Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Okuyacak ne çok şey var ve zaman ne kadar az!
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="_bamteli_" data-source="post: 161549" data-attributes="member: 15023"><p><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"> </span></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><strong><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><span style="font-size: 15px"><span style="color: black"><em>Okuyacak ne çok şey var ve zaman ne kadar az!</em></span></span></span></strong></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><strong><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><span style="font-size: 15px"><span style="color: black"><a href="http://www.masaustu-resimleri.com/d/4556-2/Manzara+Resimleri.jpg" target="_blank"><em><img src="http://www.masaustu-resimleri.com/d/4556-2/Manzara+Resimleri.jpg" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /></em></a></span></span></span></strong></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><strong><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><span style="font-size: 15px"><span style="color: black"><em>Okuyacak ne çok şey var ve zaman ne kadar az!</em></span></span></span></strong></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Ders kitaplarının arasına mahrem sevgililerinin resimleri gibi saklayarak evin soba yanan tek odasındaki kış gecelerinin Teksas ve Tommiks’lerini geride bıraktığım ilk mektep yıllarından sonra -ki kendilerini takip eden soluk benizliler yanlış istikamete gitsin diye Apaçilerin atlarının ayaklarına nalları ters çaktıklarını bu vesile ile bilirim- okuduğumu hatırladığım ilk kitap, Peyami Safa’nın 9. Hariciye Koğuşu olmuştu.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Kitabı elime aldığımda önce Kızılderili reisi Oturan Boğa’ya ihanet ettiğim için utandığımı ve bir asker hikâyesi okuyacağımı vehmederken safran boyalı koridorlardan eter kokusu duyarak sükût-ı hayâle uğradığımı hâlâ unutmam. Galiba kitabın adındaki ‘Koğuş’ kelimesinin en masum askerî anlamıyla böyle düşünmüş ve Uşak sokaklarında asker koğuşu hayal eder olmuştum. 9. Hariciye Koğuşu’nu lise yıllarımda yeniden okuduğumda, ben de roman kahramanı gibi hasta yatağındaydım ve ıstıraplarımın ince sızılarında bir haram lezzeti duymuştum.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Bunu, Peyami’nin Yalnızız’ı takip etti. O kitaptan aklımda kalan tek cümle -eğer yanlış hatırlamıyorsam- “Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.” idi ve ben Peyami’nin, yalnızca bu cümleye anlam katabilmek için o koca romanı yazdığına inanmıştım. Gerçekten de ilk gençlik yıllarımın bütün ruh ummanları bu cümleyle çalkalandı ve Türkiye’nin 70’li yıllarına rastlayan bütün gençlik fikir ve bunalımları yavaş yavaş beynimin cidarlarında acıyla, nefretle formatlanmaya başladı.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Yıllarım kitap satırlarının arasından süzülürken Ömer Seyfeddin, Refik Hâlid, Reşat Ekrem ve diğerleri birer dönem benim vazgeçilmezlerim oldular. Kütahya kahvehanelerinin kesif sigara dumanlarıyla grileşen duvarları ve Tekel markalı iskambil destelerinin konçinaları arasından sıyrılıp -ki heder edilmiş o birkaç yıla hâlâ acırım- sağlıklı nefesler aldığım zamanlarda kitaplarla muaşakaya devam ettim. Spor yapıyor ve kitap okuyordum. Hâlâ özlemini duyduğum ve dudağımda tatlı gülümseyişlerle hatırladığım güzel bir hayattı, herkese tavsiye olunur!..</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">İtiraf etmeliyim ki şiir kitapları hiç ilgimi çekmiyordu. Çünki yazdığım dörtlüklere sitayişler yağdırıp ileride büyük şair olacağımı söyleyen arkadaşlarım ve hocalarım yoktu. Bugün bir şair olamamışsam ve ömrüm şairleri kıskanmakla geçiyorsa eğer, bunun sorumluları onlardır.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Siz, adına taşralılık kompleksi deyin, ben imkansızlık diyeyim; gençliğimi savurduğum şehirlerde kimsenin, en azından benim çevremdeki insanların kitapla alâkaları bulunmuyordu. Bu yüzden kitap biriktirmeye başlamam üniversite sıralarına rastlar. Bugün kütüphanemde ortaokul yıllarından kalma tek kitap, vaktiyle cildini de kendi elcağızımla yaptığım Hayat Büyük Türk Sözlüğü’dür. Şevket Rado’nun haftalık fasiküller hâlinde yayınladığı ve inşaatlarda amelelikle geçen yorgun günlerin terapi seansları gibi bilmediğim kelimelerini okumayı alışkanlık edindiğim bir kitaptı o ve hâlâ aralarında zaman zaman kendi parmak izlerimi bulurum. 1974 yazıydı ve üniversiteli olmanın eşiğindeydim. Akakuro Kurusava’nın Çaynâme’sini okudum. Doğu kültürüne yabancı Batı’nın onu küçümseyen tavrına içerledim. Edebiyat okumamda Kütahya’daki Vahitpaşa Kütüphanesi’nin elyazma Fuzulî divanı ne derece etkili olduysa (-ki yazdığım mektuplara epigraf bulabilmek için koca elyazma nüshaları kekeleye kekeleye okumaya çalıştığımı şimdi size söylesem gülersiniz-), Çaynâme de o kadar bunu desteklemiş, belki de Doğu’nun kara leke sürülmüş yüzünü ağartma hedefine beni yönlendirmiştir.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Osmanlı tarihi ve edebiyatıyla tanışmam, Erzurum ve İstanbul’da geçen üniversite yıllarıma rastlar. Tanpınar’ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ne çarpılmıştım. Onun açtığı kapıdan girerek artık İsmail Hâmi’ler, Uzunçarşılı’lar, Pakalın’lar, Öztuna’lar okuyordum. Ve bir de Necip Fazıl ile Cemil Meriç… Türk Klasik Edebiyatı’nı sevmiştim ve bir dönem, onunla ayrı dünyaların insanı olduğuma yanarak geçti. Âşıktım; ama onu tanımıyordum. Nihad Sami merhumun Resimli Türk Edebiyatı Tarihi benim Divan-u Lugati’t-Türk’ümdü. Oradan berceste eserleri seçmeye, okumaya, ezberlemeye başladım. Mesnevî, Gülistan, Kelile ve Dimne, Eflakî Menakıbı, Hafız Divanı vs. derken Kebikec benim de dünyamı kemirmeye başladı. Dante, Homeros, Shakespeare, Goethe bilgimin öteki yüzünü oluşturdular. Artık rahmetli Harun Tolasa hocamın hazırladığı Ahmed Paşa’nın Şiir Dünyası ile tanışma vakti gelmişti. Ardından Ferid Kam, Tahirü’l-Mevlevi, Köprülü, Gölpınarlı, Banarlı, Tarlan, İpekten, Alparslan, Çavuşoğlu, Karahan, Çelebioğlu vb. Hepsine Teala’dan rahmet dilerim.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Ve Stuart Mill’in ifadesiyle, “Kutsal su, bir baştan yüzlerce başa ayrıldı.” Ve ben İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin kitaplığında memuriyete başladım. Şimdi size bir kütüphanede çalışıyor olmanın bin bir faydasını sıralamam abes olabilir; ancak benim için ne olduysa işte o zaman oldu, bilimsel okumanın lezzetini o zaman kavradım. Artık elyazmalarının âherli dünyasını, ebru ciltlerin mikleplerini, ortaçağ Türk sanatının dizilip gelen rik’alarını, siyakatlarını anlamaya başlamıştım. Güllerin ve bülbüllerin, ebrûların ve gamzelerin, gazellerin ve kasidelerin kırkıncı kapısından girme zamanıydı o. Önümde bir medeniyet duruyordu ve şimdi ne Troya kentini keşfeden Schliemann, ne Tut-enk-Amon nam Firavun’un mumyasını çözen Champollion; ne mikrobu keşfeden Pasteur, ne de arzın cazibesi kanununu haber veren Galileo Galilei, benim kadar mutlu olamazlardı. O medeniyet aynasında hüsn-i ta’lillerin fıstıkî feracelerine bürünmüş güzellerinin ve onların müraat-i nazîrlere bulaşmış ateşi etrafında kelebekler gibi dönen derbeder şairlerin nefeslerini duyabiliyor; saraylar ve konaklarda, sokaklar ve dükkânlarda, tekkeler ve medreselerde, mesire ve sayfiyelerde hangi âhenkle yaşayıp ne tür vezinlerde güldüklerini yahut ağladıklarını, sevindikleri yahut üzüldüklerini anlayabiliyordum.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Türk klasik şiiri meğer benim için bir tarz-ı hayat imiş; beni öyle buldu. Hâlâ şiir yazamam; ama şiirin has bahçesindeki seyranın yolunu yordamını iyi bilirim. Bunu, Fuzulî’den, Bakî’den, Nef’î’den, Yahya’dan, Nailî’den, Galib’den, Nedim’den öğrendim. Galib Dede, “Birdenbire bul aşkı, bu tuhfe bulanındır.” diyordu ve ben, tam da onun dediği bir hediye gibi birdenbire aşkımı bulmuştum.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Bu aşk beni iflah etmeyecekti, biliyordum. Artık kitaplarım, divanlar olmuştu ve çocukluğumda bütün merhamet duygularımı sömüren kızılderili reisi Oturan Boğa şimdi müstesna gazeller yazmaya başlamıştı. Üniversite yıllarından sonra yanlış bir karar ile asker olmuş, gülle bülbülle sohbet ederken birdenbire üniformayla postalla uğraşmaya başlamıştım. On beş yıl sürecek bu dönem içinde okumayı ve yazmayı asla bırakmadım; hatta dönem dönem okuyup yazmayı bir teselliye bile dönüştürdüm. Anladım ki Divan şiiri için yazdıkça daha çok yazmak gerekiyordu; ve daha çok yazmak için de daha çok okumak… Tarih, medeniyet tarihi, sosyal bilimler, felsefe, sosyoloji, sanat vs. ne bulursam okuduğum yılların semeresini hiç durmadan yazmam gereken yıllarda gördüm. Divan şiirinin püf noktalarını ve eski şairlerin hayatlarını keşfetmiştim. Bu bana hem bir bakış açısı hem de yazma kolaylığı sağlıyor; hemen her konuda eskilerin ne söylediklerine dair birkaç beyit nakletme cesareti veriyordu. Benim için yazıda bir konu sıkıntısı da yoktu üstelik. Herhangi bir divanın herhangi bir sayfasındaki herhangi bir beyitten elbette bir gazete fıkrası çıkabilirdi. Yahut en sıkışık zamanlarda bir divanın gazeller bölümünden fala bakar gibi bir sayfa açıp ilk karşılaşılan gazel hakkında yazı yazmanın keyifli bir macera olduğunu söyleyebilirim size.</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Şimdi mi?!..</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Okuyacak ne çok şey var ve zaman ne kadar az!..</span></span></em></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: center"><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-family: 'Book Antiqua'"><em><span style="font-size: 15px"><span style="color: black">Yazar: İskender PALA</span></span></em></span></p><p></span></span></span></p><p><span style="color: #000000"><span style="color: #3F3F3F"><span style="font-family: 'verdana'"></span></span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="_bamteli_, post: 161549, member: 15023"] [COLOR=#000000][COLOR=#3F3F3F][FONT=verdana] [B][FONT=Book Antiqua][SIZE=4][COLOR=black][I]Okuyacak ne çok şey var ve zaman ne kadar az![/I][/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] [FONT=Book Antiqua][SIZE=4][COLOR=black][/COLOR][/SIZE][/FONT][CENTER][B][FONT=Book Antiqua][SIZE=4][COLOR=black][URL="http://www.masaustu-resimleri.com/d/4556-2/Manzara+Resimleri.jpg"][I][IMG]http://www.masaustu-resimleri.com/d/4556-2/Manzara+Resimleri.jpg[/IMG][/I][/URL][/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] [B][FONT=Book Antiqua][SIZE=4][COLOR=black][I]Okuyacak ne çok şey var ve zaman ne kadar az![/I][/COLOR][/SIZE][/FONT][/B] [FONT=Book Antiqua][I][SIZE=4][COLOR=black]Ders kitaplarının arasına mahrem sevgililerinin resimleri gibi saklayarak evin soba yanan tek odasındaki kış gecelerinin Teksas ve Tommiks’lerini geride bıraktığım ilk mektep yıllarından sonra -ki kendilerini takip eden soluk benizliler yanlış istikamete gitsin diye Apaçilerin atlarının ayaklarına nalları ters çaktıklarını bu vesile ile bilirim- okuduğumu hatırladığım ilk kitap, Peyami Safa’nın 9. Hariciye Koğuşu olmuştu. Kitabı elime aldığımda önce Kızılderili reisi Oturan Boğa’ya ihanet ettiğim için utandığımı ve bir asker hikâyesi okuyacağımı vehmederken safran boyalı koridorlardan eter kokusu duyarak sükût-ı hayâle uğradığımı hâlâ unutmam. Galiba kitabın adındaki ‘Koğuş’ kelimesinin en masum askerî anlamıyla böyle düşünmüş ve Uşak sokaklarında asker koğuşu hayal eder olmuştum. 9. Hariciye Koğuşu’nu lise yıllarımda yeniden okuduğumda, ben de roman kahramanı gibi hasta yatağındaydım ve ıstıraplarımın ince sızılarında bir haram lezzeti duymuştum.[/COLOR][/SIZE][/I][/FONT] [FONT=Book Antiqua][I][SIZE=4][COLOR=black]Bunu, Peyami’nin Yalnızız’ı takip etti. O kitaptan aklımda kalan tek cümle -eğer yanlış hatırlamıyorsam- “Kendi kendimden nefretimin çerçevelediği ve çirkinleştirdiği bir dünyada yalnızım.” idi ve ben Peyami’nin, yalnızca bu cümleye anlam katabilmek için o koca romanı yazdığına inanmıştım. Gerçekten de ilk gençlik yıllarımın bütün ruh ummanları bu cümleyle çalkalandı ve Türkiye’nin 70’li yıllarına rastlayan bütün gençlik fikir ve bunalımları yavaş yavaş beynimin cidarlarında acıyla, nefretle formatlanmaya başladı. Yıllarım kitap satırlarının arasından süzülürken Ömer Seyfeddin, Refik Hâlid, Reşat Ekrem ve diğerleri birer dönem benim vazgeçilmezlerim oldular. Kütahya kahvehanelerinin kesif sigara dumanlarıyla grileşen duvarları ve Tekel markalı iskambil destelerinin konçinaları arasından sıyrılıp -ki heder edilmiş o birkaç yıla hâlâ acırım- sağlıklı nefesler aldığım zamanlarda kitaplarla muaşakaya devam ettim. Spor yapıyor ve kitap okuyordum. Hâlâ özlemini duyduğum ve dudağımda tatlı gülümseyişlerle hatırladığım güzel bir hayattı, herkese tavsiye olunur!.. İtiraf etmeliyim ki şiir kitapları hiç ilgimi çekmiyordu. Çünki yazdığım dörtlüklere sitayişler yağdırıp ileride büyük şair olacağımı söyleyen arkadaşlarım ve hocalarım yoktu. Bugün bir şair olamamışsam ve ömrüm şairleri kıskanmakla geçiyorsa eğer, bunun sorumluları onlardır. Siz, adına taşralılık kompleksi deyin, ben imkansızlık diyeyim; gençliğimi savurduğum şehirlerde kimsenin, en azından benim çevremdeki insanların kitapla alâkaları bulunmuyordu. Bu yüzden kitap biriktirmeye başlamam üniversite sıralarına rastlar. Bugün kütüphanemde ortaokul yıllarından kalma tek kitap, vaktiyle cildini de kendi elcağızımla yaptığım Hayat Büyük Türk Sözlüğü’dür. Şevket Rado’nun haftalık fasiküller hâlinde yayınladığı ve inşaatlarda amelelikle geçen yorgun günlerin terapi seansları gibi bilmediğim kelimelerini okumayı alışkanlık edindiğim bir kitaptı o ve hâlâ aralarında zaman zaman kendi parmak izlerimi bulurum. 1974 yazıydı ve üniversiteli olmanın eşiğindeydim. Akakuro Kurusava’nın Çaynâme’sini okudum. Doğu kültürüne yabancı Batı’nın onu küçümseyen tavrına içerledim. Edebiyat okumamda Kütahya’daki Vahitpaşa Kütüphanesi’nin elyazma Fuzulî divanı ne derece etkili olduysa (-ki yazdığım mektuplara epigraf bulabilmek için koca elyazma nüshaları kekeleye kekeleye okumaya çalıştığımı şimdi size söylesem gülersiniz-), Çaynâme de o kadar bunu desteklemiş, belki de Doğu’nun kara leke sürülmüş yüzünü ağartma hedefine beni yönlendirmiştir. Osmanlı tarihi ve edebiyatıyla tanışmam, Erzurum ve İstanbul’da geçen üniversite yıllarıma rastlar. Tanpınar’ın 19. Asır Türk Edebiyatı Tarihi’ne çarpılmıştım. Onun açtığı kapıdan girerek artık İsmail Hâmi’ler, Uzunçarşılı’lar, Pakalın’lar, Öztuna’lar okuyordum. Ve bir de Necip Fazıl ile Cemil Meriç… Türk Klasik Edebiyatı’nı sevmiştim ve bir dönem, onunla ayrı dünyaların insanı olduğuma yanarak geçti. Âşıktım; ama onu tanımıyordum. Nihad Sami merhumun Resimli Türk Edebiyatı Tarihi benim Divan-u Lugati’t-Türk’ümdü. Oradan berceste eserleri seçmeye, okumaya, ezberlemeye başladım. Mesnevî, Gülistan, Kelile ve Dimne, Eflakî Menakıbı, Hafız Divanı vs. derken Kebikec benim de dünyamı kemirmeye başladı. Dante, Homeros, Shakespeare, Goethe bilgimin öteki yüzünü oluşturdular. Artık rahmetli Harun Tolasa hocamın hazırladığı Ahmed Paşa’nın Şiir Dünyası ile tanışma vakti gelmişti. Ardından Ferid Kam, Tahirü’l-Mevlevi, Köprülü, Gölpınarlı, Banarlı, Tarlan, İpekten, Alparslan, Çavuşoğlu, Karahan, Çelebioğlu vb. Hepsine Teala’dan rahmet dilerim. Ve Stuart Mill’in ifadesiyle, “Kutsal su, bir baştan yüzlerce başa ayrıldı.” Ve ben İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin kitaplığında memuriyete başladım. Şimdi size bir kütüphanede çalışıyor olmanın bin bir faydasını sıralamam abes olabilir; ancak benim için ne olduysa işte o zaman oldu, bilimsel okumanın lezzetini o zaman kavradım. Artık elyazmalarının âherli dünyasını, ebru ciltlerin mikleplerini, ortaçağ Türk sanatının dizilip gelen rik’alarını, siyakatlarını anlamaya başlamıştım. Güllerin ve bülbüllerin, ebrûların ve gamzelerin, gazellerin ve kasidelerin kırkıncı kapısından girme zamanıydı o. Önümde bir medeniyet duruyordu ve şimdi ne Troya kentini keşfeden Schliemann, ne Tut-enk-Amon nam Firavun’un mumyasını çözen Champollion; ne mikrobu keşfeden Pasteur, ne de arzın cazibesi kanununu haber veren Galileo Galilei, benim kadar mutlu olamazlardı. O medeniyet aynasında hüsn-i ta’lillerin fıstıkî feracelerine bürünmüş güzellerinin ve onların müraat-i nazîrlere bulaşmış ateşi etrafında kelebekler gibi dönen derbeder şairlerin nefeslerini duyabiliyor; saraylar ve konaklarda, sokaklar ve dükkânlarda, tekkeler ve medreselerde, mesire ve sayfiyelerde hangi âhenkle yaşayıp ne tür vezinlerde güldüklerini yahut ağladıklarını, sevindikleri yahut üzüldüklerini anlayabiliyordum. Türk klasik şiiri meğer benim için bir tarz-ı hayat imiş; beni öyle buldu. Hâlâ şiir yazamam; ama şiirin has bahçesindeki seyranın yolunu yordamını iyi bilirim. Bunu, Fuzulî’den, Bakî’den, Nef’î’den, Yahya’dan, Nailî’den, Galib’den, Nedim’den öğrendim. Galib Dede, “Birdenbire bul aşkı, bu tuhfe bulanındır.” diyordu ve ben, tam da onun dediği bir hediye gibi birdenbire aşkımı bulmuştum. Bu aşk beni iflah etmeyecekti, biliyordum. Artık kitaplarım, divanlar olmuştu ve çocukluğumda bütün merhamet duygularımı sömüren kızılderili reisi Oturan Boğa şimdi müstesna gazeller yazmaya başlamıştı. Üniversite yıllarından sonra yanlış bir karar ile asker olmuş, gülle bülbülle sohbet ederken birdenbire üniformayla postalla uğraşmaya başlamıştım. On beş yıl sürecek bu dönem içinde okumayı ve yazmayı asla bırakmadım; hatta dönem dönem okuyup yazmayı bir teselliye bile dönüştürdüm. Anladım ki Divan şiiri için yazdıkça daha çok yazmak gerekiyordu; ve daha çok yazmak için de daha çok okumak… Tarih, medeniyet tarihi, sosyal bilimler, felsefe, sosyoloji, sanat vs. ne bulursam okuduğum yılların semeresini hiç durmadan yazmam gereken yıllarda gördüm. Divan şiirinin püf noktalarını ve eski şairlerin hayatlarını keşfetmiştim. Bu bana hem bir bakış açısı hem de yazma kolaylığı sağlıyor; hemen her konuda eskilerin ne söylediklerine dair birkaç beyit nakletme cesareti veriyordu. Benim için yazıda bir konu sıkıntısı da yoktu üstelik. Herhangi bir divanın herhangi bir sayfasındaki herhangi bir beyitten elbette bir gazete fıkrası çıkabilirdi. Yahut en sıkışık zamanlarda bir divanın gazeller bölümünden fala bakar gibi bir sayfa açıp ilk karşılaşılan gazel hakkında yazı yazmanın keyifli bir macera olduğunu söyleyebilirim size. Şimdi mi?!.. Okuyacak ne çok şey var ve zaman ne kadar az!.. Yazar: İskender PALA[/COLOR][/SIZE][/I][/FONT][/CENTER] [/FONT][/COLOR][/COLOR] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Okuyacak ne çok şey var ve zaman ne kadar az!
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst