Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Otuz ÜÇÜncÜ sÖz
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 277949" data-attributes="member: 1016557"><p>Bir özür de Ayasofya için gerekmez mi?</p><p> 28 Kasım 2011 Pazartesi 06:32</p><p> Tarihimizin en karanlık bölümü, ne acıdır ki en yakın olanı. Yakın tarihimizin büyük bölümü yeniden aydınlatılmaya muhtaç. Başbakan Erdoğan'ın açıkladığı Dersim belgeleriyle başlayan tartışma, yakın tarihimizle yüzleşme için kapıyı aralamış gibi görünüyor. Resmi tarihe göre Dersim bir "isyan"dı, şimdi ise "katliam". Gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkabilmesi için tüm arşivlerin açılması, siyasilerden çok tarihçilerin meseleye el atması gerekiyor.</p><p> Evet Dersim tartışması yakın tarihimizle yüzleşmemizi sağladı. Ancak yakın tarihimizin, özellikle CHP'nin tek parti döneminin yüzleşilmesi gereken tek olayı değil Dersim... İstiklal mahkemeleri, İskilipli Atıf, Said Nursi, Türkçe ezan, Kur'an öğretenlerin çektikleri acılar, yıkılan camiler... "Hepsi mazide kaldı, bunları yeniden hatırlatmanın kime ne faydası var?" diye sorabilirsiniz. Ama mazide kalmayan, hâlâ devam eden bir acı daha var. Ayasofya...</p><p> İstanbul'un Müslümanlar tarafından fethinin simgesi Ayasofya Camii... Osmanlı dönemindeki adıyla Fethiye Camii... Osmanlı'nın son günlerinde, İstanbul işgal altındayken bile minarelerinden ezan sesi susmayan, İzmir'in düşman işgalinden kurtulduğu gün dönemin padişahınca mevlidler okutulan Ayasofya Camii hâlâ ibadete kapalı.</p><p> Gelin önce, Ayasofya Camii'nin müzeye nasıl çevrildiğini şöyle bir hatırlayalım. Ayasofya'nın müze yapılmasına kadar varan süreç, Sultan Abdülmecid döneminde Fossati tarafından yapılan restorasyonla başlar. Bu adımı, 1931 yılında Harvard Üniversitesi Bizans Enstitüsü kurucusu Thomas Whittemore'a verilen mozaikleri ortaya çıkarmaya yetkisi takip eder.</p><p> 1934 yılında camideki çalışmaları inceleyen Maarif Vekili Abidin Özmen, mabed dışındaki kısımlarının perişanlığını görüp, bu yerlerin ihya edilip, bir müze halinde halka açılması fikrini Atatürk'e açar. Atatürk'ün talimatıyla İstanbul Müzeler Müdürü Aziz Ogan başkanlığında 9 kişilik bir heyet kurulur. Heyette Tahsin Öz, Efdalettin Tekiner, Prof. Osman Ferid, Alman Prof. Erkhard Ungar gibi isimler görev alır. Ayasofya'yı inceleyen heyet, 27 Ağustos 1934 tarihinde bakanlığa sunduğu raporda, ibadet kısmının kapatılıp Bizans Asarı Müzesi haline getirilmesini önerir. Ne acıdır ki, ibadet kısmının kapatılması fikrine heyetten sadece Alman Profesör Erkhard Ungar itiraz eder.</p><p> Maarif Vekâleti, Bakanlar Kuruluna yazdığı 14.11.1934 tarihli yazısında: "... eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul'daki Ayasofya Camii'nin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün şark alemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle, bunun müzeye çevrilmesi..." teklifinde bulunur. 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya Camii müzeye çevrilir. 1 Şubat 1935 tarihinde müze olarak açılışı yapılır.</p><p> Ancak bakanlar kurulu kararı, fiziki özellikleri ve altında yer alan Atatürk imzasındaki çelişki nedeniyle hâlâ tartışma konusu. Belgenin birinci sayfasında Kararlar Müdürlüğü, ikinci sayfasında Muamelat Müdürlüğü antetli kağıt kullanılır. Bugüne kadar, konuyu inceleyen araştırmacıların iddialarına göre, kararname 24 Kasım 1934 tarihli ve 1589 sayılı. Halbuki 22 Kasım 1934'te çıkan en son kararname numarası 1590-1606 arasında. Ayasofya kararnamesi bu tarihten iki gün sonra çıkarılmış görünüyor. Dolayısıyla kararnamenin numarası 1606 sayısını takip eden bir sayı olması gerekiyor. Oysaki kararnamenin numarası, tarihi sonra; sayı numarası ise daha önceki tarihlere ait. Bu nedenle kararnamenin gerçek olup olmadığı hâlâ tartışılıyor.</p><p> Bir başka tartışma konusu ise belgenin altında bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk'e ait imzayla ilgili. 24 Kasım tarihli kararnamede "K. Atatürk" imzası bulunuyor. Soyadı kanunundan önce Gazi Mustafa Kemal imzasını kullanan Atatürk, K. Atatürk soyadını ise ancak 27 Kasım 1934'ten itibaren kullanıyor. Tarihçiler, Atatürk'ün üç gün öncesinden bu imzayı kullanmasının mümkün olmadığını belirtiyorlar.</p><p> Gazeteci Ziyad Ebuzziya'nın anlattığı şu olay da, kafaların karışmasına neden oluyor: "Ayasofya işini inceleyen komisyonun cami kısmını da müzeye çevirmek teklifinde bulunduğu Bab-ı Ali'de duyulmuştu. Komisyon'un bu yersiz ve üzücü düşüncesinin, hükümetçe ne dereceye kadar benimsendiğini öğrenmek üzere Velid Bey, beni Maarif Vekili ve Dahilliye Vekiline gönderdi. Abidin Özmen Bey'i (Maarif Vekili) ziyaret ederek Ayasofya hakkında, vekaletinin tasavvurlarını sordum. Rahmetli Ayasofya'nın ibadete kapatılmasının söz konusu olup olmadığını sorunca, irkildi ve 'İbadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle münasebetsizlik olur mu hiç? Ayasofya camidir, aynı zamanda da müze olacaktır. Maksat budur.' dedi. Vekilin bu sarih teminatına rağmen endişeliydim. Kendisi Atatürk'ün yakını değildi. Buna mukabil, o sırada dahiliye vekili olan Şükrü Kaya Bey ise, Atatürk'ün yakınıydı. Kendisine gittim. Aynı suali sordum. Rahmetli Şükrü Kaya Bey de 'Kesinlikle söz konusu değil.' dedi ve ilave etti: 'İbadet bölümünü Bizans müzesi yapmak fikrine Atatürk fena halde kızdı.' dedi."</p><p> Sözkonusu Bakanlar Kurulu kararının Resmi Gazete'de yayınlanmaması, Sicilli Kavanin, Düstur ve Kanunlarımız gibi devletin resmi diğer kayıtlarında da izine dahi rastlanmaması ilginç bulunuyor. Anlayacağınız, Bakanlar Kurulu kararı nerede belli değil.</p><p> Araştırmacılar, Ayasofya'yı müzeye çeviren Bakanlar Kurulu Kararı'nın hukuki olmadığı görüşünü belirtiyorlar. Ayasofya vakıf malı ve vakfiyesi de Fatih Sultan Mehmet'e ait. 19 Şubat 1936 tarihli tapu senedine göre, Türkiye Cumhuriyeti tapu kayıtlarında bu gayrimenkul 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına "Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseyi Müştemil Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi" vasfı ile cami olarak tapulu. Vakıflar Genel Müdürlüğü Emlak Dairesi Arşivi'ndeki 1967 tarihli İstanbul Mazbut Hayrat Kütük Defteri'nde de bu mekan cami olarak kayıtlı bulunuyor ve sahibi Fatih Sultan Mehmet. Ancak kararname ile, Ayasofya vakfıyesinde yazılan açık hükümlere rağmen amacı dışında müzeye çevriliyor.</p><p> Başında Fatih Sultan Mehmet'in mührünün bulunduğu Ayasofya Vakfiyesi, 63.5 metre uzunluğunda. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde bulunan vakfiye, 1950'de bir sergi için İngiltere'ye götürülüyor. Ancak, büyük zarar görüyor. 5 metresi yırtılmış olarak ülkeye geri dönüyor.</p><p> İşte Fatih Sultan Mehmet'in Ayasofya Vakfıyesi'nden bir bölüm:</p><p> "İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camii'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allâh'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyyen laneti onun ve onların üzerlerine olsun; azapları hafiflemesin; haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allâh'ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir."</p><p> Başbakan Erdoğan'ın tam da Dersim çıkışını yaptığı günlerde, yani 24 Kasım 1934'te çıkartıldığı söylenen tartışmalı bir kararname ile Ayasofya müzeye çevriliyor. Hazır Dersim arşivlerinin açılması gündemdeyken, Ayasofya arşivlerinin de açılması çağrısında bulunuyoruz.</p><p> Gerçekten arşivlerde böyle bir kararname var mı? Belgedeki Atatürk'ün imzası gerçek mi? Ayasofya'nın mülkiyeti kimde? Alınmış bir karar varsa bu ne kadar hukuka uygun? Bunca tartışmaya rağmen neden hâlâ Ayasofya Camii ibadete açılmamaktadır? Önünde hangi engeller vardır? Batılı ülkelerde Ayasofya'yı yeniden kilise yapma gayretlerine ve Avrupa Parlamentosu'nda bu yönde karar çıkartma çabalarına rağmen, neden hâlâ bir adım atılamamaktadır?</p><p> Geliniz, Dersim için özür dilerken, bir özrü de Fatih Sultan Mehmet Han'dan dileyelim. Vakfıyesine uyup, Ayasofya'nın zincirlerini kıralım.</p><p> Milli Gazete</p><p></p><p>Dersim'den alnımızın akıyla çıkmak</p><p> 28 Kasım 2011 Pazartesi 07:01</p><p> Aslında ilk adımı atan CHP milletvekili Hüseyin Aygün. Zaman muhabiri Habib Güler'e verdiği demeçte Dersim katliamını sorguluyor ve yaşanan faciadan o günkü tek parti yönetiminin (CHP yönetiminin) sorumlu olduğunu beyan ediyordu.</p><p> Tunceli milletvekili (aynı zamanda araştırmacı) Aygün, elde ettiği bilgi ve belgelere dayanarak, "Atatürk'ün haberi vardı." diyor. Söylenen sözde bir yanlışlık yok. Gerçeği bir CHP'li vekilin (üstelik genel başkana akraba olan bir vekilin) dile getirmesi, CHP için bir kazanç da olabilirdi. Ne yazık ki heba edildi ve CHP, tarihî bir fırsatı daha tepmiş oldu.</p><p> Parti içindeki muhalif kanat, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'ndan kelle isterken, Başbakan Tayyip Erdoğan, çok doğru bir hamle yaptı. Arşivlerdeki belgelerin bir kısmını açıkladı ve devlet adına özür diledi. Dersim inisiyatifini CHP'nin elinden aldı. Oysa CHP'nin başında Dersimli bir genel başkan vardı ve cesur bir duruş sergileyerek, kamu vicdanını rahatlatacak bir sorgulamaya imza atabilirdi. Maalesef öyle olmadı. Önce tereddüt, sonra sistemle karşı karşıya gelme telaşı yine CHP'nin kayıp hanesine yazıldı.</p><p> Şimdi mesele başka bir mecraya doğru sürükleniyor. Daha düne kadar Dersim üzerinden kısık bir ses tonuyla oy devşirip Alevileri etkileyen güçler, şimdilerde Dersim kelimesini ağzına alamıyor. Hatta bambaşka tartışmaları gündeme getirerek statükonun devamı için kendini paralıyor. Neymiş? Tayyip Erdoğan, PKK ile görüşülürken "Devlet görüşür." diyormuş da, Dersim söz konusu olduğunda, "CHP yaptı." diyerek başka bir hedef gösteriyormuş. Bu önermenin temelindeki, katliamı meşru gösterme çabası resmen sırıtıyor. 'PKK ile devlet kurumları adına görüşmek' nerede, 'devlet adına bir şehirdeki sivil insanların üzerine bomba yağdırmak' nerede? İnsaf!</p><p> Devlet, isyan çıkaran kişiler ya da kitlelerle tabii ki mücadele eder. Ancak hiçbir gerekçeyle devlet, sivil ve masum insanları öldüremez, isyanla ilgisi olmayan kişileri ibret-i alem için sürgün edemez. 90'lı yıllarda PKK ile mücadele ediyorum diye oradaki halka zulmedenlere de bu yüzden karşı çıkmak gerekiyordu. Kaldı ki, Dersim'de psikolojik bir harp metodu uygulanarak şartlar devletin müdahale etmesine müsait hale getirilmiştir. Ajanlar, provokatörler, tahrikçiler, saflar... Bunların hepsi de vardır o meş'um hadisenin içinde.</p><p> Yabancı parmağı da karışmıştır; eyvallah. Lakin insanların itiraz ettiği nokta bu değil. İtiraz şuraya: Devlet, hukuku askıya almış ve sivil insanların ölümüne ferman kesmiştir!</p><p> İşin içinde Atatürk, İnönü, Fevzi Çakmak, Celal Bayar vs. var diye yaşananları örtbas etmek dürüst bir tavır sayılamaz. Tarihe mal olmuş şahsiyetleri korumak için efsanelere sığınmak da yanlış, gerçekleri örtbas etmek de. Tarihle hesaplaşmak, öç almak için değil; aynı hataların bir daha yaşanmaması için yapılır...</p><p> Aleviler, bir gerçeği artık net görmeli: Dersim olayının bütün boyutlarıyla konuşulmasını isteyen 'Sünniler', o gün yaşanan acıları yüreğinde hissediyor. Bu tutum, basit bir siyasi manevra ile açıklanamaz. Öteden beri Aleviler üzerinden ahkam kesenlerin kartondan kaleleri yıkılıyor. Alevilerin de benzer zulümlere aynı duyarlılık içinde yaklaşması, İstiklal Mahkemeleri'nde insanların bir hiç uğruna idam edilmesinden tutun, Bediüzzaman'ın onlarca sene bitmeyen sürgün ve hapis hayatına kadar, yaşanan bütün acı hadiselere karşı tavır alması gerekir. Şayet bir daha devlet adına halk kitlelerine zulüm yapılmasını istemiyorsak, devlet otoritesini kullanan kişilere bu mesajı çok net vermek zorundayız. Alevi'siyle, Sünni'siyle, Kürt'üyle, Türk'üyle, Müslüman'ıyla, gayrimüslimiyle şunu demeliyiz: Devletin insanlar arasında ayırım yapması, onlara psikolojik harp taktikleriyle tuzak kurması, suçluyu suçsuzdan ayırmaksızın onları sindirmesi geçmiş asırda kalmıştır. Bir daha asla!</p><p> Dersim, bir samimiyet sınavıdır. İskilipli Atıf Hoca'nın hukuksuz bir şekilde idamı, takrir-i sükûnla insanların sindirilmesi, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey'in tuzağa düşürülerek katledilmesi, 6-7 Eylül komplosuyla gayrimüslimlerin darmadağın edilmesi... Onlarca senedir süregiden derin operasyonların mağduru durumunda gözükenlerin derin yapıdan medet ummasını Ergenekon davası sürerken yakından gördük. Dersim tartışmalarında da aynı refleksler göze batıyor. Oysa Türkiye, şeffaf bir ufka ulaşabilmek için bu karanlık tünelden geçmek zorunda...</p><p> Zaman</p><p></p><p>Devrimci olmak zorunda mıyım?</p><p> 29 Kasım 2011 Salı 07:00</p><p> Cumartesi günü Başbakan Erdoğan'ın Dersim temalı konuşmasını devasa bir Atatürk resmi önünde yapmasının "trajik" bir durum olduğunu yazmıştım.</p><p> Çünkü Başbakan, il başkanları toplantısında, "tek adam, tek parti" dönemi CHP'sine yükleniyordu. Ancak bu konuşmayı tam da eleştirmekte olduğu CHP'nin kurucusu ve Dersim tenkilinin siyasi sorumlusu önünde yapıyordu.</p><p> Yani Vesayet Rejimi görselleşmiş bir halde karşımızda duruyordu.</p><p> Peki, bu trajik durum sadece bir resimle mi oluşuyor? Yani o resmi oradan kaldırsak, sorun bitecek mi?</p><p> Hayır, bitmeyecek. Çünkü "Ordunun siyasetçiler üzerindeki egemenliği" anlamına gelen Vesayet Rejimi, kanunlara da sızmış durumda.</p><p> Örneğin Siyasi Partiler Kanunu... 1983'te yürürlüğe giren... Yani 12 Eylül 1980 darbesini yapan cuntanın eseri olan bu kanun 1982 Anayasası'nı andırıyor: Bazı değişiklikler yapılmasına rağmen, özü dimdik ayakta. </p><p> ***</p><p> </p><p> Mesela kanunun 4'üncü maddesi şöyle diyor: </p><p> "Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar." </p><p> ("İnkılapları" şimdilik bir yana bırakalım...) Partilerin Atatürk ilkelerine bağlı olarak çalışması... Olacak iş mi?</p><p> "Atatürk ilkeleri" nedir? CHP'nin simgesi olan '6 Ok'tur!</p><p> Yani: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, Devrimcilik... </p><p> Kenan Evren cuntasının yaptığı kanun, demokrasiden söz ediyor ama bütün partilerin CHP ilkelerine göre çalışmasını emrediyor!</p><p> Kardeşim ben bu çağda Devletçi olmak zorunda mıyım? Devletçiliği reddedip Serbest Piyasayı savunamaz mıyım? Yine bu çağda Devrimci olmak zorunda mıyım? İnsanları zorlamayan türde bir değişimden (evrimden) yana olamaz mıyım? </p><p> ***</p><p> </p><p> Gelim Kanun'un 85'inci maddesine: </p><p> "Siyasi partiler, Türk Milletinin Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk'ün şahsiyet ve faaliyetlerini veya hatırasını kötülemek veya küçük düşürmek amacını güdemez ve buna yol açabilecek davranış ve faaliyetlerde bulunamazlar. Parti adları ile amblemlerinde Atatürk'ün adını veya resmini kullanamazlar." </p><p> Şu hale bakın: Diğer tüm partilerden CHP'nin kurucusunu eleştirmemeleri isteniyor! Böyle şey olur mu?</p><p> CHP oy toplamak için, kurucusu olan Atatürk'ün adını sonuna kadar kullanacak. Ama diğer partiler onların bu siyasetine gıklarını çıkaramayacak. 1923-1938 döneminin günahlarla dolu olduğunu bileceğiz ama görmezden geleceğiz. Susacağız. </p><p> ***</p><p> </p><p> Siyasi Partiler Kanunu elbette havada durmuyor. Dayanağı Anayasa'nın "Başlangıç" bölümü ve değiştirilemez ilk üç maddesi...</p><p> CHP'lilerin, Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına başlarken "Bizim kırmızıçizgilerimiz var" demeleri boşuna değil. Diğer partilerin CHP ilkelerine uymaları işlerine geliyor.</p><p> Çünkü Anayasa'nın "Başlangıç" bölümü, kısaca ifade edersek, "Atatürk milliyetçiliğinden ve ilkelerinden ayrılamazsınız" demekte. </p><p> ***</p><p> </p><p> Ben "siyasi hayat kuralsız olsun, herkes kafasına estiği gibi davransın" demiyorum elbette.</p><p> İyi de, siyaseti ve partileri, Atatürk'e endekslemek... Daha doğrusu Atatürk adına konuşanların çıkarlarına bağlamak, kural oluşturmak değil ki!</p><p> Kurallar, ilkeler ve yasaklar "soyut" olur. Halbuki biz Anayasasında ve kanunlarında "özel isim" üzerinden zorla yönlendirmeler ve yasaklar getiren üç ülkeden biriyiz. Diğerleri: Kuzey Kore ve İran... </p><p> AK Parti'nin gücü kendi başına Anayasa yapmaya yetmiyor. Peki, bu gerici kanunları niye değiştirmiyor?</p><p> Sabah</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 277949, member: 1016557"] Bir özür de Ayasofya için gerekmez mi? 28 Kasım 2011 Pazartesi 06:32 Tarihimizin en karanlık bölümü, ne acıdır ki en yakın olanı. Yakın tarihimizin büyük bölümü yeniden aydınlatılmaya muhtaç. Başbakan Erdoğan'ın açıkladığı Dersim belgeleriyle başlayan tartışma, yakın tarihimizle yüzleşme için kapıyı aralamış gibi görünüyor. Resmi tarihe göre Dersim bir "isyan"dı, şimdi ise "katliam". Gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkabilmesi için tüm arşivlerin açılması, siyasilerden çok tarihçilerin meseleye el atması gerekiyor. Evet Dersim tartışması yakın tarihimizle yüzleşmemizi sağladı. Ancak yakın tarihimizin, özellikle CHP'nin tek parti döneminin yüzleşilmesi gereken tek olayı değil Dersim... İstiklal mahkemeleri, İskilipli Atıf, Said Nursi, Türkçe ezan, Kur'an öğretenlerin çektikleri acılar, yıkılan camiler... "Hepsi mazide kaldı, bunları yeniden hatırlatmanın kime ne faydası var?" diye sorabilirsiniz. Ama mazide kalmayan, hâlâ devam eden bir acı daha var. Ayasofya... İstanbul'un Müslümanlar tarafından fethinin simgesi Ayasofya Camii... Osmanlı dönemindeki adıyla Fethiye Camii... Osmanlı'nın son günlerinde, İstanbul işgal altındayken bile minarelerinden ezan sesi susmayan, İzmir'in düşman işgalinden kurtulduğu gün dönemin padişahınca mevlidler okutulan Ayasofya Camii hâlâ ibadete kapalı. Gelin önce, Ayasofya Camii'nin müzeye nasıl çevrildiğini şöyle bir hatırlayalım. Ayasofya'nın müze yapılmasına kadar varan süreç, Sultan Abdülmecid döneminde Fossati tarafından yapılan restorasyonla başlar. Bu adımı, 1931 yılında Harvard Üniversitesi Bizans Enstitüsü kurucusu Thomas Whittemore'a verilen mozaikleri ortaya çıkarmaya yetkisi takip eder. 1934 yılında camideki çalışmaları inceleyen Maarif Vekili Abidin Özmen, mabed dışındaki kısımlarının perişanlığını görüp, bu yerlerin ihya edilip, bir müze halinde halka açılması fikrini Atatürk'e açar. Atatürk'ün talimatıyla İstanbul Müzeler Müdürü Aziz Ogan başkanlığında 9 kişilik bir heyet kurulur. Heyette Tahsin Öz, Efdalettin Tekiner, Prof. Osman Ferid, Alman Prof. Erkhard Ungar gibi isimler görev alır. Ayasofya'yı inceleyen heyet, 27 Ağustos 1934 tarihinde bakanlığa sunduğu raporda, ibadet kısmının kapatılıp Bizans Asarı Müzesi haline getirilmesini önerir. Ne acıdır ki, ibadet kısmının kapatılması fikrine heyetten sadece Alman Profesör Erkhard Ungar itiraz eder. Maarif Vekâleti, Bakanlar Kuruluna yazdığı 14.11.1934 tarihli yazısında: "... eşsiz bir mimarlık sanat abidesi olan İstanbul'daki Ayasofya Camii'nin tarihi vaziyeti itibariyle müzeye çevrilmesi bütün şark alemini sevindireceği ve insanlığa yeni bir ilim müessesesi kazandıracağı cihetle, bunun müzeye çevrilmesi..." teklifinde bulunur. 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararı ile Ayasofya Camii müzeye çevrilir. 1 Şubat 1935 tarihinde müze olarak açılışı yapılır. Ancak bakanlar kurulu kararı, fiziki özellikleri ve altında yer alan Atatürk imzasındaki çelişki nedeniyle hâlâ tartışma konusu. Belgenin birinci sayfasında Kararlar Müdürlüğü, ikinci sayfasında Muamelat Müdürlüğü antetli kağıt kullanılır. Bugüne kadar, konuyu inceleyen araştırmacıların iddialarına göre, kararname 24 Kasım 1934 tarihli ve 1589 sayılı. Halbuki 22 Kasım 1934'te çıkan en son kararname numarası 1590-1606 arasında. Ayasofya kararnamesi bu tarihten iki gün sonra çıkarılmış görünüyor. Dolayısıyla kararnamenin numarası 1606 sayısını takip eden bir sayı olması gerekiyor. Oysaki kararnamenin numarası, tarihi sonra; sayı numarası ise daha önceki tarihlere ait. Bu nedenle kararnamenin gerçek olup olmadığı hâlâ tartışılıyor. Bir başka tartışma konusu ise belgenin altında bulunan Cumhurbaşkanı Atatürk'e ait imzayla ilgili. 24 Kasım tarihli kararnamede "K. Atatürk" imzası bulunuyor. Soyadı kanunundan önce Gazi Mustafa Kemal imzasını kullanan Atatürk, K. Atatürk soyadını ise ancak 27 Kasım 1934'ten itibaren kullanıyor. Tarihçiler, Atatürk'ün üç gün öncesinden bu imzayı kullanmasının mümkün olmadığını belirtiyorlar. Gazeteci Ziyad Ebuzziya'nın anlattığı şu olay da, kafaların karışmasına neden oluyor: "Ayasofya işini inceleyen komisyonun cami kısmını da müzeye çevirmek teklifinde bulunduğu Bab-ı Ali'de duyulmuştu. Komisyon'un bu yersiz ve üzücü düşüncesinin, hükümetçe ne dereceye kadar benimsendiğini öğrenmek üzere Velid Bey, beni Maarif Vekili ve Dahilliye Vekiline gönderdi. Abidin Özmen Bey'i (Maarif Vekili) ziyaret ederek Ayasofya hakkında, vekaletinin tasavvurlarını sordum. Rahmetli Ayasofya'nın ibadete kapatılmasının söz konusu olup olmadığını sorunca, irkildi ve 'İbadete kapatmak mı? Komisyon çizmeyi aştı. Böyle münasebetsizlik olur mu hiç? Ayasofya camidir, aynı zamanda da müze olacaktır. Maksat budur.' dedi. Vekilin bu sarih teminatına rağmen endişeliydim. Kendisi Atatürk'ün yakını değildi. Buna mukabil, o sırada dahiliye vekili olan Şükrü Kaya Bey ise, Atatürk'ün yakınıydı. Kendisine gittim. Aynı suali sordum. Rahmetli Şükrü Kaya Bey de 'Kesinlikle söz konusu değil.' dedi ve ilave etti: 'İbadet bölümünü Bizans müzesi yapmak fikrine Atatürk fena halde kızdı.' dedi." Sözkonusu Bakanlar Kurulu kararının Resmi Gazete'de yayınlanmaması, Sicilli Kavanin, Düstur ve Kanunlarımız gibi devletin resmi diğer kayıtlarında da izine dahi rastlanmaması ilginç bulunuyor. Anlayacağınız, Bakanlar Kurulu kararı nerede belli değil. Araştırmacılar, Ayasofya'yı müzeye çeviren Bakanlar Kurulu Kararı'nın hukuki olmadığı görüşünü belirtiyorlar. Ayasofya vakıf malı ve vakfiyesi de Fatih Sultan Mehmet'e ait. 19 Şubat 1936 tarihli tapu senedine göre, Türkiye Cumhuriyeti tapu kayıtlarında bu gayrimenkul 57 pafta, 57 ada, 7. parselde Fatih Sultan Mehmet Vakfı adına "Türbe, Akaret, Muvakkithane ve Medreseyi Müştemil Ayasofya-yı Kebir Camii Şerifi" vasfı ile cami olarak tapulu. Vakıflar Genel Müdürlüğü Emlak Dairesi Arşivi'ndeki 1967 tarihli İstanbul Mazbut Hayrat Kütük Defteri'nde de bu mekan cami olarak kayıtlı bulunuyor ve sahibi Fatih Sultan Mehmet. Ancak kararname ile, Ayasofya vakfıyesinde yazılan açık hükümlere rağmen amacı dışında müzeye çevriliyor. Başında Fatih Sultan Mehmet'in mührünün bulunduğu Ayasofya Vakfiyesi, 63.5 metre uzunluğunda. Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü'nde bulunan vakfiye, 1950'de bir sergi için İngiltere'ye götürülüyor. Ancak, büyük zarar görüyor. 5 metresi yırtılmış olarak ülkeye geri dönüyor. İşte Fatih Sultan Mehmet'in Ayasofya Vakfıyesi'nden bir bölüm: "İşte bu benim Ayasofya Vakfiyem, dolayısıyla kim bu Ayasofya'yı camiye dönüştüren vakfiyemi değiştirirse, bir maddesini tebdil ederse onu iptal veya tedile koşarsa, fasit veya fasık bir teville veya herhangi bir dalavereyle Ayasofya Camii'nin vakıf hükmünü yürürlükten kaldırmaya kastederlerse, aslını değiştirir, füruuna itiraz eder ve bunları yapanlara yol gösterirlerse ve hatta yardım ederlerse ve kanunsuz olarak onda tasarruf yapmaya kalkarlar, camilikten çıkarırlar ve sahte evrak düzenleyerek, mütevellilik hakkı gibi şeyler ister yahut onu kendi batıl defterlerine kaydederler veya yalandan kendi hesaplarına geçirirlerse ifade ediyorum ki huzurunuzda, en büyük haram işlemiş ve günahları kazanmış olurlar. Bu sebeple, bu vakfiyeyi kim değiştirirse, Allâh'ın, Peygamber'in, meleklerin, bütün yöneticilerin ve dahi bütün Müslümanların ebediyyen laneti onun ve onların üzerlerine olsun; azapları hafiflemesin; haşr gününde yüzlerine bakılmasın. Kim bunları işittikten sonra hâlâ bu değiştirme işine devam ederse, günahı onu değiştirene ait olacaktır. Allâh'ın azabı onlaradır. Allâh işitendir, bilendir." Başbakan Erdoğan'ın tam da Dersim çıkışını yaptığı günlerde, yani 24 Kasım 1934'te çıkartıldığı söylenen tartışmalı bir kararname ile Ayasofya müzeye çevriliyor. Hazır Dersim arşivlerinin açılması gündemdeyken, Ayasofya arşivlerinin de açılması çağrısında bulunuyoruz. Gerçekten arşivlerde böyle bir kararname var mı? Belgedeki Atatürk'ün imzası gerçek mi? Ayasofya'nın mülkiyeti kimde? Alınmış bir karar varsa bu ne kadar hukuka uygun? Bunca tartışmaya rağmen neden hâlâ Ayasofya Camii ibadete açılmamaktadır? Önünde hangi engeller vardır? Batılı ülkelerde Ayasofya'yı yeniden kilise yapma gayretlerine ve Avrupa Parlamentosu'nda bu yönde karar çıkartma çabalarına rağmen, neden hâlâ bir adım atılamamaktadır? Geliniz, Dersim için özür dilerken, bir özrü de Fatih Sultan Mehmet Han'dan dileyelim. Vakfıyesine uyup, Ayasofya'nın zincirlerini kıralım. Milli Gazete Dersim'den alnımızın akıyla çıkmak 28 Kasım 2011 Pazartesi 07:01 Aslında ilk adımı atan CHP milletvekili Hüseyin Aygün. Zaman muhabiri Habib Güler'e verdiği demeçte Dersim katliamını sorguluyor ve yaşanan faciadan o günkü tek parti yönetiminin (CHP yönetiminin) sorumlu olduğunu beyan ediyordu. Tunceli milletvekili (aynı zamanda araştırmacı) Aygün, elde ettiği bilgi ve belgelere dayanarak, "Atatürk'ün haberi vardı." diyor. Söylenen sözde bir yanlışlık yok. Gerçeği bir CHP'li vekilin (üstelik genel başkana akraba olan bir vekilin) dile getirmesi, CHP için bir kazanç da olabilirdi. Ne yazık ki heba edildi ve CHP, tarihî bir fırsatı daha tepmiş oldu. Parti içindeki muhalif kanat, Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu'ndan kelle isterken, Başbakan Tayyip Erdoğan, çok doğru bir hamle yaptı. Arşivlerdeki belgelerin bir kısmını açıkladı ve devlet adına özür diledi. Dersim inisiyatifini CHP'nin elinden aldı. Oysa CHP'nin başında Dersimli bir genel başkan vardı ve cesur bir duruş sergileyerek, kamu vicdanını rahatlatacak bir sorgulamaya imza atabilirdi. Maalesef öyle olmadı. Önce tereddüt, sonra sistemle karşı karşıya gelme telaşı yine CHP'nin kayıp hanesine yazıldı. Şimdi mesele başka bir mecraya doğru sürükleniyor. Daha düne kadar Dersim üzerinden kısık bir ses tonuyla oy devşirip Alevileri etkileyen güçler, şimdilerde Dersim kelimesini ağzına alamıyor. Hatta bambaşka tartışmaları gündeme getirerek statükonun devamı için kendini paralıyor. Neymiş? Tayyip Erdoğan, PKK ile görüşülürken "Devlet görüşür." diyormuş da, Dersim söz konusu olduğunda, "CHP yaptı." diyerek başka bir hedef gösteriyormuş. Bu önermenin temelindeki, katliamı meşru gösterme çabası resmen sırıtıyor. 'PKK ile devlet kurumları adına görüşmek' nerede, 'devlet adına bir şehirdeki sivil insanların üzerine bomba yağdırmak' nerede? İnsaf! Devlet, isyan çıkaran kişiler ya da kitlelerle tabii ki mücadele eder. Ancak hiçbir gerekçeyle devlet, sivil ve masum insanları öldüremez, isyanla ilgisi olmayan kişileri ibret-i alem için sürgün edemez. 90'lı yıllarda PKK ile mücadele ediyorum diye oradaki halka zulmedenlere de bu yüzden karşı çıkmak gerekiyordu. Kaldı ki, Dersim'de psikolojik bir harp metodu uygulanarak şartlar devletin müdahale etmesine müsait hale getirilmiştir. Ajanlar, provokatörler, tahrikçiler, saflar... Bunların hepsi de vardır o meş'um hadisenin içinde. Yabancı parmağı da karışmıştır; eyvallah. Lakin insanların itiraz ettiği nokta bu değil. İtiraz şuraya: Devlet, hukuku askıya almış ve sivil insanların ölümüne ferman kesmiştir! İşin içinde Atatürk, İnönü, Fevzi Çakmak, Celal Bayar vs. var diye yaşananları örtbas etmek dürüst bir tavır sayılamaz. Tarihe mal olmuş şahsiyetleri korumak için efsanelere sığınmak da yanlış, gerçekleri örtbas etmek de. Tarihle hesaplaşmak, öç almak için değil; aynı hataların bir daha yaşanmaması için yapılır... Aleviler, bir gerçeği artık net görmeli: Dersim olayının bütün boyutlarıyla konuşulmasını isteyen 'Sünniler', o gün yaşanan acıları yüreğinde hissediyor. Bu tutum, basit bir siyasi manevra ile açıklanamaz. Öteden beri Aleviler üzerinden ahkam kesenlerin kartondan kaleleri yıkılıyor. Alevilerin de benzer zulümlere aynı duyarlılık içinde yaklaşması, İstiklal Mahkemeleri'nde insanların bir hiç uğruna idam edilmesinden tutun, Bediüzzaman'ın onlarca sene bitmeyen sürgün ve hapis hayatına kadar, yaşanan bütün acı hadiselere karşı tavır alması gerekir. Şayet bir daha devlet adına halk kitlelerine zulüm yapılmasını istemiyorsak, devlet otoritesini kullanan kişilere bu mesajı çok net vermek zorundayız. Alevi'siyle, Sünni'siyle, Kürt'üyle, Türk'üyle, Müslüman'ıyla, gayrimüslimiyle şunu demeliyiz: Devletin insanlar arasında ayırım yapması, onlara psikolojik harp taktikleriyle tuzak kurması, suçluyu suçsuzdan ayırmaksızın onları sindirmesi geçmiş asırda kalmıştır. Bir daha asla! Dersim, bir samimiyet sınavıdır. İskilipli Atıf Hoca'nın hukuksuz bir şekilde idamı, takrir-i sükûnla insanların sindirilmesi, Trabzon milletvekili Ali Şükrü Bey'in tuzağa düşürülerek katledilmesi, 6-7 Eylül komplosuyla gayrimüslimlerin darmadağın edilmesi... Onlarca senedir süregiden derin operasyonların mağduru durumunda gözükenlerin derin yapıdan medet ummasını Ergenekon davası sürerken yakından gördük. Dersim tartışmalarında da aynı refleksler göze batıyor. Oysa Türkiye, şeffaf bir ufka ulaşabilmek için bu karanlık tünelden geçmek zorunda... Zaman Devrimci olmak zorunda mıyım? 29 Kasım 2011 Salı 07:00 Cumartesi günü Başbakan Erdoğan'ın Dersim temalı konuşmasını devasa bir Atatürk resmi önünde yapmasının "trajik" bir durum olduğunu yazmıştım. Çünkü Başbakan, il başkanları toplantısında, "tek adam, tek parti" dönemi CHP'sine yükleniyordu. Ancak bu konuşmayı tam da eleştirmekte olduğu CHP'nin kurucusu ve Dersim tenkilinin siyasi sorumlusu önünde yapıyordu. Yani Vesayet Rejimi görselleşmiş bir halde karşımızda duruyordu. Peki, bu trajik durum sadece bir resimle mi oluşuyor? Yani o resmi oradan kaldırsak, sorun bitecek mi? Hayır, bitmeyecek. Çünkü "Ordunun siyasetçiler üzerindeki egemenliği" anlamına gelen Vesayet Rejimi, kanunlara da sızmış durumda. Örneğin Siyasi Partiler Kanunu... 1983'te yürürlüğe giren... Yani 12 Eylül 1980 darbesini yapan cuntanın eseri olan bu kanun 1982 Anayasası'nı andırıyor: Bazı değişiklikler yapılmasına rağmen, özü dimdik ayakta. *** Mesela kanunun 4'üncü maddesi şöyle diyor: "Siyasi partiler, demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır. Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı olarak çalışırlar." ("İnkılapları" şimdilik bir yana bırakalım...) Partilerin Atatürk ilkelerine bağlı olarak çalışması... Olacak iş mi? "Atatürk ilkeleri" nedir? CHP'nin simgesi olan '6 Ok'tur! Yani: Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık, Laiklik, Devletçilik, Devrimcilik... Kenan Evren cuntasının yaptığı kanun, demokrasiden söz ediyor ama bütün partilerin CHP ilkelerine göre çalışmasını emrediyor! Kardeşim ben bu çağda Devletçi olmak zorunda mıyım? Devletçiliği reddedip Serbest Piyasayı savunamaz mıyım? Yine bu çağda Devrimci olmak zorunda mıyım? İnsanları zorlamayan türde bir değişimden (evrimden) yana olamaz mıyım? *** Gelim Kanun'un 85'inci maddesine: "Siyasi partiler, Türk Milletinin Kurtarıcısı, Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Atatürk'ün şahsiyet ve faaliyetlerini veya hatırasını kötülemek veya küçük düşürmek amacını güdemez ve buna yol açabilecek davranış ve faaliyetlerde bulunamazlar. Parti adları ile amblemlerinde Atatürk'ün adını veya resmini kullanamazlar." Şu hale bakın: Diğer tüm partilerden CHP'nin kurucusunu eleştirmemeleri isteniyor! Böyle şey olur mu? CHP oy toplamak için, kurucusu olan Atatürk'ün adını sonuna kadar kullanacak. Ama diğer partiler onların bu siyasetine gıklarını çıkaramayacak. 1923-1938 döneminin günahlarla dolu olduğunu bileceğiz ama görmezden geleceğiz. Susacağız. *** Siyasi Partiler Kanunu elbette havada durmuyor. Dayanağı Anayasa'nın "Başlangıç" bölümü ve değiştirilemez ilk üç maddesi... CHP'lilerin, Anayasa Uzlaşma Komisyonu çalışmalarına başlarken "Bizim kırmızıçizgilerimiz var" demeleri boşuna değil. Diğer partilerin CHP ilkelerine uymaları işlerine geliyor. Çünkü Anayasa'nın "Başlangıç" bölümü, kısaca ifade edersek, "Atatürk milliyetçiliğinden ve ilkelerinden ayrılamazsınız" demekte. *** Ben "siyasi hayat kuralsız olsun, herkes kafasına estiği gibi davransın" demiyorum elbette. İyi de, siyaseti ve partileri, Atatürk'e endekslemek... Daha doğrusu Atatürk adına konuşanların çıkarlarına bağlamak, kural oluşturmak değil ki! Kurallar, ilkeler ve yasaklar "soyut" olur. Halbuki biz Anayasasında ve kanunlarında "özel isim" üzerinden zorla yönlendirmeler ve yasaklar getiren üç ülkeden biriyiz. Diğerleri: Kuzey Kore ve İran... AK Parti'nin gücü kendi başına Anayasa yapmaya yetmiyor. Peki, bu gerici kanunları niye değiştirmiyor? Sabah [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Otuz ÜÇÜncÜ sÖz
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst