Huseyni
Müdavim
Muhammed Bozdağ
Aleme gözünü açan insan kendini hayatı boyunca sürecek çözümlemelerle karşı karşıya bulur. İnsan nedir, içinde yaşanılan alem nedir, sistemli olarak işleyen bu alemin geçmişi —varsa gelecegi— ve sonu nasıl kavranılabilir? Asırlar boyunca insanoglu aleme vücut veren müdahil bir yaratıcı kudreti tanımakla, alemin vücudunu kendine irca etmek gibi iki yol arasında muhtelif çizgiler oluşturarak bu güne geldi.
Eşyanın içini, dışını-mekânsal nlarak cismani ve varsa cisim ötesi bütün boyutlarını zaman boyutuyla birlikte tanıtabilecek "mutlak gerçeklikte" bir kozmolojinin ortaya konulması bütün dinlerde oldugu kadar bütün felsefelerde -pek tabi ki bilim felsefesinde de en önemli konu olmuştur.
İlimin (bilginin) kaynaklarından olan "bilim" ve "din" tartışılırken zaman zaman bilimin eşyanın "nasıl oluyor"una cevap verdigi, dinin ise "niçin oluyor"u açıkladıgı ileri sürülerek bir ayrım ortaya konur. Gerçekte din -dini, mutlak hakikati kavramamızı sağlayan islam anlamında kullanıyoruz eşyanın niçini kadar "nasıl"ına da ışık tutarken bilim nasılı ortaya koyma iddiasında iken dolaylı olarak niçine de cevap vermektedir.
Bilimin üzerine oturtulan dinden bağımsız felsefenin yol açtığı en büyük yanılgı eşyanın gerçekten "nasıl" oldugunu açıkladığını zannettirmesidir. Bu yanılgı bilimin imkânlarının hem cismaniyet alanıyla kısıtlı olması, hem de insanların bilimi ancak belli kalıplar -paradigmalar çerçevesinde yorumlamalarından kaynaklanır.
Eşyanın hakikatinin kavranmasına ilişkin bir yaklaşımın gerçekçi olması bu yaklaşımın eşyanın bütün boyutlarını tespit edebilecek mekânizmaları saglamasıyla mümkündür.
Varlık sadece gözlemlenebilir ve dokunulabilir alemden mi ibarettir yoksa bunların dışında boyut(ları) var mıdır? Eger varlık kokusu, tadı, görüntüsü, sesi, sertliği olan beş farklı kavrama boyutlu cisimsel bedenlerden oluşuyor ve bunların ötesinde bir yapı yansıması taşımıyorsa eşya bu kavrama boyutlarınca tanımlanabilecektir.
Madde üzerinde yapılan incelemelerde, günümüz fiziğince maddenin yapısal kökeninin tanımlanmasını sağlayabilecek sabit partiküler varlıkların vücudu tespit edilememiştir. Atomun tespitinin ardından bu parçacığın, en küçük -değişmezyapı taşı olduğuna dair bilim bulgusunun yol açtıgı "maddenin ezeliyeti" şeklindeki felsefı yaklaşım Einstein'den sonra; atom altına doğru belirginleşen sınırsız parçalanmalarla birlikte şüpheye dönüşmüştür. Sonunda kuantum fiziği maddenin en küçük partiküler pozisyonunun varlık ve yokluk arasında gidip geldiğini, bir şekilde maddeyi teşkil eden en küçük vücutlu partiküler yapıların fızik vücutsuz bir enerji alemden fizik vücuda sıçramalar yaptığını ortaya çıkardı. Bu durumda maddenin beş boyutlu kavrama alanlarının (görüntü, ses, koku, tad, yogunluk) dışında bir alandan sıçrayarak vücut kazandıgı anlaşılıyordu. Maddenin vücudunun kaynagı gibi gözüken bu enerji alemin hakikati nasıl tanımlanacaktı?
Günümüz fiziğinin karşılaştığı bir başka sorun daha vardı. Cisimsel alem birbirine nispetle farklı zaman ve dolayısıyla mekân boyutlarından oluşuyordu. Cismin kendi içindeki bu farklılık bir yana farklılıgın boyutları cismaniyetin dışına taştığında varlık nasıl tanımlanacaktı. Örnegin Einstein'in getirdigi hız-zaman-kütle arası ilişkiyi düzenleyen formüle göre bir varlığın hızı ışık hızı sınırına ulaştığında hatta bu sınırı aştığında varlık cisim boyutlu tanımlanamıyordu. Işık hızını aşmış bir varlık imajiner alemde (kütlesiz yani madde ötesi) bir yapı arz ediyor; formülde zaman açıklanmaz bir yapıya bürünerek "sonsuz şimdi zaman düzlemi" şeklinde yorumlanabilecek bir durum ortaya çıkıyordu.
Eşyanın hakikatinin tespitinde odaklaşırken ortaya çıkan bu yeni bulgulara çeşitli tanımlayıcı felsefi yaklaşımlar getirildi. Bu yaklaşımlardan birisi Hint asıllı fizikçi Maharishi Mahesh Yogi'nindi. Maharishi "Birteşik Alan Teorisi" ile fiziksel vücut ile fizik ötesi vücut arasında bir birleşim oluşturdu. Fizik vücut, derununda fizik ötesi bir vücuda dayanıyordu. Çünkü fizik, maddi vücudun yapı taşı olan fizik vücutlar tespit edememiş, tam tersine maddi vücutların fizik ötesi bir alemden ani sıçramalarla cisimsel aleme aralıksız olarak geçiş yaptıgını ve bu sıçramaların ani geliş/gidiş tarzında yer degiştirmelerle devam edip gittigini tespit etmişti.
Bu noktada Maharishi varlıkların cismani vücuda sıçradıkları alanın aşagısının varlıgın yaratıcısı olan -herşeyi bilen, her an her yerde olan, kudreti her şeye yeten mutlak bir enerji varlık oldugu tezini ortaya attı. Bu bir tür panteist yaklaşımdı ve varlığın yaratılışının varlığın arkasında şiddet ve yoğunluguyla her şeye nüfuz ettiği için farkedilmeyen bir güce isnadını gerektiriyordu.
Ortaya atılan bütün açıklama biçimlerine rağmen insanlık elindeki imkânlarla hala varlığın mekân olarak en küçük ve en büyük (enfüsi ve afaki) uçlarını belirleyememekte; tersine varlık gittikçe içinden çıkılmaz sorunları ve bilinmezlikleri beraberinde getirmekteydi.
Bu durumda insanlık varlığı nasıl yorumlayacak ve kavrayacak; gerçek kozmolojiyi nasıl ortaya koyacaktır?
Aleme gözünü açan insan kendini hayatı boyunca sürecek çözümlemelerle karşı karşıya bulur. İnsan nedir, içinde yaşanılan alem nedir, sistemli olarak işleyen bu alemin geçmişi —varsa gelecegi— ve sonu nasıl kavranılabilir? Asırlar boyunca insanoglu aleme vücut veren müdahil bir yaratıcı kudreti tanımakla, alemin vücudunu kendine irca etmek gibi iki yol arasında muhtelif çizgiler oluşturarak bu güne geldi.
Eşyanın içini, dışını-mekânsal nlarak cismani ve varsa cisim ötesi bütün boyutlarını zaman boyutuyla birlikte tanıtabilecek "mutlak gerçeklikte" bir kozmolojinin ortaya konulması bütün dinlerde oldugu kadar bütün felsefelerde -pek tabi ki bilim felsefesinde de en önemli konu olmuştur.
İlimin (bilginin) kaynaklarından olan "bilim" ve "din" tartışılırken zaman zaman bilimin eşyanın "nasıl oluyor"una cevap verdigi, dinin ise "niçin oluyor"u açıkladıgı ileri sürülerek bir ayrım ortaya konur. Gerçekte din -dini, mutlak hakikati kavramamızı sağlayan islam anlamında kullanıyoruz eşyanın niçini kadar "nasıl"ına da ışık tutarken bilim nasılı ortaya koyma iddiasında iken dolaylı olarak niçine de cevap vermektedir.
Bilimin üzerine oturtulan dinden bağımsız felsefenin yol açtığı en büyük yanılgı eşyanın gerçekten "nasıl" oldugunu açıkladığını zannettirmesidir. Bu yanılgı bilimin imkânlarının hem cismaniyet alanıyla kısıtlı olması, hem de insanların bilimi ancak belli kalıplar -paradigmalar çerçevesinde yorumlamalarından kaynaklanır.
Eşyanın hakikatinin kavranmasına ilişkin bir yaklaşımın gerçekçi olması bu yaklaşımın eşyanın bütün boyutlarını tespit edebilecek mekânizmaları saglamasıyla mümkündür.
Varlık sadece gözlemlenebilir ve dokunulabilir alemden mi ibarettir yoksa bunların dışında boyut(ları) var mıdır? Eger varlık kokusu, tadı, görüntüsü, sesi, sertliği olan beş farklı kavrama boyutlu cisimsel bedenlerden oluşuyor ve bunların ötesinde bir yapı yansıması taşımıyorsa eşya bu kavrama boyutlarınca tanımlanabilecektir.
Madde üzerinde yapılan incelemelerde, günümüz fiziğince maddenin yapısal kökeninin tanımlanmasını sağlayabilecek sabit partiküler varlıkların vücudu tespit edilememiştir. Atomun tespitinin ardından bu parçacığın, en küçük -değişmezyapı taşı olduğuna dair bilim bulgusunun yol açtıgı "maddenin ezeliyeti" şeklindeki felsefı yaklaşım Einstein'den sonra; atom altına doğru belirginleşen sınırsız parçalanmalarla birlikte şüpheye dönüşmüştür. Sonunda kuantum fiziği maddenin en küçük partiküler pozisyonunun varlık ve yokluk arasında gidip geldiğini, bir şekilde maddeyi teşkil eden en küçük vücutlu partiküler yapıların fızik vücutsuz bir enerji alemden fizik vücuda sıçramalar yaptığını ortaya çıkardı. Bu durumda maddenin beş boyutlu kavrama alanlarının (görüntü, ses, koku, tad, yogunluk) dışında bir alandan sıçrayarak vücut kazandıgı anlaşılıyordu. Maddenin vücudunun kaynagı gibi gözüken bu enerji alemin hakikati nasıl tanımlanacaktı?
Günümüz fiziğinin karşılaştığı bir başka sorun daha vardı. Cisimsel alem birbirine nispetle farklı zaman ve dolayısıyla mekân boyutlarından oluşuyordu. Cismin kendi içindeki bu farklılık bir yana farklılıgın boyutları cismaniyetin dışına taştığında varlık nasıl tanımlanacaktı. Örnegin Einstein'in getirdigi hız-zaman-kütle arası ilişkiyi düzenleyen formüle göre bir varlığın hızı ışık hızı sınırına ulaştığında hatta bu sınırı aştığında varlık cisim boyutlu tanımlanamıyordu. Işık hızını aşmış bir varlık imajiner alemde (kütlesiz yani madde ötesi) bir yapı arz ediyor; formülde zaman açıklanmaz bir yapıya bürünerek "sonsuz şimdi zaman düzlemi" şeklinde yorumlanabilecek bir durum ortaya çıkıyordu.
Eşyanın hakikatinin tespitinde odaklaşırken ortaya çıkan bu yeni bulgulara çeşitli tanımlayıcı felsefi yaklaşımlar getirildi. Bu yaklaşımlardan birisi Hint asıllı fizikçi Maharishi Mahesh Yogi'nindi. Maharishi "Birteşik Alan Teorisi" ile fiziksel vücut ile fizik ötesi vücut arasında bir birleşim oluşturdu. Fizik vücut, derununda fizik ötesi bir vücuda dayanıyordu. Çünkü fizik, maddi vücudun yapı taşı olan fizik vücutlar tespit edememiş, tam tersine maddi vücutların fizik ötesi bir alemden ani sıçramalarla cisimsel aleme aralıksız olarak geçiş yaptıgını ve bu sıçramaların ani geliş/gidiş tarzında yer degiştirmelerle devam edip gittigini tespit etmişti.
Bu noktada Maharishi varlıkların cismani vücuda sıçradıkları alanın aşagısının varlıgın yaratıcısı olan -herşeyi bilen, her an her yerde olan, kudreti her şeye yeten mutlak bir enerji varlık oldugu tezini ortaya attı. Bu bir tür panteist yaklaşımdı ve varlığın yaratılışının varlığın arkasında şiddet ve yoğunluguyla her şeye nüfuz ettiği için farkedilmeyen bir güce isnadını gerektiriyordu.
Ortaya atılan bütün açıklama biçimlerine rağmen insanlık elindeki imkânlarla hala varlığın mekân olarak en küçük ve en büyük (enfüsi ve afaki) uçlarını belirleyememekte; tersine varlık gittikçe içinden çıkılmaz sorunları ve bilinmezlikleri beraberinde getirmekteydi.
Bu durumda insanlık varlığı nasıl yorumlayacak ve kavrayacak; gerçek kozmolojiyi nasıl ortaya koyacaktır?