışıkla, nurla, yıldızla, hayatla, kanla, canla, tenle, terle, şefkatle, sevgiyle, ikramla, meyveyle, merhametle yazdı. Kitap öylesine süslü, öylesine iç açıcı, öylesine renkli, öylesine mükemmel olmuştu ki, okunmak için yazılan kitabı seyredenler hile hayran kalıyordu.[/FONT] [FONT=Tahoma]Sonra o hakim, bu süslü ve ziynetli Kur*an'ı, bir ecnebi filozofa ve bir Müslüman alime gösterdi. Hem tecrübe etmek ve hem de mükafat vermek için, onlardan, o kitabı izah eden bir eser yazmalarını istedi.[/FONT] [FONT=Tahoma]Filozof, yazdığı eserinde, sadece, o kitabın yazıldığı zemin-den, kullanılan cevherlerden, o cevherlerin özelliklerinden ve birbiriyle olan münasebetlerinden bahsediyor, fakat manasına hiç ilişmiyordu. Halbuki, o kadar kıymetli cevher mana için kullanılmıştı. O kitap, elbette ki manasız harf yığınları değildi. Hiçbir kitap böyle okunmamalı idi. Bir kitabı, beyaz bir kağıdın üzerinde, ince uçlu mavi bir dolmakalemle çizilmiş aşağı yukarı giden çizgiler, muhtelif şekiller der gibi okumak, o kitabın yazarını 'Beni manasız şeyler yazmakla suçlayamazsın' diyerek hiddetlendirir di.[/FONT] [FONT=Tahoma]Müslüman alim ise, ona baktığı zaman anladı ki, o Kitab-ı Mübin'dir, Kur"an'ı Hakim'dir. Bu hakperest zat, ondaki yüksek manaları okudu, anladı. Kullanılan cevherlerden ve onların özelliklerinden bahsederken, onların o yüksek hakikatların cisimleşmiş dili olduklarını, gölge düşürmeyecek cevherlerin onun için tercih edildiğini bildi.[/FONT] [FONT=Tahoma]O ikisi, eserlerini takdim ettiklerinde, hakim, tabiat perest filozofun cevherleri tanımakta maharetli olduğunu, fakat manasını hiç anlayamadığını gördü. Kitabını başına vurup, huzurundan kovdu. Sonra, o müdakkik âlimin kitabını inceledi. Gayet güzel bir tefsir ve hakkı takdir olduğunu gördü. Kitabının her harfini on altınla mükafatlandırdı.[/FONT] [FONT=Tahoma]O ziynetti Kur"an, bin bir sanatlarla süslenmiş bu muhteşem kâinattır, O hakim ise, Hakim-i Ezelî olan Allah (cc)'tır. O iki adamdan birisi Kur"an talebesi, diğeri dinsiz feylesoftur.[/FONT] [FONT=Tahoma]Evet, kâinat, cisimleşmiş hakikattir. Mesela, güya Allah'ın rahmeti cisimleşmiş, yağmur olmuştur. [I](12.SÖZ l.Esas) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]KUŞATAN BAKIŞ[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Kur'an'ın mucizevî ifadelerinde varlığın hakikati, dünyanın yaratılmasından, ahiretîn en nihai ufuklarına, zerreden güneşe, ferşten arşa, öylesine bir uyum içindedir ki, yaratılış ağacı en net tablolarla resmedilmektedir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Gayet büyük bir ağaç farz edelim ki, o ağaç bir görünmez perde ile saklanmış olsun. Elbette her ağacın uzuvları; dalları, yaprakları uyum içindedir. İnsanın uzuvlarındaki uyum gibi... Her bir uzvun yüzü maksadına, meyvesine dönüktür. Fakat, bu ağaç kâinat kadar büyük olduğu için, herkes o ağacı tarif ederken kendi bulunduğu yeri tarif eder. Bakışı o ağacı kuşatamayanlar-dan biri kökünden, biri dalından, biri yaprağından bahseder. Fakat birisi, o büyük ağacı muhteşem bir uyum içerisinde, en kü-Çük ayrıntısına kadar, net ve tam olarak tarif etse, anlaşılır ki onun bakışı bütün ağacı kuşatmıştır ve onun için ağacın üzerindeki bütün örtüler ve perdeler kaldırılmıştır. Onu dinlemeyen bütün tarifçiler kendi nazarlarına takılıp kaldıkları için aldanmaya mahkumdur.[/FONT] [FONT=Tahoma]Evet, şecere-i hilkatin tarifçisi Kur"an'dır. [I](13,Söz) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]BAKIŞ FARKI[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Kur"an, güneş için, "Dönen bir siracdır, bir lambadır." der. Zira güneşten, güneş için bahsetmiyor. Birinci hedefi mahiyetini • izah da değildir. Nasıl bir nizamın zembereği olduğunu anlatarak, Saniiıü gösteren bir ayine olduğunu söylüyor.[/FONT] [FONT=Tahoma]"Güneş döner." derken, yaz kış, gece gündüz deveranındaki ince hikmet ve rahmete işaret eder. "Sirac" tabiri ile, âlemi bir saray gibi göstererek, o süslü ve sanatlı saraydaki nimetler ile ihsanat-ı İlahîyi akla getirir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Sersem ve geveze felsefe ise, güneşten, etrafına parçalan dağılmış bir ateş kütlesi olarak bahseder. Azametini ve mahiyetini anlatır. İnsana bir dehşet ve hayret hissi verir ama, ruha yüksek bir irfan dersi vermez. Zahiri tantanalı, fakat batını koftur.[/FONT] [FONT=Tahoma]Kurban, özü gösterirken, felsefe aklı kesrette dağıtır, kabukta dolaşır. [I]( 19 Mektup 14.Reşha) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]KUR'AN DEFİNESİ[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Çeşitli cevherlerin bulunduğu kıymetli bir definedeki ziynet-]eri keşfetmek için birkaç adam denize dalar. Denizin dibinde araştırma yapan birisinin eline uzunca bir parça elmas geçer. Definenin tamamının aynı şekildeki elmaslardan ibaret olduğuna hükmeder. Sonra arkadaşlarından başka şekildeki elmasların bulunduğunu dinlediğinde, asıl elması kendisinin bulduğuna, diğerlerinin onun nakışlan veya tamamlayıcıları olduğuna hükmeder. Bir diğeri yuvarlak bir elmas bulur. Bir başkası başka bir şekilde... Bazıları muvazeneyi kaybedip kendi bulduğuna itimat edince, diğerlerini inkar eder. Sonra tevillere, zoraki yorumlara başlar.[/FONT] [FONT=Tahoma]Hakikat denizine Kur"an da dalmış, nazarı tamamını ihata ettiğinden ve gözü açık olduğundan her şeyi asıl hüviyetiyle ve çok net olarak görmüştür. Her asra, her meşrebe, her kabiliyete hitap etmesi ondandır. Adeta, kendisi de her asnn sahiline uzanan bir denizidir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Dengeyi kaybetmemenin yolu Sünnet-i Seniyyeyi muvazene yapmaktır. [I](Mesnevi -Zeylü'l-Habbe) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]MEYDAN KUR'AN'IN[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Başı semaya değen bir minare ve o minarenin altında da yeryüzünün merkezine kadar kazılmış bir kuyu farz edelim. İki fırka, bütün memleketlerden duyulan bir ezanı okuyan adamın, minarenin başından kuyunun dibine kadar hangi mevkide olduğunu tartışıyorlar.[/FONT] [FONT=Tahoma]Birinci fırka, "O zat minarenin başındadır. Çünkü ezanını herkes işitiyor ve o ses yüksekten geliyor. Belki herkes, onun yüksekliğinden Ötürü onu orada göremiyor, fakat herkes onu nerede görürse görsün makamının yüksek olduğunu biliyor. Nazarı yüksek olanlar onu minare başında görürken, nazarı kısa olanlar da kendi durumlarmca o zatın mertebesini ve yerini küçük bir emare ile kavrıyor." der.[/FONT] [FONT=Tahoma]Diğer şeytanî güruh ise, "Yok, makamı minarenin başı değil, nerede görünürse görünsün kuyunun dibidir." der. Halbuki, o zatı kuyunun dibinde ne gören vardır ve ne de görebilir.[/FONT] [FONT=Tahoma]İşte, o iki cemaatin münakaşasını halletmek için birisi çıkar ve der ki:[/FONT] [FONT=Tahoma]"Ey hayırsız topluluk! Eğer o müezzinin makamı kuyu dibi olla, her hali taş gibi katı ve karanlık olmalıdır. Öyle olsa, ona kalan yer sadece kuyu dibidir, aradaki hiçbir merhale değildir. Zira, kuyu dibindeki adamda hiç nur olmaz. 'Az da olsa nur var[/FONT][FONT=Tahoma]1 diyorsanız, kuyu dibinden başka hangi noktada gösterirlerse davayı diğerleri kazanır. Sizin müdafaa noktanız sadece kuyu dibidir. Ya kuyu dibinde olduğunu isbat edin, ya da susun."[/FONT] [FONT=Tahoma]İşte, temsildeki gibi, şeytanla münazara bahsi, arştan ferşe kadar bütün mesafeyi şeytandan ve talebelerinden alıyor, onları dar ve girilmez bir deliğe sıkıştırıyor. Onlara ."Kur'an nasıl bir kitaptır?" diye sorulsa, "Güzel ahlaki ders veren bir kitaptır." diyecekler. "Öyle ise Allah'ın kelamıdır, ki sizi bile güzel demeye mecbur ediyor." denilir.[/FONT] [FONT=Tahoma]"Peygamberi nasıl bilirsiniz?" denilse, "Güzel ahlaklı ve çok akıllı bir adam." derler.[/FONT] [FONT=Tahoma]Onun nuru, asan ve hakikati, onun minare başında olduğunu gösteriyor. İkisinin arasında bir noktada görenler, kendi bakışlarındaki zayıflıktan onu orada göremiyor. Fakat, makamını da inkâr edemiyorlar. Kuyu dibinde olması muhaldir. Eğer ehli dalaletin dediği gibi olsa, ikisinin arasında veya zirvede değil, kuyunun dibinde olması gerekir. Öyle ise O, en âli makamdadır. Bütün meydan Kur"an'ın ve Hz. Muhammed (asv)'mdır. [I](26.Mektup 4.Mebhas 6 Mesele) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]HER YERDEN SU[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Bir suyu elde etmek için bazıları uzaklardan, dağlan delerek borularla su getirir. Bazıları da her yerde kuyu kazıp su çıkabilir. Birinci kısım, zahmetlidir, tıkanıp su kesilebilir. Her yerden su çıkarmaya ehil olanlar daha rahat ve durumları sağlamdır.[/FONT] [FONT=Tahoma]Öyle de, kelâm âlimleri sebepler ve silsilelerin devamındaki f muhalden ötürü bir noktada kesip, Vacib-ül Vücud'un varlığını l îsbat ederler. Uzun bir yolda giderler. Kur'an-ı Hakim'in hakikatyolunda ise her yerden su bulunup çıkarılır. Her bir ayet, Hz. Musa'nın asası gibi, nereye vurulsa hayat suyu fışkırır. [I](26.Mektup 4.Mebhas 2Mesele) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]İNSAN ELİ YETİŞEMEZ[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Nasıl ki, nakışlı bir sarayda, bütün nakışların düğümü hükmünde olan bir kilit taşını yerleştirmek için bütün o sarayı ve duvan bilmek gerektir. Zira sanki o taşın, bütün diğer taşlara bakan bir yüzü, hepsini gören bir gözü vardır. Ve hepsi ile uyum içindedir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Hem nasıl ki, göz bebeğini göze yerleştirebilmek için, bütün cesedi ve bütün uzuvların vazifelerini, birbiriyle olan irtibatlarını bilmek gerekir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Bu uyum, adeta her bir şeyi ait olduğu bünyedeki diğer uzuvlara göre kalp ve çekirdek haline getirir. Ahengin muhafazası, vücudun dağılmaması, uyuma bağlıdır.[/FONT] [FONT=Tahoma]öyle de, hakikat ehli, Kur'an'ın her ayetinin ve her kelimesinin diğer ayetlere bakan yüzünü ve uyumunu izahlanyla göstermişlerdir. Hatta, harf ilmi ile uğraşanlar, Kur'an'ın bir harfinde bir sayfa kadar sırlar bulunduğunu erbabına isbat etmiştir.[/FONT] [FONT=Tahoma]İnsanların sözleri arasında da, belki Kur'an'm kelimeleri ve cümleleri gibi ifadeler bulunabilir. Fakat, Kur'an'ın ifadelerinde-ki incelikler ve sayısız çokluktaki hikmetlerle her ayetin ve her harfin birbirine bakan yüzünü ayarlamak bütün varlığı kuşatan bir ilmi gerektirdiğinden, insan eli oraya ulaşamaz.[/FONT] [FONT=Tahoma]Kur'an İçin bir ilm-î muhit lazımdır. [I](19.Mektup 18.İşaret 2.Nükte) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]DAĞLAR DİREK[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]"Dağlan birer kazık yapmadık mı?"(Nebe-7) ayeti avam halkın bile zemin yüzünde çok rahatlıkla okuyabildiği bîr cümleyi nazara verir.[/FONT] [FONT=Tahoma]"Direk ve kazıklarla tehlikelerden korunan bir gemi gibi, yer-[/FONT] [FONT=Tahoma]yüzü de içerisinde meydana gelecek karışıklıklardan dolayı parçalanmak tehlikesinden korunmak için dağlarla kazıklanmıştır." Hayatı beslemek üzere.dağlar arza direk yapılmıştır. Çünkü, dağlar suların mahzenidir. Havanın tarağı dağlardır, kirinden . arındırır. Toprağı himaye eder, denizin istilasından korur. Zaten 1 hayatın direkleri de bu unsurlardır. Kur'an, dağların zemine direk olmasını anlatırken, hayatın direği olduğunu da akılların nazarına verir. Devamındaki ayetlerde de açıklar. [I](MesNevi -Şemme) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]TEKRAR[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Her parlayan şey, yakıcı ateş değildir. Tekrar usanç verse de, her kelâma şamil değildir. Besleyici gıdaların tekrarı memnuniyet ve kuvvet verir. Lezzet için yenilen meyvelerin tekrarı usandırır. Kur'an, kalbe gıda, akla kuvvet, ruha ışık ve nefse şifa olduğu için usandırmaz. [I](Îşarat-Bakara) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]DELİL İDDİADAN GİZLİ[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Eğer Kur'an, "Ey insanlar! Fezada bir çekim kuvveti ile uçan, sürekli hareket eden, güneşi, yeri ve gök cisimlerini umumî bir çekimle birbirine bağlayan, yaratılış ağacmdaki unsurlara ve kimyevî faaliyetlere dikkat ediniz" veya," Küçücük bir damla suyun içerisinde mikroskobik canlılarla dolu bir âlem yaratan Kâinatın Sanatkân'nın her şeye kadir olduğunu tasdik ediniz." dese idi, delil İddiadan daha fazla izaha muhtaç olurdu. [I](Muhakemat-1. Makale 1.Mukaddeme) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]KARANLIKTAN AYDINLIĞA[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Bir hayalî vakıada, kendimi geniş bir sahrada gördüm. Zeminin yüzünü karanlık, sıkıcı, boğucu bir bulut kaplamıştı. Ne hava, ne ışık ve ne de su vardı. Vahşi mahlukların ortasındayım sandım. Denizler, fırtınalar benim düşmanım olmuşlardı. İçime, 'Zeminin öbür tarafında hava, ışık ve su var.' diye bir his geldi. Tünel gibi bir mağaraya sürüklendim. Yürüdüm. Baktım ki, buradan benden önce de çokları geçmiş. Çokları boğulup kalmışlar. Bazılarının ayak izleri vardı. Kimilerinin bir müddet seslerini işittim, fakat sonra o sesler kesildi.[/FONT] [FONT=Tahoma]Sonra elime, ışıklı, parçalayıcı bir alet verildi. Onun ile yolumu aydınlattım, Önümü açtım, dağlan parçaladım. Dağların ve denizlerin üzerine çıkarak seyre başladım.[/FONT] [FONT=Tahoma]Bir ses bana, o elektrikli aletin, Kur'an hazinelerinden verilmiş ayetler olduğunu söyledi.[/FONT] [FONT=Tahoma]O zemin, tabiat ve tabiat perestlik felsefesi idi. O tünel, felsefecilerin hakikate ulaşmak için açtıkları yollardı. Boğulanlar Aristo, Eflatun gibi felsefeciler, sesini işittiklerim bir müddet hak yolda yürüyenlerdi.[/FONT] [I][FONT=Tahoma](30.Söz 1. Maksat)[/FONT] [/I][B][FONT=Tahoma]BAYRAMLAR VARDIR[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Nasıl ki, her sultanın memleketinde ilan edilen bayram günleri vardır. Öyle günlerde sultanın hediyesi ve ihsanı diğer günlerin çok ötesindedir. Bu günler, ya bir tahta çıkışın, ya bir zaferin, ya bir başlangıcın yıl dönümü olabilir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Öyle de, Cenab-ı Hakkın, bazı has günlerdeki ihsanatı sair günlerin çok ötesindedir. Hususîyle, Kur'an'ın inzal edildiği ramazan ayı, Kadir Gecesi, bayram günleri ihsanatın bire bin artırıldığı günlerdir. [I](29.Mektup 2.Kısım 7.Nükte) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]YOL İKİDİR[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Önümüzde iki yol var. Birisinde giderken, bütün canlıların ve insanların dünyaları harap edilmiş görülüyor, mazlumların iniltileri ve ayrılık vaveylaları duyuluyor. Ya insanlıktan sıyrılıp,[/FONT] [FONT=Tahoma]kalbimizi katılaştırarak vahşicesine kendi selametimizi umumun felaketine tercih edeceğiz. Veya kalp ve aklın kulağını kapatacağız.[/FONT] [FONT=Tahoma]Sefahat ve dalaletle bozulmuş ve İsevî dininden uzaklaşmış tek gözlü Deccal gibi kör dehalı Avrupa'nın insanlığa gösterdiği yol, insanı âlâ-yı illiyyinden esfel-i safiline atar. Bu illete karşı bulduğu ilaç, uyutucu hevesat ve fantezilerle hisleri iptaldir.[/FONT] [FONT=Tahoma]İkinci yol, Kur'an'ın açtığı ölümsüzlük yoludur ki, şevk ve sürür ile yapılan vazifelerden saadet saraylarındaki mükafatlara geçiş kapısının açılmasıdır. [I](17.Lem'a 5.Nota) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]RUHLARA HEDİYE[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Nasıl ki hava, ağızdan çıkan bir kelimenin herkese ulaşmasına vesiledir. Bîr minareden okunan ezan, radyolar aracılığı ile aynı anda bir çok yerden dinlenebilir. Bir yerde yanan lamba binlerce aynada birden görünebilir. Öyle de, bir Yasin-i Şerif okunsa ve milyonlarca ruha hediye edilse, her birine tam bir Yasin-i Şerif düşer. [I](l.Şua l.Sual) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]BİR ÜSTAD[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Kırk elli sene evvel Eski Said, daha çok aklî ve felsefî ilimlerle iştigal ettiği için, kendisine hakikat ve tarikat erbabının mesleği gibi bir meslek aradı. Onların her birisinin kendine göre cezbedici hususiyetleri vardı. Hangisinin arkasından gideceğini düşünüyordu. İmam-ı Rabbani de ona gaybî bir tarzda, "Tevhid-i kıble et, yalnız bir üstadın arkasından git." demişti. Eski Saİd'in çok yaralı kalbine;[/FONT] [FONT=Tahoma]"Hakikî Üstad Kur'an'dır. Kıble birliği de onunla olur." diye geldi. Hem ruhu, hem kalbi garip bir seyre başladı. Nefsi onu, şek ve şüphelere karşı manevi bîr mücadeleye mecbur ediyordu. İmam-ı Gazalî (r.a.), Mevlana Celaleddin (r.a.), İmam-ı Rabbani(r.a.) gibi kalp, ruh ve akıl gözleri açık olarak yürüdü. Başkalarının akıl gözünü kapadıkları noktalardan gözü açık geçti. Kur'an'm irşadıyla umumî fazilet yolunu tercih etti. Kur'an'm hem kalbe, hem akla, hem ruha hitab etmesi gibi, o da zikir, fikir ve his yolunun bütünü ile meşgul oldu. [I](Mesnevi-Mukaddeme l.Nokta) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]SÖNDÜRÜLMEZ GÜNEŞ[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Said Nursi, Van'da Vah1 Tahir Paşa'nın yanında iken bir gazeteden, İngiliz Müstemlekat Nazırının, İngiliz Mebuslar Meclisinde, elindeki Kur'an'ı göstererek: "Bu Kur'an Müslümanların elinde kaldıkça biz onlara hakikî hakim olmayız. Ya Kur'an'ı ortadan kaldırmalıyız veya onları Kur'an'dan soğutmalıyız!" dediğini okur. Bunun üzerine ruhunda bir feveran ve gayret uyanır ve: "Kur'an'ın sönmez ve söndürülmez manevî bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim." der. [I](İlk hayatı) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma] [/FONT] [FONT=Tahoma]SURLAR YIKILINCA[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Birinci cihan harbinden evvel, yan uyku gibi bir sadık vakıada, kendimi Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altında gördüm. Birden o dağ müthiş bir şekilde infilak etti'. Dağlar gibi parçalarını dünyaya dağıttı. O dehşetli halde baktım ki merhum validem de yanımda imiş. Dedim: "Ana, korkma. Cenab-ı Hakkın emridir; O Rahimdir ve Hakimdir."[/FONT] [FONT=Tahoma]O halde iken, mühim bir zat bana emreder gibi, "Kur'an'm ifadelerindeki yüksek hakikatleri göster!" dedi.[/FONT] [FONT=Tahoma]Uyandım, anladım ki, büyük bir infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kur'an'ın etrafındaki surlar yıkılacak. Doğrudan doğruya Kur'an kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur'an'a hücum edilecek; ifadeleri ve yüksek hakikatleri onun zırhı olacak. Ve ondaki hazinelerin bir nevini şu zamanda göstermeye benim gibi bir adam namzet olacak, vazifelendirilecek.[/FONT] [FONT=Tahoma]Müslümanların üst el olmalarından ve Osmanlının kuvvetinden ötürü kimse doğrudan doğruya Kur'an'a ilişemiyordu. Herkes "Müslümanlık güzel ki, Müslümanlar dünyanın azizleridir." diye düşünüyordu. Müslümanların maddeten mağlubiyeti İle o güzel sığınak, sur yıkıldı. Fakat, Müslümanlığın güzellikleri ve Kur'an'ın hakikatleri hiçbir zaman mağlup olmadı. [I](28.Mektup 7,Mesele l.Sebep) [/I][/FONT][B][FONT=Tahoma]NÜKTELER...[/FONT] [FONT=Tahoma]YAHUDİNİN MÜSLÜMAN OLUŞU[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Hicrî ikinci asır sonlarında hilâfet makamına oturan Abbasî halifelerinden El-Me'mun, dış dünyaya açık bir devlet adamıydı. Zamanında Müslüman - Hıristiyan bütün ilim adamları ondan itibar görmüş, yabancı dildeki ilim kitabları Arabçaya tercüme edilerek bilgi alış verişinde bulunulmuştur. O kadar ki Me'mun zamanında yerin yuvarlak olduğu resmen tesbit edilmiş, kurulmuş olan "Nısfünnehar" usûlüyle arzın kuturunu ölçmek gibi bâzı ilim mes'elelerinde kesin hükme varılmıştı.[/FONT] [FONT=Tahoma]Bu çalışmaları sırasında Me'mun, meclisinde cin fikirliliği ile dikkatini çeken bir Yahudi ilim adamına bir gün şöyle bir sual sordu:[/FONT] [FONT=Tahoma]-Mâdem hâdiseleri bu kadar akılcı bir anlayışla inceleyebiliyorsun? Neden Müslüman olmuyorsun? Kur'an'la, İncil, Tevrat arasındaki farkı bilmiyor musun?[/FONT] [FONT=Tahoma]Yahudi şöyle cevap verdi:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Bu mevzuda çalışma yapıyorum. Çalışmam bitince vardığım kararı size bildiririm.[/FONT] [FONT=Tahoma]Me'mun Yahudi'ye baskı yapmayı düşünmedi. Çünkü biliyordu ki baskıyla îmana gelinmez, korkuyla Müslüman olunmazdı.[/FONT] [FONT=Tahoma]Yahudiyi kendi hâline terkeden Me'mun, ona bir daha bu mevzuda sual sormadı. Aradan bir sene geçmiş ve Yahudi yine Me'mun'un meclisindeki ilim adamlarıyla sohbete başlamıştı.[/FONT] [FONT=Tahoma]Ancak, bu Yahudi, bir sene önceki Yahudi değildi. Bu defa İslâm'ı bütünüyle benimsemiş, Kur'ân'ın ahkâmını tamamıyla kabullenmişti.[/FONT] [FONT=Tahoma]Me'mun buna şaştı:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Hayırdır inşâallah. Bir sene önceki Kur'an'la bir sene sonraki Kur'an arasında, ne fark var ki o zaman îman etmediniz de bu sene İslâm'a girdiniz?[/FONT] [FONT=Tahoma]Yahudi şöyle îzah etti:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Efendim, şüphesiz bir sene önceki Kur'an'la bir sene sonraki Kur'an arasında hiç bir fark yoktur. Beni İslâm'a yaklaştırıp, îmana girmeme sebeb olan da budur zaten.[/FONT] [FONT=Tahoma]- Nedir, Kur'ân'ın değişmezliği mi?[/FONT] [FONT=Tahoma]- Evet. Bakın çalışmalarım nasıl cereyan etti ve ben nasıl bir sonuçla Müslüman oldum, onu arzedeyim sizlere. Ve şöyle devam etti:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Önce evime çekildim. Günlerce İncil yazmaya koyuldum. Üç tane İncil nüshası yazdım. Birincide birkaç satırı eksik bıraktım. Ötekinde hiç bir eksik yoktu. Üçüncüsünde ise birkaç satır fazlaydı. Kendimden yapmıştım ilâveyi. Ben bu üç İncil'i de alıp kiliseye gittim. Papaza gösterdim. Papaz efendi üçünü de inceledi, tahkik etti. Sonunda satın aldı ve yaptığım hizmetten dolayı da beni tebrik etti. Dönüp geldim, aynı şeklide üç Tevrat nüshası yazdım. Bunun da birincisinde bazı âyetleri yazmadım. Eksik kaleme aldım. İkincisi noksansızdı. Üçüncüsünde de birkaç satır ilâve ederek olmayanları da var gösterdim. Bunu da Haham'a gösterdim. Haham inceledi, üçünü de beğendi, parasını vererek satın aldı, ayrıca da teşekkür etti.[/FONT] [FONT=Tahoma]Bu defa sıra Kur'an'daydı. Kur'an büyüktü. Tamamını yazamazdım. Sadece üç cüz yazabildim. Birinci cüz'ünde birkaç satırını eksik bıraktım. İkinci cüz'ü tamam yazdım. Üçüncü cüz'ünü de birkaç satır ilâve ile olmayanı var göstererek yazdım.[/FONT] [FONT=Tahoma]Büyük bir tecessüs ve ihtimamla bütün din adamlarını gezdim. Hepsine de yazdığım Kur'an'ı gösterdim, almalarını söyledim. Hepsi de önceden memnuniyetle alacaklarını söylediler. Ama şöyle bir bakıp inceleyince hepsi de aynı yerleri yakaladılar.[/FONT] [FONT=Tahoma]- Bu cüzde şu, şu satırlar eksik, bu cüz ise tamam. Şu cüzde ise şu şu satırlar ilâve edilmiş, fazla yazılmış. Kur'an'ın aslında böyle bir kelime yoktur.[/FONT] [FONT=Tahoma]Hepsi de benim yazdığım Kur'ân'ı ezberlerinden eksiksiz okudular, tashih ettiler.[/FONT] [FONT=Tahoma]Ben anladım ki, Kur'an nasıl nazil olmuşsa aynen zabtedilmiş, aynı tazelik ve sağlamlığını da muhafaza etmektedir. Kur'an'da ilâve-noksan söz konusu değil. Nazil olduğu şekli aynen koruyan en son kitabdır. Bundan sonra Müslüman oldum. İşte İslâm'a girmeme sebeb olan araştırma böyle oldu.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]KUR’AN NASIL OKUNMALI?[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Bir Kur'an mualliminden, çok genç bir delikanlı ders almaktaymış. Bu delikanlının benzinin cidden solgun olduğunu farkedenler, hocaya demişler ki: "Bu genç Kur'an okumak için bütün gece uyanık duruyor ve Kur'ân'ı bir gece zarfında hatmediyor." Bunun üzerine hoca sormuş:[/FONT] [FONT=Tahoma]-Oğlum, haber aldım ki, sen bütün gece uyanık duruyor ve Kur'an'ı hatmediyormuşsun. Delikanlı bu söylenenin doğru olduğunu bildirince, hoca:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Oğlum, şu halde bütün gece zarfında Kur'an okurken beni önünde farzet ve namazda bana Kur'an okuyormuş gibi yap, fakat beni hiç hâtırından çıkarma, demiş.[/FONT] [FONT=Tahoma]Genç talebe bu teklifi kabul etmiş ve sabah olunca aralarında şu konuşma geçmiş:[/FONT] [FONT=Tahoma]-Dediğimi yaptın mı?[/FONT] [FONT=Tahoma]- Evet efendim.[/FONT] [FONT=Tahoma]-Kur'an'ı hatmedebildin mi?[/FONT] [FONT=Tahoma]- Hayır, yarısından fazlasını okuyamadım.[/FONT] [FONT=Tahoma]- Oğlum, o halde bu gece, Hz. Peygamberden Kur'an'ı dinlemiş olan herhangi bir sahâbîyi düşünerek oku. Dikkatli ol, çünkü sahâbîler Kur'an'ı bizzat Hazret-i Peygamberden dinlemiştir. Bu sebeble okurken sakın hatâ işleme.[/FONT] [FONT=Tahoma]Delikanlı "peki" dedikten sonra, o gece yine Kur'an okumuş, fakat bu sefer ancak dörtte birini okuyabildiğini hocasına söylemiş. Ertesi gece için de hocası onun bu sefer bizzat Hazret-i Peygamberi düşünerek okumasını tavsiye etmiş, genç adam da öyle yapmış, fakat Kur'an'ın sadece bir cüz'ünü okuyabildiğini fark etmiş. Nihayet, şeyh ona:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Oğlum, bu gece de Allah'a tevbe et ve kendini hazırla... Ve Allah'ın huzurunda Kur'an okuduğunu düşün... demiş.[/FONT] [FONT=Tahoma]Ertesi gün, hoca, talebesinin gelmesini beklemiş, fakat gelen olmamış. Durumu öğrenmek üzere gönderdiği bir adam, gencin hasta yattığı haberini getirince, üstad bizzat giderek talebesini ziyaret etmiş ve onu ağlarken bulmuş. Genç adam hocasına:[/FONT] [FONT=Tahoma]-Hocam, Allah size çok sevablar ihsân eylesin. Ben şimdiye kadar Kur'an'ı yalan yanlış okuduğumu, ancak bu son gece fark ettim. Çünkü Fâtiha sûresini açıp okumak istediğim zaman "Ancak sana ibâdet ederiz" âyetine gelince, kendi nefsime bir baktım ve Cenâb-ı Hakk'ı bu âyetle tasdik ettiğimi göremedim. Bu sebeble de "Ancak sana ibâdet ederiz" (İyyâke na'büdü) demekten, (yani bu âyeti okumaktan) utandım... Mütemâdiyen "Mâliki yevmiddîn" âyetine kadar gelip bir türlü "İyyâke na'büdü" âyetini okuyamadım... Böylece rükûa vardığım zaman, artık tan yeri ağarmıştı..." demiş.[/FONT] [FONT=Tahoma]İbnü'l-Arabî'nin rivâyetine göre, bu delikanlı bir saat sonra rûhunu teslim etmiş. Bir müddet sonra da üstad, bu gencin kabrini ziyârete gittiği zaman, mezardan şu sesin geldiğini işitmiş:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Ey üstâdım, ben diri (olan Allah'ın) indinde diriyim. Allah beni herhangi bir bakımdan hesâba çekmedi...[/FONT] [B][FONT=Tahoma]TARİHE GÖMÜLENLER[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Onkolog Dr. Halûk Nurbâki, Konya'nın tek gazetesi olan "Babalık" gazetesinin başyazarı olan pederinden işittiği tüyler ürpertici, ibretlik bir hâtıra ile mukaddeslere dil uzatanların akıbetini gözler önüne seriyor:[/FONT] [FONT=Tahoma]1920'de Saruhan mebusu olarak TBMM'ye giren Mustafa Necati (1894-1929), Cumhuriyetin ilk Maarif vekillerinden (Millî Eğitim Bakanı) biri olarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile Harf Devrimi olarak adlandırılan Latin harflerinin kabulünde etkin rol oynamasıyla bilinir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Mustafa Necati, bu faaliyetler çerçevesinde Hazreti Mevlâna beldesi Konya'ya gelmiş ve Lâtin harflerinin üstünlüğünü anlatmak üzere bir konferans düzenlemişti. Şehrin her tarafına yapıştırılan ilânlarda:[/FONT] [FONT=Tahoma]"Eski Harflerle Birlikte Kur'ân'ı da Tarihe Gömdük" yazıyor ve konferansın ertesi gün saat 10'da verileceği belirtiliyordu.[/FONT] [FONT=Tahoma]Akşam, mükemmel bir ziyafet verildi. Yemekten sonra Bay Necati, ani bir apandist krizine yakalandı ve hemen hastahaneye kaldırılarak ameliyat edildi*.[/FONT] [FONT=Tahoma]Gösterilen itinayı anlatmaya lüzum yok; bütün hastahane hatta Konya ayakta idi. Bay Necati kurtulmuş, fakat ne çare ki haddini aşarak Kur'ân'a dil uzatmıştı.[/FONT] [FONT=Tahoma]Gece yarısı, imkânsız denebilecek bir şey oldu ve Bay Necati'nin yattığı yatak yan demirinden kırıldı. Hasta yere düşmüş ve ameliyat yeri patlamıştı.[/FONT] [FONT=Tahoma]Ertesi gün saat 10’da, yani konferansın yapılacağı bildirilen saatte Bay Necati öldü (tarihe gömüldü).[/FONT] [B][FONT=Tahoma]KUR'AN'I ANLAMAMAK[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]İmam Abdurrahman Ekkaf’a sormuşlar:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Kur'an'ın, mânâsını bilmeden, anlamadan okuyan kimseye hiç tesiri olur mu?[/FONT] [FONT=Tahoma]Şöyle cevap vermiş:[/FONT] [FONT=Tahoma]- Birisi, ilaç alsa veya zehir içse, aldığı veya içtiği şeyin ne olduğunu bilmese bile, bunlar ona tesir eder. Kur'an niçin tesir etmesin? Kur'an daha çok tesir eder. Bir de, mânâsım bilerek okuyanlar üzerinde Kur'an'ın tesirinin nasıl olduğunu düşününüz.[/FONT] [FONT=Tahoma]İnsan, ilaç içtiğinde, maddî yapısındaki hangi noktalara müdahale edildiğini, hangi şifrelerin çözüldüğünü, hangi mekanizmaların harekete geçtiğini bilmemesine, bunları kendisi harekete geçirmemesine rağmen, o bilmeden, o ilaç, onun üzerinde tesirini gösterir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Bünyeyi tanımayan bir taş parçasını Allah (c.c.) şifaya bahane yapar. Ona verdiği kimyevî şifreyi dua olarak kabul eder.[/FONT] [FONT=Tahoma]İnsan, sadece maddeden ibaret değildir. Nasıl, maddî bünyesine, maddî şeyler tesir eder; öyle de, ruhuna manevî şeyler tesir eder.[/FONT] [FONT=Tahoma]insanın manevî yanı, yani ruhu ve ruh ilimleri inkâr edilmeden, manevî şeylerin etkisi inkâr edilemez.[/FONT] [FONT=Tahoma]Alınan maddî gıdanın ağızdan girdikten sonra tesirini İnsan ayarlamadığı, minerallere ve elementlere yön vermediği gibi, manevî gıdanın tesirini de insan ayarlamaz. Onun içindir ki, Kur'an'ın tesiri için mânâsını anlamak çok önemli bir avantaj ise de, tek şart değildir.[/FONT] [FONT=Tahoma]İnsan, anlamıyorsa, [I]"Rabbim konuşuyor" [/I]düşüncesiyle dinleyebilir. Kalbinin ve aklının kulağını öyle açar.[/FONT] [FONT=Tahoma]Mânâsını anlıyorsa, [I]"Rabbimin emirleri ve hakikatler bunlardır" [/I]diye tefekkür eder. O manevî sofradan istifadesi ziyadeleşir. Akıl, kalp ayağına daha güçlü destek vermiş olur.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]KUR'AN'A SAYGI GÖSTERMEK[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Bir gün Osman Gazi, bir köylünün evine misafir olur. Akşam yemeğini yiyip, biraz sohbet ettikten «mira yatma zamanı gelir. Köylü Osman Gazi'nin yatacağı yatağı hazırlar, Allah rahatlık versin efendim der. Kapıyı kapatır, çıkar.[/FONT] [FONT=Tahoma]Osman Gazi, yatmak üzere hazırlanır, tam yatacağı zaman gözüne karşısındaki duvarda asılı Kur'an-ı Kerim torbası ilişir (görünür). Osman Gazi, yatağa iki dizinin üzerine oturur. Sabaha kadar böyle kalır.[/FONT] [FONT=Tahoma]Sabah olur ev sahibi gelir. Bir de bakar ki, yatak hiç bozulmamış. Akşam serdiği gibi duruyor. Ev sahibi, Osman Gazi'ye:[/FONT] [FONT=Tahoma]—Aman Efendim, niçin istirahat etmediniz? (Niçin yatıp uyumadınız?) Yatak benim yaptığım gibi duruyor. Yoksa bir rahatsızlık mı oldu? diye sorar. Osman Gazi:[/FONT] [FONT=Tahoma]—Hayır bir rahatsızlık falan yok. Duvarda asılı Kur'an-ı Kerimi gördüm, Kur'an-ın karşısında ayağımı uzatıp yatmak bize yakışmaz. Kur'an'a karşı saygısızlık etmek, bir Müslüman için hiç de uygun (iyi) bir hareket (davranış) olmaz diye cevab verdi.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]KUR’AN İDAM EDİLDİ[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Bir gün Hakim Karakuşi'ye bir hırsız gelerek, hırsızlığa girdiği evin penceresinden çıkarken kolunun kırıldığını bu yüzden ev sahibinden şikayetçi olduğunu söyler. Karakuşi ev sahibini çağırtır. O, kabahatin marangozda olduğunu söyler. Marangozu çağırır. O da, pencereyi takarken gözünün, göz alıcı renklerle boyanmış elbiselerle dolaşan bir kadına takıldığından dalgınlıkla bu hatayı işlediğini beyan eder. Kadını çağırtır. Kadın kabahati, kumaş satan kişiye atar. Onu çağırtır, o da kabahatin boyacıda olduğunu söyleyince, Karakuşi boyacıyı mahkemeye celbeder, O bir mazeret gösteremeyince onun asılmasına karar verirler. Vazifeliler biraz sonra gelirler ve: "Efendim idam sehpasına göre bu adamın boyu uzun geliyor, asamıyoruz, şimdi ne yapalım?" diye sorarlar. Karakuşi: "Öyleyse kısa boylu bir boyacı bulup asın" der.[/FONT] [FONT=Tahoma]İşte Allah'tan geldiği gibi muhafaza edilmeyip tahrif edildiğinden dolayı yer yer akıl ve mantıkla, ilim ve fenle çatışan önceki kitaplar için bir sehpa hazırlandı. Fakat masum olduğu halde Kur'ân idam edilmek istendi.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]KÖR DERVİŞİN KUR’AN’A BAKINCA GÖRMESİ[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Yoksul dervişin biri, bir dervişin evine misafir oldu. Evde rahlenin üzerinde duran Kur'an'ı görünce şaşırdı. Çünkü kör dervişten başka evde yaşayan kimse yoktu.[/FONT] [FONT=Tahoma]Kendi kendine: "Burada bu Kur'an'ın ne işi var? Bu kör adamdan başka burada kimse yok ki." diye düşündü. Bu düşünceden dolay; rahatsız oldu, fakat bir türlü soramadı:[/FONT] [FONT=Tahoma]"İyisi mi sabredeyim belki bunun sebebini öğrenirim." dedi.[/FONT] [FONT=Tahoma]Bu düşünceyle yatıp uyudu. Gece yarısı bir Kur'an sesi duyunca uykusundan sıçrayıp uyandı ve gördüğü manzara karşısında şaşırıp kaldı. Kör derviş Kur'an'ı önüne almış okuyordu. Dikkat etti, bir tek harfi bile yanlış değildi. Kör derviş okuduğu satırı parmağı ile takip ediyordu. Artık dayanamayarak sordu:[/FONT] [FONT=Tahoma]"Kör olduğun hâlde Kur'an'ı böylesine yanlışsız nasıl okuyabiliyorsun? Parmağınla takip ettiğine göre mutlaka harfleri görüyor olmalısın." dedi.[/FONT] [FONT=Tahoma]Kör derviş gülümseyerek cevap verdi:[/FONT] [FONT=Tahoma]"Ey temiz kalpli insan bunda şaşacak ne var. Rabbül alemin istediği şeyi sebepli ya da sebepsiz yapamaz mı? Ben Kur'an okumayı çok seviyordum, fakat hafız değildim. Gözlerim de görmüyordu. Rabbime çok dua ettim. "Yarabbi Kur'an okuyacağım vakit gözlerime ışık ver, gözlerimi aç ki Kur'an'ı elime alıp okuyabileyim." dedim. Rabbim duamı kabul etti, ne zaman Kur'an'ı elime alsam Rabbim gözlerime nur verir, harfleri görürüm.[/FONT] [B][COLOR=#7f0000][FONT=Tahoma]KAÇIRILAN KİTAB[/FONT] [/COLOR][/B][COLOR=#7f0000][FONT=Tahoma]BARNABA İNCİLİ Hıristiyan dünyasının taassub bulutlarıyla gölgelendiği kara günlerde, her gücün üstünde kabul edilen ruhban sınıfı, mukaddes kitab İncil'i tahrif etmek için, âdeta, büyük yarışa girmişlerdir. Her önüne gelen, ayrı bir İncil yazmakta ve bu mukaddes kitab şahsî fikirlere göre değiştirilmektedir. Sayısı yüzleri bulan ve birbirinden farklı olan İncillere, her geçen gün bir yenisi katılır. Fakat yazarının adı ile zikredilen bu İncillerin sayısı o kadar çoğalır ki, tedbir almak kaçınılmaz hâle gelir. Ve İznik'te toplanan bir hey'et, uzun süren bir çalışma sonucunda, o âna kadar yazılmış bulunan İncillerden 396'sının okunmasını yasaklar. Ancak bu İncillerden bir tanesi üzerinde özellikle durulur ve bunu okuyanların şiddetle cezalandırılacağı ilân edilir. M.S. 492 yılında Papa olan I. Celasyüs tarafından da yasaklanan bu İncil, Havârîlerin en eski talebelerinden biri olan Barnaba'ya aittir ve diğer İncillerde bulunmayan bir özelliğe sâhip olduğu için yasaklar listesine alınmıştır. Yasaklanan İnciller büyük bir hızla toplatılır. Bir kısmı ise, çok ağır olan cezalardan korkan halk tarafından imha edilir. Ancak bu arada dindar bir papaz, her şey'i göze alarak Barnaba İncillerinden bir tanesini kaçırmaya muvaffak olur. Bu İncil, daha sonra Viyana'daki İmparatorluk Kütübhanesine ulaştırılarak İngilizceye çevrilir. Fakat Kilise, Barnaba İncilinin izini tekrar bulmuştur. Bir hafta içinde bu İncilin bütün nüshaları imha edilmek üzere toplatılır. Ancak Kilisenin bütün gayretleri boşa gidecektir. Çünkü, İnciller imha edilirken iki tanesi tekrar kaçırılır. Bunlardan biri Biritanya Müzesine, diğeri ise Amerikan Kongresi Kütübhanesine gönderilir. İnciller, gönderildikleri yerlerde her nedense askerî sır gibi büyük bir titizlikle saklanarak halka kapalı tutulur. Bu sırrın ortaya çıkarılması ise, bir Müslüman General'e nasib olacaktır. Amerika Birleşik Devletlerinde askerî ateşe olarak görev yapan Pakistanlı General Abdurrahim, bu İncil'in mikrofilmlerini gizlice çekerek Pakistan'a kaçırmaya muvaffak olur. Mikrofilmler daha sonra Pakistan'daki Beşum Aısha Baıany Vakfı tarafından kitab hâline getirilerek İslâm dünyasına kazandırılır. Mikrofilmler banyo edilince, Barnaba İncili'nin geçirmiş olduğu bu büyük maceranın hikmeti anlaşılır. Çünkü bu İncil, Peygamber Efendimizin geleceğini çok öncesinden müjdelemekte ve kâinatın onun için yaratıldığını, bizzat mübarek ismiyle zikrederek ilân etmektedir. Batı dünyasının Asr-ı Saâdet münafıklarına has olan bir inad ve gayretle bu İncil'i yok etmeye çalışması, gerçekten son derece ibret vericidir. Barnaba İncil'i de tahrif edilmiş olmasına rağmen, içinde İlâhî hakikatlerden bir kısmını muhafaza etmektedir. Eserin 44. sayfasında Hz. İsâ (as), kendisinden sonra gelecek olan peygamberi, Havârîlerine şöyle tarif etmektedir: "Size söylüyorum, Allah'ın Resûlü bütün mahlûkata rahmettir. O, anlayışlı ve tesellici, hikmetli ve kudretli, Allah aşkı ve korkusuyla dolu, dakik ve yumuşak ruhludur. Rahmet ve yardımseverlik ruhu ile, adalet ve acıma hissi ile, nezaket ve sabır ruhu ile hareket eder. Cenâb-ı Hak, bütün yaratıklarına verdiğinin üç katını ona vermiştir. O, bu dünyaya geldiğinde saadet devridir. Bana inanınız. Bütün peygamberlerin Allah'ın onlara verdiği nübüvvet gözü ile gördüğü gibi, ben onu gördüm. Ben onu görünce ruhum teselli ile doldu ve "Ey Muhammed, Allah seninle beraber olsun ve beni senin ayakkabının bağı olmak şerefi ile şereflendirsin. Eğer ben bu muradıma erersem Allah'ın mübarek bir kulu ve büyük bir peygamberi olacağım. Ve Hz. İsâ (as) bunu söyledikten sonra Allah'a şükr etti." Hz. Peygamberden çok önceleri ona "Ey Muhammed" diye hitab ederek peygamberliğini tasdik ile haber veren Hz. İsâ (as) ve Barnaba İncili, O'nun en büyük peygamber olduğunun inkâr edilemez bir delilidir.[/FONT][/COLOR][FONT=Tahoma] [/FONT] [COLOR=#7f0000][FONT=Tahoma]Yine aynı eserde Hz. İsâ (as), bir kadının, "Beklenen Mesih sen değil misin?" sorusuna şu cevabı vermektedir: - "Ben yalnız İsrail oğullarına gönderilmiş kurtarıcı bir peygamberim. Lâkin benden sonra Allah tarafından âleme Muhammed adında bir Resûl gönderilecektir. Esasen Allah, bu kâinatı onun için yaratmıştır" demiştir (Barnaba İncili, Fasıl 96, Cümle 8). Barnaba İncil'inde Hz. İsâ'nın ne ilâhlığından söz edilmekte, ne de çarmıha gerildiğine yer verilmektedir. Yine Barnaba İncil'inde Hz. İsâ (as): "Ben bütün yeryüzündeki kabilelerin beklediği Mesih değilim." (Barnaba İncili, Fasıl 96; Cümle, 12) demektedir. Hz. Muhammed'in (asm) bizzat ismini söyleyerek "Muhammed, Arab yarımadasında zuhur edecek, putları ve putlara tapanları te'dib edecektir." (Fasıl, 163; Cümle, 7) demektedir. [/FONT] [FONT=Tahoma][/FONT] [/COLOR] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
İslamiyet
İslam Akaidi ve Fıkıh
Memba
Kitaplara iman
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst