NEFSİN ISLAH EDİLİŞi

Muvahhid1

Well-known member
1. Tevbeye Önem Vermek
Nefsi terbiye etmede birinci mertebe; Tevbeye ehemmiyet vermektir. Tevbe, her makam ve halin temelidir. Tevbe, bina için arsa hükmündedir. Tevbesiz kimsenin ne hali ne de makamı vardır. ALLAH yolunda tevbe, işlerin en mühimidir. Çünkü bu yol son derece temiz ve nezihtir. Türlü pisliklerle kirlenmiş kimseleri kabul etmez. Tevbe, kişinin kendini yenilemesi ve bir iç onarımdır. Tevbe, kulun ALLAH’a yaklaşmasında en büyük bir etkendir. Tevbe, geçmişteki hata ve kusurların telafisi hükmündedir. Tevbe, geçmiş hataların verdiği bir iç sancısıdır.

2. Kalbi Endişelerden Korumak
Nefsi terbiye etmede ikinci mertebe; gelecek endişesini kalpten çıkarmaktır. Mü’min, yaşadığı vaktin hükmüne göre amel etmelidir. Gelecek ikinci bir vakte kalben bağlı kalmamalıdır. Zira dünya hayatı üç günlük bir hayattır. Bu hayatın üç günlük olması dünü, bu günü ve yarınıdır. Dün geçti, yarın ise meçhuldür. Ama bu gün ise çok mühimdir. Hem dünün eksikliklerini tamir etmede ve hem de yarın teminat altına alınabilir. Bu bakımdan gelecek endişesi taşımanın anlamı yoktur.

3. Kalpten Dünya Sevgisini Atmak
Nefsi terbiye etmede üçüncü mertebe; Dünya sevgisini kalpten çıkarmak ve zaruri olmayan meşguliyetleri terk etmek gibi mühim amelleri işlemektir. Çünkü bu şerefli yolun esası, kalbin lüzumsuz şeylerden, zaruri olmayan şeylerin sevgi ve meşguliye*tinden kopuk olmasıdır. Bu da, kalbin ALLAH (cc) ile meşgul olmasına mani olacak şeylerden temizlenmesidir. Bu maniler ise; mal sevgisi, makam sevgisi, baş olma sevgisi ve kadın veya erkek sevgisidir.

4. Ölüme Hazırlıklı Olmak
Nefsi terbiye etmede dördüncü mertebe; Ölüme hazır olmak*tır. Ölümü beklemek, fakirlik haline veya kendisine gelip yüklenilen belalara karşı sabır ve rıza meydana gelir. Ölümü düşünmekte, yersiz şeylere karşı ümit beslemenin kısılması vardır. Nefis ancak böyle bir durumda kırılır. Nefisten, dünyaya ait yersiz arzuların tümü silinip gider.

5. Kalbe Mahluk Sevgisini Yerleştirmemek
Nefsi terbiye etmenin beşinci mertebesi; yaratılmışları kalpten çıkarmaktır. Zira mahluk sevgisi, Halik sevgisi derecesine vardığında kul şirke düşmüş olur. Eğer bu sevgi o derecede bulunmasa bile kul, tamahkar olmaktan yine kurtulamaz. Bu durumda yapılacak iş, sebeplere bel bağlamamaktır. Mesela: ‘Filan olmasa idi kurtulamazdım’ demek gibi. Sebeplere bel bağlamak, yaratıcıyı unutmak demek olur ki, bu en büyük felakettir.

Bütün bu anlatılanlardan gaye ve maksat; dünya işlerini terk etmek, zillete düşmek, insan neslini kesintiye götürecek sebeplere başvurarak, evlilik hayatını iptal etmek demek değildir. Bilakis; bu işlerde peygamberleri örnek almak sureti ile yaşamaktır. Çünkü peygamberler, nefsi terbiye metodunu esas almışlardır. Onlardan her biri çeşitli mesleklerde bulunmuş, idare mekanizmasını işletmiş ve adalet tevziinde bulunmuşlardır. Onların bu şekil çalışmaları, ALLAH’ı tanımalarına, O’nu zikretmelerine ve O’na kulluk etmelerine engel teşkil etmemiştir. Bir işte veya yolda, eğer peygamberlerin getirdiği hayat düsturlarına uyulmazsa, o işten veya üzerinde gidilen yoldan hayırlı netice çıkarmak mümkün değildir. Selam ve Dua ile ALLAH’a emanet olunuz.
 

müdavim

Üye Sorumlusu

Töhmet noktalarında bulunmaktan sakının

M. Fetullah Gülen


Tarih boyunca, her türlü gösterişten ve dünya kaygısından uzak kalmayı benimseyip giyim-kuşam, yeme-içme, tavır ve davranış açısından farklılıklar sergileyen ve gerçek konumundan çok daha dûn görünen kimseler olmuştur ki bunlara genel olarak "melâmî" adı verilmiştir. Hakiki mertebelerini sezdirmemek için toplum içinde sıradan birer insan gibi davranıp kendilerini belli etmeden yaşamaya çalışan melâmîler, Allah'la münasebetlerinin tezahürü olan hallerini halktan gizlemeye gayret etmiş; bunun için de, insanlara yalnız kötü taraflarını göstererek çevrede kusurlu kimseler olarak bilinip ayıplanmaya ve kınanmaya razı olmuşlardır.


Bazı melâmîler, kimi zaman çok hırpânî elbiselere bürünmüş, bir dilenci edasıyla sokaklarda dolaşmış, bazen de zühd ve vera anlayışından bütün bütün nasipsiz kimselermiş gibi bir tavır sergileyerek en gösterişli kaftanlar giymişlerdir; fakat her zaman sıradan insanlarmış, hatta ehl-i dünyaymış gibi görünmeyi tercih etmişler ve kendilerini saklamaya çalışmışlardır. Dahası, bazıları bu mevzuda ifrata girerek, ara sıra meyhaneye bile uğramış; orada diline-dudağına bir yudum haram bulaştırmamış ama halkın sandığı kadar salih bir kul olmadığı intibaını uyarmak için bu yolu da denemişlerdir. Onlar, ehlullahtan biri olarak bilinmeyi ve parmakla gösterilmeyi kendi haklarında felaket saymış; insanların nazarında zavallı bir adam olmak gerektiğine inanarak, "dini disiplinlere karşı lâkayt, ciddiyetsiz, yüzergezer bir adam" şeklinde tanınmayı yeğlemişlerdir.


Ne var ki, günümüzde kendini sıfırlamak, halk nezdinde büyük bilinmekten kaçmak ve düz bir insan gibi görünmek için böyle ifratkâr bir metoda sarılmayı tasvip etmek mümkün değildir. Çünkü bugün her Müslüman'ın dini temsil etme ve hem diğer mü'minlere hem de farklı inanç ve felsefelerin tâbilerine örnek olma vazifesi vardır. Dolayısıyla, gizli enginliklere sahip bir insan olma meselesinde de dengeyi gözetmek gerekmektedir. Hâlis mü'min, kendini ifade etmekten kaçınmalı, her fırsatta şahsî faziletlerini anlatmamalı, ticaret metaını bir vitrinde sergiliyor gibi kendine ait değerleri sık sık ortaya dökme bayağılığından uzak durmalı ve her zaman düz bir insan görünümünde olmalıdır; fakat bunu yaparken, aynı zamanda İslam'a ve bir uzvu olduğu şahs-ı maneviye laf getirmemeye de azamî çaba harcamalıdır.


Şahs-ı Manevînin Haysiyeti


Evet, töhmete sebebiyet verebilecek hususları, hususiyle de günümüzde tasvip etmek kat'iyen mümkün değildir. Çünkü bugün ferdîlikten ziyade şahs-ı manevi ve heyet-i İslamiye söz konusudur. Her Müslüman'ın tavır ve davranışının şahs-ı maneviye ve İslam'a mal edilmesi mevzubahistir. Bundan dolayı, çok önemli bulduğum dualardan biri de, "Allah'ım bizim tavır ve davranışlarımızdan dolayı Müslüman kardeşlerimizi yere baktırma, bizim hatalarımızla onları mahcup etme!.." yakarışıdır. Her mü'min bu duayı günde bin defa tekrar etse, içinde bulunduğumuz şartlar göz önünde bulundurulunca yine de az sayılır. Zira şimdilerde tek ferdin yakışıksız bir hareketi bütün inananlara kredi kaybettirebilmektedir. Tutarsız davranışlar sergileyen bir insan, bütün Müslümanları zan altında bırakmaktadır. Onun haline bakan kimseler, genellemelere gitmekte ve "Şayet, İslam bir şey ifade etseydi, bunların tavırlarında bir istikamet ve mütemadîlik olurdu; oysa bunlar hep böyle zikzaklar çiziyorlar." demektedirler. Dolayısıyla, inanan insanlara has vakar ve ciddiyet içinde bulunmayan ve Necip Fazıl'ın ifadesiyle, zıp orada zıp burada gezinen kimseler, çevrelerine güven telkin edemedikleri gibi Müslümanların inandırıcılığına da zarar vermektedirler.


Bu açıdan, günümüzde "İttekû mevâdia't-tühem - Sizi zan altında bırakacak yerlerden uzak durun, töhmet noktalarında bulunmaktan sakının." mealindeki hadis-i şerife bağlı hareket etmek eskiye nisbeten daha da hayatî bir ehemmiyeti haizdir. Evet, töhmet ve sû-i zanna sebep olacak pespaye davranışlardan kaçın mak gerektiği gibi, töhmet fiillerinin cereyan edebileceği yerlerden, onlara götüren duyguları tetikleyebilecek mekânlardan ve bir lokma, bir kelime, bir dinleme ve bir tecessüsle insanı özünden uzaklaştırabilecek kaygan zeminlerden de elden geldiğince uzak durmaya çalışmak lazımdır. İslam'ın aydın simasına kara çalmaya hiç kimsenin hakkı yoktur. Bu itibarla da, "Kendimi sıfırlayayım, sığ görüneyim, hafî olayım!" derken, İslam'ın ve Müslümanların yanlış anlaşılmasına ve ayıplanmasına sebebiyet verebilecek hal ve tavırlara girmemeye de özen gösterilmelidir.


Her meselede ümmetine numune-i imtisal olan Allah Rasûlü (sallallahu aleyhi ve sellem) Efendimiz'in hayatı boyunca tenkit edilebilir hiçbir tavır ve davranışı olmamıştır. O, hem peygamberliğinden evvel hem de risaletle tavzif edildikten sonra "Keşke şunu yapmasaydı!" dedirtecek bir harekette bulunmamış ve sorgulanacak bir tavır ortaya koymamıştır. Peygamberlik gelmeden önce, hatta risalet döneminin yarısı geçtikten sonra bile henüz dinî emirlerin ve İslam ahlakının esaslarının tamamı ortada yoktur; dolayısıyla dinî kurallar tamamen vaz'edilmemiştir ki, İnsanlığın İftihar Tablosu İslamî kaideler çerçevesinde yaşasın ve dinî esasların rehberliğinde numune-i imtisal bir insan olsun. Fakat, mübarek hayatının ilk döneminden başlamak üzere, O hep genel insanî değerler çizgisinde hareket etmiş; kendisine vahiy gelene kadar Hazreti İbrahim'in çok perdeler arkasında kalmış bakiyye-yi diniyle amel etmek suretiyle mükemmel bir hanîf olarak yaşamıştır. Sonra da, Allah Teâlâ, o hanîflik üzerine habîblik hakikatini yüklemiş ve Rasûl-ü Ekrem'i bütün insanlığa rehber kılmıştır.


Evet, O'nun hayatının hiçbir dönemindeki hiçbir hal, tavır ve davranışını tenkit etmek mümkün değildir. Bu açıdan, gizli derinlikli bir insan olmanın çerçevesi de ancak Rehber-i Ekmel (aleyhi ekmelüttehâyâ) Efendimiz'in örnek hayatına göre belirlenebilir. O, hakperest ve mütevazı tabiatına uygun olarak ve bazen de başkalarını kıskandırmama maksadıyla gerektiğinde hemen tavrını ortaya koymuş, tevazu ve mahviyet içinde iki büklüm olmuştur; fakat Fazilet Güneşi, daha sonra ümmetini mahcup edebilecek hiçbir davranışta bulunmamıştır.


ÖZETLE

1- Günümüzde kendini sıfırlamak, halk nezdinde büyük bilinmekten kaçmak ve düz bir insan gibi görünmek için böyle ifratkâr bir metoda sarılmayı tasvip etmek mümkün değildir.

2- Hâlis mü'min, kendini ifade etmekten kaçınmalı, her fırsatta şahsî faziletlerini anlatmamalı, ticaret metaını bir vitrinde sergiliyor gibi kendine ait değerleri sık sık ortaya dökme bayağılığından uzak durmalıdır.

3- Çok önemli bulduğum dualardan biri de, "Allah'ım bizim tavır ve davranışlarımızdan dolayı Müslüman kardeşlerimizi yere baktırma, bizim hatalarımızla onları mahcup etme!.." yakarışıdır.
 
Üst