Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale Analiz ve Çalışmalar
Risale Açıklamalı
Mektubat
Mektubat 7. Ders - Çam Ağacında Hatıra Gelen İki Üç Hatıra
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 403302" data-attributes="member: 27"><p>[NOT]“Der tarik-i aczmendî lâzım âmed çâr çiz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz.”[/NOT]</p><p></p><p>Risale-i Nur'un mesleğinde ise mezkur terklere mukabil şu dört şey esastır.</p><p></p><p>Bunlar fakrı mutlak; yani bütün zenginliğini Allah'tan bilme, her şeyinin, maddi-manevi bütün varlığının tek Sahibi olarak Rabbini görmek ve bilmek. Emanet verilenlerden kendine hisse çıkarmamak.</p><p></p><p>Aczi mutlak; kendini mutlak bir surette aciz bilmek, Allah cc. izin vermezse en basit birşeye dahi güç yetiremeyeceğini bilmek. Kendi kudretinden sıyrılıp, herşeyi Allah'ın kudretinden bilmek.</p><p></p><p>Gerek fakr-ı mutlak ve gerekse acz-i mutlak ifadeleri kullara ve fanilere karşı olan bir fakr ve acz hali değildir. Tamamen Allah'a karşı aczini ve fakrını bilmek manasındadır.</p><p></p><p>Şükrü mutlak; Üstad Hazretleri şükr-ü mutlakı dört esasın en büyüğü olarak nitelendiriyor Yirmi Sekizinci Mektupta. [TAVSIYE]Elhasıl, en âlâ ve en yüksek tarik olan tarik-i ubûdiyet ve mahbubiyetin dört esasından en büyük esası şükürdür ki,..[/TAVSIYE] Yani abdin her daim şükür halinde bulunması, lezzet-i şükür için istemesi, farzlara, sünnete, emirlere ve yasaklara azami riayet göstermesi..</p><p></p><p>Şevki mutlak; yani bu yolda hiçbir engeli tanımamak, her daim aşk ve heyecanla, şevkle davasına sarılmak.</p><p></p><p>Bunlardan ayrı, başka bir risalede Üstad Hazretleri Cenab-ı Hakka ulaştıran en kısa tarik olarak şu dört esası zikrediyor. "acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" Yirmi Altıncı Sözün Zeyli</p><p></p><p>Faydalı olru düşüncesiyle o kısmı da aynen aktaralım.</p><p></p><p></p><p>[TAVSIYE]<span style="font-size: 18px">Zeyl</span></p><p><span style="font-size: 15px">بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ</span></p><p><em>Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir</em>.</p><p></p><p><strong>CENÂB-I HAKKA</strong> vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarikatlerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kàsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim "acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarikidir.</p><p></p><p>Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine isal eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder. Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder.</p><p></p><p>Şu tarik, hafî tarikler misillü, “letâif-i aşere“ gibi on hatve değil; ve tarik-i cehriye gibi “nüfus-u seb’a“ yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki Dört Hatveden ibarettir. Tarikatten ziyade hakikattir, şeriattir.</p><p></p><p>Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir.</p><p></p><p>Şu kısa tarikin evrâdı, ittibâ-ı sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır.</p><p></p><p></p><p><strong>Birinci Hatveye</strong> [SUP]<strong>1</strong>[/SUP] <span style="font-size: 15px">فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ</span> âyeti işaret ediyor.</p><p></p><p><strong>İkinci Hatveye</strong> [SUP]<strong>2</strong>[/SUP] <span style="font-size: 15px">وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ </span> âyeti işaret ediyor.</p><p></p><p><strong>Üçüncü Hatveye</strong></p><p>[SUP]<strong>3</strong>[/SUP]<span style="font-size: 15px">مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ</span> âyeti işaret ediyor.</p><p></p><p><strong>Dördüncü Hatveye</strong> [SUP]<strong>4</strong>[/SUP] <span style="font-size: 15px">كُلُّ شَىْءٍ هَاِلكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ</span> âyeti işaret ediyor.</p><p></p><p>Şu Dört Hatvenin kısa bir izahı şudur ki:</p><p></p><p><strong>BİRİNCİ HATVEDE:</strong></p><p></p><p>[SUP]<strong>5</strong>[/SUP]<span style="font-size: 15px">فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ</span> âyeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefis etmemek. Zira, insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka herşeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hattâ, fıtratında tevdi edilen ve Mâbud-u Hakikînin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek, [SUP]<strong>6</strong>[/SUP]<span style="font-size: 15px">مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ</span> sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte, şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir.</p><p></p><p><strong>İKİNCİ HATVEDE:</strong></p><p></p><p><span style="font-size: 15px">وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ</span> dersini verdiği gibi, kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmârenin muktezasıdır.</p><p></p><p>Şu makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi, şu hâletin aksidir. Yani, nisyân-ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzuzat ve ihtirasatta unutmak; ve mevtte ve hizmette düşünmek...</p><p></p><p><strong>ÜÇÜNCÜ HATVEDE:</strong></p><p></p><p>[SUP]<strong>7</strong>[/SUP]<span style="font-size: 15px">مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ</span> dersini verdiği gibi, nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu Hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır-ı Zülcelâl tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamd etmektir.</p><p></p><p>Şu mertebede tezkiyesi, [SUP]<strong>8</strong>[/SUP] <span style="font-size: 15px">قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا</span> sırrıyla şudur ki: Kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir.</p><p></p><p><strong>DÖRDÜNCÜ HATVEDE:</strong></p><p></p><p>[SUP]<strong>9</strong>[/SUP]<span style="font-size: 15px">كُلُّ شَىْءٍ هَاِلكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ </span>dersini verdiği gibi, nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan, bir nevi rububiyet dâvâ eder; mâbuduna karşı adâvetkârâne bir isyanı taşır. İşte, gelecek şu hakikati derk etmekle ondan kurtulur. Hakikat şöyledir ki:</p><p></p><p>Herşey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuttur.</p><p></p><p>Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani, kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu bulan, herşeyi bulur.</p><p></p><p><span style="font-size: 18px">Hâtime</span></p><p>Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarikindeki Dört Hatvenin izahatı, hakikatin ilmine, şeriatin hakikatine, Kur’ân’ın hikmetine dair olan yirmi altı adet Sözlerde geçmiştir. Yalnız, şurada bir iki noktaya kısa bir işaret edeceğiz. Şöyle ki:</p><p></p><p>Evet, şu tarik daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâle verir. Halbuki, en keskin tarik olan aşk, nefisten elini çeker, fakat mâşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakikîye gider.</p><p></p><p>Hem şu tarik daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâpervâzâne dâvâları bulunmaz. Çünkü, acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.</p><p></p><p>Hem bu tarik daha umumî ve cadde-i kübrâdır. Çünkü, kâinatı, ehl-i vahdetü’l-vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için idama mahkûm zannedip Lâ mevcude illâ Hû hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü’ş-şuhud gibi, huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip Lâ meşhude illâ Hû demeye mecbur olmuyor.</p><p></p><p>Belki, idamdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur’ân affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip Esmâ-i Hüsnâsının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek, mânâ-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenâb-ı Hakka bir yol bulmaktır. Elhasıl, mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mânâ-yı ismiyle bakmamaktır.</p><p></p><p><strong>[SUP]<strong>1</strong>[/SUP] : “Nefislerinizi temize çıkarmayın.” Necm Sûresi, 53:32. </strong></p><p><strong> <strong>[SUP]<strong>2</strong>[/SUP] : “Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.” Haşir Sûresi, 59:19. </strong></strong></p><p><strong><strong> <strong>[SUP]<strong>3</strong>[/SUP] : “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79. </strong></strong></strong></p><p><strong><strong><strong> <strong>[SUP]<strong>4</strong>[/SUP] : “Herşey helâk olup gidicidir Ona bakan yüzü müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88. </strong></strong></strong></strong></p><p><strong><strong><strong><strong> <strong>[SUP]<strong>5</strong>[/SUP] : “Nefislerinizi temize çıkarmayın.” Necm Sûresi, 53:32. </strong></strong></strong></strong></strong></p><p><strong><strong><strong><strong><strong> <strong>[SUP]<strong>6</strong>[/SUP] : “Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse...” Furkan Sûresi, 25:43.</strong></strong></strong></strong></strong></strong></p><p><strong>[SUP]<strong>7</strong>[/SUP] : “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79. </strong></p><p><strong><strong>[SUP]<strong>8</strong>[/SUP]: “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” Şems Sûresi, 91:9. </strong></strong></p><p><strong><strong> <strong>[SUP]<strong>9</strong>[/SUP] : “Herşey helâk olup gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.</strong></strong></strong>[/TAVSIYE]</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 403302, member: 27"] [NOT]“Der tarik-i aczmendî lâzım âmed çâr çiz / Fakr-ı mutlak, acz-i mutlak, şükr-ü mutlak, şevk-i mutlak ey aziz.”[/NOT] Risale-i Nur'un mesleğinde ise mezkur terklere mukabil şu dört şey esastır. Bunlar fakrı mutlak; yani bütün zenginliğini Allah'tan bilme, her şeyinin, maddi-manevi bütün varlığının tek Sahibi olarak Rabbini görmek ve bilmek. Emanet verilenlerden kendine hisse çıkarmamak. Aczi mutlak; kendini mutlak bir surette aciz bilmek, Allah cc. izin vermezse en basit birşeye dahi güç yetiremeyeceğini bilmek. Kendi kudretinden sıyrılıp, herşeyi Allah'ın kudretinden bilmek. Gerek fakr-ı mutlak ve gerekse acz-i mutlak ifadeleri kullara ve fanilere karşı olan bir fakr ve acz hali değildir. Tamamen Allah'a karşı aczini ve fakrını bilmek manasındadır. Şükrü mutlak; Üstad Hazretleri şükr-ü mutlakı dört esasın en büyüğü olarak nitelendiriyor Yirmi Sekizinci Mektupta. [TAVSIYE]Elhasıl, en âlâ ve en yüksek tarik olan tarik-i ubûdiyet ve mahbubiyetin dört esasından en büyük esası şükürdür ki,..[/TAVSIYE] Yani abdin her daim şükür halinde bulunması, lezzet-i şükür için istemesi, farzlara, sünnete, emirlere ve yasaklara azami riayet göstermesi.. Şevki mutlak; yani bu yolda hiçbir engeli tanımamak, her daim aşk ve heyecanla, şevkle davasına sarılmak. Bunlardan ayrı, başka bir risalede Üstad Hazretleri Cenab-ı Hakka ulaştıran en kısa tarik olarak şu dört esası zikrediyor. "acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" Yirmi Altıncı Sözün Zeyli Faydalı olru düşüncesiyle o kısmı da aynen aktaralım. [TAVSIYE][SIZE=5]Zeyl[/SIZE] [SIZE=4]بِسْمِ اللهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحِيمِ[/SIZE] [I]Bu küçücük zeylin büyük bir ehemmiyeti var. Herkese menfaatlidir[/I]. [B]CENÂB-I HAKKA[/B] vâsıl olacak tarikler pek çoktur. Bütün hak tarikler Kur’ân’dan alınmıştır. Fakat tarikatlerin bazısı, bazısından daha kısa, daha selâmetli, daha umumiyetli oluyor. O tarikler içinde, kàsır fehmimle Kur’ân’dan istifade ettiğim "acz ve fakr ve şefkat ve tefekkür" tarikidir. Evet, acz dahi, aşk gibi, belki daha eslem bir tariktir ki, ubûdiyet tarikiyle mahbubiyete kadar gider. Fakr dahi Rahmân ismine isal eder. Hem şefkat dahi, aşk gibi, belki daha keskin ve daha geniş bir tariktir ki, Rahîm ismine isal eder. Hem tefekkür dahi, aşk gibi, belki daha zengin, daha parlak, daha geniş bir tariktir ki, Hakîm ismine isal eder. Şu tarik, hafî tarikler misillü, “letâif-i aşere“ gibi on hatve değil; ve tarik-i cehriye gibi “nüfus-u seb’a“ yedi mertebeye atılan adımlar değil; belki Dört Hatveden ibarettir. Tarikatten ziyade hakikattir, şeriattir. Yanlış anlaşılmasın; acz ve fakr ve kusurunu Cenâb-ı Hakka karşı görmek demektir. Yoksa onları yapmak veya halka göstermek demek değildir. Şu kısa tarikin evrâdı, ittibâ-ı sünnettir; ferâizi işlemek, kebâiri terk etmektir. Ve bilhassa, namazı tâdil-i erkânla kılmak, namazın arkasındaki tesbihatı yapmaktır. [B]Birinci Hatveye[/B] [SUP][B]1[/B][/SUP] [SIZE=4]فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ[/SIZE] âyeti işaret ediyor. [B]İkinci Hatveye[/B] [SUP][B]2[/B][/SUP] [SIZE=4]وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ [/SIZE] âyeti işaret ediyor. [B]Üçüncü Hatveye[/B] [SUP][B]3[/B][/SUP][SIZE=4]مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ[/SIZE] âyeti işaret ediyor. [B]Dördüncü Hatveye[/B] [SUP][B]4[/B][/SUP] [SIZE=4]كُلُّ شَىْءٍ هَاِلكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ[/SIZE] âyeti işaret ediyor. Şu Dört Hatvenin kısa bir izahı şudur ki: [B]BİRİNCİ HATVEDE:[/B] [SUP][B]5[/B][/SUP][SIZE=4]فَلاَ تُزَكُّوۤا اَنْفُسَكُمْ[/SIZE] âyeti işaret ettiği gibi, tezkiye-i nefis etmemek. Zira, insan, cibilliyeti ve fıtratı hasebiyle nefsini sever. Belki, evvelâ ve bizzat yalnız zâtını sever; başka herşeyi nefsine feda eder. Mâbuda lâyık bir tarzda nefsini metheder; mâbuda lâyık bir tenzihle nefsini meâyipten tenzih ve tebrie eder. Elden geldiği kadar kusurları kendine lâyık görmez ve kabul etmez. Nefsine perestiş eder tarzında, şiddetle müdafaa eder. Hattâ, fıtratında tevdi edilen ve Mâbud-u Hakikînin hamd ve tesbihi için ona verilen cihazat ve istidadı kendi nefsine sarf ederek, [SUP][B]6[/B][/SUP][SIZE=4]مَنِ اتَّخَذَ اِلٰهَهُ هَوٰيهُ[/SIZE] sırrına mazhar olur. Kendini görür, kendine güvenir, kendini beğenir. İşte, şu mertebede, şu hatvede tezkiyesi, tathiri, onu tezkiye etmemek, tebrie etmemektir. [B]İKİNCİ HATVEDE:[/B] [SIZE=4]وَلاَ تَكُونُوا كَالَّذِينَ نَسُوا اللهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْ[/SIZE] dersini verdiği gibi, kendini unutmuş, kendinden haberi yok. Mevti düşünse, başkasına verir. Fenâ ve zevâli görse, kendine almaz. Ve külfet ve hizmet makamında nefsini unutmak, fakat ahz-ı ücret ve istifade-i huzuzat makamında nefsini düşünmek, şiddetle iltizam etmek, nefs-i emmârenin muktezasıdır. Şu makamda tezkiyesi, tathiri, terbiyesi, şu hâletin aksidir. Yani, nisyân-ı nefis içinde nisyan etmemek. Yani, huzuzat ve ihtirasatta unutmak; ve mevtte ve hizmette düşünmek... [B]ÜÇÜNCÜ HATVEDE:[/B] [SUP][B]7[/B][/SUP][SIZE=4]مَاۤ اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللهِ وَمَاۤ اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَ[/SIZE] dersini verdiği gibi, nefsin muktezası, daima iyiliği kendinden bilip fahr ve ucbe girer. Bu Hatvede, nefsinde yalnız kusuru ve naksı ve aczi ve fakrı görüp, bütün mehâsin ve kemâlâtını, Fâtır-ı Zülcelâl tarafından ona ihsan edilmiş nimetler olduğunu anlayıp, fahr yerinde şükür ve temeddüh yerinde hamd etmektir. Şu mertebede tezkiyesi, [SUP][B]8[/B][/SUP] [SIZE=4]قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَا[/SIZE] sırrıyla şudur ki: Kemâlini kemâlsizlikte, kudretini aczde, gınâsını fakrda bilmektir. [B]DÖRDÜNCÜ HATVEDE:[/B] [SUP][B]9[/B][/SUP][SIZE=4]كُلُّ شَىْءٍ هَاِلكٌ اِلاَّ وَجْهَهُ [/SIZE]dersini verdiği gibi, nefis kendini serbest ve müstakil ve bizzat mevcut bilir. Ondan, bir nevi rububiyet dâvâ eder; mâbuduna karşı adâvetkârâne bir isyanı taşır. İşte, gelecek şu hakikati derk etmekle ondan kurtulur. Hakikat şöyledir ki: Herşey, nefsinde mânâ-yı ismiyle fânidir, mefkuttur, hâdistir, mâdumdur. Fakat mânâ-yı harfiyle ve Sâni-i Zülcelâlin esmâsına âyinedarlık cihetiyle ve vazifedarlık itibarıyla şahittir, meşhuddur, vâciddir, mevcuttur. Şu makamda tezkiyesi ve tathiri şudur ki: Vücudunda adem, ademinde vücudu vardır. Yani, kendini bilse, vücut verse, kâinat kadar bir zulümat-ı adem içindedir. Yani, vücud-u şahsîsine güvenip Mûcid-i Hakikîden gaflet etse, yıldız böceği gibi bir şahsî ziya-yı vücudu, nihayetsiz zulümât-ı adem ve firaklar içinde bulunur, boğulur. Fakat enâniyeti bırakıp, bizzat nefsi hiç olduğunu ve Mûcid-i Hakikînin bir âyine-i tecellîsi bulunduğunu gördüğü vakit, bütün mevcudatı ve nihayetsiz bir vücudu kazanır. Zira, bütün mevcudat, esmâsının cilvelerine mazhar olan Zât-ı Vâcibü’l-Vücudu bulan, herşeyi bulur. [SIZE=5]Hâtime[/SIZE] Şu acz, fakr, şefkat, tefekkür tarikindeki Dört Hatvenin izahatı, hakikatin ilmine, şeriatin hakikatine, Kur’ân’ın hikmetine dair olan yirmi altı adet Sözlerde geçmiştir. Yalnız, şurada bir iki noktaya kısa bir işaret edeceğiz. Şöyle ki: Evet, şu tarik daha kısadır. Çünkü dört hatvedir. Acz, elini nefisten çekse, doğrudan doğruya Kadîr-i Zülcelâle verir. Halbuki, en keskin tarik olan aşk, nefisten elini çeker, fakat mâşuk-u mecazîye yapışır. Onun zevâlini bulduktan sonra Mahbûb-u Hakikîye gider. Hem şu tarik daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâpervâzâne dâvâları bulunmaz. Çünkü, acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin. Hem bu tarik daha umumî ve cadde-i kübrâdır. Çünkü, kâinatı, ehl-i vahdetü’l-vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için idama mahkûm zannedip Lâ mevcude illâ Hû hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü’ş-şuhud gibi, huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip Lâ meşhude illâ Hû demeye mecbur olmuyor. Belki, idamdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur’ân affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip Esmâ-i Hüsnâsının mazhariyet ve âyinedarlık vazifesinde istimal ederek, mânâ-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenâb-ı Hakka bir yol bulmaktır. Elhasıl, mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mânâ-yı ismiyle bakmamaktır. [B][SUP][B]1[/B][/SUP] : “Nefislerinizi temize çıkarmayın.” Necm Sûresi, 53:32. [B][SUP][B]2[/B][/SUP] : “Allah’ı unutanlar gibi olmayın ki, Allah da onlara kendi nefislerini unutturmuştur.” Haşir Sûresi, 59:19. [B][SUP][B]3[/B][/SUP] : “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79. [B][SUP][B]4[/B][/SUP] : “Herşey helâk olup gidicidir Ona bakan yüzü müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88. [B][SUP][B]5[/B][/SUP] : “Nefislerinizi temize çıkarmayın.” Necm Sûresi, 53:32. [B][SUP][B]6[/B][/SUP] : “Nefsinin arzusunu kendine mâbud edinen kimse...” Furkan Sûresi, 25:43.[/B][/B][/B][/B][/B][/B] [B][SUP][B]7[/B][/SUP] : “Sana her ne iyilik erişirse Allah’tandır. Sana her ne kötülük gelirse, o da kendi nefsindendir.” Nisâ Sûresi, 4:79. [B][SUP][B]8[/B][/SUP]: “Nefsini günahlardan arındıran kurtuluşa ermiştir.” Şems Sûresi, 91:9. [B][SUP][B]9[/B][/SUP] : “Herşey helâk olup gidicidir-Ona bakan yüzü müstesnâ.” Kasas Sûresi, 28:88.[/B][/B][/B][/TAVSIYE] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale Analiz ve Çalışmalar
Risale Açıklamalı
Mektubat
Mektubat 7. Ders - Çam Ağacında Hatıra Gelen İki Üç Hatıra
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst