Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Otuz ÜÇÜncÜ sÖz
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 277944" data-attributes="member: 1016557"><p>Ya Bediüzzaman doğrudan Van’a gitmediyse?</p><p> 29 Kasım 2011 Salı 07:24</p><p> Şu bir hakikat ki; Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ı üzerine yapılan çalışmaları “karşılaştırmalı” bir okumaya/sınamaya tâbi tutmaya ihtiyacımız var. Zira bu hususta yapılan o kadar çok çalışma var ki; bu çalışma eflasyonu içinde iyi ile kötünün, özenli ile özensizin birbirinden ayrılması pek güç... Özellikle hatıra nakli üzerine bina edilmiş tarihçe anlatımlarının doğurduğu sıkıntılar ortada. Bu hatıraların çok güzel ve değerli olanları bulunmakla birlikte, başka başka kaynaklarda nakledilirken değişikliklere uğramış, ayrıntılarda birbirlerinden farklılık taşıyanlar da var. Bunların bir güzel tasnif edilmesi ve muhakkik tarihçilerin elinden geçmesi şart. Böylece Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ı adına daha sağlam adımlarla geleceğe yürümemiz mümkün...</p><p> Ben de bu yazıda işte bu karşılaştırmalı okumaya bir örnek göstermek istiyorum. Bu ayrıntı aslında okuduğum kitaplardan birisinde dikkatimi çekmişti. Külliyata ait iki eser arasında yapacağım bu karşılaştırmada yıllardır sahip olduğumuz bir bilginin “bildiğimizden biraz farklı” olabileceğini öğreneceğiz. (Zira ben de bu yazıyı yazmadan önce arkadaşlarıma bu meseleyi nasıl bildiklerini sordum. Hepsinin malumatı benimkisi gibiydi. Bazıları külliyatı defalarca bitirmiş insanlar olmalarına rağmen dikkatlerini çektiğim ayrıntı ile şaşırdılar.)</p><p> Üzerinde konuşacağımız ve metinler okuyacağımız mesele Üstad’ın Ankara’dan ayrılıp Van’a gidişi üzerine... Birçoğunuz da belki benim gibi Üstad’ın Ankara’daki yönetimle anlaşamayarak doğrudan Van’a gittiğini bilenlerdensiniz. Böyle bilmeniz normal, zira Tarihçe-i Hayat’ta da mesele zaten böyle anlatılıyor. Metinden okuyalım:</p><p> “(...) Ankara’da teşrik-i mesai edemeyeceği için, kendisine tevdi edilmek istenen meb’usluk, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye gibi Diyanetteki azalığı, hem vilâyât-ı şarkiye vaiz-i umumiliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım meb’usların da arzularına uyamayacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernabad Suyu başında bir mağaracıkta idame-i hayat etmeye başlar.”</p><p> Evet, Tarihçe-i Hayat’ta hadiselerin gelişimi Üstad Hazretlerinin tren vasıtasıyla doğrudan Van’a gittiği şeklinde aktarılıyor. En azından okuyanların tamamı meseleyi benim anladığım gibi anlıyor. Ama bakınız Üstad Hazretleri, Şualar’da, Mustafa Sungur ağabeye yazdırdığı metinde olayı nasıl aktarıyor:</p><p> “ (...) Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyeye âzâ oldum. Mütareke zamanında, istilâ kuvvetlerine karşı bütün mevcudiyetimle İstanbul’da çalıştım. Millî hükûmetin galibiyeti üzerine, yaptığım hizmetler Ankara hükûmetince takdir edilerek Van’da üniversite açmak teklifi tekrarlandı.</p><p> Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre “Eski Said”i gömdüm. Büs bütün âhiret ehli “Yeni Said” olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul’un Yûşâ Tepesine çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım.”</p><p> Dikkatinizi çekti mi sizin de? Üstad burada doğrudan Van’a gitmediğini söylüyor. Önce İstanbul’a, Yûşâ Tepesine çekildiğini, orada bir süre kaldığını ve daha sonra Bitlis ve Van taraflarına gittiğini beyan ediyor. Bizzat kendisi Mustafa Sungur ağabey vasıtasıyla yazdırıyor bunu...</p><p> O halde Tarihçe-i Hayat’taki bilgi ne? Elbette ki, bilgi yanlış değil. Yine yanlış anlaşılmayayım. Ancak belki bir dipnot, bir haşiye, bir uyarı bilgisi içermesi gerekiyor. Üstad Ankara’dan Van’a gidiyor, bu doğru... Ancak doğrudan değil. Diğer tarihçe çalışmaları da okunduğunda mesele iyice ayrıntılarıyla ortaya çıkıyor. Mesela Necmeddin ağabey de Gebze’den Van’a hareket ettiğini söylüyor. Bunun gibi başka yollar söyleyenler de var.</p><p> Bütün bunları düşününce soruyorum: Üstad’ın hayatını tüm ayrıntılarıyla ve sağlıklı bir şekilde ortaya koyma adına, artık karşılıklı okumalar eşliğinde bir tarihçe yapılmasının zamanı gelmedi mi? Yoğun bir bilgi sağnağı olan böyle meselelerde birazcık “eleştirel” gözle bakmak bana tahkik mesleği icabı elzem görünüyor. Dışarıdan birileri bize bu eleştirileri sunmadan, kendi içimizde bunları konuşmamız şart... Yoksa, eleştiri geldiğinde çok sarsılırız.</p><p></p><p>Mahkumiyet ve mağduriyet</p><p> 30 Kasım 2011 Çarşamba 06:25</p><p> <span style="font-size: 10px"><strong><span style="font-family: 'verdana'">Hazret-i Ömer’in</span></strong><span style="font-family: 'verdana'"> ihtida hikayesini bilirsiniz. İslam tarihi kaynakları Hazret-i Ömer’in cahilliye devrinde yaşadığı iki olaydan birinin kendini hüzünlendirdiğini, diğerinin de güldürdüğünü aktarır. Hz. Ömer’i güldüren olay cahilliye devrinde sefere çıkmadan önce kafirlerin helvadan put yaptıklarını, acıktıklarında bu putları yediklerini hatırlamasıydı. Onu hüzünlendiren olay ise yine cahilliye devri adetleri uyarınca kızını diri diri toprağa gömeceği mezarı kazarken kızının, babası Ömer’in alnındaki terleri silmesini hatırlamasıydı. </span></span></p><p> </p><p> <span style="font-size: 10px"><strong><span style="font-family: 'verdana'">Adalet Kur’an’ın dört temel kavramından birisi</span></strong><span style="font-family: 'verdana'">. Evet cahilliye Ömer’i büyük bir zulmü irtikap ederek kızını diri diri toprağa gömmek suretiyle ölüme mahkum etmişti. Oysa Ömer Kur’an’ı dinleyerek ihtiha edip, Hz. Ömer unvanını aldıktan sonra, o Kitap ona öyle bir hak, hukuk ve adalet anlayışı vermişti ki, adil bir hükümdar ve makul bir hakim olarak tarih sahnesinde yerini almıştı. Bunun içindir ki o tarihten günümüze kadar milyonlarca insanın zihninde <strong>adalet ve Hz. Ömer</strong> isimleri birbirlerinin mütemmim cüzü gibi algılanır hale gelmişti. </span></span></p><p> </p><p> <span style="font-size: 10px"><strong><span style="font-family: 'verdana'">Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asırdaki manevi mucizesi</span></strong><span style="font-family: 'verdana'">. <strong>Bediüzzaman’ın tabiriyle Risale-i Nur’un mesleği Ömeriyye.</strong> Risale Hz. Ömer’in meşrebini takip etmiş. Bunun içindir ki adalet Risalenin en temel unsurlarından birisidir. </span></span></p><p> </p><p> <span style="font-size: 10px"><strong><span style="font-family: 'verdana'">Risaleyi 1990 yılında lise yıllarındaKırklareli’de</span></strong><span style="font-family: 'verdana'"> tanıdım. O günlerde başımdan geçen bir olay, hatırladıkça aradan geçen bunca zamana rağmen beni hala Hz. Ömer’i hüzünlendiren olay gibi hüzünlendirir. </span></span></p><p> </p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">Samimiyetine güvendiğim, samimiyetime de güvendiğine inandığım Ahmet adında benden 2 yaş küçük halis bir nur şakirdi kardeşim vardı. Ben Üniversiteyi okumak üzere Kırklareli’nden ayrılmıştım. Ama Kırklareli’deki Risale hizmeti ve Ahmet ile olan irtibatım devam ediyordu. O yıl Ahmet üniversite sınavına girecekti. Meşveret kararı uyarınca Ahmet’e Risale hizmeti adına daha hayırlı olacağı düşüncesiyle Hukuk Fakültesi yerine ona nispetle yaklaşık 50 puan düşük olan bir okulu yazması yönünde telkini aşan bir dayatmada bulunduk. </span></span></p><p> </p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">Ahmet <strong>bizim tercihlerimiz</strong> doğrultusunda tercihlerini yaptı. Sınava girdi. Sonuçlar açıklandı. <strong>Ahmet Hukuk Fakültesine girecek bir puan aldığı halde 50 puan eksik olan -tam da bizim istediğimiz- okulu kazanmıştı.</strong></span></span></p><p> </p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">Oysa arkadaşlarımızın çoğu o dönem <strong>Hukuk Fakültesinde</strong> okuyordu. <strong>Şimdi beraber Risale hizmeti yaptığımız bu arkadaşlarımızdan çoğu hakim, savcı veya avukat oldu.</strong> Ahmet ise daha düşük bir ekonomik güç ve statü ile hayatını devam ettiriyor. </span></span></p><p> </p><p> <span style="font-size: 10px"><strong><span style="font-family: 'verdana'">Ahmet’in bu durumunu düşündükçe haksız hüküm vererek birinin mağduriyetine ve mahrumiyetine neden olmuş hakim hüznü yaşıyorum.</span></strong><span style="font-family: 'verdana'"> Bundan mıdır, nedir, bir süredir mahkum ve hakim kavramlarının bendeki karşılıkları üzerine kafa yoruyorum. <strong>Hakim kim, mahkum kim, mahkumiyet ne demek?...</strong></span></span></p><p> </p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">Hepimizin bildiği üzere, mahkumiyet, insanın yaşam alanlarının daraltıldığı veya sıkışan ilişkilerin hayata yön verdiği toplumlarda toplumu oluşturan bireylere karşı bazen başkalarının, bazen de kişinin kendi kendisine takındığı bir tavrın sonucudur. </span></span></p><p> </p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">Mahkum kişi bu durumun sonucu olarak bir dizi mağduriyetin veya mahrumiyetin içinde bulur kendini. Bu durum kişinin mahkumiyetine neden olan kişi ile bu duruma neden olan olayların türüne göre değişiklik gösterir.</span></span></p><p> </p><p> <span style="font-size: 10px"><strong><span style="font-family: 'verdana'">Gerçekte toplumda birini mahkum etme yetkisi sadece hakime verilmiştir.</span></strong><span style="font-family: 'verdana'">Hakim yazılı ve yazılı olmayan örfi hukuk ile vicdanının birleştiği noktada kararını vererek sanık pozisyonunda olan kişiye cezai müeyyideyi uygular. Bu tür mahkumiyet haklı nedene dayalı bir mahrumiyetler silsilesi olarak karşımıza çıkar. <strong>Fakat devlet idaresi yozlaşan toplumlarda hakim sıfatının yerini çoğu kere “hakim güçler” alır. </strong>Hakim güçler “Hakim” bile olsalar verilen hüküm hukukla bağdaşmaz. Bu durumda <strong>verilen hükmün sonuçları sadece mahrumiyet ile sınırlı kalmaz; mağduriyeti de kapsar.</strong></span></span></p><p> </p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">Mahkumiyet, haklı nedenler olmaksızın başka kişi veya güçler tarafından uygulanan bir cezai müeyyide olarak karşımıza çıktığı takdirde, <strong>mahkumun toplumu oluşturan diğer bireyler tarafından bir kahraman gibi algılanması kolaylaşmaktadır.</strong> Dolayısıyla görünüşte mahkum edilen kişi bir süre sonra toplumun vicdanında hakim irade olarak etkili olmaya başlamaktadır.</span></span></p><p> </p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">Bir toplumda kişi sadece başkaları tarafından mahkum edilmez. <strong>Kişi bazen de kendi kendini mahkum eder. Bu tür mahkumiyette “hakim” kişinin kendi nefsidir.</strong> Nefsinin emirlerine teslim olan kişi özgürlüğünü kaybeder. Böyle bir <strong>mahkumiyette hem mağduriyetten hem de mahrumiyetten bahsetmek mümkündür.</strong></span></span></p><p> </p><p> <span style="font-size: 10px"><strong><span style="font-family: 'verdana'">Peygamberimiz döneminde</span></strong><span style="font-family: 'verdana'"> ölüm cezasını gerektiren suçlar ile şeriatta ve örfi hukukta cezası açıkça tanımlanmış fiiller dışındaki suçlarda müeyyide olarak bir <strong>kişiye verilebilecek en büyük ceza sürgün ve halkla konuşmaktan men edilmek şeklindeydi. </strong> Zamanla genişleyen İslam coğrafyası zindanları ve cezaevlerini doğurdu. </span></span></p><p> </p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">İslam tarihi günümüze kadar mahrumiyet ve mağduriyet merkezinde haklı veya haksız nedenlerle bir çok mahkumiyet olayına şahit oldu. <strong>Bediüzzaman ve Ebu Hanife gibi bir çok İslam büyüğü ömrünün</strong> bir kısmını haksız sebeplerle hapishanelerde geçirmek zorunda kaldı. Bu gün de bir çok İslam büyüğü aynı gerekçelerle dünyanın dört bir tarafındaki hapishanelerde ömürlerini geçiriyor…</span></span></p><p> <span style="font-family: 'verdana'"><span style="font-size: 10px">Yarın devam edelim…</span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 277944, member: 1016557"] Ya Bediüzzaman doğrudan Van’a gitmediyse? 29 Kasım 2011 Salı 07:24 Şu bir hakikat ki; Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ı üzerine yapılan çalışmaları “karşılaştırmalı” bir okumaya/sınamaya tâbi tutmaya ihtiyacımız var. Zira bu hususta yapılan o kadar çok çalışma var ki; bu çalışma eflasyonu içinde iyi ile kötünün, özenli ile özensizin birbirinden ayrılması pek güç... Özellikle hatıra nakli üzerine bina edilmiş tarihçe anlatımlarının doğurduğu sıkıntılar ortada. Bu hatıraların çok güzel ve değerli olanları bulunmakla birlikte, başka başka kaynaklarda nakledilirken değişikliklere uğramış, ayrıntılarda birbirlerinden farklılık taşıyanlar da var. Bunların bir güzel tasnif edilmesi ve muhakkik tarihçilerin elinden geçmesi şart. Böylece Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ı adına daha sağlam adımlarla geleceğe yürümemiz mümkün... Ben de bu yazıda işte bu karşılaştırmalı okumaya bir örnek göstermek istiyorum. Bu ayrıntı aslında okuduğum kitaplardan birisinde dikkatimi çekmişti. Külliyata ait iki eser arasında yapacağım bu karşılaştırmada yıllardır sahip olduğumuz bir bilginin “bildiğimizden biraz farklı” olabileceğini öğreneceğiz. (Zira ben de bu yazıyı yazmadan önce arkadaşlarıma bu meseleyi nasıl bildiklerini sordum. Hepsinin malumatı benimkisi gibiydi. Bazıları külliyatı defalarca bitirmiş insanlar olmalarına rağmen dikkatlerini çektiğim ayrıntı ile şaşırdılar.) Üzerinde konuşacağımız ve metinler okuyacağımız mesele Üstad’ın Ankara’dan ayrılıp Van’a gidişi üzerine... Birçoğunuz da belki benim gibi Üstad’ın Ankara’daki yönetimle anlaşamayarak doğrudan Van’a gittiğini bilenlerdensiniz. Böyle bilmeniz normal, zira Tarihçe-i Hayat’ta da mesele zaten böyle anlatılıyor. Metinden okuyalım: “(...) Ankara’da teşrik-i mesai edemeyeceği için, kendisine tevdi edilmek istenen meb’usluk, Darü’l-Hikmeti’l-İslâmiye gibi Diyanetteki azalığı, hem vilâyât-ı şarkiye vaiz-i umumiliği tekliflerini kabul etmez. Kendisini fikrinden vazgeçirmek için çalışan ve Ankara’dan ayrılmamasını rica için istasyona kadar gelen bir kısım meb’usların da arzularına uyamayacağını bildirerek Ankara’dan ayrılır, Van’a gider. Ve orada hayat-ı içtimaiyeden uzaklaşarak Erek Dağı eteğinde, Zernabad Suyu başında bir mağaracıkta idame-i hayat etmeye başlar.” Evet, Tarihçe-i Hayat’ta hadiselerin gelişimi Üstad Hazretlerinin tren vasıtasıyla doğrudan Van’a gittiği şeklinde aktarılıyor. En azından okuyanların tamamı meseleyi benim anladığım gibi anlıyor. Ama bakınız Üstad Hazretleri, Şualar’da, Mustafa Sungur ağabeye yazdırdığı metinde olayı nasıl aktarıyor: “ (...) Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyeye âzâ oldum. Mütareke zamanında, istilâ kuvvetlerine karşı bütün mevcudiyetimle İstanbul’da çalıştım. Millî hükûmetin galibiyeti üzerine, yaptığım hizmetler Ankara hükûmetince takdir edilerek Van’da üniversite açmak teklifi tekrarlandı. Buraya kadar geçen hayatım bir vatanperverlik hali idi. Siyaset yoluyla dine hizmet hissini taşıyordum. Fakat bu andan itibaren dünyadan tamamen yüz çevirdim ve kendi ıstılahıma göre “Eski Said”i gömdüm. Büs bütün âhiret ehli “Yeni Said” olarak dünyadan elimi çektim. Tam bir inziva ile bir zaman İstanbul’un Yûşâ Tepesine çekildim. Daha sonra doğduğum yer olan Bitlis ve Van tarafına giderek mağaralara kapandım.” Dikkatinizi çekti mi sizin de? Üstad burada doğrudan Van’a gitmediğini söylüyor. Önce İstanbul’a, Yûşâ Tepesine çekildiğini, orada bir süre kaldığını ve daha sonra Bitlis ve Van taraflarına gittiğini beyan ediyor. Bizzat kendisi Mustafa Sungur ağabey vasıtasıyla yazdırıyor bunu... O halde Tarihçe-i Hayat’taki bilgi ne? Elbette ki, bilgi yanlış değil. Yine yanlış anlaşılmayayım. Ancak belki bir dipnot, bir haşiye, bir uyarı bilgisi içermesi gerekiyor. Üstad Ankara’dan Van’a gidiyor, bu doğru... Ancak doğrudan değil. Diğer tarihçe çalışmaları da okunduğunda mesele iyice ayrıntılarıyla ortaya çıkıyor. Mesela Necmeddin ağabey de Gebze’den Van’a hareket ettiğini söylüyor. Bunun gibi başka yollar söyleyenler de var. Bütün bunları düşününce soruyorum: Üstad’ın hayatını tüm ayrıntılarıyla ve sağlıklı bir şekilde ortaya koyma adına, artık karşılıklı okumalar eşliğinde bir tarihçe yapılmasının zamanı gelmedi mi? Yoğun bir bilgi sağnağı olan böyle meselelerde birazcık “eleştirel” gözle bakmak bana tahkik mesleği icabı elzem görünüyor. Dışarıdan birileri bize bu eleştirileri sunmadan, kendi içimizde bunları konuşmamız şart... Yoksa, eleştiri geldiğinde çok sarsılırız. Mahkumiyet ve mağduriyet 30 Kasım 2011 Çarşamba 06:25 [SIZE=2][B][FONT=verdana]Hazret-i Ömer’in[/FONT][/B][FONT=verdana] ihtida hikayesini bilirsiniz. İslam tarihi kaynakları Hazret-i Ömer’in cahilliye devrinde yaşadığı iki olaydan birinin kendini hüzünlendirdiğini, diğerinin de güldürdüğünü aktarır. Hz. Ömer’i güldüren olay cahilliye devrinde sefere çıkmadan önce kafirlerin helvadan put yaptıklarını, acıktıklarında bu putları yediklerini hatırlamasıydı. Onu hüzünlendiren olay ise yine cahilliye devri adetleri uyarınca kızını diri diri toprağa gömeceği mezarı kazarken kızının, babası Ömer’in alnındaki terleri silmesini hatırlamasıydı. [/FONT][/SIZE] [SIZE=2][B][FONT=verdana]Adalet Kur’an’ın dört temel kavramından birisi[/FONT][/B][FONT=verdana]. Evet cahilliye Ömer’i büyük bir zulmü irtikap ederek kızını diri diri toprağa gömmek suretiyle ölüme mahkum etmişti. Oysa Ömer Kur’an’ı dinleyerek ihtiha edip, Hz. Ömer unvanını aldıktan sonra, o Kitap ona öyle bir hak, hukuk ve adalet anlayışı vermişti ki, adil bir hükümdar ve makul bir hakim olarak tarih sahnesinde yerini almıştı. Bunun içindir ki o tarihten günümüze kadar milyonlarca insanın zihninde [B]adalet ve Hz. Ömer[/B] isimleri birbirlerinin mütemmim cüzü gibi algılanır hale gelmişti. [/FONT][/SIZE] [SIZE=2][B][FONT=verdana]Risale-i Nur, Kur’an’ın bu asırdaki manevi mucizesi[/FONT][/B][FONT=verdana]. [B]Bediüzzaman’ın tabiriyle Risale-i Nur’un mesleği Ömeriyye.[/B] Risale Hz. Ömer’in meşrebini takip etmiş. Bunun içindir ki adalet Risalenin en temel unsurlarından birisidir. [/FONT][/SIZE] [SIZE=2][B][FONT=verdana]Risaleyi 1990 yılında lise yıllarındaKırklareli’de[/FONT][/B][FONT=verdana] tanıdım. O günlerde başımdan geçen bir olay, hatırladıkça aradan geçen bunca zamana rağmen beni hala Hz. Ömer’i hüzünlendiren olay gibi hüzünlendirir. [/FONT][/SIZE] [FONT=verdana][SIZE=2]Samimiyetine güvendiğim, samimiyetime de güvendiğine inandığım Ahmet adında benden 2 yaş küçük halis bir nur şakirdi kardeşim vardı. Ben Üniversiteyi okumak üzere Kırklareli’nden ayrılmıştım. Ama Kırklareli’deki Risale hizmeti ve Ahmet ile olan irtibatım devam ediyordu. O yıl Ahmet üniversite sınavına girecekti. Meşveret kararı uyarınca Ahmet’e Risale hizmeti adına daha hayırlı olacağı düşüncesiyle Hukuk Fakültesi yerine ona nispetle yaklaşık 50 puan düşük olan bir okulu yazması yönünde telkini aşan bir dayatmada bulunduk. [/SIZE][/FONT] [FONT=verdana][SIZE=2]Ahmet [B]bizim tercihlerimiz[/B] doğrultusunda tercihlerini yaptı. Sınava girdi. Sonuçlar açıklandı. [B]Ahmet Hukuk Fakültesine girecek bir puan aldığı halde 50 puan eksik olan -tam da bizim istediğimiz- okulu kazanmıştı.[/B][/SIZE][/FONT] [FONT=verdana][SIZE=2]Oysa arkadaşlarımızın çoğu o dönem [B]Hukuk Fakültesinde[/B] okuyordu. [B]Şimdi beraber Risale hizmeti yaptığımız bu arkadaşlarımızdan çoğu hakim, savcı veya avukat oldu.[/B] Ahmet ise daha düşük bir ekonomik güç ve statü ile hayatını devam ettiriyor. [/SIZE][/FONT] [SIZE=2][B][FONT=verdana]Ahmet’in bu durumunu düşündükçe haksız hüküm vererek birinin mağduriyetine ve mahrumiyetine neden olmuş hakim hüznü yaşıyorum.[/FONT][/B][FONT=verdana] Bundan mıdır, nedir, bir süredir mahkum ve hakim kavramlarının bendeki karşılıkları üzerine kafa yoruyorum. [B]Hakim kim, mahkum kim, mahkumiyet ne demek?...[/B][/FONT][/SIZE] [FONT=verdana][SIZE=2]Hepimizin bildiği üzere, mahkumiyet, insanın yaşam alanlarının daraltıldığı veya sıkışan ilişkilerin hayata yön verdiği toplumlarda toplumu oluşturan bireylere karşı bazen başkalarının, bazen de kişinin kendi kendisine takındığı bir tavrın sonucudur. [/SIZE][/FONT] [FONT=verdana][SIZE=2]Mahkum kişi bu durumun sonucu olarak bir dizi mağduriyetin veya mahrumiyetin içinde bulur kendini. Bu durum kişinin mahkumiyetine neden olan kişi ile bu duruma neden olan olayların türüne göre değişiklik gösterir.[/SIZE][/FONT] [SIZE=2][B][FONT=verdana]Gerçekte toplumda birini mahkum etme yetkisi sadece hakime verilmiştir.[/FONT][/B][FONT=verdana]Hakim yazılı ve yazılı olmayan örfi hukuk ile vicdanının birleştiği noktada kararını vererek sanık pozisyonunda olan kişiye cezai müeyyideyi uygular. Bu tür mahkumiyet haklı nedene dayalı bir mahrumiyetler silsilesi olarak karşımıza çıkar. [B]Fakat devlet idaresi yozlaşan toplumlarda hakim sıfatının yerini çoğu kere “hakim güçler” alır. [/B]Hakim güçler “Hakim” bile olsalar verilen hüküm hukukla bağdaşmaz. Bu durumda [B]verilen hükmün sonuçları sadece mahrumiyet ile sınırlı kalmaz; mağduriyeti de kapsar.[/B][/FONT][/SIZE] [FONT=verdana][SIZE=2]Mahkumiyet, haklı nedenler olmaksızın başka kişi veya güçler tarafından uygulanan bir cezai müeyyide olarak karşımıza çıktığı takdirde, [B]mahkumun toplumu oluşturan diğer bireyler tarafından bir kahraman gibi algılanması kolaylaşmaktadır.[/B] Dolayısıyla görünüşte mahkum edilen kişi bir süre sonra toplumun vicdanında hakim irade olarak etkili olmaya başlamaktadır.[/SIZE][/FONT] [FONT=verdana][SIZE=2]Bir toplumda kişi sadece başkaları tarafından mahkum edilmez. [B]Kişi bazen de kendi kendini mahkum eder. Bu tür mahkumiyette “hakim” kişinin kendi nefsidir.[/B] Nefsinin emirlerine teslim olan kişi özgürlüğünü kaybeder. Böyle bir [B]mahkumiyette hem mağduriyetten hem de mahrumiyetten bahsetmek mümkündür.[/B][/SIZE][/FONT] [SIZE=2][B][FONT=verdana]Peygamberimiz döneminde[/FONT][/B][FONT=verdana] ölüm cezasını gerektiren suçlar ile şeriatta ve örfi hukukta cezası açıkça tanımlanmış fiiller dışındaki suçlarda müeyyide olarak bir [B]kişiye verilebilecek en büyük ceza sürgün ve halkla konuşmaktan men edilmek şeklindeydi. [/B] Zamanla genişleyen İslam coğrafyası zindanları ve cezaevlerini doğurdu. [/FONT][/SIZE] [FONT=verdana][SIZE=2]İslam tarihi günümüze kadar mahrumiyet ve mağduriyet merkezinde haklı veya haksız nedenlerle bir çok mahkumiyet olayına şahit oldu. [B]Bediüzzaman ve Ebu Hanife gibi bir çok İslam büyüğü ömrünün[/B] bir kısmını haksız sebeplerle hapishanelerde geçirmek zorunda kaldı. Bu gün de bir çok İslam büyüğü aynı gerekçelerle dünyanın dört bir tarafındaki hapishanelerde ömürlerini geçiriyor…[/SIZE][/FONT] [FONT=verdana][SIZE=2]Yarın devam edelim…[/SIZE][/FONT] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Otuz ÜÇÜncÜ sÖz
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst