Muvahhid1
Well-known member
Resûlü Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şayet izdivaçla iftihar edeceği bir nesil hedeflenmemişse, o izdivaç ya da çoğalmanın hiçbir anlamı yoktur. Evet terörizme ya da sefahete bulaşmış, başı secdesiz, vicdanı paslı, gözü kanlı bir nesil ile Resûlü Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) iftihar etmeyeceği açıktır. O’nun, çoğalmasını istediği nesil, Allah indinde de makbul olan, O’nun rızasını kazanmaya teşne bulunan din-i mübîni yaşayan ve yaşatan bir nesil olmalıdır.
“Nüfusun nüfuzu olduğu unutulmamalıdır.”
(M. Fethullah Gülen)
Geçim derdi insan için en önemli meselelerdendir. Buna geleceğin bilinemez/belirsiz oluşu ve tevekkülsüzlük duygusu da eklenince insanı müthiş bir endişe kaplar. Bu da fert ve toplumu karamsarlığa sevk eder. Nüfusun çoğalmasıyla hâlihazırdaki hayat şartlarının kaybolacağı ve tüketimin artmasıyla mevcut kaynakların yetmeyeceği gibi düşüncelerle endişe giderek korkuya dönüşür ve bu durum, insanda psikolojik bir hastalık hâlini alabilir. Geçmişte cahiliye dönemi insanlarının rızık endişesi ve fakirlik korkusuyla çocuklarını kendi elleriyle öldürmesi ile çağımız insanının işi genelleştirerek toplum çapında doğum kontrolü ve aile planlaması gibi ‘çağdaş usullerle’ nüfusun artmaması için elinden gelen gayreti göstermesi aynı sebeptendir. Acaba insanlar ekonomik endişeleri sebebiyle bu faaliyetlerinde ne kadar haklıdır? Nüfus gerçekten ekonomik sıkıntıya sebep olmakta mıdır? İnsanlar gelecekten endişe duymakta haklı mıdır?
Nüfus yoğunlaşmasının ekonomik sıkıntılara sebep olacağı fikrini ortaya ilk atan kişi, felsefe alanında doktora yapmış İngiliz din adamı Tomas Robert Malthus’dür (1766-1834). Malthus, “An Essay on the Principle of Population (Londan 1798)” (Nüfusun Davranış İlkesi Üzerine Bir Deneme) adlı eserinde ekonomik kaynaklarla nüfusun gelişmesi arasında meydana gelecek bir dengesizlik, bunun doğuracağı sonuçlar ve çözüm yolları üzerinde durmuştur.
Malthus’e göre gıda maddeleri en çok aritmetik dizi hâlinde yani 1, 2, 3, 4, 5... şeklinde arttığı hâlde nüfus geometrik dizi hâlinde yani 1, 2, 4, 8, 16... şeklinde çoğalır. Eğer hiçbir engelle karşılaşmazsa nüfus, her 25 yılda iki katına çıkar, yani dünya insan sayısına göre küçülür. Demek ki nüfusla gıda maddeleri arasında gittikçe artan bir dengesizlik vardır. Bu durumda insan başına düşen gıda miktarı gün geçtikçe azalacak ve insanlık açlıktan kırılacaktır. Malthus bu hesabı yaparken nüfusun artışını engelleyen bazı mekanizmaları; salgın hastalıklar, harpler, kıtlıklar gibi ölüm nispetlerini artıran tabiî ve sosyal birtakım engelleri de göz önünde bulundurmuş ve bütün bunlara rağmen nüfusun artış hızının fazla olduğu ve engellenmesi gerektiği kanaatine varmıştır (Aziz Köklü, İktisat İlmine Giriş, s.97-98, Aydın Yalçın, İktisadî Doktrinler ve Sistemler Tarihi, s.248). Acaba gerçekten Malthus ve onun gibi düşünenler bütün dünya insanlarını ilgilendirecek olan bu düşüncelerinde haklı mıdır? İnsanlığı bu yönde büyük bir felâket mi beklemektedir? Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan açlık bu düşüncenin bir sonucu mudur?
Evvelâ şunu belirtelim ki; Malthus bir din adamı olmasına rağmen kâinatta câri olan rızıklandırma gerçeğini göz önünde bulundurmadan meseleye yaklaşmaktadır. Hâlbuki “İnsanı yaratan onun yaşaması için gerekli olan şeyleri de hazırlayarak onu yaşatacaktır.” inancıyla probleme yaklaşmış olsaydı, böyle bir sonuca varmazdı. İslâm inançlarına göre Allah Rezzâk’tır ve yarattığı her canlının rızkını da yaratıp kendisine ulaştırarak onu yaşatmaktadır. Kur’ân’da, “Yeryüzündeki bütün canlıların rızkı Allah’a aittir.” (Hûd sûresi, 6) mealindeki âyetle canlıların rızıklarının garanti edildiği bildirilmiştir. Allah, yarattığı her canlının rızkını da takdir ederek yaratmaktadır. Yeni doğan her insan rızkını da beraberinde getirir. “Hiç kimse rızkını tüketmeden ölmez.” (İbn Mâce, Ticâret, 3) Bu sebeple Kur’ân, rızık endişesi ve fakirlik korkusu taşımayı ve bundan dolayı çocukları öldürmeyi yasaklamıştır. “Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. Onları da sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek şüphesiz büyük bir günahtır.” (İsrâ sûresi 31; En’âm sûresi 151) mealindeki âyetler bunu ifade eder.
İkinci olarak; nüfus artışı, sözkonusu eserin yazıldığı tarihten bu yana geçen 200 yıllık zaman diliminde tahmin edilen ölçüde olmadı. Eğer nüfus, her 25 yılda iki katına çıkmış olsaydı, 1800’lerde -yani kitabın yazıldığı sıralarda- yaklaşık 900 milyon tahmin edilen dünya nüfusunun 1975’te 115 milyara ulaşması gerekiyordu. Oysa ancak 4 milyara ulaşmıştır (Köklü, a.g.e., s.98). 2000’li yıllarda ise 230 milyar olması gerekirken hâlen dünyada 6 milyar insan yaşamaktadır. Demek ki tabiî ve sosyal engeller nüfus grafiğinin aşırı yükselişini önlemede yeterlidir. Bu sebeple insanın ayrıca müdahale ederek engeller koymaya çalışması gereksizdir. Varlığı ve insanı yaratan Yüce Allah, nüfus ile yiyecekler arasında mükemmel bir denge kurmuştur. Nasıl ki, balıklar milyonlarca yıldır bir yumurtlama döneminde denize milyarlarca yumurta bıraktığı hâlde denizlerdeki balık nüfusu aşırı şekilde artmıyor, denizler balıklarla dolup taşmıyor, aksine çeşitli faktörler devreye sokularak denge sağlanıyorsa, insan nüfusu da yine bu nizam sayesinde birtakım engellerle dengelenmektedir. Dünya üzerindeki bütün canlıların nüfus varlıkları aynı şekilde bir nizam ile dengelenmektedir. Aslında çeşitli müdahalelerle bu dengeyi bozan bizzat insanın kendisidir.
Üçüncü olarak; “Malthus besin maddelerinin artışı konusunda da yanılmıştır. Teknikte meydana gelen gelişmeleri; tarım ve sanayideki verim artışlarını ve dünyanın çeşitli bölgelerinde sağlanan imkânları görmemiş, bu yüzden yanlış sonuçlara ulaşmıştır.” (Köklü, a.g.e., s.98). Bu üç sebepten Malthus’ün teorisi isabetli çıkmamıştır.
Ayrıca dünyanın ne kadar insanı besleyecek verimli araziye sahip olduğu konusunda da çeşitli araştırmalar yapılmıştır ki, bunlar da Malthus’ü haksız çıkarmaktadır. Hudson Enstitüsü’nün bir raporuna göre dünyanın bugün ekilebilir verimli topraklarından ancak 1,4 milyar hektar arazi kullanılmakta, geriye kalan 1,79 milyar hektarlık arazi el değmemiş olarak durmaktadır. Bu verimli toprakların değerlendirilmesiyle dünya 30 milyar insanı daha besleyecek durumdadır (Sabri Akdeniz, Çağımızda Nüfusun Önemi, s.24-25). Islah edilip ekime elverişli hâle getirilebilecek araziler bu rakamın dışında tutulmuştur. Demek ki Malthus’ün bu fikri, iyi bir araştırmaya dayalı olmayan, onun dar görüşlülüğünü yansıtan ve ileriye ait tahminlerinin bozukluğunu ortaya koyan basit bir teoriden ibarettir. Kaldı ki, nüfusun çoğalması insanlık için bir tehlike olma yerine aksine devletler-milletlerin tarih içinde varlıklarını devam ettirmeleri için bir güvencedir.
Nüfusun Milletler ve Devletler İçin Önemi
“Nüfusun nüfuzu olduğu unutulmamalıdır.”
(M. Fethullah Gülen)
Geçim derdi insan için en önemli meselelerdendir. Buna geleceğin bilinemez/belirsiz oluşu ve tevekkülsüzlük duygusu da eklenince insanı müthiş bir endişe kaplar. Bu da fert ve toplumu karamsarlığa sevk eder. Nüfusun çoğalmasıyla hâlihazırdaki hayat şartlarının kaybolacağı ve tüketimin artmasıyla mevcut kaynakların yetmeyeceği gibi düşüncelerle endişe giderek korkuya dönüşür ve bu durum, insanda psikolojik bir hastalık hâlini alabilir. Geçmişte cahiliye dönemi insanlarının rızık endişesi ve fakirlik korkusuyla çocuklarını kendi elleriyle öldürmesi ile çağımız insanının işi genelleştirerek toplum çapında doğum kontrolü ve aile planlaması gibi ‘çağdaş usullerle’ nüfusun artmaması için elinden gelen gayreti göstermesi aynı sebeptendir. Acaba insanlar ekonomik endişeleri sebebiyle bu faaliyetlerinde ne kadar haklıdır? Nüfus gerçekten ekonomik sıkıntıya sebep olmakta mıdır? İnsanlar gelecekten endişe duymakta haklı mıdır?
Nüfus yoğunlaşmasının ekonomik sıkıntılara sebep olacağı fikrini ortaya ilk atan kişi, felsefe alanında doktora yapmış İngiliz din adamı Tomas Robert Malthus’dür (1766-1834). Malthus, “An Essay on the Principle of Population (Londan 1798)” (Nüfusun Davranış İlkesi Üzerine Bir Deneme) adlı eserinde ekonomik kaynaklarla nüfusun gelişmesi arasında meydana gelecek bir dengesizlik, bunun doğuracağı sonuçlar ve çözüm yolları üzerinde durmuştur.
Malthus’e göre gıda maddeleri en çok aritmetik dizi hâlinde yani 1, 2, 3, 4, 5... şeklinde arttığı hâlde nüfus geometrik dizi hâlinde yani 1, 2, 4, 8, 16... şeklinde çoğalır. Eğer hiçbir engelle karşılaşmazsa nüfus, her 25 yılda iki katına çıkar, yani dünya insan sayısına göre küçülür. Demek ki nüfusla gıda maddeleri arasında gittikçe artan bir dengesizlik vardır. Bu durumda insan başına düşen gıda miktarı gün geçtikçe azalacak ve insanlık açlıktan kırılacaktır. Malthus bu hesabı yaparken nüfusun artışını engelleyen bazı mekanizmaları; salgın hastalıklar, harpler, kıtlıklar gibi ölüm nispetlerini artıran tabiî ve sosyal birtakım engelleri de göz önünde bulundurmuş ve bütün bunlara rağmen nüfusun artış hızının fazla olduğu ve engellenmesi gerektiği kanaatine varmıştır (Aziz Köklü, İktisat İlmine Giriş, s.97-98, Aydın Yalçın, İktisadî Doktrinler ve Sistemler Tarihi, s.248). Acaba gerçekten Malthus ve onun gibi düşünenler bütün dünya insanlarını ilgilendirecek olan bu düşüncelerinde haklı mıdır? İnsanlığı bu yönde büyük bir felâket mi beklemektedir? Bugün dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşanan açlık bu düşüncenin bir sonucu mudur?
Evvelâ şunu belirtelim ki; Malthus bir din adamı olmasına rağmen kâinatta câri olan rızıklandırma gerçeğini göz önünde bulundurmadan meseleye yaklaşmaktadır. Hâlbuki “İnsanı yaratan onun yaşaması için gerekli olan şeyleri de hazırlayarak onu yaşatacaktır.” inancıyla probleme yaklaşmış olsaydı, böyle bir sonuca varmazdı. İslâm inançlarına göre Allah Rezzâk’tır ve yarattığı her canlının rızkını da yaratıp kendisine ulaştırarak onu yaşatmaktadır. Kur’ân’da, “Yeryüzündeki bütün canlıların rızkı Allah’a aittir.” (Hûd sûresi, 6) mealindeki âyetle canlıların rızıklarının garanti edildiği bildirilmiştir. Allah, yarattığı her canlının rızkını da takdir ederek yaratmaktadır. Yeni doğan her insan rızkını da beraberinde getirir. “Hiç kimse rızkını tüketmeden ölmez.” (İbn Mâce, Ticâret, 3) Bu sebeple Kur’ân, rızık endişesi ve fakirlik korkusu taşımayı ve bundan dolayı çocukları öldürmeyi yasaklamıştır. “Çocuklarınızı yoksulluk korkusuyla öldürmeyin. Onları da sizi de biz rızıklandırırız. Onları öldürmek şüphesiz büyük bir günahtır.” (İsrâ sûresi 31; En’âm sûresi 151) mealindeki âyetler bunu ifade eder.
İkinci olarak; nüfus artışı, sözkonusu eserin yazıldığı tarihten bu yana geçen 200 yıllık zaman diliminde tahmin edilen ölçüde olmadı. Eğer nüfus, her 25 yılda iki katına çıkmış olsaydı, 1800’lerde -yani kitabın yazıldığı sıralarda- yaklaşık 900 milyon tahmin edilen dünya nüfusunun 1975’te 115 milyara ulaşması gerekiyordu. Oysa ancak 4 milyara ulaşmıştır (Köklü, a.g.e., s.98). 2000’li yıllarda ise 230 milyar olması gerekirken hâlen dünyada 6 milyar insan yaşamaktadır. Demek ki tabiî ve sosyal engeller nüfus grafiğinin aşırı yükselişini önlemede yeterlidir. Bu sebeple insanın ayrıca müdahale ederek engeller koymaya çalışması gereksizdir. Varlığı ve insanı yaratan Yüce Allah, nüfus ile yiyecekler arasında mükemmel bir denge kurmuştur. Nasıl ki, balıklar milyonlarca yıldır bir yumurtlama döneminde denize milyarlarca yumurta bıraktığı hâlde denizlerdeki balık nüfusu aşırı şekilde artmıyor, denizler balıklarla dolup taşmıyor, aksine çeşitli faktörler devreye sokularak denge sağlanıyorsa, insan nüfusu da yine bu nizam sayesinde birtakım engellerle dengelenmektedir. Dünya üzerindeki bütün canlıların nüfus varlıkları aynı şekilde bir nizam ile dengelenmektedir. Aslında çeşitli müdahalelerle bu dengeyi bozan bizzat insanın kendisidir.
Üçüncü olarak; “Malthus besin maddelerinin artışı konusunda da yanılmıştır. Teknikte meydana gelen gelişmeleri; tarım ve sanayideki verim artışlarını ve dünyanın çeşitli bölgelerinde sağlanan imkânları görmemiş, bu yüzden yanlış sonuçlara ulaşmıştır.” (Köklü, a.g.e., s.98). Bu üç sebepten Malthus’ün teorisi isabetli çıkmamıştır.
Ayrıca dünyanın ne kadar insanı besleyecek verimli araziye sahip olduğu konusunda da çeşitli araştırmalar yapılmıştır ki, bunlar da Malthus’ü haksız çıkarmaktadır. Hudson Enstitüsü’nün bir raporuna göre dünyanın bugün ekilebilir verimli topraklarından ancak 1,4 milyar hektar arazi kullanılmakta, geriye kalan 1,79 milyar hektarlık arazi el değmemiş olarak durmaktadır. Bu verimli toprakların değerlendirilmesiyle dünya 30 milyar insanı daha besleyecek durumdadır (Sabri Akdeniz, Çağımızda Nüfusun Önemi, s.24-25). Islah edilip ekime elverişli hâle getirilebilecek araziler bu rakamın dışında tutulmuştur. Demek ki Malthus’ün bu fikri, iyi bir araştırmaya dayalı olmayan, onun dar görüşlülüğünü yansıtan ve ileriye ait tahminlerinin bozukluğunu ortaya koyan basit bir teoriden ibarettir. Kaldı ki, nüfusun çoğalması insanlık için bir tehlike olma yerine aksine devletler-milletlerin tarih içinde varlıklarını devam ettirmeleri için bir güvencedir.
Nüfusun Milletler ve Devletler İçin Önemi
Millet ve devletlerin hem gelecekte varlıklarını devam ettirmesinde hem de ekonomik ve siyasal üstünlük sağlamasında nüfusun önemli bir yeri vardır. Bugün teknolojik olarak gelişmiş Batı ülkelerinde yaşlı nüfus oranının genç nüfusa nazaran fazla oluşu, onları gelecekleri hakkında endişeye düşürmektedir. Meselâ; ABD’de 60 yaşın üzerindeki nüfusun oranı % 20 civarındadır ki, bu durum geleceğin Amerika’sının şimdikinden daha sıkıntılı günlere gebe olduğu konusunda fikir vermektedir. Doğum oranlarının 1950’li yıllardan itibaren düşmesi sonucu Avrupa’nın nüfus dengesi de bozuldu. Çoğu Avrupa ülkesinde nüfusun % 60’tan fazlası 30 yaşın üzerinde bulunuyor. Ülkemizde ise nüfusun % 70’i 30 yaşın altındadır (Osman Özsoy, “Nüfus Açısından Dünyanın Geleceği II”, Zaman Gazetesi, 26 Aralık 1991). Gelişmekte olan ülkeler hızla artan nüfuslarına eğitim ve sağlık hizmetleri vermeye çalışırken, bu büyük potansiyellerini 21. asra, yetişmiş ve vasıflı olarak kazandırmanın yollarını arıyor. Gelişmiş ülkeler ise, nüfusu hızla artan dünyada, mevcudiyetlerini devam ettirip ettirememe gibi korkulu bir kâbusa saplanmışlardır.” (Özsoy, a.g.m. II). Nitekim İsveçli Bakanlardan Trygar; Millet Meclisi’nde yapmış olduğu bir konuşmada ülkesinin bu konuda içinde bulunduğu durumu şu sözlerle özetlemiştir: “İsveçliler eğer intihar etmek istemiyorlarsa, vatanlarındaki doğum azlığını görmek ve buna karşı müessir çareler bulup tatbik etmek suretiyle bunu önlemek zorundadırlar.” (Mevdûdî, İslâm Nazarında Doğum Kontrolü, çev. Ramazan Yıldız s.56).
Nüfus bir milletin ilerleme ve kalkınması için önemli bir etkendir. Nüfusun artmasıyla tüketim artacağı gibi, üretim de artacaktır. Artan nüfusa iş imkânı sağlamak için işlenmeyen toprakları devreye sokmakla, yeni yeni iş kolları açmakla, ilim ve teknikte ilerlemeler kat ederek imkânlarından istifade etmekle ekonomik kalkınma gerçekleşecektir. Bu çerçevede Amerika, İngiltere, Fransa, Almanya ve Japonya gibi ülkeler nüfusları sayesinde, ekonomik üstünlüğü olan süper güç olma vasfını taşırken, Kanada, Brezilya ve Avustralya gibi ülkeler kalkınmış olmalarına rağmen nüfuslarının azlığı sebebiyle dünyayı etkileyecek süper güç olma niteliği gösterememektedir.
Fransa gibi birkaç Batı ülkesinin Türkiye’nin AB üyeliğine karşı çıkmalarının altında yatan sebep de ülkemizdeki nüfus yoğunluğudur. Bir de bu nüfusun genç, dinamik ve iş gücü oluşturan kısmının fazla oluşu onları millet olarak gelecekleri konusunda endişeye sevk etmektedir.
Ekonomik üstünlükten başka siyasal üstünlük için de nüfusun yoğunluğu önemli bir etkendir. Her ne kadar teknolojinin gelişmesi siyasî üstünlükte insan unsurunun rolünü azaltır gibi görünse de, nüfus yine siyasî kudret göstergesi rolünü muhafaza etmektedir.
Meselâ petrol zengini ülkelerin ekonomik güçleri yanında nüfus varlıklarının az olması dünya siyasî konjonktüründe varlık göstermelerine engel olmaktadır (Osman Özsoy, “Nüfus Açısından Dünyanın Geleceği I”, Zaman Gazetesi 25 Aralık 1991).
Nitekim teknolojik olarak gelişmiş Batılı ülkeler, siyasî, iktisadî ve sosyal sahalarda güç ve söz sahibi olmak için nüfusun gerekli olduğu fikrini iyi kavradıklarından kendi içlerinde nüfusu artırıcı tedbirler alırken gelişmekte olan ülkelere; nüfus artışının refahı azaltacağı, kalkınmayı olumsuz yönde etkileyeceği ve kişi başına düşen gelirin azalarak açlık tehlikesiyle karşı karşıya kalınacağı fikirlerini ilim kisvesi altında empoze etmektedir. Bunun ötesinde de gelişmiş ülkeler az gelişmiş ülkelere nüfusu azaltıcı tedbirler içeren yardımlar yapmaktadır.
Batı Ülkelerinin Nüfuslarını Artırmak İçin Aldıkları Tedbirler
Batılı gelişmiş ülkelerde nüfusu artırma doğrultusunda birtakım tedbirler alındığı, zaman zaman dünya kamuoyuna yansımaktadır.
İngiltere’de nüfus artışını desteklemek için National Leaque (Millet Derneği) isimli bir dernek kurulmuştur. Bu derneğe başkanlık eden İçişleri Bakanı H. Morrison, nüfus artış hızının kesilmesinden duyduğu kaygıyı şöyle açıklamaktadır: “Eğer İngiltere bugünkü durumunu koruyarak yükselip ilerlemek ve gelecekte refah ve saadete ulaşmak istiyorsa her İngiliz ailesi % 25 oranında çoğalmalıdır.”
Neticede İngiliz Hükümeti 1944’te bu konuyu inceleyerek gerekli tedbirleri almak için bir komisyon kurdu. Konu hakkında araştırma yapan komisyonca hükümete her aileye çocuk sayısınca mâlî mükâfat verilmesi, çok çocuklu ailelerin vergi yükünü hafifletip bunu bekârlara yüklemek için gelir vergisi kanununda değişiklik yapılması, en aşağı üç yatak odası bulunan evler yaptırarak mesken buhranının önüne geçilmesi, kalabalık ailelerin mâlî durumlarına tesir edecek nitelikte hayır işleri ve sağlık hizmetleri hakkında projeler hazırlanıp bunların tatbikine geçilmesi, nüfusun azalmasını inceleyip bu problemin nasıl halledileceğini araştırıp öğreten dernekler kurulması (Mevdûdî, a.g.e., s.51) gibi tedbirler tavsiye edildi.
Almanya’da vergi sistemi, aile hacmini büyültücü şekilde uygulanmaktadır. Aile tazminatı üçüncü çocuktan itibaren başlamaktadır. Çocuk sayısı arttıkça vergi indirimi de işçilere ödenen çocuk tazminatı da artmaktadır (Özsoy, a.g.m. II).
Fransa’da gebeliği önleyen her türlü tedbir ve bu konuda eğitim-öğretim yasaktır. Çok çocuklu ailelere bazı vergilerde muafiyet tanıyan, trenlerde kolaylık sağlayan, çocuksuz evlilere ve bekârlara ek vergiler yükleyen kanunlar çıkarılmıştır. Ayrıca her aileye çocuk başına devletçe dolgun bir ödenek bağlanmıştır. Öyle ki bugün Fransa’da dört çocuklu bir ailede hiç kimse çalışmasa bile verilen çocuk ödeneği bütün aileye mütevazı bir geçim sağlayabilmektedir (Akdeniz, a.g.e., s.47). Nitekim Avrupa ülkelerine çalışmaya giden Türk işçilerinin pek çoğu da verilen çocuk parasıyla ve sosyal yardımlarla geçimlerini sağlamaktadır. İngiltere, Almanya ve Fransa’nın yanında İtalya, İsviçre gibi diğer bazı Batılı ülkeler de benzer tedbirler almışlardır.
Buna rağmen gelişmiş ülkelerde refah seviyesinin yüksekliği ve lüksün gelişmesi bunun yanında çeşitli ahlâkî ve sosyal sebeplerle Batı insanının çocuk yapmaktan imtina etmesi doğum oranını azaltmıştır. Gelişmiş Batı ülkeleri bu durumu endişe ile takip etmektedir. Bunun yanında Rusya’da nüfusu artırmak için oluşturulan insan haraları, yöntemi de netice vermemiştir. Batı ülkeleri onca teşvik edici unsura rağmen nüfusu artırıcı bir netice elde edemeyince, diğer ülkelerin nüfusunu azaltıcı gayretlere daha ciddiyetle sarılmışlardır (Özsoy, a.g.m. I).
Ülkemizde Nüfus Kontrolü
Batılı güçlerin gerekli malzemeyi göndererek, milyonlarca dolar harcayarak yürüttükleri bu kampanyaların yoğun olarak sürdürüldüğü ülkelerden birisi de bizim ülkemizdir. Türkiye’de, Amerika ve Avrupa’nın desteğiyle doğum kontrolü, aile sağlığı ve nüfus planlaması görevlerini yürüten dernekler ve vakıflar kurulmuştur. Resmî kurum ve kuruluşlarca -bilhassa Sağlık Bakanlığı’nca- sahip çıkılarak gebeliği önleyici bedava malzeme dağıtılmakta hattâ bu işin eğitimi yaptırılmaktadır. Yine Sağlık Bakanlığı’nın desteğiyle Hacettepe Üniversitesi bünyesinde kurulan “Nüfus Etüdleri Enstitüsü” bu işleri organize etmiş ve kurumun masraflarının karşılanması ve personel ihtiyacını bizzat Amerika karşılamıştır (Özsoy a.g.m. II). Ayrıca devletimiz en fazla 2 çocuk için çok az bir miktar ödenek vererek işin cazibesini kaçırıp fazla çocuk yapmayı engellemektedir. Hâlbuki Türkiye gibi verimli bir ülkede kaynak kıtlığı söz konusu olmadığından nüfusun tehlike olduğu öne sürülerek doğum kontrolüne gidilmemelidir. Belki de Amerika ve Avrupa nüfusumuzu kendileri için tehlike gördüğünden, ülkemizdeki bu tür faaliyetlere yardımcı olmakta ve onları teşvik etmektedir. Bunun ötesinde mevcut kaynakları kullanmama ve işlenecek toprakları işletmeme sebebiyle nüfus, devlet için tehlikeli olabilir. Çünkü bu durum aşırı işsizlik doğuracağından sosyal, ekonomik ve siyasal hayat dengesinin bozulmasına yol açar. Nitekim ülkemizde de mevcut kaynakların yeterince değerlendirilmemesi, işlenecek toprakların iyi işlenmemesi ve tarım faaliyetlerine rağbetin azalması sebebiyle işsizlik artmış ve devlet memuriyetine yoğun bir kayma olmuştur. Memur alımlarında yapılan müracaatlar bunun bir göstergesidir.
Sonuç
Ortaya koyduğumuz bu verilerden de anlaşılacağı üzere nüfus ekonomik sıkıntı için bir sebep değildir. Aksine ekonomik kalkınma için bir sebeptir. Çünkü süper güç olma, siyasal üstünlük sağlama ve geleceği teminat altına alma nüfus sayesinde olmaktadır. Bu sebeple nüfustan korkmamalı ve nüfusu azaltıcı tedbirler yeniden gözden geçirilmelidir. Zîrâ nüfusu azaltmak için alınan her tedbir millî bir intiharı netice verebilir.
Hitit Üniv., İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi
Prof Dr. Muhit Mert