Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Mutlak Gerçeklik Yolunda Bilim ve Din
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229544" data-attributes="member: 27"><p><strong>Tevhid ve Nedensellik </strong></p><p><strong></strong></p><p> Bilimin gelişimine paralel olarak sürekli değişen bilimsellige dayalı felsefelerin hâlâ devam eden çelişkileri ve tıkanıklıkları, 14 asır önce insanlığa İslamla sunulan tevhid anlayışıyla tamamen çözümlenmiştir. </p><p></p><p></p><p> İslam uleması tarafından ayrıntıda faklılıkları olan muhtelif kozmolojiler oluşturulmuş olmakla birlikte, günümüz biliminin deneyleriyle de uyuşan en çarpıcı İslamî tanımlamalar ve çerçevelemelerin Bediüzzaman tarafından yapıldığı görülmektedir. Bediüzzaman'a göre hadisatın vücut ve işleyişi iki sebep türü kapsamında incelenmelidir. Birincisi zahiri (görünürde) sebepler, digeri hakiki sebeplerdir. Görünürde sebepler tabiat kanunları çerçevesinde nedensellik olarak açıklanan A nın B ye yol açtığı zannıdır ki bunun aslı, "iktiran" yani biraradalıktır. A dan sonra B nin gelişi, konulan kanunların gerektirdigi "bir arada" oluşun sonucudur, hakiki sebep degildir. Hakiki sebep ise eşyanın bütün boyutlarına hakim olan Kudret-i İlahiyedir. Zahiri sebebin hakiki sebep sanılması bir illiyet atfı sapmasının sonucudur. Farklı boyutta bir elin tuttuğu tabancanın tetiği çekilerek bir insan öldürülmüş olsun. Tabancayı tutan eli görmeyen kişiye göre adamı tabancanın kendisi, kendi kendine öldürmüştür. Gizli eli gören kişi irade ve kudretin o ele ait olduğunu düşünür. Bu örnekte illiyetin-gerçek sebebin başka bir unsura verilmesi, olaya müdahil olan bütün boyutların kavranamamasından kaynaklanmıştır. </p><p></p><p></p><p> Nedensellik şöyle bir mantıktan doğar. Sadece cismaniyet boyutunda kalan gözlem veya deney sonuçlarına göre A faktör gurubu varken B faktör gurubu oluşmakta; A faktör gurubu yokken B faktör gurubu oluşmamaktadır. Bu durumda iki faktör gurubu birbirinin nedeni gibi görülmektedir. Oysa üçüncü bir durum vardır ki bu da A faktör gurubu varken B faktör gurubunun var olmamasıdır. İşte modern bilim bu duruma dair örneklerle karşılaşmamakta, karşılaştığı birkaç örneği ise metafiziğe iterek yok saymaktadır. Bazı Yogilerin tabiat kanunlarının gereği olan zahiri sebepler yokken bedenleriyle doğrudan uçuş yapabilmeleri, bazılarının maddi bir koruyucu olmadan yanan ateş üzerinde etkilenmeden dans edebilmeleri, bazı tarikatlarda vücutlarına şiş batıranların acıma, kanama gibi tabiat prensiplerine paralel bir sonuçla karşılaşmamaları, velilerin bir anda bir çok yerde bulunabilmeleri, Hz. Peygamberin (asm) mübarek parmağının işaretiyle Ay'ın ortadan ikiye ayrılması, sevgili Resulün (asm) on parmağından bir orduyu doyuracak şekilde suların akması, bakışlarıyla bazı kişilerin cisimleri uzaktan hareket ettirebilmeleri, parmaklarla okumanın, ayak topuklarıyla koklamanın yaşanılan ve belgelenen gerçekler olması üçüncü duruma dair örneklerdir ki, nedenselligin reddi anlamına gelecek bu üçüncü durum ısrarla bilimin dışına itilmiştir. </p><p></p><p></p><p> Bediüzzaman bir faktör vücudun sebep olabilmesi için gereken kudret, ilim gibi vasıflardan sadece birisinin irade oldugunu vurgular. Zati iradesi olmayan varlık hiç bir şeyin hakiki sebebi olamaz. Zahiri sebepler incelendiğinde bilinçsiz varlıkların hiçbirinde zati ilim vasfı olmadığı gibi irade vasfı da olmadığı görülür. Ancak mahluk varlıklar iradeli-iradesiz olmak üzere iki sınıfta yaratılmış, iradeli olan varlıkların ilim, kudret ve irade gibi vasıfarı ise son derece sınırlandırılmıştır. İnsan irade sahibi olanlara bir örnektir, taşın ise iradesi yoktur. </p><p></p><p></p><p> Zahiri sebep irade sahibi olursa -mutlak kudret ve ilim zati olarak kendisine ait olmadığından zahiren meydana getirdiği sonucun sadece tercihi yetkisi eline verilmiştir. Sonucun vücudu ise tamamen asli sebebe aittir. Örneğin taş yerinden kalkıp bir ağaca tırmanmayı irade edemez. Buna kudreti de yoktur. İnsan ise kollarını kaldırmayı irade edebilir. Ancak bunu yapacak kudret kendisine ait değildir. Beyin ve sinir sisteminde kurulu bir mekanizma yoluyla insanın zati bilgisi, kontrolü ve kudreti haricinde doğrudan hakiki kudretin dahli ve iradesinin uyuşmasıyla bu hareket gerçekleşir. Ancak insanın iradesi de sınırlandırılmıştır. İnsan bir ağaç olmayı irade edemez; çünkü bu hakiki kudretin iradesiyle uyuşmaz. Ancak hakiki kudret böyle bir iradeyi kabul edip ilim ve kudretiyle taktir etseydi insan ağaç ta olabilirdi. </p><p></p><p></p><p> Zahiri sebebin iradesiz olması durumunda ise "tercih ve sonuç" her ikisi tamamen asli sebebin yani Yaratıcının elindedir; sonuç onun yaratmasıyla gerçekleşir. Bu anlamda bir ağaç iradesiz oldugu halde iradeli insanın asla yapamayacağı harikalıkta işler yapar. Dünyanın Güneşin etrafında dönüşünü irade eden Yaratıcı oldugu gibi bunu gerçekleştiren de O'dur. Ancak bütün bunları koyduğu vücutsuz, itibari, O'na göre değişebilir, bize göre, onun tarafından tespit edildiklerinden mutlak olan kanunları çerçevesinde yaptığı için "Mutlak İrade" bizim nazarımızdan gizlenmektedir. Mutlak İradeyi kavramakta güçlük çekmemizin sebebi iradenin herşeyi, taktir ettiği sabit bir düzenlilikte kuşatması ve acze hiç düşmemesidir. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. İnsan zihni sınıflandırmalar ve karşılaştırmalar sayesinde kavrar. Bir şey digerlerine göre sınıflandırılamıyor ve karşılaştırılamıyorsa var oldugu halde vücudu asla fark edilemez. Günlük zamanı fark edebilmemiz için gece ve gündüz yaratılmıştır. Daha küçük zaman birimlerinin fark edilebilmesi için insanlar asli vücudu olmayan itibari zaman ölçü birimleri oluşturmuşlardır. İlim, Kudret gibi Yaratıcının diger isim ve sıfatları mutlak olduğu için yani örneğin Dünyayı döndüremediği hiçbir gün olmadığı, denizleri yanlışlıkla dağların üzerine salmadığı için sathi bakış varlığa nüfuz etmiş olan bu isim ve sıfatları varlığın zatından zannettirmektedir. Yağmurun düzensiz yağması bile "tabiidir, olağandır" şeklindeki düşünceyi nasıl da sarsabiliyor... </p><p></p><p></p><p> Bediüzzaman'a göre eşya mülk ve melekut cihetlerinden oluşturulmuştur. Mülk ciheti bilimin de üzerinde odaklandığı zaman/mekân boyutlu fıziksel vücut dünyasıdır. Melekut ciheti ise zaman-mekân dışı, mekânın vasıflarından bağımsız, tam nurani, ruhani, soyut vücutların bulundugu alemdir. Melekut ta mülk kadar alemdir yani yaratılmış, sonradan var edilmiştir. Vücudunun varlıgı mülki alem gibi bir başka vücudun varlıgı ile kaim olabilmektedir. Mülki-fıziki vücut meleküti-ruhani alemden yansımalar sıçramalar şeklinde tezahür eder. Bu vücudun, dolaylı vücut kaynağı melekuttur. melekutun doğrudan vücut kaynağı ise Kâinatın Nur-ul Envar olan Yaratıcısıdır. </p><p></p><p></p><p> Bediüzzaman'ın buraya kadar getirdiği Kur'ani çerçevenin kuantum fiziğinin tespitleriyle örtüşmesi hemen dikkat çekmektedir. Ancak bu noktadan sonra ne söylenebilecektir? </p><p></p><p></p><p> Kuantum fıziğinin uzay ve zaman dışı dediği mutlak ilim, kudret ve bilincin mevcut olduğu uzay alemin özündeki boşluk/yokluk durumu (Vacuum State) üzerinde yapılabilecek tek şe, tahminler yürütmektir. Bilim bu vücudun her nasılsa var oldugunu söyler. Transandantal Meditasyon tekniğinin sahibi Maharishi bu alanın Yaratıcının kendisi oldugunu söyler. İnsanların yaptığı her yorum kapalı gözle file dokunan kişilerin filin muhtelif uzuvlarına ilişkin tanımlamalarına benzer. </p><p></p><p></p><p> Bu sorun Risale-i Nur'da işlenirken "Kudret-i ilahiyenin eşyaya taalluku -ilgisi ve temasının eşyanın melekütiyeti vasıtasıyla olduğu" vurgulanır. (Bkz. Mektubât, Hakikat Çekirdekleri) Yaratıcı ilim, irade, kudret, gayra benzememe, zatıyla kaim olma... gibi zati vasıflarının ötesinde Şafi, Rezzak, Müzeyyin, Cemil, Muhyi gibi isim ve ünvanlara sahip olan mutlak varlıktır. Bu mutlak varlık ile yarattıkları arasındaki taallukun kavranmasını kolaylaştırmak için Güneşle Dünya arasındaki ilişki örnek olarak kullanılır. Dünya Güneşten çok uzak mesafede olduğu halde Güneş nuraniyeti vasıtasıyla ışığı ve manyetik etkisiyle Dünyanın her noktasına nüfuz ve tesir edebilir. Güneşin şuurlu olduğunu; ışığı, radyasyonu gibi zati unsurlarını kontrol edebildiğini varsayalım. Ayrıntıya girmiyoruz; tıpkı farklı tonların komprime edildiği Güneş ışığı gibi, Mutlak Şuur sahibi olan Kâinatın Yaratıcısının bin bir ismi vücut verdiği alemin melekutundan yansır. Melekut bir ayine gibidir. Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz Güneşle, bir köşeye koyduğumuz ayinede yansıyan Güneş vasıf olarak birbirinin aynıdır. Ayinenin kabiliyetine göre Güneşten daha fazla veya daha az ışık toplanıp yansıtılabilir. Örneğimizdeki ayine Bediüzzaman'ın bahsini ettiği melekut alemi, kuantum fıziğinin sözünü ettiği "vacuum state" dir. Ayinede Güneşin veya ışığının zati vücudu yoktur. Ayineden yansıyan fizik vücutlu ışık temas ettiği vücudu ısıtır yanı sonuç meydana getirir. Oysa ayineden yansıyan ışığın zahiri kaynağı ayine olduğu halde, yani ışık ayineden çıkıyor gibi görüldüğü halde ayinenin içinde ışığın fizik vücudu yoktur ancak itibari imajiner vücudu vardır. Tıpkı madde ötesinin boşluk durumunun harika vücudun kaynağı olması ancak içerisinde hiçbir şey olmaması gibi... Dikkat edilirse modern bilim Maharishi'nin yaptığı gibi maddenin arkasındaki "boşluk durumunu" tıpkı İslamın Allah tanımlamasına paralel vasıflarda tasvir etmekte, ancak ayinedeki Güneş ile hakiki Güneş arasındaki ayırımı yapamamaktadır. Zaten bunu insanlar kendi akıllarıyla yapamazlar. Kendisini perdeler ve zahiri sebepler arkasında gizleyen, ancak varlığını yarattığı sistemlerdeki korkunç harikalıklarla ilan eden Yaratıcı bizi var ettiği düzlemde kavrayabilmemiz imkânsız olan zatını bize elçileri vasıtasıyla bildirmiştir. </p><p></p><p></p><p> Bediüzzaman zerrelerin vücuda çıkışlarını Kudret-i İlahiyenin sevki ve esmasını eşyanın melekutuna tahşidiyle ortaya çıkan bir ihtizaz olarak tanımlar. (bkz. 30. Söz, İkinci Maksat) Vücut "boşluk durumu" ya da zaman-mekân dışından yani meleküti alemden O'nun esmasının parıltısı olarak yansır. Onun isim ve sıfatları arasındaki İlim, İrade, Rezzak, Şafi, Kayyum ve diğer anlamlar varlık üzerinde okunabilir hale gelir; buradan hareketle İlim, İrade, Şifa, Rızık gibi hususiyetlerin bizzat eşyanın kendisinde var olduğu sanılır. Yani zahiri olan hakiki gibi algılanır. Oysa zahiri ile hakiki arasındaki ayırımı yapabilmek için cismin akılsız şuursuz, basit, bırakıldığında rasgele hareket eden bir karakter taşıdığını görmek yeterli olabilmeliydi. Bir tabancanın yerinden kalkarak bir insana doğrulup tetiği çekmesi akıllara sığmıyor da, bir milyar galaksinin uzayda kendi kendilerine dans edişleri bilimselliğe nasıl sığıyor?</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229544, member: 27"] [B]Tevhid ve Nedensellik [/B] Bilimin gelişimine paralel olarak sürekli değişen bilimsellige dayalı felsefelerin hâlâ devam eden çelişkileri ve tıkanıklıkları, 14 asır önce insanlığa İslamla sunulan tevhid anlayışıyla tamamen çözümlenmiştir. İslam uleması tarafından ayrıntıda faklılıkları olan muhtelif kozmolojiler oluşturulmuş olmakla birlikte, günümüz biliminin deneyleriyle de uyuşan en çarpıcı İslamî tanımlamalar ve çerçevelemelerin Bediüzzaman tarafından yapıldığı görülmektedir. Bediüzzaman'a göre hadisatın vücut ve işleyişi iki sebep türü kapsamında incelenmelidir. Birincisi zahiri (görünürde) sebepler, digeri hakiki sebeplerdir. Görünürde sebepler tabiat kanunları çerçevesinde nedensellik olarak açıklanan A nın B ye yol açtığı zannıdır ki bunun aslı, "iktiran" yani biraradalıktır. A dan sonra B nin gelişi, konulan kanunların gerektirdigi "bir arada" oluşun sonucudur, hakiki sebep degildir. Hakiki sebep ise eşyanın bütün boyutlarına hakim olan Kudret-i İlahiyedir. Zahiri sebebin hakiki sebep sanılması bir illiyet atfı sapmasının sonucudur. Farklı boyutta bir elin tuttuğu tabancanın tetiği çekilerek bir insan öldürülmüş olsun. Tabancayı tutan eli görmeyen kişiye göre adamı tabancanın kendisi, kendi kendine öldürmüştür. Gizli eli gören kişi irade ve kudretin o ele ait olduğunu düşünür. Bu örnekte illiyetin-gerçek sebebin başka bir unsura verilmesi, olaya müdahil olan bütün boyutların kavranamamasından kaynaklanmıştır. Nedensellik şöyle bir mantıktan doğar. Sadece cismaniyet boyutunda kalan gözlem veya deney sonuçlarına göre A faktör gurubu varken B faktör gurubu oluşmakta; A faktör gurubu yokken B faktör gurubu oluşmamaktadır. Bu durumda iki faktör gurubu birbirinin nedeni gibi görülmektedir. Oysa üçüncü bir durum vardır ki bu da A faktör gurubu varken B faktör gurubunun var olmamasıdır. İşte modern bilim bu duruma dair örneklerle karşılaşmamakta, karşılaştığı birkaç örneği ise metafiziğe iterek yok saymaktadır. Bazı Yogilerin tabiat kanunlarının gereği olan zahiri sebepler yokken bedenleriyle doğrudan uçuş yapabilmeleri, bazılarının maddi bir koruyucu olmadan yanan ateş üzerinde etkilenmeden dans edebilmeleri, bazı tarikatlarda vücutlarına şiş batıranların acıma, kanama gibi tabiat prensiplerine paralel bir sonuçla karşılaşmamaları, velilerin bir anda bir çok yerde bulunabilmeleri, Hz. Peygamberin (asm) mübarek parmağının işaretiyle Ay'ın ortadan ikiye ayrılması, sevgili Resulün (asm) on parmağından bir orduyu doyuracak şekilde suların akması, bakışlarıyla bazı kişilerin cisimleri uzaktan hareket ettirebilmeleri, parmaklarla okumanın, ayak topuklarıyla koklamanın yaşanılan ve belgelenen gerçekler olması üçüncü duruma dair örneklerdir ki, nedenselligin reddi anlamına gelecek bu üçüncü durum ısrarla bilimin dışına itilmiştir. Bediüzzaman bir faktör vücudun sebep olabilmesi için gereken kudret, ilim gibi vasıflardan sadece birisinin irade oldugunu vurgular. Zati iradesi olmayan varlık hiç bir şeyin hakiki sebebi olamaz. Zahiri sebepler incelendiğinde bilinçsiz varlıkların hiçbirinde zati ilim vasfı olmadığı gibi irade vasfı da olmadığı görülür. Ancak mahluk varlıklar iradeli-iradesiz olmak üzere iki sınıfta yaratılmış, iradeli olan varlıkların ilim, kudret ve irade gibi vasıfarı ise son derece sınırlandırılmıştır. İnsan irade sahibi olanlara bir örnektir, taşın ise iradesi yoktur. Zahiri sebep irade sahibi olursa -mutlak kudret ve ilim zati olarak kendisine ait olmadığından zahiren meydana getirdiği sonucun sadece tercihi yetkisi eline verilmiştir. Sonucun vücudu ise tamamen asli sebebe aittir. Örneğin taş yerinden kalkıp bir ağaca tırmanmayı irade edemez. Buna kudreti de yoktur. İnsan ise kollarını kaldırmayı irade edebilir. Ancak bunu yapacak kudret kendisine ait değildir. Beyin ve sinir sisteminde kurulu bir mekanizma yoluyla insanın zati bilgisi, kontrolü ve kudreti haricinde doğrudan hakiki kudretin dahli ve iradesinin uyuşmasıyla bu hareket gerçekleşir. Ancak insanın iradesi de sınırlandırılmıştır. İnsan bir ağaç olmayı irade edemez; çünkü bu hakiki kudretin iradesiyle uyuşmaz. Ancak hakiki kudret böyle bir iradeyi kabul edip ilim ve kudretiyle taktir etseydi insan ağaç ta olabilirdi. Zahiri sebebin iradesiz olması durumunda ise "tercih ve sonuç" her ikisi tamamen asli sebebin yani Yaratıcının elindedir; sonuç onun yaratmasıyla gerçekleşir. Bu anlamda bir ağaç iradesiz oldugu halde iradeli insanın asla yapamayacağı harikalıkta işler yapar. Dünyanın Güneşin etrafında dönüşünü irade eden Yaratıcı oldugu gibi bunu gerçekleştiren de O'dur. Ancak bütün bunları koyduğu vücutsuz, itibari, O'na göre değişebilir, bize göre, onun tarafından tespit edildiklerinden mutlak olan kanunları çerçevesinde yaptığı için "Mutlak İrade" bizim nazarımızdan gizlenmektedir. Mutlak İradeyi kavramakta güçlük çekmemizin sebebi iradenin herşeyi, taktir ettiği sabit bir düzenlilikte kuşatması ve acze hiç düşmemesidir. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. İnsan zihni sınıflandırmalar ve karşılaştırmalar sayesinde kavrar. Bir şey digerlerine göre sınıflandırılamıyor ve karşılaştırılamıyorsa var oldugu halde vücudu asla fark edilemez. Günlük zamanı fark edebilmemiz için gece ve gündüz yaratılmıştır. Daha küçük zaman birimlerinin fark edilebilmesi için insanlar asli vücudu olmayan itibari zaman ölçü birimleri oluşturmuşlardır. İlim, Kudret gibi Yaratıcının diger isim ve sıfatları mutlak olduğu için yani örneğin Dünyayı döndüremediği hiçbir gün olmadığı, denizleri yanlışlıkla dağların üzerine salmadığı için sathi bakış varlığa nüfuz etmiş olan bu isim ve sıfatları varlığın zatından zannettirmektedir. Yağmurun düzensiz yağması bile "tabiidir, olağandır" şeklindeki düşünceyi nasıl da sarsabiliyor... Bediüzzaman'a göre eşya mülk ve melekut cihetlerinden oluşturulmuştur. Mülk ciheti bilimin de üzerinde odaklandığı zaman/mekân boyutlu fıziksel vücut dünyasıdır. Melekut ciheti ise zaman-mekân dışı, mekânın vasıflarından bağımsız, tam nurani, ruhani, soyut vücutların bulundugu alemdir. Melekut ta mülk kadar alemdir yani yaratılmış, sonradan var edilmiştir. Vücudunun varlıgı mülki alem gibi bir başka vücudun varlıgı ile kaim olabilmektedir. Mülki-fıziki vücut meleküti-ruhani alemden yansımalar sıçramalar şeklinde tezahür eder. Bu vücudun, dolaylı vücut kaynağı melekuttur. melekutun doğrudan vücut kaynağı ise Kâinatın Nur-ul Envar olan Yaratıcısıdır. Bediüzzaman'ın buraya kadar getirdiği Kur'ani çerçevenin kuantum fiziğinin tespitleriyle örtüşmesi hemen dikkat çekmektedir. Ancak bu noktadan sonra ne söylenebilecektir? Kuantum fıziğinin uzay ve zaman dışı dediği mutlak ilim, kudret ve bilincin mevcut olduğu uzay alemin özündeki boşluk/yokluk durumu (Vacuum State) üzerinde yapılabilecek tek şe, tahminler yürütmektir. Bilim bu vücudun her nasılsa var oldugunu söyler. Transandantal Meditasyon tekniğinin sahibi Maharishi bu alanın Yaratıcının kendisi oldugunu söyler. İnsanların yaptığı her yorum kapalı gözle file dokunan kişilerin filin muhtelif uzuvlarına ilişkin tanımlamalarına benzer. Bu sorun Risale-i Nur'da işlenirken "Kudret-i ilahiyenin eşyaya taalluku -ilgisi ve temasının eşyanın melekütiyeti vasıtasıyla olduğu" vurgulanır. (Bkz. Mektubât, Hakikat Çekirdekleri) Yaratıcı ilim, irade, kudret, gayra benzememe, zatıyla kaim olma... gibi zati vasıflarının ötesinde Şafi, Rezzak, Müzeyyin, Cemil, Muhyi gibi isim ve ünvanlara sahip olan mutlak varlıktır. Bu mutlak varlık ile yarattıkları arasındaki taallukun kavranmasını kolaylaştırmak için Güneşle Dünya arasındaki ilişki örnek olarak kullanılır. Dünya Güneşten çok uzak mesafede olduğu halde Güneş nuraniyeti vasıtasıyla ışığı ve manyetik etkisiyle Dünyanın her noktasına nüfuz ve tesir edebilir. Güneşin şuurlu olduğunu; ışığı, radyasyonu gibi zati unsurlarını kontrol edebildiğini varsayalım. Ayrıntıya girmiyoruz; tıpkı farklı tonların komprime edildiği Güneş ışığı gibi, Mutlak Şuur sahibi olan Kâinatın Yaratıcısının bin bir ismi vücut verdiği alemin melekutundan yansır. Melekut bir ayine gibidir. Gökyüzüne baktığımızda gördüğümüz Güneşle, bir köşeye koyduğumuz ayinede yansıyan Güneş vasıf olarak birbirinin aynıdır. Ayinenin kabiliyetine göre Güneşten daha fazla veya daha az ışık toplanıp yansıtılabilir. Örneğimizdeki ayine Bediüzzaman'ın bahsini ettiği melekut alemi, kuantum fıziğinin sözünü ettiği "vacuum state" dir. Ayinede Güneşin veya ışığının zati vücudu yoktur. Ayineden yansıyan fizik vücutlu ışık temas ettiği vücudu ısıtır yanı sonuç meydana getirir. Oysa ayineden yansıyan ışığın zahiri kaynağı ayine olduğu halde, yani ışık ayineden çıkıyor gibi görüldüğü halde ayinenin içinde ışığın fizik vücudu yoktur ancak itibari imajiner vücudu vardır. Tıpkı madde ötesinin boşluk durumunun harika vücudun kaynağı olması ancak içerisinde hiçbir şey olmaması gibi... Dikkat edilirse modern bilim Maharishi'nin yaptığı gibi maddenin arkasındaki "boşluk durumunu" tıpkı İslamın Allah tanımlamasına paralel vasıflarda tasvir etmekte, ancak ayinedeki Güneş ile hakiki Güneş arasındaki ayırımı yapamamaktadır. Zaten bunu insanlar kendi akıllarıyla yapamazlar. Kendisini perdeler ve zahiri sebepler arkasında gizleyen, ancak varlığını yarattığı sistemlerdeki korkunç harikalıklarla ilan eden Yaratıcı bizi var ettiği düzlemde kavrayabilmemiz imkânsız olan zatını bize elçileri vasıtasıyla bildirmiştir. Bediüzzaman zerrelerin vücuda çıkışlarını Kudret-i İlahiyenin sevki ve esmasını eşyanın melekutuna tahşidiyle ortaya çıkan bir ihtizaz olarak tanımlar. (bkz. 30. Söz, İkinci Maksat) Vücut "boşluk durumu" ya da zaman-mekân dışından yani meleküti alemden O'nun esmasının parıltısı olarak yansır. Onun isim ve sıfatları arasındaki İlim, İrade, Rezzak, Şafi, Kayyum ve diğer anlamlar varlık üzerinde okunabilir hale gelir; buradan hareketle İlim, İrade, Şifa, Rızık gibi hususiyetlerin bizzat eşyanın kendisinde var olduğu sanılır. Yani zahiri olan hakiki gibi algılanır. Oysa zahiri ile hakiki arasındaki ayırımı yapabilmek için cismin akılsız şuursuz, basit, bırakıldığında rasgele hareket eden bir karakter taşıdığını görmek yeterli olabilmeliydi. Bir tabancanın yerinden kalkarak bir insana doğrulup tetiği çekmesi akıllara sığmıyor da, bir milyar galaksinin uzayda kendi kendilerine dans edişleri bilimselliğe nasıl sığıyor? [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Mutlak Gerçeklik Yolunda Bilim ve Din
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst