Huseyni
Müdavim
Atilla Yargıcı
Arapça olan İslam kelimesi, dört harfli olan "esleme" fiilinin mastarıdır. Kelimenin aslı ise üç harfli olan "seleme" fiilidir. Bunun mastarı da, "silm", "selm" veya "selam" şeklinde gelmektedir. Kök olarak "selm", tek bir ipe bağlı kova anlamında kullanılmaktadır. Üç mastarın da ortak anlamı "sulh"tur. Aynı zamanda bu mastarlar, zahirî ve batınî âfetlerden ârî olma anlamlarını da taşımaktadırlar. Allah'ın isimlerinden biri olarak zikredilen "es'Selâm" insanlarda ve diğer mahlukatta bulunan ayıp ve kusurlardan berî olan demektir. Teslim razı olmak, İslam da boyun eğmek anlamına gelmektedir.1
Burada İslam'ın kelimenin kök anlamlarıyla bir bağı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Örneğin, tek bir ipe bağlı kova anlamına gelen "selm" mastarıyla islam arasındaki bağlantı, Kur'ân'da din olarak islama "hablullah" (Allah'ın ipi) denmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu konudaki ayetin meali şu şekildedir:"Hep birlikte Allah'ın ipine, sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birlerştirmiş ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız." 2
Suyutî'nin İbn-i Mes'ud'dan rivayet ettiğine göre, ayette geçen "hablullah",yani Allah'ın ipi, "Kur'ân" demektir. Bunun Allah'ın emri ve ahdi,3 Allah'ın dini4 anlamlarına geldiği de belirtilmektedir. İşte İslam dininden veya Kur'ân'dan istiâre olarak kullanılan bu "ipe" sım sıkı tutunmakla, alçalmaktan, tedennî ve tereddîden kurtulmak mümkündür.5
Türkçemizde kullanılan Müslüman ise, Arapça'da "esleme" fiilinin ism-i faili kalıbındaki "müslim" anlamını çağrıştırmaktadır. Müslüman olmak, Kur'ân'da iki farklı şekilde zikredilmektedir. Bunlardan birisi, Bediüzzaman'ın da işaret ettiği gibi, "imansız İslamiyet" kavramıdır. Bu konuda zikredilen ayetin önce nüzul sebebini zikredelim:
İmansız İslamiyet veya Bedevî Müslümanlığı
Rivayetlere göre, Esedoğullarından bir topluluk, bir kıtlık senesinde Medine'ye gelerek, iman ettiklerini söylemişler ve Hz. Peygambere, 'Sana yüklerimiz ve ailelelerimizle geldik. Seninle falan oğulları gibi savaşmadık" demişler, iman ettiklerini ifade etmişlerdi.6 Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:
"Bedeviler, 'inandık' dediler. De ki, siz iman etmediniz, ama 'İslam olduk' deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve elçisine iteat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." 7
Buna göre dil ile iman edildiğinin ifade edilmesi yanında, kalb ile de o imanın tasdik edilmesi , imanın kalbe yerleşmesi gerekmektedir. Bedevilerde böyle bir iman oluşmamıştır. Onun için, onların imansız bir islamiyete sahip olduklarına vurgu yapılmaktadır. Ayette zikredilen İslam, inkıyad etmek, barışa girmek (sulh), şehadeti izhar etmek, muharebeyi terketmek demektir.8 Burada bedevilerin bir menfaat elde etmek için iman etmiş göründükleri ortaya çıkmaktadır. Onların islâma girmesi, Müslümanlarla barışık olmak, onlarla savaşmamak, müslümanlara taraftar olma, müslümanlara boyun eğme anlamında bir islamı ifade etmektedir. Bu ayette, imansız islamiyeti ifade etmek için, bir "bedevi müslümanlığı"ndan bahsedilmektedir.
Kur'an bunu belirtmekle beraber, daha sonraki ayette gerçek imanı tarif ettiğinden dolayı, böyle bir islamı veya müslümanlığı tasvip etmediğini göstermektedir. Bu ayete göre " gerçek mümin, ancak Allah ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte sadık olanlar ancak onlardır." 9 Bu sebeble İslamiyete taraftar olmak, müslümanlık anlamını ifade etse de, imanı içermediği takdirde bu makbul bir müslümanlık değildir. İşte böyle bir islamı kastederek, Said Nursî, imansız islamiyetin kurtuluşa vesile olmayacağını belirtmektedir. Bediüzzamanın bu konudaki tesbitleri, konumuza da ışık tutmaktadır:
"Ulemâ-i İslâm ortasında, "İslâm" ve "îman"ın farkları çok medâr-ı bahsolmuş. Bir kısmı, 'ikisi birdir'; diğer kısmı, 'ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz' demişler ve bunun gibi çok muhelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:
"İslâmiyet iltizamdır, îman iz'andır. Tâbir-i diğerle, İslâmiyet hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek, o dinsiz, bir cihette, hakkın iltizamıyla islamiyete mazhardı; 'dinsiz bir Müslüman' denilirdi.Sonra bazı müminleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; 'gayr-i müslim bir mümin' tâbirine mazhar oluyorlardı.
"îmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz îman da medâr-ı necat olamaz." 10
"İmansız islâmiyet" ve "islâmiyetsiz iman" kurtuluşa vesile olmadığına göre iman ve islamı birlikte mütalaa etmek gerekmektedir. Bediüzzaman'ın bu konudaki fikirlerinden ikisini birlikte düşündüğü anlaşılmaktadır.İşte bu islamın ikinci anlamını içermektedir ki bunun içinde kalb ile iman ve tasdik, fiil ile yapmak, Allah'ın ahkamının hepsine teslim olmak, onlara tarafgirlik göstermek bulunmaktadır. Cenâb-ı Allah'ın Hz. İbrahim'e, "Müslüman ol" demesi üzerine onun, "Alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum"11 demesi böyle bir islâmı ifade etmektedir.
Bazı müfessirler, Allah'ın Hz. İbrahim'e "Müslüman ol" emrini, "izan ve itaat et" şeklinde tefsir ederlerken,12 bazıları da bunun, islam üzere sebat etmeyi, nefsini Allah'a teslim etmeyi, O'na tevekkül etmeyi, O'nun hükümlerine razı olmayı, istikamet üzere olmayı ifade ettiğini belirtmişlerdir. Bu görüşe göre Hz. İbrahim, ay, güneş, yıldızlar gibi kaybolup giden şeylerin Allah olmadığı inancına ulaştıktan sonra, Allah'ın "Müslüman ol" hitabına mazhar olmuştur.13 Hz. İbrahim'in, Yahudi veya Hıristiyan değil, Müslüman olduğunun bildirilmesi14 de bu anlamı destekliyor.
İslamın her iki anlamı ifade edilirken karşımıza çıkan gerçeklerden biri, Kur'ân'ı Allah ve resulünü kalbleriyle tasdik etmeyerek gerçek imana sahip olmayan bedevilerin "Müslüman olduk deyin, iman ettik demeyin" şeklindeki bir tavsiye ile karşılaştıklarıdır. Bu da onların imansız bir islamiyete sahip , islama ve müslümanlara yalnızca taraftar olduklarını göstermektedir. Diğer bir gerçek de, gerçek müslümanlığın, Hz. İbrahim örneğinde gösteriliyor olmasıdır. Buna göre, istidlal yoluyla Allah'ı bulan, ona inanan, onu kabul eden bir kimsenin, daha sonra da onun emir ve hükümlerine itaat, teslim, rıza göstermesi gerekir. Bu yüzden mümin olup da O'na bu anlamda bağlanmayan bir kimsenin imanı da tam bir iman olmaktan uzaktır.
İslam ve müslüman kavramlarına kısaca temas ettikten sonra, "Türk müslümanlığı" kavramına zikredilen hususlar doğrultusunda bakitığımızda karşımıza çıkan tablo şu şekildedir: Ondokuzuncu asır, dünyada milliyetçilik akımlarının güçlendiği bir asır olması hasebiyle, bu rüzgar Osmanlıyı da etkilemiş, aydınlardan bir kısmı Türkçülüğü savunmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin kurulması, bu Türkçülük anlayışının ulusal devlet şeklinde tezahür etmesine ve resmî ideolojinin de ırkçı bir temele oturmasına sebeb olmuştur. Hem de bu ırkçı politika, milletin bin yıldır bağlı olduğu islam kültürünü de yok etme politikalarıyla birleştirilmiştir.
Bu ülkede, ancak 1937'de Anayasa'ya giren laiklik ilkesinin "dindarlara baskı ve zulüm, dinsizlere, sefahetçilere tam serbestiyet" mantığıyla Avrupa'daki tatbikatından çok farklı bir şekilde tatbik edildiği tarihen sabittir. Bunu bir "tesbit" olarak söylediğimizin altını çizmek istiyoruz. Ülkede Türklüğü ön plana çıkaran söylemler, batı tipi bir yaşamı yaygınlaştırma çabaları, inanca karşı olmanın da resmî politika haline getirilmesi halkın dinden uzaklaşmasına sebeb olmuştur. Bütün bu çabalar sonucunda ise iki tip insan ortaya çıkarma hedefini gütmüştür.: Dinsiz bir müslüman veya gayr-i müslim bir mümin. Yani Kur'an müslümanların elinden alınamamış, ama insanlar, islamiyetten soğutulmuş, uzaklaştırılmıştır.
Türkçülüğü esas alan bir idarenin ortaya çıkardığı müslümanlık işte böyle bir müslümanlık olmuştur. Egemen güçler tarafından desteklenen Türklere ait müslümanlık böyle bir müslümanlık olsa gerektir. Türk müslümanlığı veya Türkiye müslümanlığı kavramı içerisinde bu anlamın olmadığı iddia edilemez. Bu iki grup müslümanlık anlayışı da kurtuluşa vesile olmaktan uzaktır. Herkesin göğsünü gere gere "ben müslümanım" diyebildiğinin ifade edildiği bir ülkede, insanlar namaz kılıyor, içki içmiyor diye irtica yaftası adı altında bazı kurumlardan atılıyor, başörtüsü taktığı diye üniversitelere sokulmuyor ise, bunun önerilen Türk müslümanlığına uyulmadığından kaynaklandığı şeklinde bir tesbitte bulunulabilir.
Buna göre, Türk müslümanı ya tam dinsiz olacak, din yerine ırkçılığı birleştirici bir unsur olarak görecek, ya da mümin olduğu halde, gayr-i müslim gibi olacak. Yani örf, adet ve yaşayışta Avrupalı, inançta ise mümin. Böyle bir müslümanlıkta Allah'a inanıldığı söylenmesine rağmen, büyük günahlar büyük bir zevkle işlenecek, zina suç sayılmayacaktır. Böyle bir müslümanlıkta inanç edebiyatı yapılmasına rağmen, Kur'ân'ın apaçık hükümleri çağdışı bulunacaktır. Böylece vaktiyle hıristiyan veya yahudilerin düştükleri, dini tahrif etme hatasına düşülmüş olacak, dinin menfaatlerine olan tarafı kabul edilecek, işlerine gelmeyen tarafı ise reddedilecektir. Böyle bir müslümanlık anlayışının Kur'ân'daki müslümanlık anlayışı ile hiçbir ilişkisinin olmadığı apaçıktır.
Bugün, empoze edilen böyle bir müslümanlığa taraftar olanların, devletin, bütün Avrupa'nın ve Amerika'nın kabul ettiği din ve vicdan özigürlüğü ilkesine tamamen zıt olarak vicdanlara baskı anlamı taşıyan isteklere karşı tavizkar davrandıkları da bir vakıadır. Halbuki devletin millet için varolduğu gerçeği vurgulanarak, devletin kendisinin, milletin inanç kültürünü de nazara alarak değişime gitmesi gerektiği vurgulansa, müsbet bir yol takib edilerek demokratik haklar çercevesinde milletle devlet kaynaşmasının ancak bu şekilde olacağının altı çizilse, her halde hamiyetli ve basiretli devlet adamları bu seslere kulak vereceklerdir.
Halkın inançlarını değiştirmeye çalışan bir devlet görüntüsü yerine, çağdaş dünyaya da uyarak, kendisini değiştiren böylece halka mutluluk ve huzur veren bir devlet görüntüsü de ancak bu şekilde ortaya çıkar. O zaman böyle çarpık bir Türk müslümanlığı anlayışı da ortadan kalkar. Herkes müslümanlığı Kur'ân'ın istediği gibi yaşar, devletine sahip çıkar, vatanına bağlı kalır.
Arapça olan İslam kelimesi, dört harfli olan "esleme" fiilinin mastarıdır. Kelimenin aslı ise üç harfli olan "seleme" fiilidir. Bunun mastarı da, "silm", "selm" veya "selam" şeklinde gelmektedir. Kök olarak "selm", tek bir ipe bağlı kova anlamında kullanılmaktadır. Üç mastarın da ortak anlamı "sulh"tur. Aynı zamanda bu mastarlar, zahirî ve batınî âfetlerden ârî olma anlamlarını da taşımaktadırlar. Allah'ın isimlerinden biri olarak zikredilen "es'Selâm" insanlarda ve diğer mahlukatta bulunan ayıp ve kusurlardan berî olan demektir. Teslim razı olmak, İslam da boyun eğmek anlamına gelmektedir.1
Burada İslam'ın kelimenin kök anlamlarıyla bir bağı olduğu açıkça ortaya çıkmaktadır. Örneğin, tek bir ipe bağlı kova anlamına gelen "selm" mastarıyla islam arasındaki bağlantı, Kur'ân'da din olarak islama "hablullah" (Allah'ın ipi) denmesiyle ortaya çıkmaktadır. Bu konudaki ayetin meali şu şekildedir:"Hep birlikte Allah'ın ipine, sımsıkı yapışın; parçalanmayın. Allah'ın size olan nimetlerini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman kişiler idiniz de O, gönüllerinizi birlerştirmiş ve O'nun nimeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz, bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız." 2
Suyutî'nin İbn-i Mes'ud'dan rivayet ettiğine göre, ayette geçen "hablullah",yani Allah'ın ipi, "Kur'ân" demektir. Bunun Allah'ın emri ve ahdi,3 Allah'ın dini4 anlamlarına geldiği de belirtilmektedir. İşte İslam dininden veya Kur'ân'dan istiâre olarak kullanılan bu "ipe" sım sıkı tutunmakla, alçalmaktan, tedennî ve tereddîden kurtulmak mümkündür.5
Türkçemizde kullanılan Müslüman ise, Arapça'da "esleme" fiilinin ism-i faili kalıbındaki "müslim" anlamını çağrıştırmaktadır. Müslüman olmak, Kur'ân'da iki farklı şekilde zikredilmektedir. Bunlardan birisi, Bediüzzaman'ın da işaret ettiği gibi, "imansız İslamiyet" kavramıdır. Bu konuda zikredilen ayetin önce nüzul sebebini zikredelim:
İmansız İslamiyet veya Bedevî Müslümanlığı
Rivayetlere göre, Esedoğullarından bir topluluk, bir kıtlık senesinde Medine'ye gelerek, iman ettiklerini söylemişler ve Hz. Peygambere, 'Sana yüklerimiz ve ailelelerimizle geldik. Seninle falan oğulları gibi savaşmadık" demişler, iman ettiklerini ifade etmişlerdi.6 Bunun üzerine şu ayet nazil oldu:
"Bedeviler, 'inandık' dediler. De ki, siz iman etmediniz, ama 'İslam olduk' deyin. Henüz iman kalblerinize yerleşmedi. Eğer Allah'a ve elçisine iteat ederseniz, Allah işlerinizden hiçbir şeyi eksiltmez. Çünkü Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir." 7
Buna göre dil ile iman edildiğinin ifade edilmesi yanında, kalb ile de o imanın tasdik edilmesi , imanın kalbe yerleşmesi gerekmektedir. Bedevilerde böyle bir iman oluşmamıştır. Onun için, onların imansız bir islamiyete sahip olduklarına vurgu yapılmaktadır. Ayette zikredilen İslam, inkıyad etmek, barışa girmek (sulh), şehadeti izhar etmek, muharebeyi terketmek demektir.8 Burada bedevilerin bir menfaat elde etmek için iman etmiş göründükleri ortaya çıkmaktadır. Onların islâma girmesi, Müslümanlarla barışık olmak, onlarla savaşmamak, müslümanlara taraftar olma, müslümanlara boyun eğme anlamında bir islamı ifade etmektedir. Bu ayette, imansız islamiyeti ifade etmek için, bir "bedevi müslümanlığı"ndan bahsedilmektedir.
Kur'an bunu belirtmekle beraber, daha sonraki ayette gerçek imanı tarif ettiğinden dolayı, böyle bir islamı veya müslümanlığı tasvip etmediğini göstermektedir. Bu ayete göre " gerçek mümin, ancak Allah ve Resulüne iman eden, ondan sonra asla şüpheye düşmeyen, Allah yolunda mallarıyla ve canlarıyla cihad edenlerdir. İşte sadık olanlar ancak onlardır." 9 Bu sebeble İslamiyete taraftar olmak, müslümanlık anlamını ifade etse de, imanı içermediği takdirde bu makbul bir müslümanlık değildir. İşte böyle bir islamı kastederek, Said Nursî, imansız islamiyetin kurtuluşa vesile olmayacağını belirtmektedir. Bediüzzamanın bu konudaki tesbitleri, konumuza da ışık tutmaktadır:
"Ulemâ-i İslâm ortasında, "İslâm" ve "îman"ın farkları çok medâr-ı bahsolmuş. Bir kısmı, 'ikisi birdir'; diğer kısmı, 'ikisi bir değil, fakat biri birisiz olmaz' demişler ve bunun gibi çok muhelif fikirler beyan etmişler. Ben şöyle bir fark anladım ki:
"İslâmiyet iltizamdır, îman iz'andır. Tâbir-i diğerle, İslâmiyet hakka tarafgirlik ve teslim ve inkıyaddır; iman ise hakkı kabul ve tasdiktir. Eskide bazı dinsizleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye şiddetli tarafgirlik gösteriyorlardı. Demek, o dinsiz, bir cihette, hakkın iltizamıyla islamiyete mazhardı; 'dinsiz bir Müslüman' denilirdi.Sonra bazı müminleri gördüm ki, ahkâm-ı Kur'âniyeye tarafgirlik göstermiyorlar, iltizam etmiyorlar; 'gayr-i müslim bir mümin' tâbirine mazhar oluyorlardı.
"îmansız İslâmiyet sebeb-i necat olmadığı gibi, İslâmiyetsiz îman da medâr-ı necat olamaz." 10
"İmansız islâmiyet" ve "islâmiyetsiz iman" kurtuluşa vesile olmadığına göre iman ve islamı birlikte mütalaa etmek gerekmektedir. Bediüzzaman'ın bu konudaki fikirlerinden ikisini birlikte düşündüğü anlaşılmaktadır.İşte bu islamın ikinci anlamını içermektedir ki bunun içinde kalb ile iman ve tasdik, fiil ile yapmak, Allah'ın ahkamının hepsine teslim olmak, onlara tarafgirlik göstermek bulunmaktadır. Cenâb-ı Allah'ın Hz. İbrahim'e, "Müslüman ol" demesi üzerine onun, "Alemlerin Rabbi olan Allah'a teslim oldum"11 demesi böyle bir islâmı ifade etmektedir.
Bazı müfessirler, Allah'ın Hz. İbrahim'e "Müslüman ol" emrini, "izan ve itaat et" şeklinde tefsir ederlerken,12 bazıları da bunun, islam üzere sebat etmeyi, nefsini Allah'a teslim etmeyi, O'na tevekkül etmeyi, O'nun hükümlerine razı olmayı, istikamet üzere olmayı ifade ettiğini belirtmişlerdir. Bu görüşe göre Hz. İbrahim, ay, güneş, yıldızlar gibi kaybolup giden şeylerin Allah olmadığı inancına ulaştıktan sonra, Allah'ın "Müslüman ol" hitabına mazhar olmuştur.13 Hz. İbrahim'in, Yahudi veya Hıristiyan değil, Müslüman olduğunun bildirilmesi14 de bu anlamı destekliyor.
İslamın her iki anlamı ifade edilirken karşımıza çıkan gerçeklerden biri, Kur'ân'ı Allah ve resulünü kalbleriyle tasdik etmeyerek gerçek imana sahip olmayan bedevilerin "Müslüman olduk deyin, iman ettik demeyin" şeklindeki bir tavsiye ile karşılaştıklarıdır. Bu da onların imansız bir islamiyete sahip , islama ve müslümanlara yalnızca taraftar olduklarını göstermektedir. Diğer bir gerçek de, gerçek müslümanlığın, Hz. İbrahim örneğinde gösteriliyor olmasıdır. Buna göre, istidlal yoluyla Allah'ı bulan, ona inanan, onu kabul eden bir kimsenin, daha sonra da onun emir ve hükümlerine itaat, teslim, rıza göstermesi gerekir. Bu yüzden mümin olup da O'na bu anlamda bağlanmayan bir kimsenin imanı da tam bir iman olmaktan uzaktır.
İslam ve müslüman kavramlarına kısaca temas ettikten sonra, "Türk müslümanlığı" kavramına zikredilen hususlar doğrultusunda bakitığımızda karşımıza çıkan tablo şu şekildedir: Ondokuzuncu asır, dünyada milliyetçilik akımlarının güçlendiği bir asır olması hasebiyle, bu rüzgar Osmanlıyı da etkilemiş, aydınlardan bir kısmı Türkçülüğü savunmaya başlamıştır. Türkiye Cumhuriyetinin kurulması, bu Türkçülük anlayışının ulusal devlet şeklinde tezahür etmesine ve resmî ideolojinin de ırkçı bir temele oturmasına sebeb olmuştur. Hem de bu ırkçı politika, milletin bin yıldır bağlı olduğu islam kültürünü de yok etme politikalarıyla birleştirilmiştir.
Bu ülkede, ancak 1937'de Anayasa'ya giren laiklik ilkesinin "dindarlara baskı ve zulüm, dinsizlere, sefahetçilere tam serbestiyet" mantığıyla Avrupa'daki tatbikatından çok farklı bir şekilde tatbik edildiği tarihen sabittir. Bunu bir "tesbit" olarak söylediğimizin altını çizmek istiyoruz. Ülkede Türklüğü ön plana çıkaran söylemler, batı tipi bir yaşamı yaygınlaştırma çabaları, inanca karşı olmanın da resmî politika haline getirilmesi halkın dinden uzaklaşmasına sebeb olmuştur. Bütün bu çabalar sonucunda ise iki tip insan ortaya çıkarma hedefini gütmüştür.: Dinsiz bir müslüman veya gayr-i müslim bir mümin. Yani Kur'an müslümanların elinden alınamamış, ama insanlar, islamiyetten soğutulmuş, uzaklaştırılmıştır.
Türkçülüğü esas alan bir idarenin ortaya çıkardığı müslümanlık işte böyle bir müslümanlık olmuştur. Egemen güçler tarafından desteklenen Türklere ait müslümanlık böyle bir müslümanlık olsa gerektir. Türk müslümanlığı veya Türkiye müslümanlığı kavramı içerisinde bu anlamın olmadığı iddia edilemez. Bu iki grup müslümanlık anlayışı da kurtuluşa vesile olmaktan uzaktır. Herkesin göğsünü gere gere "ben müslümanım" diyebildiğinin ifade edildiği bir ülkede, insanlar namaz kılıyor, içki içmiyor diye irtica yaftası adı altında bazı kurumlardan atılıyor, başörtüsü taktığı diye üniversitelere sokulmuyor ise, bunun önerilen Türk müslümanlığına uyulmadığından kaynaklandığı şeklinde bir tesbitte bulunulabilir.
Buna göre, Türk müslümanı ya tam dinsiz olacak, din yerine ırkçılığı birleştirici bir unsur olarak görecek, ya da mümin olduğu halde, gayr-i müslim gibi olacak. Yani örf, adet ve yaşayışta Avrupalı, inançta ise mümin. Böyle bir müslümanlıkta Allah'a inanıldığı söylenmesine rağmen, büyük günahlar büyük bir zevkle işlenecek, zina suç sayılmayacaktır. Böyle bir müslümanlıkta inanç edebiyatı yapılmasına rağmen, Kur'ân'ın apaçık hükümleri çağdışı bulunacaktır. Böylece vaktiyle hıristiyan veya yahudilerin düştükleri, dini tahrif etme hatasına düşülmüş olacak, dinin menfaatlerine olan tarafı kabul edilecek, işlerine gelmeyen tarafı ise reddedilecektir. Böyle bir müslümanlık anlayışının Kur'ân'daki müslümanlık anlayışı ile hiçbir ilişkisinin olmadığı apaçıktır.
Bugün, empoze edilen böyle bir müslümanlığa taraftar olanların, devletin, bütün Avrupa'nın ve Amerika'nın kabul ettiği din ve vicdan özigürlüğü ilkesine tamamen zıt olarak vicdanlara baskı anlamı taşıyan isteklere karşı tavizkar davrandıkları da bir vakıadır. Halbuki devletin millet için varolduğu gerçeği vurgulanarak, devletin kendisinin, milletin inanç kültürünü de nazara alarak değişime gitmesi gerektiği vurgulansa, müsbet bir yol takib edilerek demokratik haklar çercevesinde milletle devlet kaynaşmasının ancak bu şekilde olacağının altı çizilse, her halde hamiyetli ve basiretli devlet adamları bu seslere kulak vereceklerdir.
Halkın inançlarını değiştirmeye çalışan bir devlet görüntüsü yerine, çağdaş dünyaya da uyarak, kendisini değiştiren böylece halka mutluluk ve huzur veren bir devlet görüntüsü de ancak bu şekilde ortaya çıkar. O zaman böyle çarpık bir Türk müslümanlığı anlayışı da ortadan kalkar. Herkes müslümanlığı Kur'ân'ın istediği gibi yaşar, devletine sahip çıkar, vatanına bağlı kalır.