Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Postmodern Bağlamda Bilim - Din İlişkisi
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229264" data-attributes="member: 27"><p><strong><span style="color: blue">V. Aydınlanma Perspektifinde Bilim-Din İlişkisi: </span></strong></p><p><strong></strong></p><p> </p><p> Bilim-Din söz konusu olduğunda en radikal ayrışım hiç şüphesiz aydınlanma ile başlar. Daha önce de ifade ettiğimiz Kartezyen felsefenin düalist anlayışı, daha sonra öyle bir şekilde yorumlanır ki. objektif ve maddi olmayan her şey sübjektif olarak algılanarak, bilimin dışında bırakılır. Daha doğrusu bu tür sübjektif olarak adlandırılan herşeyin objektif bilimin yönetmelerinin dışında tutulur. Aslında Descartes,in her şeyi "düşünce" ile temellendirmesi ve bunun "ben" yani insan merkezli bir metafiziğe dönüşmesi, ardında her şeyi yeniden yorumlayan ve bu yorumunda da her türlü metafizik ve manevi alanı dışlayan bir anlayış doğdu. 18. yüzyılda iyice güçlenen bu akımın tek ölçütü ve referansı insandı, yani insanın aklı ve rasyonel düşünceydi. Kabaca aydınlanma, yani bir yandan insanın aydınlanması: her şeyin nedenini kendi aklıyla temellendirmeye cesareti: diğer yandan da sebep-sonuç ilişkisi içinde bütün tabiat olaylarını aydınlatma böyle bir adlandırmayı beraberinde getiriyordu. Başka bir ifade ile. varlığı ve dünya hayatını (worId-life), politik yapıyı akıl ile temellendirme, akıl dışında bir referans aramamak en belirgin özellik olarak karşımıza çıkıyor. Tarihte ilk kez insan kendini ve kendi dışındaki alemi anlama ve anlamlandırmada tek referans ve ölçüt olarak kendisini, yani kendi aklını esas alıyor ve ona güveniyordu. Böylece akıl dışında kalan tüm geleneksel referans ve otoriteleri bir kenara bırakıyordu. </p><p></p><p></p><p> Aydınlamacılar, Newton'cu mekaniğin sağladığı imkânlarla kâinatı keşfederken her tür manevî, gizil (mitik) ve kutsalı dışlamış ve aklı tek ölçü olarak almıştı. Akıl ise,bilgi için deney ve gözlemi esas alıyordu. Deney ve gözlem sonucu biriken bilgiler, tabiatın tüm sırlarını çözecek ve insanın tabiatla olan mücadelesi zaferle bitecekti. Bu aynı zamanda sefalet, açlık, hastalık, savaş. esaret kölelik vb. her tür olumsuzluğun da sonu olacaktı. İnsanlık uzun zamandır diğer bir dünyada aradığı cenneti yer yüzünde ve kendi elleriyle kuracaktı. Yeryüzü cennetinde mutlu ve müreffeh bir şekilde yaşayan insanın artık eskimiş ve köhnemiş (!) düşüncelere, metafizik fikirlere ve dinlere ihtiyacı kalmadığından bütün bunlar kendiliğinden ortadan kalkacaktı. Aydınlanma projesinin öngördüğü dünya böyle bir dünyaydı. Aslında bilime ve insan aklına olan inancı, ilerlemeci kalkınma anlayışını ve aydınlanmanın diğer tüm özelliklerini aydınlanmanın önde gelen ve popüler temsilcilerinden biri sayılan Condercet'in (1743-1794) düşüncelerinde bulmak mümkündür. Fransız filozof şöyle diyor: </p><p></p><p></p><p> "(.....) Böylece artık yeryüzünde güneşin, akıllarından başka efendi tanımayan hür insanları, yalnız onları aydınlatacağı gün geleceğidir; o gün zorbalar, esirler, papazlarla, kalın kafalı, iki yüzlü yardakçıları yalnız tarihin ve tiyatronun malı olacaktır: bu alanda artık yalnız kurbanlarına veya aldattıklarına acımak, taşkınca hareketlerinin korkunçluğunu göstererek faydalı bir uyanıklık içinde bulunmak, tekrar ortaya çıkmaya yeltenirse, hurafenin, tiranlığın ilk tohumlarını tanıyıp bunlardan korunmayı bilmek için onlar üzerinde durulacaktır.49</p><p></p><p> </p><p> "Oldukça büyük ümitler veren ilerlemelerden çıkacak gerçek iyiliklerin, doğrudan doğruya insan soyunun mükemmelleşmesinden başka bir sınırı olamaz. çünkü türlü eşitlik çeşitleri, bu mükemmelleşmeyi ihtiyaçlarımızı giderek daha tam bir hürriyetle birleştirdikçe bu eşitlik daha gerçek olacak, insanların saadetini doğrudan doğruya ilgilendiren her şeyi kucaklamaya daha elverişli bir hale gelecektir. Ancak bu mükemmelleşmenin yürüyüşünü, kanunlarını gözden geçirmekledir ki, ümitlerimizin genişliğini. sınırlarını bilebiliriz.50</p><p></p><p></p><p> "O zaman gittikçe daha çok daralan bir toprak parçası, pek faydalı yahut daha yüksek değerli bir sürü yiyecekler verebilecektir; daha geniş rahatlıklar, daha az bir yoğaltımla elde edilebilecektir; aynı endüstri mahsulü pek az hammaddenin karşılığı olacak, yahut daha sürekli olarak kullanılır hale gelecektir. Her toprak için birçok ihtiyaçları karşılayan mahsuller arasından, daha az emekle. daha az gerçek yoğaltım isteyen daha büyük bir kalabalığı doyuranları seçilecektir. Böylece hiçbir fedakârlığa katlanmadan yoğaltımda elde tutma, hesaplı ku1lanma vasıtaları, türlü maddeleri yeniden üretme, hazırlama, mahsullerini işleme sanatındaki ilerlemelerin yolunu tutacaktır.</p><p></p><p></p><p> "Böylece aynı toprak parçası birçok fertleri beslemekle kalmayacak, ama bu fertlerden her biri daha az emekle topragı. daha verimli bir hale getirecek, ihtiyaçlarını iyice giderebilecektir.51</p><p></p><p></p><p> "Bu bilimlerdeki ilerlemelerin neticesi olan konulardaki, kamu kurumlarındaki mükemmelleşmesinin, her insanın ortak menfaatini, bütün insanların ortak menfaatiyle uzlaştırmak, birleştirmek gibi bir neticesi olmayacak mıdır? sosyal sanatın gayesi, bu gözle görünür karşıtlığı ortadan kaldırmak değil midir? Anayasası, kanunları, tabiatın, aklın görüşüyle açıktan açığa uzlaşan memleket erdemin kolayca elde edildiği, onu bir yana atmak heveslerinin binde bir, pek zayıf ölçüde görüldüğü memleket değil midir? </p><p></p><p></p><p> "En sonra bir nazariye üzerine dayanarak, sağlam, faydalı sanatlardaki ilerlemeler, yahut siyaset bilimlerindeki hakikatler üzerine temellenen doğru bir kanun sisteminin ilerlemeleri, insanları insanlığa, iyiliğe, adalete hazırlamıyor mu?52</p><p></p><p> </p><p> "Bilimlerdeki ilerlemeler, öğretme sanatındaki ilerlemeleri sağlar, bunlar da neticede yine bilimlerdeki ilerlemelere hız verirler; hiç arasız tazelenen bu karşılıklı tesir, insan soyu mükemmelleşmesinin en canlı, en kudretli sebeplerinden biri sayılmalıdır. Bugün, okullarımızdan çıkan bir delikanlı, Newton'un derin araştırmalarla öğrendiğinden, yahut dehasiyle bulduğundan daha fazla şey bilir; hesap aletini o zaman bilinmeyen bir kolaylıkla kullanmayı bilir. Aynı gözlem bir takım farklarla, bütün bilimler için doğrudur. Bilimlerin her biri genişledikçe, sayıları pek çok artan hakikatlerin tanıtlarını küçücük bir alana sıkıştırıp kavramayı kolaylaştıran vasıtalar da o kadar mükemmelleşir. Böylece bilimlerin y,eni ilerlemelerine rağmen, eşit dehalı insanlar, hayatlarının aynı devrinde, zamanlarındaki bilimin en yüksek noktasına erişmekle kalmayacak, her neslin aynı kafa kuvvetiyle, aynı dikkatle, aynı zaman içinde öğrenebileceği şeyler, zorunlu olarak aratacak, her bilimin asıl kısmı, yani bütün insanların erişebileceği kısmı gittikçe genişleyerek, günlük hayatta kendisini idare etmek, aklını tam bir serbestlikle kullanmak için her insana lazım olan şeyleri daha tam bir şekilde içine alacaktır.53</p><p></p><p></p><p> (....) bütün zincirlerinden sıyrılmış, ilerlemelerine düşman olanların boyunduruğundan olduğu gibi tesadüfün boyunduruğundan da kurtulmuş olan insan soyunun bir tablosu, hakikat, erdem, saadet yolunda yürüyerek, yeryüzünü bugüne bugün kirleten, sık sık da kendisinin kurbanı olduğu yanılmalardan, cinayetlerden haksızlıklardan feylesofu kurtarıp yüreğine su serpen bir manzara gösteriyor. Feylesof, bu tabloyu temaşa etmekle akıl ilerlemeleri ile hürriyetli koruma uğrundaki çabalarının mükâfatını buluyor. Artık bu ilerlemeleri insan alınyazısının sonsuz zincirine bağlamaya cesaret ediyor; bununla da erdemin gerçek karşılığını kaderciliğin, peşin yargıları ve esirliği getirerek uğursuz bir karşı kuvvetle bir daha yıkamayacağı sürekli bir iyiliğin hazzını duyuyor. Bu temaşa, onun için kendisini kovalayanların asla akıllarına gelmeyen bir sığınaktır, orada hem tabiatın değerliliği içinde, hem hakları içinde yerini almış olduğunu düşünerek, açgözlülüğün, korkunun, kıskançlığın insanı sarsıp ahlakını bozduğunu unutuyor; böylece aklının yaratabildiği, beslediği insanlık sevgisinin en saf sevinçlerle bezediği bir cennet içinde, gerçekten soydaşlariyle birlikte yaşıyor.54</p><p></p><p></p><p> Condercet ve diğer aydınlanmacıların hayal ettikleri dünya böyleydi. Bu dünyada haksızlıklar, eşitsizlikler, sömürü, kölelik, açlık. sefalet, hastalıklar, alçaklıklar, hurafeler, her türlü batıl inançlar, kısacası insanı mutsuz eden her şey yok olacaktı. Bütün bunları yapacak sihirli formül bilimde mevcuttu. Yegane ve tek değer bilim ve akıldı. Bunlardan başka bir şeye ihtiyaç duymadan tüm bu sorunların üstesinden gelinecekti.</p><p></p><p></p><p> Aydınlanma ve modernitenin temel ve merkezi kavramının akıl olduğu görülmektedir. İnsanoğlu geleneklerin, mitolojilerin ve dinlerin dayattığı tüm hayat, örgütlenme ve yorumlama şekillerinden kurtularak/özgürleşerek, tüm eylemlerini aklın rehberliği ve otoritesine terketmiştir. Aydınlanmanın bu temel tezi çağdaş bir sosyolog tarafından da şöyle tanımlanmıştır: </p><p></p><p></p><p> "En iddialı biçimiyle modernlik düşüncesi, insanın yaptığıyla bir olduğunun, dolayısıyla da, bilim, teknoloji ya da yönetimin daha etkili kıldığı üretim, toplumun yasayla örgütlenmesi ve çıkarların, ama aynı zamanda da, tüm kısıtlamalardan kurtulma isteğinin harekete geçirdiği kişisel yaşam arasında bir denklik ilişkisinin olması gerektiğinin olumlanmasıdır. Bilimsel bir kültürle hem düzenli. hem de özgür bireylerden oluşan toplum arasındaki bu denklik neye dayanır? Tabii ki aklın utkusuna. İnsanın eylemiyle dünyanın düzeni arasındaki bu denkliği ancak akıl kurabilir. Pek çok dinsel düşünce de bu denkliğin peşinde koşmuş ama vahiye dayalı tektanrılı dinlere özgü erekçilik tarafından felce uğratılmıştır. Bilimi ve bilimin uygulamalarını harekete geçiren akıldır; toplumsal yaşamın bireysel ya da ortak gereksinimlere uyarlanmasını sağlayan da, keyfiliğin ve şiddetin yerine hukuk devleti ve piyasa düzenini koyan. akıldır. İnsanlık, aklın yasalarına uygun olarak hareket etmekle hem bolluğa, hem özgürlüğe, hem de eşitliğe doğru ilerler."55</p><p></p><p> </p><p> Görüldüğü gibi, Condercet, Comte ve diğer bir çok modern düşünürün savunduğu aydınlanma ve modernite projeleri birbirine benzemektedir. Aklı esas alan, ilerlemeci ve sonuçta insanlığa yeryüzünde bir cenneti vaad eden bu projenin vaadleri hâlâ gerçekleşmeyi bekliyor. Ancak bu ütopya hiç bir zaman tam gerçekleşmedi. Daha doğrusu sadece dünya nüfusunun %20'i kadarını oluşturan kuzey ülkeleri için gerçekleşti. Geri kalan %80 için durum aynen belki daha vahim olarak devam ediyor. Başka bir ifade i(e, dünyanın kaynaklarının %80'ini, dünya nüfusunun %20'sinin oluşturan bir azınlık hoyratça tüketiyor. Bu düzenin devamı için ise "diğerleri" olarak tanımladığı medeniyet, ülke, azınlık ve topluluklar arasında çatışma ve sürtüşmeleri teşvikte görüyor. Bunun en iyi göstergesi, bütün ilerlemelere rağmen (eğer gerçekten bir ilerleme varsa) savaşların son bulmaması ve hâlâ en kârlı sektörün silah sanayii sektörü olması gösteriyor.56</p><p></p><p> </p><p> Aydınlanma projesinin başarısızlığının veya eksikliklerinin en iyi göstergesi ise 21. yüzyıla girmeye hazırlanan insanlığın içinde bulunduğu durumdur. İnsanlığın bilim, teknoloji ve daha çok maddi güç ile bütün sorunların üstesinden geleceği; böylece her tür hastalığın tedavi edileceği, fukaralık ve yoksulluğun ortadan kalkacağı, doğal felaketlerin önleneceği, insanların daha mutlu ve müreffeh olacaklarına inanılıyordu. Ancak dünyadaki tahıl üretiminin iki katına çıkmasına rağmen, yine de açlığın ve açlıktan ölümlerin önü alınamamıştır. FAO (Dünya Gıda Teşkilatı) `nun 1990 tarihli raporları tahıl üretimindeki artışın nüfus artışından yüzde elli daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Buna rağmen bu tahılın adaletsiz dağıtımı yer kürede yaşayan nüfusun beşte birinin sürekli olarak gereğinden az beslenmesine yol açıyor. </p><p></p><p></p><p> 1990 verilerine göre, 5 milyar insandan 1 milyarı bu durumda, sürekli açlık çekiyor. Yılda 24 milyon bebek normalin altında bir ağırlıkta doğarken, 5 yaşının altında 204 milyon çocuk ağır yetersiz beslenme belirtileri gösteriyor. Her yıl çoğu çocuk 13 milyon kişi açlıktan ölüyor. Bu, günde açlıktan 35 bin insanın ölmesi demek.57</p><p></p><p> </p><p> Bütün bu ve benzeri sorunlardan dolayı insanlık yeni bir yüzyıla büyük umutlar yerine büyük endişeler ve sorunlarla girmektedir. dünyanın birçok köşesinde hâlâ savaşlar sürmekte, başta çocuk ve kadınlar olmak üzere insanlar ölmekte ve öldürülmektedir. Bunlara ek olarak yetersiz beslenme ve açlıktan ölenlerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Ve bütün bunlara ek olarak. sadece doğayı değil, tüm insanlığın geleceğini tehdit eden çevre sorunları karşımıza çıkmaktadır. Yok olan ormanlar, çölleşen dünya, nesli tükenen hayvanlar, delinen ozon tabakası ve buna bağlı olarak kanser türlerinin ve bu hastalığa yakalananların sayısındaki artış... Ve daha bir çok sorunla yeni bir yüzyılın eşiğindeyiz.</p><p></p><p></p><p> Durumun daha iyi bir değerlendirmesini yapabilmek için, öncelikle içinde yaşadığımız ve çok dramatik olaylara şahit olan 20. yüzyıla bakmak ve ibret almak durumundayız. Çöken imparatorluklara, tekrar tekrar değişen rejimlere, işgallere, ihtilallere. milyonların öldürülmesine, dağılan ailelere ve göçlere ve daha bunlar gibi nice felaketlere ;ahit oldu bu yüzyıl. Savaştan olumsuz olarak etkilenen, yuvalarını, yurtlarını, özgürlüklerini ve her şeylerini yitiren insanların sayısı ise milyonlarla ifade ediliyor... Konuyla ilgili olarak yeni yayınlanan bir kitap 20. Yüzyılda yaşanan dehşeti bütün boyutlarıyla gösteriyor. Carter döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski Kontrolderı Çıkmış Dünya adlı son kitabında mega ölümler yüzyılı olarak adlandırdığı 20. Yüzyıldaki ölümlerin bilançosunu çıkarıyor. Buna göre son beş yılına girdiğimiz yüzyılda ölen insan sayısı, insanlık tarihinde Şimdiye kadar yaşanan bütün savaşlar, toplumsal karışıklıklar ve dini katliamlarda ölenlerin toplamından yüksek: Tam 175 milyon söndürülmüş hayat.</p><p></p><p></p><p> Brzezinski kitabında 20. Yüzyıl insanının çok çarpıcı bir paradoksuna da değiniyor. Bilim ve özellikle de tıp alanında yaşanan gelişmelerin bir yandan insan ömrünü uzatmaya çalıştığına tanık oluyoruz. Diğer yandan bilimsel gelişmelerin ahlaki seviyeye yansımamış olması nedeniyle politika, bu yüzyılın en büyük düş kırıklığı olarak çıkıyor karşımıza. Tüm beklentilerin aksine Yirminci Yüzyıl insanoğlunun gördüğü en kanlı ve nefret dolu yüzyılı oluyor. Katliam eylemi sistemleşiyor ve iğrenç bir politika olarak dünya sahnesindeki yerini alıyor.</p><p></p><p></p><p> Çünkü tarih en büyük siyasi mücadelelere bu yüzyıl içinde tanık oluyor ve çağımızın en büyük iki zulmünü ortaya çıkarıyor: Bu zulümlerden birincisi iki adet uzun, kanlı ve son derece yıkıcı geçmiş dünya savaşı ve bunlarla bağlantılı olan ve ölü sayılarının on binlerle ifade edildiği 30 civarında yerel ve iç savaş. İkincisi ise, zorlayıcı ve dayatmacı ütopyalar diye tanımlayabileceğimiz diktatörlük girişimleri. İşte bu dayatmacılığın ve totaliter yönetimlerin söz verdikleri cennet uğruna işledikleri cinayetler: </p><p></p><p><span style="color: blue">Hitler'in cinayetleri: Toplam 17 milyon ölü. </span></p><p> <span style="color: blue">Stalin'in cinayetleri: Toplam 25 milyon ölü.</span></p><p> <span style="color: blue">Mao'nun cinayetleri: Toplam 29 milyon ölü. (Bu rakamlar tahmini olup kesin rakamların bunların üzerinde olduğu ileri sürülmektedir.) </span></p><p> <span style="color: blue">Ayrıca milliyetçilik ve ideoloji adına ölenlerin 33 milyonu, I8-30 yaş arasındaki genç insanlar. Birinci Dünya Savaşında R.5 milyon, II. Dünya Savaşında ise yaklaşık 19 milyon genç asker hayatını kaybetti.</span></p><p> <span style="color: blue">· Kasıtlı soykırımların dışında kalan ve savaşın normal akışı içinde ölen sivil sayısı ise I Birinci Dünya Savaşında 13 milyon; İkinci Dünya Savaşında da 20 milyon civarında çocuk, kadın ve yaşlı...</span></p><p> <span style="color: blue">· İkinci Dünya Savaşından önceki Çin-Japon savaşında 20 milyon sivil öldü. </span></p><p> <span style="color: blue">· Diğer çatışmalarda da 6 milyon insan daha öldü. Bu savaşlar arasında Meksika savaşları, İspanya iç savaşı, Hindistan-Pakistan savaşı, Kore savaşı, Vietnam savaşı, İran-Irak savaşı sayılabilir.58</span></p><p></p><p> Hala sürmekte olan savaş ve çatışmalar. örneğin bir Bosna-Hersek, Ruanda, Çeçenistan, Keşmir vb. dramlar yeni bir yüzyıla girerken insanlık iEin bir yüzkarası olmaya devam ediyor. Almanya'da bir grup bilim adamının yaptığı bir araştırma şu anda dünyanın 41 yerinde savaşların devam ettiğini ortaya koymuştur. Hamburg Üniversitesi Savaş Sebeplerini Araştırma Grubu Başkanı Prof. Dr. Klaus Jürgen Gantzel, I1. Dünya Savaşından sonra meydana gelen savaş sayısının 187'ye ulaştığını belirterek, 1994 yılı içinde dünyanın 41 ülkesinde savaş yaşandığını söylemiş ve bu savaşlarda 6.5 milyondan fazla insanın öldüğünü ifade etmiştir. </p><p></p><p></p><p> Bunlara bir de günümüzün en büyük sorunlarından birisi olan çevre sorunlarını da eklemek gerekmektedir. Zira çevre sorunları ne aydınlanmacı düşünürlerin ve ne de bilim adamların önceden tahmin edemedikleri boyutlara ulaşmış ve bu gün global bir durum arz etmektedir. Kasım 1992'de içlerinde Nobel Ödülü kazanmış 100 bilim adamının bulunduğu 1500 bilim adamı düzenledikleri bir konferansta, eğer böyle gider ve hiçbir ciddi tedbir alınmazsa yakın bir gelecekte biyosferin onarılamaz şekilde tahrip olacağını bütün dünyaya ilan etmişlerdir.59 Zira dünyamızın içinde bulunduğu durumu gösteren aşağıdaki veriler bizi bekleyen felaketin büyüklüğünü göstermek için yeterlidir.</p><p></p><p></p><p></p><p> <strong>Son 25 yılda Afrika'nın tahıl üretimi %28 azaldı. </strong></p><p><strong></strong></p><p>1900 yılından bu yana Etiyopya'daki ormanların %90'ı tükenmiş. Bunun sonucu olarak, her yıl 1 milyar ton toprak kayıp gidiyor. </p><p></p><p> Ülkemizde ise her yıl 500 milyon ton verimli toprak erozyon ve diğer nedenlerle yok olmaktadır. . Her yıl atılabilir çocuk bezi için 1 milyon ağaç kesilmektedir. </p><p></p><p> Akdeniz'e yılda 650 bin ton petrol türevleri,120 bin ton mineral yağ, 60 bin ton deterjan, 100 bin ton civa, 38 bin ton kurşun, 21 ton çinko. 320 bin ton fosfor ve 800 bin ton azot akıtılmakta ve bunların sonucu olarak Akdeniz yavaş yavaş ölmektedir. </p><p></p><p> Körfez savaşı sonrası Basra Körfezi,ne dökülen 8-10 milyon varil petrolün körfezdeki canlılar üzerindeki etkilerinin giderilmesi 180 yıl sürecektir. </p><p></p><p> Dünyadaki akarsuların %10'u kirli ve okyanuslara her yıl 6,.5 milyon ton çöp dökülüyor. </p><p></p><p> 25-30 yıl önce Marmara Denizinde 125 tür balık avlanırken. bugün bu sayının 10'lara kadar düştüğü görülmektedir. </p><p></p><p> 10 yıl önce Afrika'da 1.5 milyon fil yaşamaktaydı. Ancak fildişi ticareti yapanların, fildişi elde etmek amacıyla bu filleri vahşice avlamaya başlamasıyla ve bugün sadece geriye 750 bin fil kalmıştır.</p><p></p><p> Son yüzyılda yaklaşık 30 bin bitki türünün hemen hemen hepsi yok olmuştur. 2000 yılına kadar dünya üzerinde yaşayan türlerin %1520'sinin ölüp kaybolacağı tahmin edilmektedir. </p><p></p><p> Yine gezegenimizdeki hayvan ve bitki türlerinden günde 3 canlı türünün nesli tükenmektedir. On yıl sonrası için yapılan tahminler, saatte 3 canlı türün tükeneceğini göstermekte ve 2000 yılına vardığımızda, dünyadaki türlerin %20'sinin tamamen yok olacağı ileri sürülmektedir.</p><p></p><p> Saatte 3000 dönüm. dakikada ise 50 dönüm orman çeşitli şekillerde yok edilmektedir. </p><p></p><p> Tropikal ormanların % 80'inin 2000 yılında ortadan kalkmış olacaktır. Bu ormanlarla beraber 750 çeşit ağaç, 1500 çeşit çiçekli bitki, 125 tür memeli hayvan, 400 çeşit kuş, 100 çeşit sürüngen, 60 çeşit su hayvanı ,150 çeşit kelebek ve sayısız böcek türünün de ortadan kalkmış olacaktır. Dahası böylesine tahrip edilen tropikal ormanlardaki 1400 çeşit bitki kanser için gerekli ilaç hammaddesinin %70'ini sağlamaktadır.60</p><p></p><p> Bu liste uzatılabilir. Ancak amacımız için bu kadarı yeterlidir. Postmodern durum olarak adlandırılan günümüzde insanın manevi ve kutsal değerleri yeniden keşfınden bahsediliyorsa, bunun nedenlerinin çok iyi irdelenmesi gerekmektedir. Bilim ve teknolojideki bütün gelişmelere rağmen, iletişim teknolojisinin dünyayı küçük bir köy haline getirmesi bu sorunların çözümünde yetersiz kalmıştır. Dahası bu sorunların temelinde hakim bilim ve teknoloji anlayışının temel belirleyicisi olan materyalist dünya görüşlerinin olduğu bir çok düşünür tarafından ileri sürülmektedir. Çağımızın en önde düşünürlerinden sayılan Martin Hidegger hayatının son yirmi yılını modern teknolojiyi ve ardındaki ideolojiyi anlamaya adamıştır. Bu teknolojinin ardındaki belirleyici gücü ve hayatımızı nasıl kuşattığını gördükten sonra ise: "Bizi ancak Allah kurtarabilir"61 demekten kendini alamamıştır.</p><p></p><p></p><p> Burada klasik pozitivizmin en büyük ve popüler temsilcisi Auguste Comte'un (179818.57) ileri sürdüğü temel teze de değinmek gerekir. Zira din-bilim ayrımının bilimin mutlak galibiyetiyle biteceğini ileri sürenlerin başında Comte gelmektedir. Bu felsefenin en belirgin ve bütün farklı ekollerince hemen hemen paylaşılan temel tezi: Bilimin olgulara, sadece olgulara dayanmasıdır. Bizim dışımızda, deney ve gözlem konusu olabilen olgular dışında kalan, şeylerin bilinmesi mümkün değildir, gerekli de değildir. Gözümüzün önünde olup biten olayları açıklamak için bilinmeyen, gizemci (occult) nitelemelere ve açıklamalara ihtiyaç yoktur. Daha doğrusu bu tür iddialar reddedilmelidir. Olgular sadece diğer olgularla açıklanmalıdır. Olguların dışında onları etkileyen veya yönlendiren herhangi bir neden de yoktur. Bütün bunlar ve bunlarla ilgili iddialar bilim dışıdır. Bundan dolayı pozitivist felsefe her tür metafiziği ve metafizikle ilgili bilgiyi reddetmiştir. Bu sonuç ona göre insanlık tarihinin ilerlemeci ilerleyişinin doğal bir sonucudur. Zira Comte'a göre insanlık tarihi sürekli bir ilerleme şeklinde cereyan etmiştir. Aslında tarihin bu ilerlemeci yorumu bütün aydınlanmacı filozofların ortak bir iddiasıdır. İşte. Comte'a göre bu anlayışın zorunlu bir soncu olarak insanlık üç önemli dönemden geçmiştir. Buna Comte'un ünlü üç hal kanunu denilmektedir: Birinci hal teolojik dönemdir. Bu dönemin temel niteliği insanın tabiattaki olayları anlamak ve açıklamak için teolojik bir neden araması ve bütün bu olup bitenleri bir yaratıcı kavramıyla açıklamaya çalışmasıdır. Bu anlayışa göre bütün bu olup bitenlerin arkasında bizim görmediğimiz bir yaratıcı bulunmaktadır. İkinci dönemde ise insan bir yaratıcıya izafe ile açıkladığı bu olayları bazı metafizik kavramlaştırmalarla açıklamaya çalıştığından bu döneme metafızik dönem denilmektedir. Üçüncü dönem olayların deney ve gözlemle çözümlendiği pozitif dönemdir. Bu yeni dönemin zorunlu bir sonucu olanak bilim, bundan önceki teolojik ve metafizik tüm tartışmaları bir kenara bırakacak, onları yadsıyacak ve olayları açıklamak için sadece ve sadece deney ve gözlemle yetinecektir.62</p><p></p><p></p><p> Gerçekten de 19. yüzyıldan miras kalan hu felsefe anlayışı bütün batı düşüncesini ve zihinse1 yapısını etkilemiş; bilimi değerlerden ayırdığı gibi, bütün metafizik değerlere de savaş açarak onları bilimin dünyasından çıkarmıştır. Schumacher bu gerçeği vurgularken "Mantığımız, l9.yüzyıldan miras kalmış bir dizi hayal ürünü ve yaşamı zedeleyici, olağanüstü fikirlere bağlanan kör ve mantıksız bir imanın sis perdesi ardında kalmıştır. Bundan daha doğru bir imana dönmek mantığımızın en önde gelen görevi olmalıdır."63 Ayrıca ona göre "l9.yüzyılın önde gelen fikirleri, metafiziği ortadan kaldırdıklarını iddia ededursunlar, kendileri kötü, zalim ve yaşamı yıkıcı türden bir metafizik oluşturmaktadırlar."64 Yine ona göre "Hepside 19. yüzyıldan kök almalarına karşın. görebildiğini kadarıyla bugünün "egitilmiş" kişilerinin zihinlerine hala egemen durumda" olan bu fikirler şunlardır: </p><p></p><p></p><p> 1. Evrim fikri: Bir tür doğal ve otomatik süreç içinde, alt düzeyde biçimlerden sürekli olarak daha üst düzeyde biçimlerin geliştiği Son yüzyıl bu fikrin gerçeğin tüm yanlarına istisnasız uygulandığına tanık olmuştur. </p><p></p><p> 2. Rekabet ve doğal seçim fikri: Çevreye en iyi uyanın hayatta işleyişini açıklamayı amaçlar. </p><p></p><p> 3. İnsan yaşamının din, felsefe. sanat vs. gibi Marks'ın "insan beynindeki fantazmagoriler" dediği tüm yüksek düzeydekiler"den başka bir şey olmadıkları, ekonomik çıkarların tebdil-i kıyafet içinde sürdürülmesi için kurulmuş bir üstyapı oluşturdukları ve insan tarihinin tümüyle sınıf kavgalarının tarihi olduğu fıkri. </p><p></p><p> 4. İnsan yaşamının yüksek düzeyli görüntülerinin Marksist yorumlanış biçimiyle rekabet eden Freudcu yorumlayış ise, bu görüntüleri bilinçaltı zihnin karanlık kıpırdanışlarına indirgeyerek çocukluk ve ilk ergenlik devrelerinde doyumsuz kalan, ana( yada babaya) yönelik cinsel arzuların sonucu olarak açıklar. </p><p></p><p> 5. Görecelik (relativizm) fikri tüm mutlakları yadsıyarak, tüm kıstas ve standartları eriterek, pragmacılıkta görüldüğü gibi doğruluk fikrini ortadan kaldırmakta ve matematiği bile etkilemektedir. Bertrand Russel bu bilim dalını "neden bahsettiğimizi ya da söylediğimizin doğru olup olmadığını hiç bir zaman bilmediğimiz konu" olarak tanımlamıştır. </p><p></p><p> 6. Son olarak bir de pozitivizm fıkri vardır ki geçerli bilgilerin ancak doğal bilimlerin yöntemleriyle elde edilebileceğini ve dolayısıyla genel olarak gözlenebilir gerçeklere dayalı olmayan hiçbir bilginin gerçek olmadığını ileri sürer. Başka bir deyişle, pozitivizm yalnızca "know-how"la ilgilidir ve ne türde olursa olsun. anlam veya amaçlar hakkında nesnel (objektif) bilgi edinme olasılığını reddeder.65</p><p></p><p> </p><p> Yeri gelmişken kendini objektif, bağımsız ve yaptığı işin sonuçlarından sorumlu görmeyen pozitivist bilim adamının durumunu da kısaca vurgulamak gerekmektedir. Robert Jungk pozitivist bilim adamının tipik bir örneği olarak 20.yüzyılın önde gelen atom bilim adamlarını veriyor. Bu aynı zamanda know-how'un know-what'a üstünlüğünün de bir göstergesidir. Öncelikle Jungk şu soruyu sorar: "Neden bilim adamlarının ne yaptıklarıyla ilgileniyoruz da, onların ne olduklarıyla ilgilenmiyoruz?" Ona göre, eğer bugün atom ve hidrojen bombası gibi canavarlar bizzat bilim adamlarının eliyle yetiştirilmişse, bunun en büyük nedeni uyduruk ve doğal olmayan düalist bir ayırımdır. Başka bir ifade ile, bilimin değerden ve bilim adamının kişiliğinden ayrı olarak düşünülmesi ve her türlü değerden bağımsız olduğuna inanılmasıdır. Aslında bövle bir inancın kendisi bir değer ifade etmektedir. Jungk, Los Angeles caddelerinden birinde ünlü bir matematikçiyle olan karşılaşmasını örnek vererek pozitivist geleneğin tipik bir örneği olan bu kişiyle ilgili gözlemini şöyle anlatır:</p><p></p><p></p><p> "Yüzü tıpkı bir meleğin güzelliğini andıran bir gülümsemeye gark olmuştu. Adeta iç dünyası bir ahenkler dünyası üzerine sabitleşmişti. Gerçekte ise, daha sonra bana söylediğine göre, o an hidrojen bombasının bir diğer çeşidinin yapımı için çok gerekli olan bir matematik probleminin üzerinde düşünüyormuş. ...bu adam şimdiye kadar yapımına ve geliştirilmesine (matematik bilgisiyle) yardımcı olduğu bombaların patlamalarını hiç seyretmemişti. Davet edilmesine rağmen Hiroşima ve Nagazaki'yi hiçbir zaman ziyaret etmemişti... Ona göre nükleer silahların geliştirilmesi için yapılan araştırmalar tamamen saf matematikti ve kan, zehir ve yıkımla hiçbir ilişkisi yoktu. Bütün söylediği ise, bunların kendi işi olmadığıydı."66</p><p></p><p> </p><p> Pozitivist felsefe anlayışının günümüzdeki tüm bu yansımaları beraberinde bu felsefe geleneğinin eleştirisini de getirdi. Böylece bu felsefe anlayışının başta bilim-din ayrımı olmak üzere tüm temel tezleri ciddi şeklide eleştirildi ve eski gücünü kaybetmeye başladı. Din, sanat, felsefe. edebiyat vb. beşeri tüm alanlar yeniden keşfedilmeye başlandı. Böylece tıpkı başlangıçta olduğu gibi bilim ve din birbirinin karşıtı, birbirin reddeden ve yok etmeye çalışan iki zıt kutup olarak değil de, belki gerçekliği anlamının iki farklı ve birbirini bütünleyen yönü olarak tekrar bir araya gelerek tüm bu sorunların üstesinden gelmede işbirliği yapacaklardır. Sadece bilim ve din de değil; sanat, edebiyat ve diğer tüm insani olan, yani insana ait ve insan tarafından üretilen tüm çabalar el ele verecektir. Daha çoğulcu, daha hoşgörülü ve birbirinin sınırlarını ve sınırlılıklarını bilerek, birbirini yok etmeye çalışmadan beraber yaşamayı öğreneceklerdir. Bilim felsefesindeki bu durum, değer bağımsız bilim yerine değer bağımlı bir bilim anlayışının uç vermesine zemin hazırlamıştır. Bugün bilim derken, klasik ve neo-pozitivistlerin hu kavrama yükledikleri anlamın değişime uğradığı ve yeni bir anlam kümesinin oluştuğu görülmektedir.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229264, member: 27"] [B][COLOR=blue]V. Aydınlanma Perspektifinde Bilim-Din İlişkisi: [/COLOR] [/B] Bilim-Din söz konusu olduğunda en radikal ayrışım hiç şüphesiz aydınlanma ile başlar. Daha önce de ifade ettiğimiz Kartezyen felsefenin düalist anlayışı, daha sonra öyle bir şekilde yorumlanır ki. objektif ve maddi olmayan her şey sübjektif olarak algılanarak, bilimin dışında bırakılır. Daha doğrusu bu tür sübjektif olarak adlandırılan herşeyin objektif bilimin yönetmelerinin dışında tutulur. Aslında Descartes,in her şeyi "düşünce" ile temellendirmesi ve bunun "ben" yani insan merkezli bir metafiziğe dönüşmesi, ardında her şeyi yeniden yorumlayan ve bu yorumunda da her türlü metafizik ve manevi alanı dışlayan bir anlayış doğdu. 18. yüzyılda iyice güçlenen bu akımın tek ölçütü ve referansı insandı, yani insanın aklı ve rasyonel düşünceydi. Kabaca aydınlanma, yani bir yandan insanın aydınlanması: her şeyin nedenini kendi aklıyla temellendirmeye cesareti: diğer yandan da sebep-sonuç ilişkisi içinde bütün tabiat olaylarını aydınlatma böyle bir adlandırmayı beraberinde getiriyordu. Başka bir ifade ile. varlığı ve dünya hayatını (worId-life), politik yapıyı akıl ile temellendirme, akıl dışında bir referans aramamak en belirgin özellik olarak karşımıza çıkıyor. Tarihte ilk kez insan kendini ve kendi dışındaki alemi anlama ve anlamlandırmada tek referans ve ölçüt olarak kendisini, yani kendi aklını esas alıyor ve ona güveniyordu. Böylece akıl dışında kalan tüm geleneksel referans ve otoriteleri bir kenara bırakıyordu. Aydınlamacılar, Newton'cu mekaniğin sağladığı imkânlarla kâinatı keşfederken her tür manevî, gizil (mitik) ve kutsalı dışlamış ve aklı tek ölçü olarak almıştı. Akıl ise,bilgi için deney ve gözlemi esas alıyordu. Deney ve gözlem sonucu biriken bilgiler, tabiatın tüm sırlarını çözecek ve insanın tabiatla olan mücadelesi zaferle bitecekti. Bu aynı zamanda sefalet, açlık, hastalık, savaş. esaret kölelik vb. her tür olumsuzluğun da sonu olacaktı. İnsanlık uzun zamandır diğer bir dünyada aradığı cenneti yer yüzünde ve kendi elleriyle kuracaktı. Yeryüzü cennetinde mutlu ve müreffeh bir şekilde yaşayan insanın artık eskimiş ve köhnemiş (!) düşüncelere, metafizik fikirlere ve dinlere ihtiyacı kalmadığından bütün bunlar kendiliğinden ortadan kalkacaktı. Aydınlanma projesinin öngördüğü dünya böyle bir dünyaydı. Aslında bilime ve insan aklına olan inancı, ilerlemeci kalkınma anlayışını ve aydınlanmanın diğer tüm özelliklerini aydınlanmanın önde gelen ve popüler temsilcilerinden biri sayılan Condercet'in (1743-1794) düşüncelerinde bulmak mümkündür. Fransız filozof şöyle diyor: "(.....) Böylece artık yeryüzünde güneşin, akıllarından başka efendi tanımayan hür insanları, yalnız onları aydınlatacağı gün geleceğidir; o gün zorbalar, esirler, papazlarla, kalın kafalı, iki yüzlü yardakçıları yalnız tarihin ve tiyatronun malı olacaktır: bu alanda artık yalnız kurbanlarına veya aldattıklarına acımak, taşkınca hareketlerinin korkunçluğunu göstererek faydalı bir uyanıklık içinde bulunmak, tekrar ortaya çıkmaya yeltenirse, hurafenin, tiranlığın ilk tohumlarını tanıyıp bunlardan korunmayı bilmek için onlar üzerinde durulacaktır.49 "Oldukça büyük ümitler veren ilerlemelerden çıkacak gerçek iyiliklerin, doğrudan doğruya insan soyunun mükemmelleşmesinden başka bir sınırı olamaz. çünkü türlü eşitlik çeşitleri, bu mükemmelleşmeyi ihtiyaçlarımızı giderek daha tam bir hürriyetle birleştirdikçe bu eşitlik daha gerçek olacak, insanların saadetini doğrudan doğruya ilgilendiren her şeyi kucaklamaya daha elverişli bir hale gelecektir. Ancak bu mükemmelleşmenin yürüyüşünü, kanunlarını gözden geçirmekledir ki, ümitlerimizin genişliğini. sınırlarını bilebiliriz.50 "O zaman gittikçe daha çok daralan bir toprak parçası, pek faydalı yahut daha yüksek değerli bir sürü yiyecekler verebilecektir; daha geniş rahatlıklar, daha az bir yoğaltımla elde edilebilecektir; aynı endüstri mahsulü pek az hammaddenin karşılığı olacak, yahut daha sürekli olarak kullanılır hale gelecektir. Her toprak için birçok ihtiyaçları karşılayan mahsuller arasından, daha az emekle. daha az gerçek yoğaltım isteyen daha büyük bir kalabalığı doyuranları seçilecektir. Böylece hiçbir fedakârlığa katlanmadan yoğaltımda elde tutma, hesaplı ku1lanma vasıtaları, türlü maddeleri yeniden üretme, hazırlama, mahsullerini işleme sanatındaki ilerlemelerin yolunu tutacaktır. "Böylece aynı toprak parçası birçok fertleri beslemekle kalmayacak, ama bu fertlerden her biri daha az emekle topragı. daha verimli bir hale getirecek, ihtiyaçlarını iyice giderebilecektir.51 "Bu bilimlerdeki ilerlemelerin neticesi olan konulardaki, kamu kurumlarındaki mükemmelleşmesinin, her insanın ortak menfaatini, bütün insanların ortak menfaatiyle uzlaştırmak, birleştirmek gibi bir neticesi olmayacak mıdır? sosyal sanatın gayesi, bu gözle görünür karşıtlığı ortadan kaldırmak değil midir? Anayasası, kanunları, tabiatın, aklın görüşüyle açıktan açığa uzlaşan memleket erdemin kolayca elde edildiği, onu bir yana atmak heveslerinin binde bir, pek zayıf ölçüde görüldüğü memleket değil midir? "En sonra bir nazariye üzerine dayanarak, sağlam, faydalı sanatlardaki ilerlemeler, yahut siyaset bilimlerindeki hakikatler üzerine temellenen doğru bir kanun sisteminin ilerlemeleri, insanları insanlığa, iyiliğe, adalete hazırlamıyor mu?52 "Bilimlerdeki ilerlemeler, öğretme sanatındaki ilerlemeleri sağlar, bunlar da neticede yine bilimlerdeki ilerlemelere hız verirler; hiç arasız tazelenen bu karşılıklı tesir, insan soyu mükemmelleşmesinin en canlı, en kudretli sebeplerinden biri sayılmalıdır. Bugün, okullarımızdan çıkan bir delikanlı, Newton'un derin araştırmalarla öğrendiğinden, yahut dehasiyle bulduğundan daha fazla şey bilir; hesap aletini o zaman bilinmeyen bir kolaylıkla kullanmayı bilir. Aynı gözlem bir takım farklarla, bütün bilimler için doğrudur. Bilimlerin her biri genişledikçe, sayıları pek çok artan hakikatlerin tanıtlarını küçücük bir alana sıkıştırıp kavramayı kolaylaştıran vasıtalar da o kadar mükemmelleşir. Böylece bilimlerin y,eni ilerlemelerine rağmen, eşit dehalı insanlar, hayatlarının aynı devrinde, zamanlarındaki bilimin en yüksek noktasına erişmekle kalmayacak, her neslin aynı kafa kuvvetiyle, aynı dikkatle, aynı zaman içinde öğrenebileceği şeyler, zorunlu olarak aratacak, her bilimin asıl kısmı, yani bütün insanların erişebileceği kısmı gittikçe genişleyerek, günlük hayatta kendisini idare etmek, aklını tam bir serbestlikle kullanmak için her insana lazım olan şeyleri daha tam bir şekilde içine alacaktır.53 (....) bütün zincirlerinden sıyrılmış, ilerlemelerine düşman olanların boyunduruğundan olduğu gibi tesadüfün boyunduruğundan da kurtulmuş olan insan soyunun bir tablosu, hakikat, erdem, saadet yolunda yürüyerek, yeryüzünü bugüne bugün kirleten, sık sık da kendisinin kurbanı olduğu yanılmalardan, cinayetlerden haksızlıklardan feylesofu kurtarıp yüreğine su serpen bir manzara gösteriyor. Feylesof, bu tabloyu temaşa etmekle akıl ilerlemeleri ile hürriyetli koruma uğrundaki çabalarının mükâfatını buluyor. Artık bu ilerlemeleri insan alınyazısının sonsuz zincirine bağlamaya cesaret ediyor; bununla da erdemin gerçek karşılığını kaderciliğin, peşin yargıları ve esirliği getirerek uğursuz bir karşı kuvvetle bir daha yıkamayacağı sürekli bir iyiliğin hazzını duyuyor. Bu temaşa, onun için kendisini kovalayanların asla akıllarına gelmeyen bir sığınaktır, orada hem tabiatın değerliliği içinde, hem hakları içinde yerini almış olduğunu düşünerek, açgözlülüğün, korkunun, kıskançlığın insanı sarsıp ahlakını bozduğunu unutuyor; böylece aklının yaratabildiği, beslediği insanlık sevgisinin en saf sevinçlerle bezediği bir cennet içinde, gerçekten soydaşlariyle birlikte yaşıyor.54 Condercet ve diğer aydınlanmacıların hayal ettikleri dünya böyleydi. Bu dünyada haksızlıklar, eşitsizlikler, sömürü, kölelik, açlık. sefalet, hastalıklar, alçaklıklar, hurafeler, her türlü batıl inançlar, kısacası insanı mutsuz eden her şey yok olacaktı. Bütün bunları yapacak sihirli formül bilimde mevcuttu. Yegane ve tek değer bilim ve akıldı. Bunlardan başka bir şeye ihtiyaç duymadan tüm bu sorunların üstesinden gelinecekti. Aydınlanma ve modernitenin temel ve merkezi kavramının akıl olduğu görülmektedir. İnsanoğlu geleneklerin, mitolojilerin ve dinlerin dayattığı tüm hayat, örgütlenme ve yorumlama şekillerinden kurtularak/özgürleşerek, tüm eylemlerini aklın rehberliği ve otoritesine terketmiştir. Aydınlanmanın bu temel tezi çağdaş bir sosyolog tarafından da şöyle tanımlanmıştır: "En iddialı biçimiyle modernlik düşüncesi, insanın yaptığıyla bir olduğunun, dolayısıyla da, bilim, teknoloji ya da yönetimin daha etkili kıldığı üretim, toplumun yasayla örgütlenmesi ve çıkarların, ama aynı zamanda da, tüm kısıtlamalardan kurtulma isteğinin harekete geçirdiği kişisel yaşam arasında bir denklik ilişkisinin olması gerektiğinin olumlanmasıdır. Bilimsel bir kültürle hem düzenli. hem de özgür bireylerden oluşan toplum arasındaki bu denklik neye dayanır? Tabii ki aklın utkusuna. İnsanın eylemiyle dünyanın düzeni arasındaki bu denkliği ancak akıl kurabilir. Pek çok dinsel düşünce de bu denkliğin peşinde koşmuş ama vahiye dayalı tektanrılı dinlere özgü erekçilik tarafından felce uğratılmıştır. Bilimi ve bilimin uygulamalarını harekete geçiren akıldır; toplumsal yaşamın bireysel ya da ortak gereksinimlere uyarlanmasını sağlayan da, keyfiliğin ve şiddetin yerine hukuk devleti ve piyasa düzenini koyan. akıldır. İnsanlık, aklın yasalarına uygun olarak hareket etmekle hem bolluğa, hem özgürlüğe, hem de eşitliğe doğru ilerler."55 Görüldüğü gibi, Condercet, Comte ve diğer bir çok modern düşünürün savunduğu aydınlanma ve modernite projeleri birbirine benzemektedir. Aklı esas alan, ilerlemeci ve sonuçta insanlığa yeryüzünde bir cenneti vaad eden bu projenin vaadleri hâlâ gerçekleşmeyi bekliyor. Ancak bu ütopya hiç bir zaman tam gerçekleşmedi. Daha doğrusu sadece dünya nüfusunun %20'i kadarını oluşturan kuzey ülkeleri için gerçekleşti. Geri kalan %80 için durum aynen belki daha vahim olarak devam ediyor. Başka bir ifade i(e, dünyanın kaynaklarının %80'ini, dünya nüfusunun %20'sinin oluşturan bir azınlık hoyratça tüketiyor. Bu düzenin devamı için ise "diğerleri" olarak tanımladığı medeniyet, ülke, azınlık ve topluluklar arasında çatışma ve sürtüşmeleri teşvikte görüyor. Bunun en iyi göstergesi, bütün ilerlemelere rağmen (eğer gerçekten bir ilerleme varsa) savaşların son bulmaması ve hâlâ en kârlı sektörün silah sanayii sektörü olması gösteriyor.56 Aydınlanma projesinin başarısızlığının veya eksikliklerinin en iyi göstergesi ise 21. yüzyıla girmeye hazırlanan insanlığın içinde bulunduğu durumdur. İnsanlığın bilim, teknoloji ve daha çok maddi güç ile bütün sorunların üstesinden geleceği; böylece her tür hastalığın tedavi edileceği, fukaralık ve yoksulluğun ortadan kalkacağı, doğal felaketlerin önleneceği, insanların daha mutlu ve müreffeh olacaklarına inanılıyordu. Ancak dünyadaki tahıl üretiminin iki katına çıkmasına rağmen, yine de açlığın ve açlıktan ölümlerin önü alınamamıştır. FAO (Dünya Gıda Teşkilatı) `nun 1990 tarihli raporları tahıl üretimindeki artışın nüfus artışından yüzde elli daha fazla olduğunu ortaya koyuyor. Buna rağmen bu tahılın adaletsiz dağıtımı yer kürede yaşayan nüfusun beşte birinin sürekli olarak gereğinden az beslenmesine yol açıyor. 1990 verilerine göre, 5 milyar insandan 1 milyarı bu durumda, sürekli açlık çekiyor. Yılda 24 milyon bebek normalin altında bir ağırlıkta doğarken, 5 yaşının altında 204 milyon çocuk ağır yetersiz beslenme belirtileri gösteriyor. Her yıl çoğu çocuk 13 milyon kişi açlıktan ölüyor. Bu, günde açlıktan 35 bin insanın ölmesi demek.57 Bütün bu ve benzeri sorunlardan dolayı insanlık yeni bir yüzyıla büyük umutlar yerine büyük endişeler ve sorunlarla girmektedir. dünyanın birçok köşesinde hâlâ savaşlar sürmekte, başta çocuk ve kadınlar olmak üzere insanlar ölmekte ve öldürülmektedir. Bunlara ek olarak yetersiz beslenme ve açlıktan ölenlerin sayısı da azımsanacak gibi değil. Ve bütün bunlara ek olarak. sadece doğayı değil, tüm insanlığın geleceğini tehdit eden çevre sorunları karşımıza çıkmaktadır. Yok olan ormanlar, çölleşen dünya, nesli tükenen hayvanlar, delinen ozon tabakası ve buna bağlı olarak kanser türlerinin ve bu hastalığa yakalananların sayısındaki artış... Ve daha bir çok sorunla yeni bir yüzyılın eşiğindeyiz. Durumun daha iyi bir değerlendirmesini yapabilmek için, öncelikle içinde yaşadığımız ve çok dramatik olaylara şahit olan 20. yüzyıla bakmak ve ibret almak durumundayız. Çöken imparatorluklara, tekrar tekrar değişen rejimlere, işgallere, ihtilallere. milyonların öldürülmesine, dağılan ailelere ve göçlere ve daha bunlar gibi nice felaketlere ;ahit oldu bu yüzyıl. Savaştan olumsuz olarak etkilenen, yuvalarını, yurtlarını, özgürlüklerini ve her şeylerini yitiren insanların sayısı ise milyonlarla ifade ediliyor... Konuyla ilgili olarak yeni yayınlanan bir kitap 20. Yüzyılda yaşanan dehşeti bütün boyutlarıyla gösteriyor. Carter döneminin Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski Kontrolderı Çıkmış Dünya adlı son kitabında mega ölümler yüzyılı olarak adlandırdığı 20. Yüzyıldaki ölümlerin bilançosunu çıkarıyor. Buna göre son beş yılına girdiğimiz yüzyılda ölen insan sayısı, insanlık tarihinde Şimdiye kadar yaşanan bütün savaşlar, toplumsal karışıklıklar ve dini katliamlarda ölenlerin toplamından yüksek: Tam 175 milyon söndürülmüş hayat. Brzezinski kitabında 20. Yüzyıl insanının çok çarpıcı bir paradoksuna da değiniyor. Bilim ve özellikle de tıp alanında yaşanan gelişmelerin bir yandan insan ömrünü uzatmaya çalıştığına tanık oluyoruz. Diğer yandan bilimsel gelişmelerin ahlaki seviyeye yansımamış olması nedeniyle politika, bu yüzyılın en büyük düş kırıklığı olarak çıkıyor karşımıza. Tüm beklentilerin aksine Yirminci Yüzyıl insanoğlunun gördüğü en kanlı ve nefret dolu yüzyılı oluyor. Katliam eylemi sistemleşiyor ve iğrenç bir politika olarak dünya sahnesindeki yerini alıyor. Çünkü tarih en büyük siyasi mücadelelere bu yüzyıl içinde tanık oluyor ve çağımızın en büyük iki zulmünü ortaya çıkarıyor: Bu zulümlerden birincisi iki adet uzun, kanlı ve son derece yıkıcı geçmiş dünya savaşı ve bunlarla bağlantılı olan ve ölü sayılarının on binlerle ifade edildiği 30 civarında yerel ve iç savaş. İkincisi ise, zorlayıcı ve dayatmacı ütopyalar diye tanımlayabileceğimiz diktatörlük girişimleri. İşte bu dayatmacılığın ve totaliter yönetimlerin söz verdikleri cennet uğruna işledikleri cinayetler: [COLOR=blue]Hitler'in cinayetleri: Toplam 17 milyon ölü. [/COLOR] [COLOR=blue]Stalin'in cinayetleri: Toplam 25 milyon ölü.[/COLOR] [COLOR=blue]Mao'nun cinayetleri: Toplam 29 milyon ölü. (Bu rakamlar tahmini olup kesin rakamların bunların üzerinde olduğu ileri sürülmektedir.) [/COLOR] [COLOR=blue]Ayrıca milliyetçilik ve ideoloji adına ölenlerin 33 milyonu, I8-30 yaş arasındaki genç insanlar. Birinci Dünya Savaşında R.5 milyon, II. Dünya Savaşında ise yaklaşık 19 milyon genç asker hayatını kaybetti.[/COLOR] [COLOR=blue]· Kasıtlı soykırımların dışında kalan ve savaşın normal akışı içinde ölen sivil sayısı ise I Birinci Dünya Savaşında 13 milyon; İkinci Dünya Savaşında da 20 milyon civarında çocuk, kadın ve yaşlı...[/COLOR] [COLOR=blue]· İkinci Dünya Savaşından önceki Çin-Japon savaşında 20 milyon sivil öldü. [/COLOR] [COLOR=blue]· Diğer çatışmalarda da 6 milyon insan daha öldü. Bu savaşlar arasında Meksika savaşları, İspanya iç savaşı, Hindistan-Pakistan savaşı, Kore savaşı, Vietnam savaşı, İran-Irak savaşı sayılabilir.58[/COLOR] Hala sürmekte olan savaş ve çatışmalar. örneğin bir Bosna-Hersek, Ruanda, Çeçenistan, Keşmir vb. dramlar yeni bir yüzyıla girerken insanlık iEin bir yüzkarası olmaya devam ediyor. Almanya'da bir grup bilim adamının yaptığı bir araştırma şu anda dünyanın 41 yerinde savaşların devam ettiğini ortaya koymuştur. Hamburg Üniversitesi Savaş Sebeplerini Araştırma Grubu Başkanı Prof. Dr. Klaus Jürgen Gantzel, I1. Dünya Savaşından sonra meydana gelen savaş sayısının 187'ye ulaştığını belirterek, 1994 yılı içinde dünyanın 41 ülkesinde savaş yaşandığını söylemiş ve bu savaşlarda 6.5 milyondan fazla insanın öldüğünü ifade etmiştir. Bunlara bir de günümüzün en büyük sorunlarından birisi olan çevre sorunlarını da eklemek gerekmektedir. Zira çevre sorunları ne aydınlanmacı düşünürlerin ve ne de bilim adamların önceden tahmin edemedikleri boyutlara ulaşmış ve bu gün global bir durum arz etmektedir. Kasım 1992'de içlerinde Nobel Ödülü kazanmış 100 bilim adamının bulunduğu 1500 bilim adamı düzenledikleri bir konferansta, eğer böyle gider ve hiçbir ciddi tedbir alınmazsa yakın bir gelecekte biyosferin onarılamaz şekilde tahrip olacağını bütün dünyaya ilan etmişlerdir.59 Zira dünyamızın içinde bulunduğu durumu gösteren aşağıdaki veriler bizi bekleyen felaketin büyüklüğünü göstermek için yeterlidir. [B]Son 25 yılda Afrika'nın tahıl üretimi %28 azaldı. [/B] 1900 yılından bu yana Etiyopya'daki ormanların %90'ı tükenmiş. Bunun sonucu olarak, her yıl 1 milyar ton toprak kayıp gidiyor. Ülkemizde ise her yıl 500 milyon ton verimli toprak erozyon ve diğer nedenlerle yok olmaktadır. . Her yıl atılabilir çocuk bezi için 1 milyon ağaç kesilmektedir. Akdeniz'e yılda 650 bin ton petrol türevleri,120 bin ton mineral yağ, 60 bin ton deterjan, 100 bin ton civa, 38 bin ton kurşun, 21 ton çinko. 320 bin ton fosfor ve 800 bin ton azot akıtılmakta ve bunların sonucu olarak Akdeniz yavaş yavaş ölmektedir. Körfez savaşı sonrası Basra Körfezi,ne dökülen 8-10 milyon varil petrolün körfezdeki canlılar üzerindeki etkilerinin giderilmesi 180 yıl sürecektir. Dünyadaki akarsuların %10'u kirli ve okyanuslara her yıl 6,.5 milyon ton çöp dökülüyor. 25-30 yıl önce Marmara Denizinde 125 tür balık avlanırken. bugün bu sayının 10'lara kadar düştüğü görülmektedir. 10 yıl önce Afrika'da 1.5 milyon fil yaşamaktaydı. Ancak fildişi ticareti yapanların, fildişi elde etmek amacıyla bu filleri vahşice avlamaya başlamasıyla ve bugün sadece geriye 750 bin fil kalmıştır. Son yüzyılda yaklaşık 30 bin bitki türünün hemen hemen hepsi yok olmuştur. 2000 yılına kadar dünya üzerinde yaşayan türlerin %1520'sinin ölüp kaybolacağı tahmin edilmektedir. Yine gezegenimizdeki hayvan ve bitki türlerinden günde 3 canlı türünün nesli tükenmektedir. On yıl sonrası için yapılan tahminler, saatte 3 canlı türün tükeneceğini göstermekte ve 2000 yılına vardığımızda, dünyadaki türlerin %20'sinin tamamen yok olacağı ileri sürülmektedir. Saatte 3000 dönüm. dakikada ise 50 dönüm orman çeşitli şekillerde yok edilmektedir. Tropikal ormanların % 80'inin 2000 yılında ortadan kalkmış olacaktır. Bu ormanlarla beraber 750 çeşit ağaç, 1500 çeşit çiçekli bitki, 125 tür memeli hayvan, 400 çeşit kuş, 100 çeşit sürüngen, 60 çeşit su hayvanı ,150 çeşit kelebek ve sayısız böcek türünün de ortadan kalkmış olacaktır. Dahası böylesine tahrip edilen tropikal ormanlardaki 1400 çeşit bitki kanser için gerekli ilaç hammaddesinin %70'ini sağlamaktadır.60 Bu liste uzatılabilir. Ancak amacımız için bu kadarı yeterlidir. Postmodern durum olarak adlandırılan günümüzde insanın manevi ve kutsal değerleri yeniden keşfınden bahsediliyorsa, bunun nedenlerinin çok iyi irdelenmesi gerekmektedir. Bilim ve teknolojideki bütün gelişmelere rağmen, iletişim teknolojisinin dünyayı küçük bir köy haline getirmesi bu sorunların çözümünde yetersiz kalmıştır. Dahası bu sorunların temelinde hakim bilim ve teknoloji anlayışının temel belirleyicisi olan materyalist dünya görüşlerinin olduğu bir çok düşünür tarafından ileri sürülmektedir. Çağımızın en önde düşünürlerinden sayılan Martin Hidegger hayatının son yirmi yılını modern teknolojiyi ve ardındaki ideolojiyi anlamaya adamıştır. Bu teknolojinin ardındaki belirleyici gücü ve hayatımızı nasıl kuşattığını gördükten sonra ise: "Bizi ancak Allah kurtarabilir"61 demekten kendini alamamıştır. Burada klasik pozitivizmin en büyük ve popüler temsilcisi Auguste Comte'un (179818.57) ileri sürdüğü temel teze de değinmek gerekir. Zira din-bilim ayrımının bilimin mutlak galibiyetiyle biteceğini ileri sürenlerin başında Comte gelmektedir. Bu felsefenin en belirgin ve bütün farklı ekollerince hemen hemen paylaşılan temel tezi: Bilimin olgulara, sadece olgulara dayanmasıdır. Bizim dışımızda, deney ve gözlem konusu olabilen olgular dışında kalan, şeylerin bilinmesi mümkün değildir, gerekli de değildir. Gözümüzün önünde olup biten olayları açıklamak için bilinmeyen, gizemci (occult) nitelemelere ve açıklamalara ihtiyaç yoktur. Daha doğrusu bu tür iddialar reddedilmelidir. Olgular sadece diğer olgularla açıklanmalıdır. Olguların dışında onları etkileyen veya yönlendiren herhangi bir neden de yoktur. Bütün bunlar ve bunlarla ilgili iddialar bilim dışıdır. Bundan dolayı pozitivist felsefe her tür metafiziği ve metafizikle ilgili bilgiyi reddetmiştir. Bu sonuç ona göre insanlık tarihinin ilerlemeci ilerleyişinin doğal bir sonucudur. Zira Comte'a göre insanlık tarihi sürekli bir ilerleme şeklinde cereyan etmiştir. Aslında tarihin bu ilerlemeci yorumu bütün aydınlanmacı filozofların ortak bir iddiasıdır. İşte. Comte'a göre bu anlayışın zorunlu bir soncu olarak insanlık üç önemli dönemden geçmiştir. Buna Comte'un ünlü üç hal kanunu denilmektedir: Birinci hal teolojik dönemdir. Bu dönemin temel niteliği insanın tabiattaki olayları anlamak ve açıklamak için teolojik bir neden araması ve bütün bu olup bitenleri bir yaratıcı kavramıyla açıklamaya çalışmasıdır. Bu anlayışa göre bütün bu olup bitenlerin arkasında bizim görmediğimiz bir yaratıcı bulunmaktadır. İkinci dönemde ise insan bir yaratıcıya izafe ile açıkladığı bu olayları bazı metafizik kavramlaştırmalarla açıklamaya çalıştığından bu döneme metafızik dönem denilmektedir. Üçüncü dönem olayların deney ve gözlemle çözümlendiği pozitif dönemdir. Bu yeni dönemin zorunlu bir sonucu olanak bilim, bundan önceki teolojik ve metafizik tüm tartışmaları bir kenara bırakacak, onları yadsıyacak ve olayları açıklamak için sadece ve sadece deney ve gözlemle yetinecektir.62 Gerçekten de 19. yüzyıldan miras kalan hu felsefe anlayışı bütün batı düşüncesini ve zihinse1 yapısını etkilemiş; bilimi değerlerden ayırdığı gibi, bütün metafizik değerlere de savaş açarak onları bilimin dünyasından çıkarmıştır. Schumacher bu gerçeği vurgularken "Mantığımız, l9.yüzyıldan miras kalmış bir dizi hayal ürünü ve yaşamı zedeleyici, olağanüstü fikirlere bağlanan kör ve mantıksız bir imanın sis perdesi ardında kalmıştır. Bundan daha doğru bir imana dönmek mantığımızın en önde gelen görevi olmalıdır."63 Ayrıca ona göre "l9.yüzyılın önde gelen fikirleri, metafiziği ortadan kaldırdıklarını iddia ededursunlar, kendileri kötü, zalim ve yaşamı yıkıcı türden bir metafizik oluşturmaktadırlar."64 Yine ona göre "Hepside 19. yüzyıldan kök almalarına karşın. görebildiğini kadarıyla bugünün "egitilmiş" kişilerinin zihinlerine hala egemen durumda" olan bu fikirler şunlardır: 1. Evrim fikri: Bir tür doğal ve otomatik süreç içinde, alt düzeyde biçimlerden sürekli olarak daha üst düzeyde biçimlerin geliştiği Son yüzyıl bu fikrin gerçeğin tüm yanlarına istisnasız uygulandığına tanık olmuştur. 2. Rekabet ve doğal seçim fikri: Çevreye en iyi uyanın hayatta işleyişini açıklamayı amaçlar. 3. İnsan yaşamının din, felsefe. sanat vs. gibi Marks'ın "insan beynindeki fantazmagoriler" dediği tüm yüksek düzeydekiler"den başka bir şey olmadıkları, ekonomik çıkarların tebdil-i kıyafet içinde sürdürülmesi için kurulmuş bir üstyapı oluşturdukları ve insan tarihinin tümüyle sınıf kavgalarının tarihi olduğu fıkri. 4. İnsan yaşamının yüksek düzeyli görüntülerinin Marksist yorumlanış biçimiyle rekabet eden Freudcu yorumlayış ise, bu görüntüleri bilinçaltı zihnin karanlık kıpırdanışlarına indirgeyerek çocukluk ve ilk ergenlik devrelerinde doyumsuz kalan, ana( yada babaya) yönelik cinsel arzuların sonucu olarak açıklar. 5. Görecelik (relativizm) fikri tüm mutlakları yadsıyarak, tüm kıstas ve standartları eriterek, pragmacılıkta görüldüğü gibi doğruluk fikrini ortadan kaldırmakta ve matematiği bile etkilemektedir. Bertrand Russel bu bilim dalını "neden bahsettiğimizi ya da söylediğimizin doğru olup olmadığını hiç bir zaman bilmediğimiz konu" olarak tanımlamıştır. 6. Son olarak bir de pozitivizm fıkri vardır ki geçerli bilgilerin ancak doğal bilimlerin yöntemleriyle elde edilebileceğini ve dolayısıyla genel olarak gözlenebilir gerçeklere dayalı olmayan hiçbir bilginin gerçek olmadığını ileri sürer. Başka bir deyişle, pozitivizm yalnızca "know-how"la ilgilidir ve ne türde olursa olsun. anlam veya amaçlar hakkında nesnel (objektif) bilgi edinme olasılığını reddeder.65 Yeri gelmişken kendini objektif, bağımsız ve yaptığı işin sonuçlarından sorumlu görmeyen pozitivist bilim adamının durumunu da kısaca vurgulamak gerekmektedir. Robert Jungk pozitivist bilim adamının tipik bir örneği olarak 20.yüzyılın önde gelen atom bilim adamlarını veriyor. Bu aynı zamanda know-how'un know-what'a üstünlüğünün de bir göstergesidir. Öncelikle Jungk şu soruyu sorar: "Neden bilim adamlarının ne yaptıklarıyla ilgileniyoruz da, onların ne olduklarıyla ilgilenmiyoruz?" Ona göre, eğer bugün atom ve hidrojen bombası gibi canavarlar bizzat bilim adamlarının eliyle yetiştirilmişse, bunun en büyük nedeni uyduruk ve doğal olmayan düalist bir ayırımdır. Başka bir ifade ile, bilimin değerden ve bilim adamının kişiliğinden ayrı olarak düşünülmesi ve her türlü değerden bağımsız olduğuna inanılmasıdır. Aslında bövle bir inancın kendisi bir değer ifade etmektedir. Jungk, Los Angeles caddelerinden birinde ünlü bir matematikçiyle olan karşılaşmasını örnek vererek pozitivist geleneğin tipik bir örneği olan bu kişiyle ilgili gözlemini şöyle anlatır: "Yüzü tıpkı bir meleğin güzelliğini andıran bir gülümsemeye gark olmuştu. Adeta iç dünyası bir ahenkler dünyası üzerine sabitleşmişti. Gerçekte ise, daha sonra bana söylediğine göre, o an hidrojen bombasının bir diğer çeşidinin yapımı için çok gerekli olan bir matematik probleminin üzerinde düşünüyormuş. ...bu adam şimdiye kadar yapımına ve geliştirilmesine (matematik bilgisiyle) yardımcı olduğu bombaların patlamalarını hiç seyretmemişti. Davet edilmesine rağmen Hiroşima ve Nagazaki'yi hiçbir zaman ziyaret etmemişti... Ona göre nükleer silahların geliştirilmesi için yapılan araştırmalar tamamen saf matematikti ve kan, zehir ve yıkımla hiçbir ilişkisi yoktu. Bütün söylediği ise, bunların kendi işi olmadığıydı."66 Pozitivist felsefe anlayışının günümüzdeki tüm bu yansımaları beraberinde bu felsefe geleneğinin eleştirisini de getirdi. Böylece bu felsefe anlayışının başta bilim-din ayrımı olmak üzere tüm temel tezleri ciddi şeklide eleştirildi ve eski gücünü kaybetmeye başladı. Din, sanat, felsefe. edebiyat vb. beşeri tüm alanlar yeniden keşfedilmeye başlandı. Böylece tıpkı başlangıçta olduğu gibi bilim ve din birbirinin karşıtı, birbirin reddeden ve yok etmeye çalışan iki zıt kutup olarak değil de, belki gerçekliği anlamının iki farklı ve birbirini bütünleyen yönü olarak tekrar bir araya gelerek tüm bu sorunların üstesinden gelmede işbirliği yapacaklardır. Sadece bilim ve din de değil; sanat, edebiyat ve diğer tüm insani olan, yani insana ait ve insan tarafından üretilen tüm çabalar el ele verecektir. Daha çoğulcu, daha hoşgörülü ve birbirinin sınırlarını ve sınırlılıklarını bilerek, birbirini yok etmeye çalışmadan beraber yaşamayı öğreneceklerdir. Bilim felsefesindeki bu durum, değer bağımsız bilim yerine değer bağımlı bir bilim anlayışının uç vermesine zemin hazırlamıştır. Bugün bilim derken, klasik ve neo-pozitivistlerin hu kavrama yükledikleri anlamın değişime uğradığı ve yeni bir anlam kümesinin oluştuğu görülmektedir. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Postmodern Bağlamda Bilim - Din İlişkisi
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst