Hadis kaynaklarında, Resûlullah ve arkadaşları oturmakta iken Hz. Cebrâil’in sahabeden bir insan suretinde gelerek sahabenin önüne geçip Resûlü Ekrem’e “iman, islam, ihsan ve kıyametin alâmetleri” hakkında soru yönelttiği geçmektedir.[13] Resûlüllah sorulan her sorunun cevabını küçük ayrıntılarla verecektir. İslam, iman ve kıyamet gibi insanın ve dünya hayatının en temel konularına dair sorular sorulması anlaşılır bir durumdur. Bu kritik konulara karşılık ‘ihsân’ kavramının bu önemli konular arasında yer alması insanın dikkatini çekmektedir. Resûlü Ekrem bu soruyu ise, “İhsan, sanki Allah’ı görüyormuşsun gibi O’na kulluk etmendir” diye cevaplayacaktır.
Perdeli bir diyarda yaratılan insan bir yandan aklının yardımıyla sebep-sonuç ilişkilerini sorgulayarak gaybî pencerelerin önüne gelirken, diğer taraftan ikramlarla kuşatılan nefsinde, ikramlar neticesinde uyanan duygularının tahrikiyle git gide şiddetlenen bir merak duygusuyla Yaratıcısını aramakta ve tanımak istemektedir. Bu süreç Yaratıcısını bin bir ismiyle tanıdığı bir döneme ulaşmakta, bu tanıma Yaratıcısına dair kalbinde derin sevgi ve haşyet duygularını uyandırmaktadır. İnsan, fıtratının ve merak duygusunun sâikiyle, vicdanın coşkusal şehadetiyle, benliğinin yardımıyla Yaratıcısının sıfatlarına ve şuûnatına[14] dair yaptığı içsel kıyaslar neticesinde Rabbini sanki görürcesine muhatap olabilmektedir. İhsan, kelime anlamı olarak beklentisiz vermek anlamına geldiğine ve ihsanın karşılığı ancak ihsan olabileceğine göre, böylesi bir muhatabiyet neticesinde insan, Rabbisinin kendisine ihsanlarına karşılık sahip olduğu yegane şeyi, kendi varlığını sunarak, ihsan ederek karşılık vermeyi ister bir hale geçmektedir. Ubuduyetin ruhu bu ihsan hâlidir, insanın Rabbine en yakın olduğu, iman ve islam arasından fışkıran, duygusal yoğunluklu bir mertebedir.
İhsan ile örtüşen, başka bir ifade ile ihsan halinin potansiyel şekli olan rahmet, vermenin olduğu, almanın veya alma beklentisinin olmadığı bir durumda açığa çıkmaktadır. Merhametli bir varlık verir, ikram eder, yardımcı olur, yüceltir fakat tüm bu eylemlerini beklentisizce gerçekleştirir. Oysa Allah ikram ve ihsanına karşılık bir ibadet ve dua beklemektedir. Bu durum bir çelişki oluşturmayacak mıdır?
Kur’an’a dikkatlice muhatap olunca, Allah’ın bir mafya babası gibi prensipler koyarak, uymayanları acımasız bir tarz ile cezalandırmaya hazır bir diktatör olmadığı, aksine prensipleri insanın tüm yönleriyle inkişâf ederek gelişebilmesi için koyduğu, prensiplere uymayanları ise özür diledikleri sürece affetmeye hazır olduğu görülmektedir.[15] Özür dilemek, ihsan eden, yardımcı olanın ihsanındaki ve yardımındaki yüceliği tasdik anlamına geldiği, geriye dönüşün bir habercisi olduğu için oldukça önemlidir. İkramlara mazhar olan şahsın iç âleminde, ikram edenin niyetindeki güzelliği bir tasdik veya geriye doğru dönmeye bir niyet olmayınca, insanın insaniyetinin gereği olan yüceliği yakalaması imkansızdır, tehdidi ve tahkiri bu nedenlerle hak etmiş olur.
Yaratıcıda aşkın olarak kendini gösteren rahmet sıfatı, diğer tüm sıfatlarının merkezinde ve nihayetinde kendini göstermektedir. Kainatın aşkın Yaratıcısının tüm eylemlerinin arkasında rahmeti vardır. Rahmet sahibi olmasa neden yaratarak vücût versin, neden ikram, ihsan ve mağfiret etsin? Rahmeti olmasaydı veri miydi bu hayatı, hayatın içerisindeki bin bir nimeti, bu mahşerî masnûatı süsleyerek yaratır mıydı? Bunca hatalarına isyanlarına rağmen, nefes aldırır mıydı bu kadar gafil, nankör ve isyankâr kullarına? Bu kainatın ve insanın Yaratıcısı rahmetiyle aşkındır, merhametiyle kendi prensiplerini dahi aşabilmekte, hataları görmezden gelmekte, affetmek için bahane aramaktadır. Kur’an’daki “siz hataların büyüklerinden kaçınınca, biz de küçüklerini görmezden gelir, örteriz” anlamındaki onlarca ayet bu gerçeğin sözlü tasdîkleridir
Perdeli bir diyarda yaratılan insan bir yandan aklının yardımıyla sebep-sonuç ilişkilerini sorgulayarak gaybî pencerelerin önüne gelirken, diğer taraftan ikramlarla kuşatılan nefsinde, ikramlar neticesinde uyanan duygularının tahrikiyle git gide şiddetlenen bir merak duygusuyla Yaratıcısını aramakta ve tanımak istemektedir. Bu süreç Yaratıcısını bin bir ismiyle tanıdığı bir döneme ulaşmakta, bu tanıma Yaratıcısına dair kalbinde derin sevgi ve haşyet duygularını uyandırmaktadır. İnsan, fıtratının ve merak duygusunun sâikiyle, vicdanın coşkusal şehadetiyle, benliğinin yardımıyla Yaratıcısının sıfatlarına ve şuûnatına[14] dair yaptığı içsel kıyaslar neticesinde Rabbini sanki görürcesine muhatap olabilmektedir. İhsan, kelime anlamı olarak beklentisiz vermek anlamına geldiğine ve ihsanın karşılığı ancak ihsan olabileceğine göre, böylesi bir muhatabiyet neticesinde insan, Rabbisinin kendisine ihsanlarına karşılık sahip olduğu yegane şeyi, kendi varlığını sunarak, ihsan ederek karşılık vermeyi ister bir hale geçmektedir. Ubuduyetin ruhu bu ihsan hâlidir, insanın Rabbine en yakın olduğu, iman ve islam arasından fışkıran, duygusal yoğunluklu bir mertebedir.
İhsan ile örtüşen, başka bir ifade ile ihsan halinin potansiyel şekli olan rahmet, vermenin olduğu, almanın veya alma beklentisinin olmadığı bir durumda açığa çıkmaktadır. Merhametli bir varlık verir, ikram eder, yardımcı olur, yüceltir fakat tüm bu eylemlerini beklentisizce gerçekleştirir. Oysa Allah ikram ve ihsanına karşılık bir ibadet ve dua beklemektedir. Bu durum bir çelişki oluşturmayacak mıdır?
Kur’an’a dikkatlice muhatap olunca, Allah’ın bir mafya babası gibi prensipler koyarak, uymayanları acımasız bir tarz ile cezalandırmaya hazır bir diktatör olmadığı, aksine prensipleri insanın tüm yönleriyle inkişâf ederek gelişebilmesi için koyduğu, prensiplere uymayanları ise özür diledikleri sürece affetmeye hazır olduğu görülmektedir.[15] Özür dilemek, ihsan eden, yardımcı olanın ihsanındaki ve yardımındaki yüceliği tasdik anlamına geldiği, geriye dönüşün bir habercisi olduğu için oldukça önemlidir. İkramlara mazhar olan şahsın iç âleminde, ikram edenin niyetindeki güzelliği bir tasdik veya geriye doğru dönmeye bir niyet olmayınca, insanın insaniyetinin gereği olan yüceliği yakalaması imkansızdır, tehdidi ve tahkiri bu nedenlerle hak etmiş olur.
Yaratıcıda aşkın olarak kendini gösteren rahmet sıfatı, diğer tüm sıfatlarının merkezinde ve nihayetinde kendini göstermektedir. Kainatın aşkın Yaratıcısının tüm eylemlerinin arkasında rahmeti vardır. Rahmet sahibi olmasa neden yaratarak vücût versin, neden ikram, ihsan ve mağfiret etsin? Rahmeti olmasaydı veri miydi bu hayatı, hayatın içerisindeki bin bir nimeti, bu mahşerî masnûatı süsleyerek yaratır mıydı? Bunca hatalarına isyanlarına rağmen, nefes aldırır mıydı bu kadar gafil, nankör ve isyankâr kullarına? Bu kainatın ve insanın Yaratıcısı rahmetiyle aşkındır, merhametiyle kendi prensiplerini dahi aşabilmekte, hataları görmezden gelmekte, affetmek için bahane aramaktadır. Kur’an’daki “siz hataların büyüklerinden kaçınınca, biz de küçüklerini görmezden gelir, örteriz” anlamındaki onlarca ayet bu gerçeğin sözlü tasdîkleridir