Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
İslamiyet
İslam Akaidi ve Fıkıh
Memba
Nefs
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="mihrimah" data-source="post: 82845" data-attributes="member: 656"><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">PIRLANTA SER</span><span style="font-family: 'Tahoma'">İSİ…</span></strong></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">NEFİS VE ŞEYTANIN ALDATMASI</span></strong></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Soru: Nefsin ve şeytanın tuzaklarından kurtulma adına neler tavsiye edersiniz?</span></strong> </p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İnsan, bir taraftan hırs, kin, nefret, haset.. vb. duygularla örgülenen nefis mekanizması, diğer taraftan da nerede, ne zaman ve ne şekilde karşısına çıkıp kendisini aldatacağı belli olmayan şeytan unsuruyla her zaman karşı karşıyadır. Çoğu zaman bu düşmanlar, insana dost suretinde yaklaşarak doğruyu yanlış, çirkini güzel, batılı hak gösterir ve insanı idlâl edebilirler. Bu mevzuda Kur'ân, şeytanın his ve karakterine şöyle tercüman olur: "Elbette onlara önlerinden, arkalanndan, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onlann çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın." (A'raf, 7/17) O halde insan, nefsin ve şeytanın vesveselerine karşı daima uyanık olmak zorundadır. Bu noktada ayrıca bir hususun altını çizmekte fayda mülâhaza ediyorum; bazıları "iman ve Kur'ari a hizmet eden daire içinde bulunuyoruz. Dolayısıyla nefsin ve şeytanın bize zarar vermesi imkânsız ya da çok zordur" diye düşünebilirler. Oysaki tam aksine, şeytanların en azılıları işte bu tür insanlarla uğraşmaktadırlar. Onun için böylesi kişilerin sıradan insanlara nisbetle daha dikkatli olmaları gerekir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Ayrıca iman ve Kur'an hizmetiyle iştigal eden insanların nefis mekanizmaları tabiî seyri içinde çalışmaktadır. O mekanizma her fırsatta kendi isteklerini kabul ettirme arzusundadır. Bu açıdan da insanın bunun bilincinde olup, nefis mekanizmasının aldatma ihtimaline karşı temkinli olması icap eder.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Biraz daha bu hususları açmaya çalışalım; iman ve Kur'ân hizmeti uğrunda yıllarını vermiş bir insan, bazen yapılan hizmetlerin inkişaf edip, arkadan gelen nesillerin bu davaya sahip çıktığını görünce, kendi kendine: "Nasıl olsa yapılan hizmetler rayına oturdu. Âhenk çok iyi. Bize ihtiyaç kalmadı. Yapacağım</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">bir şey yoksa burada durmam da abestir.." deyip bir kenara çekilebilir; çekllebilir ve buna mesnet olarak: "Efendimiz de hayatını vazifesine bağlamıştır. O, dünyada yapacağı birşey kalmayınca, zafer naraları işitme yerine, "er-Refîke'l-A'lâ" deyip Rabbine kavuşmayı tercih etmişti' diyebilir. Başka biri de Allah'a Peygambere, kendi dostlarına.. kavuşma arzusunu hiçe sayıp:</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">"Dünyada kalıp hizmet etmek ve bu uğurda sıkıntılara katlanmak, âhirete gitmekten daha iyidir; zira Allah Rasulü (s.a.s), miraçda cennetleri müşahede ettiği halde, dönüp tekrar ümmetinin arasında yaşamayı tercih etmişti.." şeklinde düşünebilir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Halbuki bu düşüncelerin ikisinin de eksik yanları var ve bir açıdan bunlar arzu ve heveslerin fikir suretine girmiş şeklindenibaret sayılabilirler.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Evet, işte bunun gibi, hayatını kudsî bir dairede geçirse de insan, bazen nefsin ya da şeytanın zehirli oklarından biriyle karşı karşıya kalabiliyor.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Bundan kurtulma yollarından biri, insanın daima kendi duygu ve düşüncelerini kontrol altında tutmasıdır. Mütecessis ve müvessis bir insan gibi o sürekli duygu ve düşüncelerinde, Allah'ın rızasına muhalif "bit yeniği" aramalıdır. Zaten tecessüs ve tefahhus yoluna girip kendi içinde bir kısım sorgulama hisleriyle yaşamayanların müstakim kalması da mümkün değildir. Tarih boyunca terakki eden insanlar, murâkabe tarassuthanelerinde kavga veren insanlar olmuştur hep. Şunu da belirtmeliyim ki, bu tecessüs, kesinlikle insanın kendi varlığına, kendi aklına, kendi dinine, dinin esaslarına yönelik bir şüphe ve tereddüt değildir. Aksine nefis ve şeytanın her an, her yerde bir tuzak kurup kendisini bekliyor olabileceğinden şüphelenme ve ona göre tedbire açık olma demektir. Zaten bu çizgide hareket edilmediği sürece, birinde olmasa diğerinde insanın nefis veya şeytanın ağlarına takılıp kalması kaçınılmazdır. Efendimiz (s.a.s), onların, çeşit çeşit kandırmalarına maruz kalmamak için bizlere her zaman dua yolunu göstermektedir. Hemen her fırsatta, kalbimizi çatlatırcasına "Ya Rabbî, Ya Rabbî, Ya Rabbî.." diyerek yapacağımız dualar, hem iradelerimize fer ve kuvvet verip bizim hayra yönelmemizi sağlayacak hem de onlardan gelebilecek tehtikelere karşı bizi muhafaza edecektir. Üstad bunu: "İstiğfar, meyelan-ı hayra kuvvet verir, şerrin kökünü keser; dua da meyelan-ı hayra kuvvet verir" şeklinde özetler.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Hasılı; her şahsın kendi duygu ve düşüncesiyle imtihan olduğunu bilip, bu duygu ve düşüncelerinde hem nefsin, hem de şeytanın belli hesaplarının olabileceği ihtimalini bir lahza unutmayarak hep temkinli hareket etmesi gerekmektedir.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">NEFİS DAİMA KÖTÜLÜĞÜ EMREDER</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Nefsin istek ve alışkanlıkları, insan için öldürücü birer zehir ve insanı aşağılara çeken ma’nevî ağırlıklar gibidir. Rûh, nefsin rağmına gelişir ve yükselir. Aksine, nefis beslendikçe rûh küçülür, sıkışır ve ağırlaşır.. Bunun neticesinde de kalp, duygu ve latifelerde bir hantallaşma meydana gelir. Efendimiz (sav)’in beyanları içinde, şeytan insanın damarlarında dolaşır durur. Yine O’nun beyanıyla, öyle ise siz de “Onun dolaştığı yerleri biraz daraltın.” Evet onu açlık, susuzluk ve isteklerden mahrum etmekle sıkıştırın. Aklına estikçe yiyen, çeşitli yiyecek ve çerezlerle beslenen bir insanın şehvetine düşkün olması gayet normaldir. Binaenaleyh, iradenin hakkını ve kavgasını vererek, nefse âit beslenme musluklarını kısmak çok mühimdir. Aksi takdirde, nefis daima şeytana bir açık kapı olacaktır. Şeytan gibi nefisten de insana dostluk gelmez. Nefsin fenalıklara götürücü büyük bir hasım ve kendisine karşı “en büyük cihad”ın yapılması gereken bir düşman olduğunun bilinmesi, ondan ve şeytandan kurtulma, dolayısıyla da Allah’a (cc) yaklaşma istikametinde atılmış ilk adımlardandır. Efendimiz Aleyhisselatü vesselam’ın, “Senin en büyük hasmın, iki kaşın ortasındaki nefsindir..” ve bir muharebeden dönerken, “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyurması ve yine Kur’ân’da Yusuf Aleyhisselam’ın dilinden, “Muhakkak nefis kötülükleri emreder” sözünün nakledilmesi, ondan korkmamız ve karşısında daima teyakkuzda bulunmamız hususunda bizim için önemli dersler ve uyarılardır.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">NEFSİN TESLİMİYETİ</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Nefsin insana teslim olması zorlu ve çetin bir çalışma gerektirir. Zira insanda sayılamayacak kadar çok zaaflar ve boşluklar vardır. Bütün bunları aşmak ve mevcud zaafları birer fazilet hâline getirmek, çok büyük ve ciddi bir gayret ister. Zira nefsin teslimiyeti, ancak bütün kötü duygu, düşünce ve isteklerden arındıktan sonra mümkün olabilir. Burada “bütün” kelimesini bilerek kullanıyorum. Çünkü bir kısım kötülükler hükmünü icra ettikleri müddetçe, nefsin teslimiyetinden söz etmek mümkün değildir. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İnsan terbiyesini bir bütün olarak ele alan tek sistem ve tek terbiye metodu -daha önce de arzettiğim gibi- İslâm’dır. Başka sistemlerle de kısmî olarak nefsin terbiyesi mümkün olabilir ama bütünüyle asla!..</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Meselâ, bir yogi, az yeme, az uyuma metoduyla nefsini şehevî hislerden arındırabilir. Ama aynı şahıs yalan gibi, başkasını aldatmak gibi kötülüklerine devam edebilir. Bir Müslümanda da aynı hatalı davranışlar görülebilir. Fakat bu, şahsın kendinden kaynaklanan bir arızadır ve sistemle ilgili değildir. Çünkü İslâm, insanı her türlü kötülükten men etmektedir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Her konuda olduğu gibi bu konuda da dengeli davranmak şarttır. Aksi halde insan, tümseği-çukuru birbirine girmiş bir ucube hâlini alır. Evet bir tarafıyla kemâle ererken, diğer yanıyla da her zaman güdük kalır. Böyle durumda da nefsin teslimiyetinden bahsedilemez.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">NEFİS MÜDAFAASI ŞEYTANIN MIRILTISIDIR</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Nefsi müdafaa adına söylenen her söz şeytanın mırıltısıdır, o aynı zamanda bir cedel ve miradır. Meselâ, “bu gece herhalde teheccüde kalkamadınız” dendiğinde, “geç yatmıştım da” gibi bir savunmaya girmek, cedel olur. Geç yatılmış bile olsa, “şu gafil nefsin elinden kurtulamadım gitti” denmelidir. Aynı şekilde, meselâ, “ekmekleri ısıtsaydınız?” dendiğinde, nefis müdafaası adına, “hekimler böyle yemenin faydalı olacağı görüşünde” demek de bir cedeldir. Yine, “haritayı öyle değil de, şöyle assaydınız” dendiğinde, “odayı tam ortalayayım da, daha iyi görünsün istemiştim” cevabını vermek de bir müdafaa-ı nefs ve cedeldir.</span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">İnsan, her hâlükârda nefsini müdafaadan kaçınmalı, fakat Hakk nâmına her fırsatı da mutlaka değerlendirmelidir.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">NEFSİ TERBİYE İLE NEFSİN HAKKINI VERME ARASINDAKİ DENGE</span></strong></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Nefsi terbiye, aynı zamanda hakkını da vermek için elimizdeki ölçü ne olmalıdır?</span></strong> </p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Nefse hiç açık kapı bırakmamalı; o, daima baskı altında tutulmalı. Zaten hayatımızı sürdürmek için yiyip içiyoruz; o, bunların hepsinden faydalanıyor. Fakat o, kendi haline bırakıldığı takdirde bunlara kanaat etmez; daha fazlasını ister. Onun her istediğini yerine getiren insan da, onun altında kalır ezilir. Nefsin gıdalanması için, ona ne ölçüde bir saha tanınacağı Din'de bellidir. Ona bunun ötesinde bir saha tanımak, onun altında kalıp ezilmeye yol açar. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Nefsin ruh gibi, kendine has bir mevcûdiyeti vardır. İmam-ı Birgivî'nin Tarikat-ı Muhammediye adlı eserine Berika adlı şerh yazmış olan İmam-ı Hadimî, ye kendi veya başkasının başından geçen misalî bir mahkeme hadisesini anlatır. Her kimse onu, "hakkında şikâyet var" diye mahkemeye çıkarırlar. Mahkemeye vardığında, köşede büzülmüş tanımadığı biri durmaktadır. Şikâyetçi olan bu kişi, "Bu zat, benim hakkımı vermiyor; yemiyor, içmiyor, yatmıyor" diye şikâyetlerini sıralamaya başlayınca, maznun, onun nefsi olduğunu anlar. Sonra da kendini şöyle müdafaa eder: "Budur beni sürekli olarak Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan; budur beni günahlara çağıran; budur benim helâkimi hazırlayan..." Neticede mahkemeyi kazanır. </span></p><p><span style="font-family: 'Tahoma'">Nefis şikâyet eder; kim bilir, Allah yolunda hizmet edenlerden, az yiyip az uyuyanlardan, meselâ, Ramazan'ın dışında Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutanlardan ne şikâyetler etmektedir! Fakat, onun şikâyete hakkı yoktur; onun şikâyetlerine hiç mi hiç kulak vermemek lâzımdır.</span></p><p><strong><span style="font-family: 'Tahoma'">NEFSE PRİM VERMEME, ONUN BOYNUNU KIRMA</span></strong></p><p><strong></strong><span style="font-family: 'Tahoma'">Hataya düşmemek, nefse prim vermemek, Şeytan'ın sağdan gelmesi karşısında mağlûp olmamak için İslâmî kıstasları bilmek çok önemlidir. Bunlar, herkese göre değişen meseleler değildir; Kur'an ve Sünnet'in hükümleridir. Bunlar dışında kalan hususlarda, nefse prim vermeme, onun boynunu kırma adına ne gerekiyorsa yapılabilir. Meselâ, nafile ibadette bulunma; evvâbin kılma, teheccüd kılma, Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutma.. nefse zor gele gele bunlar eda edilmelidir. Yine meselâ, bir yerde dînî, millî bir mesele anlatılacak. İçinizden "ben anlatayım" duygusu geçiyorsa, hemen bırakıp başkasına anlattırma.. orada bu meseleyi daha iyi anlatıp, ruhlara daha iyi girecek biri varsa, yine onu tercih etme.. aynı şekilde, konuşurken, nefsin "ne güzel konuşuyorsun!" diye fısıldadığı anda, hemen bir kenara çekilme; çok güzel bir mektup, beliğ bir yazı veya şiir yazdınız, içinizden beğenme geldi, hemen onu yırtıp atma; başkalarının hidayetine vesile olan bir hizmet veriyor, konuşmalar yapıyorsunuz, ama içinize "ucub" geldi, baktınız, çalımlarınıza takılıp gidiyorsunuz, muvakkaten de olsa o hizmete ara verme... İşte, Kur'an ve Sünnet'in, ruhsat sınıfına da girse, bir hükmüne kimsenin müdahale hakkı olmamasına mukabil, nefsi terbiye adına bunlar yapılabilir ve yapılmalıdır.</span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="mihrimah, post: 82845, member: 656"] [B][FONT=Tahoma]PIRLANTA SER[/FONT][FONT=Tahoma]İSİ…[/FONT] [FONT=Tahoma]NEFİS VE ŞEYTANIN ALDATMASI[/FONT] [FONT=Tahoma]Soru: Nefsin ve şeytanın tuzaklarından kurtulma adına neler tavsiye edersiniz?[/FONT][/B][FONT=Tahoma] [/FONT] [FONT=Tahoma]İnsan, bir taraftan hırs, kin, nefret, haset.. vb. duygularla örgülenen nefis mekanizması, diğer taraftan da nerede, ne zaman ve ne şekilde karşısına çıkıp kendisini aldatacağı belli olmayan şeytan unsuruyla her zaman karşı karşıyadır. Çoğu zaman bu düşmanlar, insana dost suretinde yaklaşarak doğruyu yanlış, çirkini güzel, batılı hak gösterir ve insanı idlâl edebilirler. Bu mevzuda Kur'ân, şeytanın his ve karakterine şöyle tercüman olur: "Elbette onlara önlerinden, arkalanndan, sağlarından, sollarından sokulacağım ve sen, onlann çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın." (A'raf, 7/17) O halde insan, nefsin ve şeytanın vesveselerine karşı daima uyanık olmak zorundadır. Bu noktada ayrıca bir hususun altını çizmekte fayda mülâhaza ediyorum; bazıları "iman ve Kur'ari a hizmet eden daire içinde bulunuyoruz. Dolayısıyla nefsin ve şeytanın bize zarar vermesi imkânsız ya da çok zordur" diye düşünebilirler. Oysaki tam aksine, şeytanların en azılıları işte bu tür insanlarla uğraşmaktadırlar. Onun için böylesi kişilerin sıradan insanlara nisbetle daha dikkatli olmaları gerekir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Ayrıca iman ve Kur'an hizmetiyle iştigal eden insanların nefis mekanizmaları tabiî seyri içinde çalışmaktadır. O mekanizma her fırsatta kendi isteklerini kabul ettirme arzusundadır. Bu açıdan da insanın bunun bilincinde olup, nefis mekanizmasının aldatma ihtimaline karşı temkinli olması icap eder.[/FONT] [FONT=Tahoma]Biraz daha bu hususları açmaya çalışalım; iman ve Kur'ân hizmeti uğrunda yıllarını vermiş bir insan, bazen yapılan hizmetlerin inkişaf edip, arkadan gelen nesillerin bu davaya sahip çıktığını görünce, kendi kendine: "Nasıl olsa yapılan hizmetler rayına oturdu. Âhenk çok iyi. Bize ihtiyaç kalmadı. Yapacağım[/FONT] [FONT=Tahoma]bir şey yoksa burada durmam da abestir.." deyip bir kenara çekilebilir; çekllebilir ve buna mesnet olarak: "Efendimiz de hayatını vazifesine bağlamıştır. O, dünyada yapacağı birşey kalmayınca, zafer naraları işitme yerine, "er-Refîke'l-A'lâ" deyip Rabbine kavuşmayı tercih etmişti' diyebilir. Başka biri de Allah'a Peygambere, kendi dostlarına.. kavuşma arzusunu hiçe sayıp:[/FONT] [FONT=Tahoma]"Dünyada kalıp hizmet etmek ve bu uğurda sıkıntılara katlanmak, âhirete gitmekten daha iyidir; zira Allah Rasulü (s.a.s), miraçda cennetleri müşahede ettiği halde, dönüp tekrar ümmetinin arasında yaşamayı tercih etmişti.." şeklinde düşünebilir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Halbuki bu düşüncelerin ikisinin de eksik yanları var ve bir açıdan bunlar arzu ve heveslerin fikir suretine girmiş şeklindenibaret sayılabilirler.[/FONT] [FONT=Tahoma]Evet, işte bunun gibi, hayatını kudsî bir dairede geçirse de insan, bazen nefsin ya da şeytanın zehirli oklarından biriyle karşı karşıya kalabiliyor.[/FONT] [FONT=Tahoma]Bundan kurtulma yollarından biri, insanın daima kendi duygu ve düşüncelerini kontrol altında tutmasıdır. Mütecessis ve müvessis bir insan gibi o sürekli duygu ve düşüncelerinde, Allah'ın rızasına muhalif "bit yeniği" aramalıdır. Zaten tecessüs ve tefahhus yoluna girip kendi içinde bir kısım sorgulama hisleriyle yaşamayanların müstakim kalması da mümkün değildir. Tarih boyunca terakki eden insanlar, murâkabe tarassuthanelerinde kavga veren insanlar olmuştur hep. Şunu da belirtmeliyim ki, bu tecessüs, kesinlikle insanın kendi varlığına, kendi aklına, kendi dinine, dinin esaslarına yönelik bir şüphe ve tereddüt değildir. Aksine nefis ve şeytanın her an, her yerde bir tuzak kurup kendisini bekliyor olabileceğinden şüphelenme ve ona göre tedbire açık olma demektir. Zaten bu çizgide hareket edilmediği sürece, birinde olmasa diğerinde insanın nefis veya şeytanın ağlarına takılıp kalması kaçınılmazdır. Efendimiz (s.a.s), onların, çeşit çeşit kandırmalarına maruz kalmamak için bizlere her zaman dua yolunu göstermektedir. Hemen her fırsatta, kalbimizi çatlatırcasına "Ya Rabbî, Ya Rabbî, Ya Rabbî.." diyerek yapacağımız dualar, hem iradelerimize fer ve kuvvet verip bizim hayra yönelmemizi sağlayacak hem de onlardan gelebilecek tehtikelere karşı bizi muhafaza edecektir. Üstad bunu: "İstiğfar, meyelan-ı hayra kuvvet verir, şerrin kökünü keser; dua da meyelan-ı hayra kuvvet verir" şeklinde özetler.[/FONT] [FONT=Tahoma]Hasılı; her şahsın kendi duygu ve düşüncesiyle imtihan olduğunu bilip, bu duygu ve düşüncelerinde hem nefsin, hem de şeytanın belli hesaplarının olabileceği ihtimalini bir lahza unutmayarak hep temkinli hareket etmesi gerekmektedir.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]NEFİS DAİMA KÖTÜLÜĞÜ EMREDER[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Nefsin istek ve alışkanlıkları, insan için öldürücü birer zehir ve insanı aşağılara çeken ma’nevî ağırlıklar gibidir. Rûh, nefsin rağmına gelişir ve yükselir. Aksine, nefis beslendikçe rûh küçülür, sıkışır ve ağırlaşır.. Bunun neticesinde de kalp, duygu ve latifelerde bir hantallaşma meydana gelir. Efendimiz (sav)’in beyanları içinde, şeytan insanın damarlarında dolaşır durur. Yine O’nun beyanıyla, öyle ise siz de “Onun dolaştığı yerleri biraz daraltın.” Evet onu açlık, susuzluk ve isteklerden mahrum etmekle sıkıştırın. Aklına estikçe yiyen, çeşitli yiyecek ve çerezlerle beslenen bir insanın şehvetine düşkün olması gayet normaldir. Binaenaleyh, iradenin hakkını ve kavgasını vererek, nefse âit beslenme musluklarını kısmak çok mühimdir. Aksi takdirde, nefis daima şeytana bir açık kapı olacaktır. Şeytan gibi nefisten de insana dostluk gelmez. Nefsin fenalıklara götürücü büyük bir hasım ve kendisine karşı “en büyük cihad”ın yapılması gereken bir düşman olduğunun bilinmesi, ondan ve şeytandan kurtulma, dolayısıyla da Allah’a (cc) yaklaşma istikametinde atılmış ilk adımlardandır. Efendimiz Aleyhisselatü vesselam’ın, “Senin en büyük hasmın, iki kaşın ortasındaki nefsindir..” ve bir muharebeden dönerken, “Şimdi küçük cihaddan büyük cihada dönüyoruz” buyurması ve yine Kur’ân’da Yusuf Aleyhisselam’ın dilinden, “Muhakkak nefis kötülükleri emreder” sözünün nakledilmesi, ondan korkmamız ve karşısında daima teyakkuzda bulunmamız hususunda bizim için önemli dersler ve uyarılardır.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]NEFSİN TESLİMİYETİ[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Nefsin insana teslim olması zorlu ve çetin bir çalışma gerektirir. Zira insanda sayılamayacak kadar çok zaaflar ve boşluklar vardır. Bütün bunları aşmak ve mevcud zaafları birer fazilet hâline getirmek, çok büyük ve ciddi bir gayret ister. Zira nefsin teslimiyeti, ancak bütün kötü duygu, düşünce ve isteklerden arındıktan sonra mümkün olabilir. Burada “bütün” kelimesini bilerek kullanıyorum. Çünkü bir kısım kötülükler hükmünü icra ettikleri müddetçe, nefsin teslimiyetinden söz etmek mümkün değildir. [/FONT] [FONT=Tahoma]İnsan terbiyesini bir bütün olarak ele alan tek sistem ve tek terbiye metodu -daha önce de arzettiğim gibi- İslâm’dır. Başka sistemlerle de kısmî olarak nefsin terbiyesi mümkün olabilir ama bütünüyle asla!..[/FONT] [FONT=Tahoma]Meselâ, bir yogi, az yeme, az uyuma metoduyla nefsini şehevî hislerden arındırabilir. Ama aynı şahıs yalan gibi, başkasını aldatmak gibi kötülüklerine devam edebilir. Bir Müslümanda da aynı hatalı davranışlar görülebilir. Fakat bu, şahsın kendinden kaynaklanan bir arızadır ve sistemle ilgili değildir. Çünkü İslâm, insanı her türlü kötülükten men etmektedir.[/FONT] [FONT=Tahoma]Her konuda olduğu gibi bu konuda da dengeli davranmak şarttır. Aksi halde insan, tümseği-çukuru birbirine girmiş bir ucube hâlini alır. Evet bir tarafıyla kemâle ererken, diğer yanıyla da her zaman güdük kalır. Böyle durumda da nefsin teslimiyetinden bahsedilemez.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]NEFİS MÜDAFAASI ŞEYTANIN MIRILTISIDIR[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Nefsi müdafaa adına söylenen her söz şeytanın mırıltısıdır, o aynı zamanda bir cedel ve miradır. Meselâ, “bu gece herhalde teheccüde kalkamadınız” dendiğinde, “geç yatmıştım da” gibi bir savunmaya girmek, cedel olur. Geç yatılmış bile olsa, “şu gafil nefsin elinden kurtulamadım gitti” denmelidir. Aynı şekilde, meselâ, “ekmekleri ısıtsaydınız?” dendiğinde, nefis müdafaası adına, “hekimler böyle yemenin faydalı olacağı görüşünde” demek de bir cedeldir. Yine, “haritayı öyle değil de, şöyle assaydınız” dendiğinde, “odayı tam ortalayayım da, daha iyi görünsün istemiştim” cevabını vermek de bir müdafaa-ı nefs ve cedeldir.[/FONT] [FONT=Tahoma]İnsan, her hâlükârda nefsini müdafaadan kaçınmalı, fakat Hakk nâmına her fırsatı da mutlaka değerlendirmelidir.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]NEFSİ TERBİYE İLE NEFSİN HAKKINI VERME ARASINDAKİ DENGE[/FONT] [FONT=Tahoma]Nefsi terbiye, aynı zamanda hakkını da vermek için elimizdeki ölçü ne olmalıdır?[/FONT][/B][FONT=Tahoma] [/FONT] [FONT=Tahoma]Nefse hiç açık kapı bırakmamalı; o, daima baskı altında tutulmalı. Zaten hayatımızı sürdürmek için yiyip içiyoruz; o, bunların hepsinden faydalanıyor. Fakat o, kendi haline bırakıldığı takdirde bunlara kanaat etmez; daha fazlasını ister. Onun her istediğini yerine getiren insan da, onun altında kalır ezilir. Nefsin gıdalanması için, ona ne ölçüde bir saha tanınacağı Din'de bellidir. Ona bunun ötesinde bir saha tanımak, onun altında kalıp ezilmeye yol açar. [/FONT] [FONT=Tahoma]Nefsin ruh gibi, kendine has bir mevcûdiyeti vardır. İmam-ı Birgivî'nin Tarikat-ı Muhammediye adlı eserine Berika adlı şerh yazmış olan İmam-ı Hadimî, ye kendi veya başkasının başından geçen misalî bir mahkeme hadisesini anlatır. Her kimse onu, "hakkında şikâyet var" diye mahkemeye çıkarırlar. Mahkemeye vardığında, köşede büzülmüş tanımadığı biri durmaktadır. Şikâyetçi olan bu kişi, "Bu zat, benim hakkımı vermiyor; yemiyor, içmiyor, yatmıyor" diye şikâyetlerini sıralamaya başlayınca, maznun, onun nefsi olduğunu anlar. Sonra da kendini şöyle müdafaa eder: "Budur beni sürekli olarak Allah'ın yolundan alıkoymaya çalışan; budur beni günahlara çağıran; budur benim helâkimi hazırlayan..." Neticede mahkemeyi kazanır. [/FONT] [FONT=Tahoma]Nefis şikâyet eder; kim bilir, Allah yolunda hizmet edenlerden, az yiyip az uyuyanlardan, meselâ, Ramazan'ın dışında Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutanlardan ne şikâyetler etmektedir! Fakat, onun şikâyete hakkı yoktur; onun şikâyetlerine hiç mi hiç kulak vermemek lâzımdır.[/FONT] [B][FONT=Tahoma]NEFSE PRİM VERMEME, ONUN BOYNUNU KIRMA[/FONT] [/B][FONT=Tahoma]Hataya düşmemek, nefse prim vermemek, Şeytan'ın sağdan gelmesi karşısında mağlûp olmamak için İslâmî kıstasları bilmek çok önemlidir. Bunlar, herkese göre değişen meseleler değildir; Kur'an ve Sünnet'in hükümleridir. Bunlar dışında kalan hususlarda, nefse prim vermeme, onun boynunu kırma adına ne gerekiyorsa yapılabilir. Meselâ, nafile ibadette bulunma; evvâbin kılma, teheccüd kılma, Pazartesi ve Perşembe günleri oruç tutma.. nefse zor gele gele bunlar eda edilmelidir. Yine meselâ, bir yerde dînî, millî bir mesele anlatılacak. İçinizden "ben anlatayım" duygusu geçiyorsa, hemen bırakıp başkasına anlattırma.. orada bu meseleyi daha iyi anlatıp, ruhlara daha iyi girecek biri varsa, yine onu tercih etme.. aynı şekilde, konuşurken, nefsin "ne güzel konuşuyorsun!" diye fısıldadığı anda, hemen bir kenara çekilme; çok güzel bir mektup, beliğ bir yazı veya şiir yazdınız, içinizden beğenme geldi, hemen onu yırtıp atma; başkalarının hidayetine vesile olan bir hizmet veriyor, konuşmalar yapıyorsunuz, ama içinize "ucub" geldi, baktınız, çalımlarınıza takılıp gidiyorsunuz, muvakkaten de olsa o hizmete ara verme... İşte, Kur'an ve Sünnet'in, ruhsat sınıfına da girse, bir hükmüne kimsenin müdahale hakkı olmamasına mukabil, nefsi terbiye adına bunlar yapılabilir ve yapılmalıdır.[/FONT] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
İslamiyet
İslam Akaidi ve Fıkıh
Memba
Nefs
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst