Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur Cemaati
Risale-i Nur Talebeleri
Zübeyir Gündüzalp
o bir kumandandır!!(zübeyir gündüzalp)
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="nur5" data-source="post: 146325" data-attributes="member: 12183"><p>Bağdaş kurdu</p><p>Haseki’deki dönemde annemden, makarna yapmasını öğrenmiştim. İlk defa bir makarna yaptım. Zübeyir Ağabey bizimle yemeğe oturmazdı. O sırada sofranın yanından geçiyordu. “Ağabey,” dedim, “yemek yaptık, gel otur da ye.”</p><p>“Peki kardeşim.” dedi ve bağdaş kurup oturdu. Sonra:</p><p>“Resulullah Efendimiz (a.s.m.) ömründe bir defa bağdaş kurmuş. Sahih-i Buharî’de var. Mescidin arka tarafında... Ben de o sünnete ittiba etmek için ömrümde bir defa bağdaş kurayım...” dedi.</p><p>Devamlı diz üstü, Şafiî mezhebindeki oturuş tarzında otururdu. Çok mütevazi idi. Yemekten yedi. Ondan sonra Mustafa Ekmekçi, “Biz sekiz sene buradayız, bir yemeğe iştirak ettiğini görmedik. Sadece bir iftara iştirak etmişti.” dedi.</p><p>Her şeyi Üstada bağlardı</p><p>Benim Zübeyir Ağabeyde gördüğüm bir husus da şuydu:</p><p>Dershanede kalan masum Nur talebelerinin nazarlarının siyasî ve geniş dairedeki olaylara çekilmesi karşısında azap çekerdi.</p><p>Biz dersten dönüp geldiğimizde kapıda görünürdü. Bir vesile bulup bize Üstad ve Risale-i Nur’dan anlatırdı. Ağzından başka şey çıkmazdı.</p><p>Bir defasında bütün ağabeyler gelmişti. Bayram Ağabey, Sungur Ağabey, Hüsnü Ağabey… Herhâlde bir istişare yapılacaktı. Ağabeyler bizim kaldığımız odada duruyorlardı. Konuşmalar olmuyordu. Zübeyir Ağabey, odasından geldi:</p><p>“Kardeşim, Üstadımız Emirdağ’da iken bu mevzuları ayrı bir odada konuşurdu.” dedi. Bunun üzerine bütün ağabeyler kalktı, öbür odaya geçtiler. Her sözü, her hareketi ya Üstada ya da Risale-i Nur’a bağlardı.</p><p>Mütebessimdi</p><p>Zübeyir Ağabey, daima şevk-i mutlak içindeydi. Onu gördüğümüzde mütebessim çehresinden hep şevk alırdık. “Her ne kadar ruhumda bora, fırtına, tipi esse de kardeşim, benim şevkimi kırmaz.” derdi.</p><p>Bir odada Tahiri Ağabey, bir odada Zübeyir Ağabey varken biz bir arkadaş ortamında gibiydik. Yani “Ağabey geliyor, aman dikkat edelim, kendimize çekidüzen verelim!” gibi bir sıkıntımız hiç olmadı. Gayet rahat, arkadaş gibi bir hayat geçirdik. Bakıyorum bazı yerlerde arkadaşlar, “Ağabeyin yanında rahat hareket edemiyoruz!” diye bir sıkıntı ve kabz hâli içinde oluyorlar. Bunlar istidadı köreltir, dumura uğratır. Biz bunu gördük.</p><p>Tahiri Ağabey, onun huzurunda çoğu kez ayakta ellerini öne bağlayarak, hürmetkâr bir şekilde dururdu.</p><p>Bazen Zübeyir Ağabey, Süleymaniye’de Anadolu’dan gelen kardeşlerle görüşmek üzere aramızdan ayrılmak isterdi. Tahiri Ağabey “Bugün de kal.” derdi. O, “Ağabey gitmem lâzım.” derdi. Gittikten sonra arkasından, “Kardeşim, o bir kumandan, biz ona müdahale edemeyiz.” derdi.</p><p>Cendereden geçerdik</p><p>Bana, “Ahmet Emin, her zaman gelebilir, mizaca ait, insanların birbirleriyle görüşmelerine ait en ince teferruata kadar her şeyi sorabilirsin.” demişti. Yine “Bana her şeyi sorabilirsiniz. Üstaddan izin varsa cevap veririm, Üstaddan izin yoksa cevap vermem.” demişti. Biz de bunlara dayanarak kendisine hep sorardık.</p><p>Bir gün şöyle demişti:</p><p>“Üstad, ‘İhlâsınızdan ve sadakatinizden şüphe etmem, fakat aldanabilirsiniz.’ derdi. Pedagojide vardır. Ana okuluna giden çocuk, bahçeye adımını atar atmaz paspas olur. Paspası atlar geçer. Binanın önünde ikinci paspas vardır. Birincisi hayaline takılıdır, ikincisine ayaklarını siler geçer... Üstadımız, ihlâs ve sadakatimizi kıracak bir şey daha hayalimize gelmeden şiddetle bizi ikaz eder, ders verirdi. Eğer nefsimizde müdafaa hissi uyanırsa, ‘Avukat gibi nefsinizi müdafaa ediyorsunuz.’ derdi. Bizi 15 günde bir cendereye alırdı. O cenderenin sonunda herkes ayrı bir köşeye çekilir, gözyaşı dökerdi. Tahiri Ağabey şefaatçi olurdu. Onun yüzü suyu hürmetine affedilirdik.”</p><p>“Üstad nakletmişse tamam…”</p><p>Vefatından tahminen 40 gün önceydi… Risale-i Nur’dan özetle 15-20 madde söyledi. Onların çoğunu Fethullah Hoca tatbik etti. Hatırladığımın özü şuydu:</p><p>“Kimse kimseden hizmet için ruhsat almayacak. Dershane açmanın, hizmet etmenin engeli olmaz. Her Nur talebesi, Risale-i Nur’u kendi malı gibi bilip hizmet eder. Kabiliyetine göre hayat-ı içtimaiyede, siyasîyede, her alanda Risale-i Nur’u yayar. Sorulacak bir şey yok. Üstaddan nakletmişse tamam...”</p><p>İleride karşılaşacağımız hadiselere karşı nasıl hareket edeceğimizi sormuştum. “Bu konuda Üstaddan bir nakil varsa onu sorup yapar, değilse Risale-i Nur’da yazılışıyla, onunla amel edersiniz. Zübeyir de dese, ben Üstadın ve Risale-i Nur’un dediğini yaparım, der, istikbalde böyle hadiselere karşı dayanırsınız.” demişti.</p><p>O bizi hür yapmıştı…</p><p>Üstadın sırrına vâkıftı</p><p>Yine Tahiri Ağabey bir gün şöyle demişti:</p><p>“Biz Üstadın yanında yatsıdan sonra diğer kardeşlerle birlikte ya bir defa ya iki defa kalmışızdır, o kadar... Ama Zübeyir, yatsıdan sonra devamlı yanındaydı. Onun sırrına o vâkıftı. Onun için bize sormayın, ona sorun...”</p><p>Zübeyir Ağabeyin dayanak noktası, Üstad ve Risale-i Nur’du.</p><p>Lâhikaları okuduğumda şöyle bir soru sormuştum:</p><p>“Nur talebelerinin ortak özelliği, okumak ve neşir midir?” Şu cevabı vermişti:</p><p>“Evet kardeşim, okumak ve neşirdir. Fakat tab başka, neşir başkadır. Neşir yaymaktır, tab ise basılıp çoğaltılmasıdır.”</p><p>Bunun üzerine bende şu mana uyanmıştı:</p><p>Bir Nur talebesi Risale-i Nur’u okuyor, ama intişarına çalışmıyor veya intişarına çalışıyor, ama okumuyor. Her ikisi de olmaz. Hem okuyacak, hem intişarı için gayret edecek. Dershane açacak, dersler yapacak, gençlerin gelmesini sağlayacak. Maddî manevî destekte bulunacak. Hepsi bunun içine giriyor. Böylece herkes hubb-u riyaseti terk eder, şahs-ı manevî hesabına çalışır, ondan hisseder olur.</p><p>Yine bir gün şöyle demişti:</p><p>“Risale-i Nur’un tab ve basım safhaları vardır. Evvelâ hatt-ı Kur’an’la, elle yazılarak çoğaltıldı. Daha sonra, hatt-ı Kur’an’la yazılanlar, teksirle çoğaltılmaya başlandı. Ondan sonra yeni yazı daktilo makinesiyle yazılmaya başlandı. Daha sonra daktilo makinesiyle yazılanlar, teksir edilmeye başlandı. Ondan sonra matbaada dizgi yoluyla basıldı.”</p><p>Şimdi çok daha ileri teknolojiyle ofset baskıyla tab hizmeti devam ediyor.</p><p>“Hizmet daire dairedir”</p><p>Bir gün hizmetin farklı grup ve dairelere ayrılmasına işaret ederek şöyle demişti:</p><p>“Kardeşim, şimdi dairemiz, daire daire hâline geldi. Her daireyle uhuvvetkârane ve muhabbettarane hareket etmek, kimseyi kendi dairesine çekmeye çalışmamak, rekabetkârane hareket etmemek, hatta seni düşürmeye çalışsalar da mukabele etmemek gerektir.”</p><p>Ziyaretine gelen Nur talebesi hocalara özellikle iki şey tavsiye ederdi: Biri, Üstadın Mehdîliğini hadislerle izah eden bir eser yazmak. Diğeri de sahabelerin fedakârlıklarına dair eser yazmak...</p><p>Bir ara gazetenin fazla öne çıkarılması üzerine, hizmetin esasındaki dengenin bozulma istidadı göstermesine karşı şöyle demişti:</p><p>“Onlar Mustafa Polat ile Salih Özcan’ın hizmetini devam ettiriyorlar, biz ise Bediüzzaman’ın hizmetini devam ettiriyoruz... Üstad,” demişti, “iman hakikatlerini izah etmezdi. Çünkü izah, şahsa bağlar. Cemaati kitaba bağlamaz. Halbuki amacımız Kur’an-ı Azimüşşanın bu asırda bir mucize-i maneviyesi olan Nur Risaleleriyle kendimizin imanını kurtarıp başkalarının imanına kuvvet vermek, İslâmın güzelliğini hâlimizle göstermektir.”</p><p>Tevazu muvaffak eder</p><p>Bayrampaşa’da Fırıncı Ağabeyin ağabeyinin evindeki derste idik. Yaşlı bir zât, kendi bildiklerini anlatarak bir nevi dersi kaynatmıştı. Biz de tecrübesiz olduğumuzdan ne söyleyeceğimizi bilemedik. Döndüğümde Zübeyir Ağabeye sordum:</p><p>“Ağabey, derste yaşlı bir zât gelirse ve karışırsa ona karşı ne yapmak lâzım?”</p><p>“Kardeşim, böyle bir şey olduğu zaman, ‘ razı olsun. Anlattıklarınızdan istifade ettik. Siz benim babam yerindesiniz, ben sizin evlâdınız makamındayım. Nasıl ki camide vaaz veren hocanın vaazını cemaat dinler, biz de burada Bediüzzaman’ın vaazını dinliyoruz.’ derseniz, memnun olur. Çünkü bu hizmette tevazu ve mahviyet ile muvaffak olunur.” dedi.</p><p>İkinci gittiğimde aynı olay cereyan etti. Aynen bu sözleri söyledim. Adam, “Sağol evlât. Biz yeni geldik, bilmiyorduk.” dedi.</p><p>Onun söylediklerini aynen uygulayınca kapalı kapılar açılırdı.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="nur5, post: 146325, member: 12183"] Bağdaş kurdu Haseki’deki dönemde annemden, makarna yapmasını öğrenmiştim. İlk defa bir makarna yaptım. Zübeyir Ağabey bizimle yemeğe oturmazdı. O sırada sofranın yanından geçiyordu. “Ağabey,” dedim, “yemek yaptık, gel otur da ye.” “Peki kardeşim.” dedi ve bağdaş kurup oturdu. Sonra: “Resulullah Efendimiz (a.s.m.) ömründe bir defa bağdaş kurmuş. Sahih-i Buharî’de var. Mescidin arka tarafında... Ben de o sünnete ittiba etmek için ömrümde bir defa bağdaş kurayım...” dedi. Devamlı diz üstü, Şafiî mezhebindeki oturuş tarzında otururdu. Çok mütevazi idi. Yemekten yedi. Ondan sonra Mustafa Ekmekçi, “Biz sekiz sene buradayız, bir yemeğe iştirak ettiğini görmedik. Sadece bir iftara iştirak etmişti.” dedi. Her şeyi Üstada bağlardı Benim Zübeyir Ağabeyde gördüğüm bir husus da şuydu: Dershanede kalan masum Nur talebelerinin nazarlarının siyasî ve geniş dairedeki olaylara çekilmesi karşısında azap çekerdi. Biz dersten dönüp geldiğimizde kapıda görünürdü. Bir vesile bulup bize Üstad ve Risale-i Nur’dan anlatırdı. Ağzından başka şey çıkmazdı. Bir defasında bütün ağabeyler gelmişti. Bayram Ağabey, Sungur Ağabey, Hüsnü Ağabey… Herhâlde bir istişare yapılacaktı. Ağabeyler bizim kaldığımız odada duruyorlardı. Konuşmalar olmuyordu. Zübeyir Ağabey, odasından geldi: “Kardeşim, Üstadımız Emirdağ’da iken bu mevzuları ayrı bir odada konuşurdu.” dedi. Bunun üzerine bütün ağabeyler kalktı, öbür odaya geçtiler. Her sözü, her hareketi ya Üstada ya da Risale-i Nur’a bağlardı. Mütebessimdi Zübeyir Ağabey, daima şevk-i mutlak içindeydi. Onu gördüğümüzde mütebessim çehresinden hep şevk alırdık. “Her ne kadar ruhumda bora, fırtına, tipi esse de kardeşim, benim şevkimi kırmaz.” derdi. Bir odada Tahiri Ağabey, bir odada Zübeyir Ağabey varken biz bir arkadaş ortamında gibiydik. Yani “Ağabey geliyor, aman dikkat edelim, kendimize çekidüzen verelim!” gibi bir sıkıntımız hiç olmadı. Gayet rahat, arkadaş gibi bir hayat geçirdik. Bakıyorum bazı yerlerde arkadaşlar, “Ağabeyin yanında rahat hareket edemiyoruz!” diye bir sıkıntı ve kabz hâli içinde oluyorlar. Bunlar istidadı köreltir, dumura uğratır. Biz bunu gördük. Tahiri Ağabey, onun huzurunda çoğu kez ayakta ellerini öne bağlayarak, hürmetkâr bir şekilde dururdu. Bazen Zübeyir Ağabey, Süleymaniye’de Anadolu’dan gelen kardeşlerle görüşmek üzere aramızdan ayrılmak isterdi. Tahiri Ağabey “Bugün de kal.” derdi. O, “Ağabey gitmem lâzım.” derdi. Gittikten sonra arkasından, “Kardeşim, o bir kumandan, biz ona müdahale edemeyiz.” derdi. Cendereden geçerdik Bana, “Ahmet Emin, her zaman gelebilir, mizaca ait, insanların birbirleriyle görüşmelerine ait en ince teferruata kadar her şeyi sorabilirsin.” demişti. Yine “Bana her şeyi sorabilirsiniz. Üstaddan izin varsa cevap veririm, Üstaddan izin yoksa cevap vermem.” demişti. Biz de bunlara dayanarak kendisine hep sorardık. Bir gün şöyle demişti: “Üstad, ‘İhlâsınızdan ve sadakatinizden şüphe etmem, fakat aldanabilirsiniz.’ derdi. Pedagojide vardır. Ana okuluna giden çocuk, bahçeye adımını atar atmaz paspas olur. Paspası atlar geçer. Binanın önünde ikinci paspas vardır. Birincisi hayaline takılıdır, ikincisine ayaklarını siler geçer... Üstadımız, ihlâs ve sadakatimizi kıracak bir şey daha hayalimize gelmeden şiddetle bizi ikaz eder, ders verirdi. Eğer nefsimizde müdafaa hissi uyanırsa, ‘Avukat gibi nefsinizi müdafaa ediyorsunuz.’ derdi. Bizi 15 günde bir cendereye alırdı. O cenderenin sonunda herkes ayrı bir köşeye çekilir, gözyaşı dökerdi. Tahiri Ağabey şefaatçi olurdu. Onun yüzü suyu hürmetine affedilirdik.” “Üstad nakletmişse tamam…” Vefatından tahminen 40 gün önceydi… Risale-i Nur’dan özetle 15-20 madde söyledi. Onların çoğunu Fethullah Hoca tatbik etti. Hatırladığımın özü şuydu: “Kimse kimseden hizmet için ruhsat almayacak. Dershane açmanın, hizmet etmenin engeli olmaz. Her Nur talebesi, Risale-i Nur’u kendi malı gibi bilip hizmet eder. Kabiliyetine göre hayat-ı içtimaiyede, siyasîyede, her alanda Risale-i Nur’u yayar. Sorulacak bir şey yok. Üstaddan nakletmişse tamam...” İleride karşılaşacağımız hadiselere karşı nasıl hareket edeceğimizi sormuştum. “Bu konuda Üstaddan bir nakil varsa onu sorup yapar, değilse Risale-i Nur’da yazılışıyla, onunla amel edersiniz. Zübeyir de dese, ben Üstadın ve Risale-i Nur’un dediğini yaparım, der, istikbalde böyle hadiselere karşı dayanırsınız.” demişti. O bizi hür yapmıştı… Üstadın sırrına vâkıftı Yine Tahiri Ağabey bir gün şöyle demişti: “Biz Üstadın yanında yatsıdan sonra diğer kardeşlerle birlikte ya bir defa ya iki defa kalmışızdır, o kadar... Ama Zübeyir, yatsıdan sonra devamlı yanındaydı. Onun sırrına o vâkıftı. Onun için bize sormayın, ona sorun...” Zübeyir Ağabeyin dayanak noktası, Üstad ve Risale-i Nur’du. Lâhikaları okuduğumda şöyle bir soru sormuştum: “Nur talebelerinin ortak özelliği, okumak ve neşir midir?” Şu cevabı vermişti: “Evet kardeşim, okumak ve neşirdir. Fakat tab başka, neşir başkadır. Neşir yaymaktır, tab ise basılıp çoğaltılmasıdır.” Bunun üzerine bende şu mana uyanmıştı: Bir Nur talebesi Risale-i Nur’u okuyor, ama intişarına çalışmıyor veya intişarına çalışıyor, ama okumuyor. Her ikisi de olmaz. Hem okuyacak, hem intişarı için gayret edecek. Dershane açacak, dersler yapacak, gençlerin gelmesini sağlayacak. Maddî manevî destekte bulunacak. Hepsi bunun içine giriyor. Böylece herkes hubb-u riyaseti terk eder, şahs-ı manevî hesabına çalışır, ondan hisseder olur. Yine bir gün şöyle demişti: “Risale-i Nur’un tab ve basım safhaları vardır. Evvelâ hatt-ı Kur’an’la, elle yazılarak çoğaltıldı. Daha sonra, hatt-ı Kur’an’la yazılanlar, teksirle çoğaltılmaya başlandı. Ondan sonra yeni yazı daktilo makinesiyle yazılmaya başlandı. Daha sonra daktilo makinesiyle yazılanlar, teksir edilmeye başlandı. Ondan sonra matbaada dizgi yoluyla basıldı.” Şimdi çok daha ileri teknolojiyle ofset baskıyla tab hizmeti devam ediyor. “Hizmet daire dairedir” Bir gün hizmetin farklı grup ve dairelere ayrılmasına işaret ederek şöyle demişti: “Kardeşim, şimdi dairemiz, daire daire hâline geldi. Her daireyle uhuvvetkârane ve muhabbettarane hareket etmek, kimseyi kendi dairesine çekmeye çalışmamak, rekabetkârane hareket etmemek, hatta seni düşürmeye çalışsalar da mukabele etmemek gerektir.” Ziyaretine gelen Nur talebesi hocalara özellikle iki şey tavsiye ederdi: Biri, Üstadın Mehdîliğini hadislerle izah eden bir eser yazmak. Diğeri de sahabelerin fedakârlıklarına dair eser yazmak... Bir ara gazetenin fazla öne çıkarılması üzerine, hizmetin esasındaki dengenin bozulma istidadı göstermesine karşı şöyle demişti: “Onlar Mustafa Polat ile Salih Özcan’ın hizmetini devam ettiriyorlar, biz ise Bediüzzaman’ın hizmetini devam ettiriyoruz... Üstad,” demişti, “iman hakikatlerini izah etmezdi. Çünkü izah, şahsa bağlar. Cemaati kitaba bağlamaz. Halbuki amacımız Kur’an-ı Azimüşşanın bu asırda bir mucize-i maneviyesi olan Nur Risaleleriyle kendimizin imanını kurtarıp başkalarının imanına kuvvet vermek, İslâmın güzelliğini hâlimizle göstermektir.” Tevazu muvaffak eder Bayrampaşa’da Fırıncı Ağabeyin ağabeyinin evindeki derste idik. Yaşlı bir zât, kendi bildiklerini anlatarak bir nevi dersi kaynatmıştı. Biz de tecrübesiz olduğumuzdan ne söyleyeceğimizi bilemedik. Döndüğümde Zübeyir Ağabeye sordum: “Ağabey, derste yaşlı bir zât gelirse ve karışırsa ona karşı ne yapmak lâzım?” “Kardeşim, böyle bir şey olduğu zaman, ‘ razı olsun. Anlattıklarınızdan istifade ettik. Siz benim babam yerindesiniz, ben sizin evlâdınız makamındayım. Nasıl ki camide vaaz veren hocanın vaazını cemaat dinler, biz de burada Bediüzzaman’ın vaazını dinliyoruz.’ derseniz, memnun olur. Çünkü bu hizmette tevazu ve mahviyet ile muvaffak olunur.” dedi. İkinci gittiğimde aynı olay cereyan etti. Aynen bu sözleri söyledim. Adam, “Sağol evlât. Biz yeni geldik, bilmiyorduk.” dedi. Onun söylediklerini aynen uygulayınca kapalı kapılar açılırdı. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Bediüzzaman Said Nursi ve Risale-i Nur Cemaati
Risale-i Nur Talebeleri
Zübeyir Gündüzalp
o bir kumandandır!!(zübeyir gündüzalp)
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst