Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Otuz ÜÇÜncÜ sÖz
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 277951" data-attributes="member: 1016557"><p>Davutoğlu: Bir neslin imtihanı </p><p> 29 Kasım 2011 Salı 06:35</p><p> 24 Kasım akşamı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile SETA Vakfı'nın organizasyonunda, yaklaşık 6 saat beraber olduk.</p><p> </p><p> Bir kısım yazar ve sivil toplum temsilcisi ile... Bu sürenin büyük kısmında Bakan konuştu. Kısa bir bölümü ise soru ve değerlendirmelerle geçti. </p><p> Bakan, çok açık yürekli değerlendirmeler yaptı. Bu uzun değerlendirmeden düzenli bir makale çıkarmak istemiyorum. Sadece -o da birebir Sayın Bakan'ın ifadeleri olmamak üzere- bazı cümleler aktaracağım. Şunu söyleyebilirim ki bu cümlelerin her birinin altında çok geniş bir açılım mevcut. Tüm sohbeti özetleyecek bir söz nakletmek gerekirse, Bakan'ın "Bu, dış politika meselesinin ötesine geçti, bir neslin imtihanı bu" sözünün altını çizebilirim. </p><p> İşte şöyle notlar aldım Davutoğlu'nun gecedeki konuşmasından: </p><p> -Tarihi süreci doğru zemine oturtmak lazım. </p><p> -Tüm coğrafyada yeni bir devrim süreci yaşanıyor. Eskinin tasfiyesi, yeninin inşası... </p><p> -Türkiye'nin misyonu: Yüzleşme ve çözüm bulma. </p><p> -Sistem arayışında Müslüman azınlıklar konusunu dikkate almalıyız. "İslam dünyası" dediğimiz olgunun üçte biri azınlık Müslümanlar'dan oluşuyor. Mesela Hindistan'da nasıl bir sistem kurulmasından yanayız? Köktendinci Hindu ya da Katolik yönetimi mi seküler yönetimler mi? </p><p> </p><p> Önümüzdeki talep yığını </p><p> </p><p> -Türkiye'nin önünde müthiş bir talep yığını var. </p><p> -Problemler ne tek bir hükümetin ne de kişi veya cemaatin altından kalkabileceği gibi değil. </p><p> -İki temel ilke: </p><p> 1. Değişimin yanında yer almak. </p><p> 2. Türkiye'de savunduğumuz ilkeleri diğer ülkelerde de savunmak. </p><p> -Arap gençliği ayağa kalktı ve o gençliğe saygı duymalıyız. </p><p> -Mümkün olan en az kanın dökülmesi için çaba göstereceğiz. </p><p> -Bu hareketler en büyük gücünü doğallığından alıyor. </p><p> -Eğer tarihin akışını doğru okuduğumuza inanıyorsak, politikamızda musır olmalıyız. </p><p> -Yaşadığımız sancılı bir normalleşme sürecidir. </p><p> -Gelecek gecikti. </p><p> -Bütün bu değişimin omurgası Mısır'dır. </p><p> -En zor sınav ise Suriye'dedir. 9 yılda 62 kere gitmişim Suriye'ye... </p><p> -Başbakan "Biz yeni Kerbela'lara izin vermeyiz" dedi. İran'ın da "Biz yeni Hama'lara izin vermeyiz" demesi lazım. </p><p> </p><p> Kazımiye-Azamiye </p><p> </p><p> -İran Dışişleri Bakanı'na, "Irak'ta önce Kazımiye, ardından Azamiye camiine gidelim birlikte" dedim. </p><p> -İslam dünyasındaki en önemli arayış, başarı hikâyesi. </p><p> -Toplumu dönüştürecek olan sivil toplumdur. Siyasi kadronun yapacağı şey özgürlük alanı açmaktır. </p><p> -Eğer bütün ülkelerde serbest seçimle yönetimin belirlenmesi mümkün olursa, "Halk hayırda birleşir" yaklaşımı gereği doğruya varılır. Bu sistem bir kere dönüşürse işler yoluna girer. </p><p> -İslam coğrafyasında 4 ilke önemli: </p><p> 1. En üst düzeyde siyasi diyalog. </p><p> 2. Karşılıklı ekonomik bağımlılık. </p><p> 3. Çok kültürlülük. Çok dinli, çok etnisiteli bir yapı. </p><p> 4. Bu zemin üzerinde bir güvenlik düzenlemesi. </p><p> -Ülke yönetiminde eğer talimatlar net ise bütün birimler buna uyarlar. </p><p> -Kudretli devlet imajı toplumun ve yönetimin her kesiminde bir özgüven oluşturuyor. Bu da herkesi memnun ediyor. </p><p> -Hacca gittim. Biraz içimi dinlemek istedim. Tavaf sırasında koluma yapışıp gözyaşları içinde Suriye için bir şeyler yapılmasını isteyenler oldu. Suriye yönetiminden razı olan bir tek kişiye rastlamadım. </p><p> Gecenin 03.00'ünde bitti toplantı. Bakan, sabah 08.30'da İtalya Dışişleri Bakanı ile görüşecekti. Bizden ayrılırken sohbete başladığı sıradaki kadar diri idi. Dedi ki tebessümle: "Bünyeme dayanacaksın diyorum, o da söz dinliyor." Ne diyelim, Allah güç kuvvet versin, nazardan saklasın.</p><p> Bugün</p><p></p><p>Hz. Hüseyin’i sevdiğimiz kadar dedesini de sevmeliyiz</p><p> 30 Kasım 2011 Çarşamba 07:01</p><p> Sizce de garip değil mi?</p><p> Kim, Efendiler Efendisi (s.a.v.) kadar torunu Hz. Hüseyin Efendimizi sevebilir ki?</p><p> Kim, Hz. Ali Efendimiz ve Fatıma Anamız kadar, evlatları Hz. Hasan ile Hüseyin’i sevebilir ki?</p><p> Kim, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Hz. Ali Efendimizi, Hz. Fatıma Anamızı, Hz. Hasan ile Hüseyin’i birbirlerinden daha çok sevebilir ki?</p><p> Bu sorular, Müslümanca düşünmek isteyen insanımızın kafasındaki meselelerin netleşmesi için bir paylaşımdır.</p><p> *</p><p> Efendimiz (s.a.v.) buyurular ki, “Ben ilim şehriyim, Ali de bu şehrin kapısıdır.”</p><p> Hz. Ali Efendimiz, Peygaberimizin damadıdır ve Allah’ın aslanıdır. Dokuz yaşında Efendimiz için ölümü göze alan bir yiğittir.</p><p> Hz. Ali Efendimiz; kendisinden önce İslam halifeleri olan ve Efendimiz (s.a.v.)’in can arkadaşları, İslam’ın ilk kahramanları, Peygamberimiz uğruna; mallarıyla canlarıyla mücadele etmiş; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında, üç halifeye de Şeyhülislamlık yapmış, yani fetva eminliği yapmış, öğretmenlik etmiştir.</p><p> Bu sebeple de en son sıra ona gelmiştir. Bütün İslam tarihçileri, İslam âlimleri bunu böyle bilir ve böyle anlatır.</p><p> Hz. Ali Efendimizi, iki cihan güneşi Peygamberimiz başta olmak üzere, can ve yol arkadaşları, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Efendilerimiz, çok sevmiş, başlarına tac etmişlerdir. Başka türlü de olamazdı.</p><p> Böyle bir yiğit, kendisine karşı haksızlık edildiğinde, hakkını alamamaktan aciz midir ki, asırlardan beri Hz. Ali haksızlığa uğradığı iddiasıyla onun adına mücadele edilmektedir.</p><p> Kısacası, Efendimiz (s.a.v.)’in; “Ehli beytimi seviniz” Hadis-i şerifine uyarak; “Elhamdülillah ben de Müslümanlardanım” demek önemlidir.</p><p> ¥</p><p> Bir de Muharrem ayında Hz. Hüseyin Efendimizin şehadeti vardır.</p><p> Evet Hz. Hüseyin Efendimizin şehadeti; dünyevi kin, öfke, garaz ve iktidar hırsına kapılmış Müslümanların elinden olmuştur.</p><p> Peki hemen o günden bugüne gelelim.</p><p> Bugün İslam dünyasında iktidar, mal ve siyaset hırsı yüzünden birbirini öldüren veya öldürten Müslümanlar yok mu?</p><p> İslam dünyası içerisinde hâlâ fitne ve fesatlara inan ve ahiretlerini dünyaya tercih eden Müslümanlar ile Kerbela’da Hz. Hüseyin Efendimizi şehit eden zihniyet arasında ne fark var?</p><p> ¥</p><p> Söz uzarsa işin özü kaybolabilir. Hz. Hüseyin’i ve İslam’ı sevmek imandandır.</p><p> En iyisi meramımı Bediüzzaman Hz.lerinin şu sözüyle anlatayım:</p><p> “Katiyyen bil ki:</p><p> Hilkatin en yüksek gayesi ve fitratın en yüce neticesi; ‘İmanı Billah’tır.</p><p> Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, ‘İmanı Billah’ içindeki ‘Marifetullah’tır.</p><p> Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki ‘Muhabbetullah’tır.</p><p> Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalp, insan için en safi sevinç, o muhabbettullah içindeki ‘Lezzeti Ruhaniyye’dir.”</p><p> Yeniakit</p><p>CHP bu yüzleşmeden kaçamaz</p><p> 29 Kasım 2011 Salı 06:25</p><p> Başbakan Erdoğan'ın Dersim özrü "siyasi tarihle yüzleşme"de bir milat oldu. Bu yüzleşmenin bize özgü bir yanı kuşkusuz var. Bir hazırlığımız yok, tarihe bütünsel bakmıyoruz ve konjonktürel yaklaşıyoruz. Ama bu, atılan ilk adımın öneminideğiştirmez. </p><p> O süreç başladı ve tarihimizin her döneminde yaşanan karanlık olaylarla öyle veya böyle yüzleşeceğiz. </p><p> Mustafa Suphiler'den Şeyh Said'e, Said Nursi'den Sabahattin Ali'nin öldürülmesine, Ağrı'dan Sason'a, 49'lar olayından Sivas Kampı'na, hatta 70'ler ve 90'lardaki kitle katliamlarına kadar, hepsiyle yüzleşmek zorundayız.</p><p> CHP ve çevresi, Dersim'le başlayan bu yüzleşmeyi "CHP'yi karıştırmak" veya"Kılıçdaroğlu'nu sıkıştırmak" olarak yorumluyor. </p><p> Oysa CHP zaten sıkışık durumda ve sürekli ivme kaybediyor. Tartışmayı başlatan da CHP Milletvekili Hüseyin Aygün. </p><p> Kısaca ortada CHP'nin görmek istemediği bir gerçek var, o da şu: Türkiye toplumu artık geçmişin üstünü örterek ve ikiyüzlülük içinde yaşamak istemiyor. Bunun için de başta cumhuriyetin ilk yılları olmak üzere tarihiyle ve o tarihe yön veren siyasi aktörlerle yüzleşmek istiyor. Bu bize özgü bir durum da değil. Çünkü içinde yaşadığımız yüzyıl "yüzleşme ve şeffaflaşma" yüzyılı. Daha önce Nazi soykırımı nedeniyle benzer yüzleşmeler yaşanmıştı ama son 20 yılda çok daha arttı.Güneş Batmayan İmparatorluk mirasçısı İngiltere'de Başbakan Tony Blair, Gordon Brown'la başlayan tarihle yüzleşme sürecine en son muhafazakâr Başbakan David Cameron da katıldı.Nisan 2011'de İslamabad'da öğrencilerle konuşan Cameron şöyle diyordu: "Dünyanın birçok sorununa biz yol açtık..."</p><p> Bu bir anlamda ülkesinin kanlı sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmenin ilk adımıydı. </p><p> Dünyada daha somut yüzleşmeler de yaşandı. Avustralya'nın Aborjinlerle, Kanada'nın Japon vatandaşlarıyla yüzleşmesi gibi... </p><p> Önceki gün Taraf gazetesinde Taner Akçam yazdı. Avustralya'da, 2008'de Başbakan Kevin Rudd, parlamentoda yapılan özel bir törenle, Avustralya Hükümeti ve Parlamento adına Aborjin olarak tanımlanan Avustralya yerlilerinden özür diledi. Törene yerlilerkendi özel kıyafetleriyle katıldı ve özür dileme anı televizyonlardan canlı yayınlandı. </p><p> Bu süreç kolay değildi, 1997'de başladı ve ancak 2008'de özür dilenebildi. Ve tartışma hâlâ bitmiş değil. Benzer bir özür dileme Kanada'da yaşandı. II. Dünya Savaşı sırasında 14 bini Kanada'da doğma 22 bin Kanada vatandaşı Japon gözaltına alındı. Bizdeki Varlık Vergisi kurbanları gibi o insanların mülklerine el konuldu, toplama kamplarında zorla amele olarak çalıştırıldılar, sonra da hiç bilmedikleri Japonya'ya gönderildiler. 1949'da geri döndüler ama Kanada hükümeti ancak 2008'de Japon asıllı vatandaşlarından özür dileyip tazminat ödedi. Bizim işimiz hiç kolay değil. </p><p> Birinci Cumhuriyet, Gülsün Bilgehan'ın da itiraf ettiği gibi "medeniyeti" neredeyse toplumun her kesimine "katliam, idam ve sürgün"le götürdü. İşte bu ceberut cumhuriyetle yüzleşmediğimiz sürece demokrasiyle buluşmamız mümkün değil.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 277951, member: 1016557"] Davutoğlu: Bir neslin imtihanı 29 Kasım 2011 Salı 06:35 24 Kasım akşamı Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ile SETA Vakfı'nın organizasyonunda, yaklaşık 6 saat beraber olduk. Bir kısım yazar ve sivil toplum temsilcisi ile... Bu sürenin büyük kısmında Bakan konuştu. Kısa bir bölümü ise soru ve değerlendirmelerle geçti. Bakan, çok açık yürekli değerlendirmeler yaptı. Bu uzun değerlendirmeden düzenli bir makale çıkarmak istemiyorum. Sadece -o da birebir Sayın Bakan'ın ifadeleri olmamak üzere- bazı cümleler aktaracağım. Şunu söyleyebilirim ki bu cümlelerin her birinin altında çok geniş bir açılım mevcut. Tüm sohbeti özetleyecek bir söz nakletmek gerekirse, Bakan'ın "Bu, dış politika meselesinin ötesine geçti, bir neslin imtihanı bu" sözünün altını çizebilirim. İşte şöyle notlar aldım Davutoğlu'nun gecedeki konuşmasından: -Tarihi süreci doğru zemine oturtmak lazım. -Tüm coğrafyada yeni bir devrim süreci yaşanıyor. Eskinin tasfiyesi, yeninin inşası... -Türkiye'nin misyonu: Yüzleşme ve çözüm bulma. -Sistem arayışında Müslüman azınlıklar konusunu dikkate almalıyız. "İslam dünyası" dediğimiz olgunun üçte biri azınlık Müslümanlar'dan oluşuyor. Mesela Hindistan'da nasıl bir sistem kurulmasından yanayız? Köktendinci Hindu ya da Katolik yönetimi mi seküler yönetimler mi? Önümüzdeki talep yığını -Türkiye'nin önünde müthiş bir talep yığını var. -Problemler ne tek bir hükümetin ne de kişi veya cemaatin altından kalkabileceği gibi değil. -İki temel ilke: 1. Değişimin yanında yer almak. 2. Türkiye'de savunduğumuz ilkeleri diğer ülkelerde de savunmak. -Arap gençliği ayağa kalktı ve o gençliğe saygı duymalıyız. -Mümkün olan en az kanın dökülmesi için çaba göstereceğiz. -Bu hareketler en büyük gücünü doğallığından alıyor. -Eğer tarihin akışını doğru okuduğumuza inanıyorsak, politikamızda musır olmalıyız. -Yaşadığımız sancılı bir normalleşme sürecidir. -Gelecek gecikti. -Bütün bu değişimin omurgası Mısır'dır. -En zor sınav ise Suriye'dedir. 9 yılda 62 kere gitmişim Suriye'ye... -Başbakan "Biz yeni Kerbela'lara izin vermeyiz" dedi. İran'ın da "Biz yeni Hama'lara izin vermeyiz" demesi lazım. Kazımiye-Azamiye -İran Dışişleri Bakanı'na, "Irak'ta önce Kazımiye, ardından Azamiye camiine gidelim birlikte" dedim. -İslam dünyasındaki en önemli arayış, başarı hikâyesi. -Toplumu dönüştürecek olan sivil toplumdur. Siyasi kadronun yapacağı şey özgürlük alanı açmaktır. -Eğer bütün ülkelerde serbest seçimle yönetimin belirlenmesi mümkün olursa, "Halk hayırda birleşir" yaklaşımı gereği doğruya varılır. Bu sistem bir kere dönüşürse işler yoluna girer. -İslam coğrafyasında 4 ilke önemli: 1. En üst düzeyde siyasi diyalog. 2. Karşılıklı ekonomik bağımlılık. 3. Çok kültürlülük. Çok dinli, çok etnisiteli bir yapı. 4. Bu zemin üzerinde bir güvenlik düzenlemesi. -Ülke yönetiminde eğer talimatlar net ise bütün birimler buna uyarlar. -Kudretli devlet imajı toplumun ve yönetimin her kesiminde bir özgüven oluşturuyor. Bu da herkesi memnun ediyor. -Hacca gittim. Biraz içimi dinlemek istedim. Tavaf sırasında koluma yapışıp gözyaşları içinde Suriye için bir şeyler yapılmasını isteyenler oldu. Suriye yönetiminden razı olan bir tek kişiye rastlamadım. Gecenin 03.00'ünde bitti toplantı. Bakan, sabah 08.30'da İtalya Dışişleri Bakanı ile görüşecekti. Bizden ayrılırken sohbete başladığı sıradaki kadar diri idi. Dedi ki tebessümle: "Bünyeme dayanacaksın diyorum, o da söz dinliyor." Ne diyelim, Allah güç kuvvet versin, nazardan saklasın. Bugün Hz. Hüseyin’i sevdiğimiz kadar dedesini de sevmeliyiz 30 Kasım 2011 Çarşamba 07:01 Sizce de garip değil mi? Kim, Efendiler Efendisi (s.a.v.) kadar torunu Hz. Hüseyin Efendimizi sevebilir ki? Kim, Hz. Ali Efendimiz ve Fatıma Anamız kadar, evlatları Hz. Hasan ile Hüseyin’i sevebilir ki? Kim, Peygamber Efendimizi (s.a.v.) Hz. Ali Efendimizi, Hz. Fatıma Anamızı, Hz. Hasan ile Hüseyin’i birbirlerinden daha çok sevebilir ki? Bu sorular, Müslümanca düşünmek isteyen insanımızın kafasındaki meselelerin netleşmesi için bir paylaşımdır. * Efendimiz (s.a.v.) buyurular ki, “Ben ilim şehriyim, Ali de bu şehrin kapısıdır.” Hz. Ali Efendimiz, Peygaberimizin damadıdır ve Allah’ın aslanıdır. Dokuz yaşında Efendimiz için ölümü göze alan bir yiğittir. Hz. Ali Efendimiz; kendisinden önce İslam halifeleri olan ve Efendimiz (s.a.v.)’in can arkadaşları, İslam’ın ilk kahramanları, Peygamberimiz uğruna; mallarıyla canlarıyla mücadele etmiş; Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman zamanında, üç halifeye de Şeyhülislamlık yapmış, yani fetva eminliği yapmış, öğretmenlik etmiştir. Bu sebeple de en son sıra ona gelmiştir. Bütün İslam tarihçileri, İslam âlimleri bunu böyle bilir ve böyle anlatır. Hz. Ali Efendimizi, iki cihan güneşi Peygamberimiz başta olmak üzere, can ve yol arkadaşları, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman Efendilerimiz, çok sevmiş, başlarına tac etmişlerdir. Başka türlü de olamazdı. Böyle bir yiğit, kendisine karşı haksızlık edildiğinde, hakkını alamamaktan aciz midir ki, asırlardan beri Hz. Ali haksızlığa uğradığı iddiasıyla onun adına mücadele edilmektedir. Kısacası, Efendimiz (s.a.v.)’in; “Ehli beytimi seviniz” Hadis-i şerifine uyarak; “Elhamdülillah ben de Müslümanlardanım” demek önemlidir. ¥ Bir de Muharrem ayında Hz. Hüseyin Efendimizin şehadeti vardır. Evet Hz. Hüseyin Efendimizin şehadeti; dünyevi kin, öfke, garaz ve iktidar hırsına kapılmış Müslümanların elinden olmuştur. Peki hemen o günden bugüne gelelim. Bugün İslam dünyasında iktidar, mal ve siyaset hırsı yüzünden birbirini öldüren veya öldürten Müslümanlar yok mu? İslam dünyası içerisinde hâlâ fitne ve fesatlara inan ve ahiretlerini dünyaya tercih eden Müslümanlar ile Kerbela’da Hz. Hüseyin Efendimizi şehit eden zihniyet arasında ne fark var? ¥ Söz uzarsa işin özü kaybolabilir. Hz. Hüseyin’i ve İslam’ı sevmek imandandır. En iyisi meramımı Bediüzzaman Hz.lerinin şu sözüyle anlatayım: “Katiyyen bil ki: Hilkatin en yüksek gayesi ve fitratın en yüce neticesi; ‘İmanı Billah’tır. Ve insaniyetin en âli mertebesi ve beşeriyetin en büyük makamı, ‘İmanı Billah’ içindeki ‘Marifetullah’tır. Cin ve insin en parlak saadeti ve en tatlı nimeti, o marifetullah içindeki ‘Muhabbetullah’tır. Ve ruh-u beşer için en halis sürur ve kalp, insan için en safi sevinç, o muhabbettullah içindeki ‘Lezzeti Ruhaniyye’dir.” Yeniakit CHP bu yüzleşmeden kaçamaz 29 Kasım 2011 Salı 06:25 Başbakan Erdoğan'ın Dersim özrü "siyasi tarihle yüzleşme"de bir milat oldu. Bu yüzleşmenin bize özgü bir yanı kuşkusuz var. Bir hazırlığımız yok, tarihe bütünsel bakmıyoruz ve konjonktürel yaklaşıyoruz. Ama bu, atılan ilk adımın öneminideğiştirmez. O süreç başladı ve tarihimizin her döneminde yaşanan karanlık olaylarla öyle veya böyle yüzleşeceğiz. Mustafa Suphiler'den Şeyh Said'e, Said Nursi'den Sabahattin Ali'nin öldürülmesine, Ağrı'dan Sason'a, 49'lar olayından Sivas Kampı'na, hatta 70'ler ve 90'lardaki kitle katliamlarına kadar, hepsiyle yüzleşmek zorundayız. CHP ve çevresi, Dersim'le başlayan bu yüzleşmeyi "CHP'yi karıştırmak" veya"Kılıçdaroğlu'nu sıkıştırmak" olarak yorumluyor. Oysa CHP zaten sıkışık durumda ve sürekli ivme kaybediyor. Tartışmayı başlatan da CHP Milletvekili Hüseyin Aygün. Kısaca ortada CHP'nin görmek istemediği bir gerçek var, o da şu: Türkiye toplumu artık geçmişin üstünü örterek ve ikiyüzlülük içinde yaşamak istemiyor. Bunun için de başta cumhuriyetin ilk yılları olmak üzere tarihiyle ve o tarihe yön veren siyasi aktörlerle yüzleşmek istiyor. Bu bize özgü bir durum da değil. Çünkü içinde yaşadığımız yüzyıl "yüzleşme ve şeffaflaşma" yüzyılı. Daha önce Nazi soykırımı nedeniyle benzer yüzleşmeler yaşanmıştı ama son 20 yılda çok daha arttı.Güneş Batmayan İmparatorluk mirasçısı İngiltere'de Başbakan Tony Blair, Gordon Brown'la başlayan tarihle yüzleşme sürecine en son muhafazakâr Başbakan David Cameron da katıldı.Nisan 2011'de İslamabad'da öğrencilerle konuşan Cameron şöyle diyordu: "Dünyanın birçok sorununa biz yol açtık..." Bu bir anlamda ülkesinin kanlı sömürgecilik geçmişiyle yüzleşmenin ilk adımıydı. Dünyada daha somut yüzleşmeler de yaşandı. Avustralya'nın Aborjinlerle, Kanada'nın Japon vatandaşlarıyla yüzleşmesi gibi... Önceki gün Taraf gazetesinde Taner Akçam yazdı. Avustralya'da, 2008'de Başbakan Kevin Rudd, parlamentoda yapılan özel bir törenle, Avustralya Hükümeti ve Parlamento adına Aborjin olarak tanımlanan Avustralya yerlilerinden özür diledi. Törene yerlilerkendi özel kıyafetleriyle katıldı ve özür dileme anı televizyonlardan canlı yayınlandı. Bu süreç kolay değildi, 1997'de başladı ve ancak 2008'de özür dilenebildi. Ve tartışma hâlâ bitmiş değil. Benzer bir özür dileme Kanada'da yaşandı. II. Dünya Savaşı sırasında 14 bini Kanada'da doğma 22 bin Kanada vatandaşı Japon gözaltına alındı. Bizdeki Varlık Vergisi kurbanları gibi o insanların mülklerine el konuldu, toplama kamplarında zorla amele olarak çalıştırıldılar, sonra da hiç bilmedikleri Japonya'ya gönderildiler. 1949'da geri döndüler ama Kanada hükümeti ancak 2008'de Japon asıllı vatandaşlarından özür dileyip tazminat ödedi. Bizim işimiz hiç kolay değil. Birinci Cumhuriyet, Gülsün Bilgehan'ın da itiraf ettiği gibi "medeniyeti" neredeyse toplumun her kesimine "katliam, idam ve sürgün"le götürdü. İşte bu ceberut cumhuriyetle yüzleşmediğimiz sürece demokrasiyle buluşmamız mümkün değil. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Otuz ÜÇÜncÜ sÖz
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst