Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Risale-i Nur'da Şeriat-ı Fıtriye Üzerine
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 156353" data-attributes="member: 27"><p style="text-align: center"></p> <p style="text-align: center"></p> <p style="text-align: center"></p> <p style="text-align: center"></p> <p style="text-align: center">Ecmain olsun. Abilerimiz yazıyor allah razı olsun, bizlerde paylaşıyoruz inşallah. </p> <p style="text-align: center"></p> <p style="text-align: center"></p><p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Demek, o kudret ve irâdenin küllî ve umûmi bir mecmua-i kavânini, bir defter-i ekberi vardır ki, herbir şeyin husûsi vücudları ve mahsus sûretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte, şu defterin vücudu, <strong> İmam-ı Mübîn</strong> gibi, kader ve cüz'-i ihtiyârî mesâilinde ispat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalâlet ve felsefenin ahmaklığma bak ki, kudret-i Fâtıranm o Levh-i Mahfûzunu ve hikmet ve irâde-i Rabbaniyenin o basîrâne kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misâlini hissetmişler, hâşâ 'tabiat' namiyle tesmiye etmişler, körletmişler."</span>15</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: DarkRed">Buradan şöyle bir sonuç da çıkarılabilir. Asırlar boyu insanoğlunun bilgi birikimi, kütüphaneleri, bilgisayar disketlerini dolduran ilim okyanusu, aslında <strong>Levh-i Mahfûz isimli kitaptan</strong> bir damla.</span> <span style="color: DarkRed">İlim adına ortaya konan ve konmuş olan bütün faaliyetler, <strong>bu kitaptan</strong> okunabilmiş bir harfin bizim anlayabileceğimiz dille ifâdesinden başka birşey değil. </span>O büyük kitabın Yazarı, büyük bir şefkat ve yardım göstergesi olarak, müşfik bir öğretmenin talebelerinin seviyesine inerek onlara birşeyler vermek istemesine benzer tarzda, o kitabın anlayacağımız bir lisanla hazırlanmış özetini, Kur'ân-ı Kerîm şeklinde bize göndermiş. <span style="color: DarkRed">Ama bu hitaba muhatab olamayanlar, okyanustan bir damla içindeyken kendilerini okyanusta zannedebilirler, hatta o bir damla içinde rahatlıkla boğulabilirler.</span> Levh-i Mahfuz'dan bir damla olan bütün ilimler bu yüzden bazıları için kuşatılması, bir sonuç çıkarılması ve bütünüyle anlaşılması zor hale geliyor. Belki bu yüzden, kâinatta cereyan eden kânunlar manzumesini, bu kânunlarla muhteşem bir ahenk içinde icra edilen büyük senfoniyi "tabiat" gibi anlaşılmaz ifadelere sığdırmaya çalışıyorlar.</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"><strong><u>"Soru:</u> Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?</strong></span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><u><strong><span style="color: Blue">"Cevap:</span></strong></u> <span style="color: Blue">Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi' ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet ancak kudrettir. Yahut nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef'al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve intizam altma alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır; veya devletin işlerini tanzim eden, nizamların düstûrların, kânunların mecmuasıdır. </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue"><strong>Kezâlik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudur eden ef'al arasında bir nizam ve bir intizamı îka' eden İlâhi bir şeriat-ı fitriyyedir.</strong> Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibarî emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta câri olan Adetullah'tan ibarettir. Amma, tabiatın bir mevcud-u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, <strong>'Aralarındaki o nizamı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi birşey mevcuttur' </strong>diye vahşice ettiği vehme benzer. <strong>Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşî olan bir adam,</strong> sathî ve tebai bir nazarla devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u hâricî olduğuna ihtimal verebilir.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Hülâsa: Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir."</span>16</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple">"Evet, Halik-ı Rahîm <u><strong>bir kuşun tüylü libasını</strong></u> hangi kânunla değiştiriyor, tazelendiriyor, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"></span><span style="color: Purple">O Sâni-i Hakîm aynı kânunla, her sene <u><strong>küre-i arzın libasını</strong> </u>tecdid eder.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"> Hem o aynı kânunla her asırda <strong><u>dünyanın şeklini</u> </strong>tebdil eder. </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"></span><span style="color: Purple">Hem aynı kânunla, kıyamet vaktinde <u><strong>kainatın suretini</strong></u> tağyir edip değiştirir.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Hem hangi kânunla <u><strong>zerreyi</strong></u> mevlevî gibi tahrik ederse, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">aynı kânunla <u><strong>küre-i arz'ı</strong></u> meczup ve semaa kalkan mevlevî gibi döndürüyor. </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">Ve o kânun ile <u><strong>âlemleri</strong></u> böyle çeviriyor... </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">ve <u><strong>manzûme-i şemsiyeyi</strong></u> gezdiriyor.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple">"Hem hangi kânunla <u><strong>senin bedenindeki hüceyratın zerrelerini</strong></u> tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"></span><span style="color: Purple">aynı kânunla <u><strong>senin bağını</strong></u> her sene tecdit eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"></span><span style="color: Purple">Aynı kânunla, <u><strong>zemin yüzünü</strong></u> her bahar mevsiminde tecdit eder, taze bir peçe üstüne çeker.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Hem o Sâni'-i Kadir, hangi kânun-u hikmetle <u><strong>bir sineği</strong></u> ihyâ eder; </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">aynı kânunla şu önümüzdeki <u><strong>çınar ağacını</strong></u> her baharda ihyâ eder; </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">ve o kânunla <u><strong> küre-i arz'ı</strong></u> yine o baharda ihyâ eder; </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">ve aynı kânunla <u><strong>Haşirde mahlûkatı</strong></u> da ihyâ eder...</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Purple">"Bunlar gibi çok kavânîn-i Rububiyet vardır ki, <u><strong>zerreden tâ mecmu'-u âleme</strong></u> kadar cereyan ediyor. İşte faaliyet-i Rubûbiyet'in içindeki şu kânunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti gör; <strong>herbir kânun bir bürhan-ı vahdet olduğunu bil.</strong> Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kânunlar, herbiri ilim ve iradenin cilvesi olmakla beraber; hem vâhid, hem muhît olduğu için; Sâni in vahdâniyetini ve ilim ve irâdesini gayet kat'î bir surette isbat ederler."</span>17</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Bütün bu kânunların işleyişinde, hizmetlerin ortaya çıkışında insanın yeri çok önemli. Çünkü asıl muhatap o. Çünkü o, kâinatı içinde bulundurabilecek, kainata ayine olabilecek özelliklerle donatılmış. <strong>İnsan ve kâinat. Şu âlemde iki büyük sır. Ne birbirinin aynı ne de gayrı.</strong></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">İnsan küçük bir kainat, kainat büyük bir insan. Bu yüzden bir tek insanın yaratılması kainatın yaratılması kadar önemli. Zigotun bölünmeye başladığı an da. Big Bang kadar önemli. Çünkü her yeni hayatın doğuşu yeni bir kainatın başlangıcı.</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"<strong>Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmali şudur:</strong></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Esmâ-i İlâhiyeye ait garâibin <strong>fihristesi,</strong></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"> hem şuun ve sıfât-ı İlâhiyenin bir <strong>mikyası,</strong> </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">hem kâinattaki âlemlerin bir <strong>mîzânı,</strong> </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">hem bu âlem-i kebîrin bir <strong>listesi,</strong> </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">hem şu kainatın bir <strong>haritası,</strong> </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">hem şu kitâb-ı ekberin bir <strong>fezlekesi,</strong> </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">hem kudretin gizli definelerini açacak bir <strong>anahtar külçesi,</strong> </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">hem mevcudâta serpilen ve evkâta takılan kemâlâtının bir <strong>ahsen-i takvîmidir.</strong></span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><strong><span style="color: Blue">"İşte senin hayatının sûreti ve tarz-ı vazifesi şudur ki:</span></strong></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Hayatın bir <strong>kelime-i mektûbedir,</strong></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"> kalem-i Kudretle yazılmış <strong> hikmetnüma bir sözdür;</strong> görünüp ve işitilip, Esmâ-i Hüsnâ'ya delâlet eder.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><strong><span style="color: Blue">"Şimdi, hayatının sırr-ı hakîkatı şudur ki:</span></strong></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Tecellî-i Ehadiyete, <strong>cilve-i Samediyete âyineliktir; </strong></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">yâni bütün âleme tecellî eden esmânm nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir camiiyetle,<strong> Zât-ı Ehad-i Samede âyineliktir "</strong></span>18</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">İşte kâinatın küçük bir misâli dolayısı ile Âdetullaha, tekvinî kânunlara, ya da şeriat-ı fıtrîyeye mercî olan insan bir taraftan Zât-ı Ehad-i Samede âyinelik ederken bir taraftan bu âyinede yansiyan arzın hatta hatta belki de kainatın halifeliğinden sorumlu. Bu sorumluluk ona verilmiş cüz'-i ihtiyârîden kaynaklanıyor. <strong>Evet, ihtiyarı cüz'î, ama bu ihtiyarın ya da varlığı bile itibarî olan azıcık bir iradenin gerisinde Cenâb-ı Hak'kın küllî iradesi olduğu için yol açabileceği sonuçlar müsbet ve menfî de çok büyük boyutlara ulaşabilir.</strong> Bu, büyük bir kudretin önümüze sunduğu çok büyük rakamlar önüne artı veya eksi koymak gibi bir fonksiyon. Kendisi küçük ama sebep olduğu sonuçlar çok büyük.</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Cüz'î ihtiyarînin üssü'l-esâsı olan meyelân, Matüridîce bir emr-i itibârîdir, abde verilebilir. Fakat, Eş'ârî, ona mevcut nazarıyla baktığı için, abde vermemiş, fakat o meyelândaki tasarruf, Eş'ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyle ise o meyelân, o tasarruf bir emr-i nisbîdir, muhakkak bir vücudu haricîsi yoktur. Emr-i itibarî ise, illet-i tâmme istemez ki, illet-i tâmme vücudu için lüzum ve zaruret ve vücub ortaya girip, ihtiyârı ref' etsin. Belki, o emr-i itibarî'nin illeti bir rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i îtibârî sübût bulabilir. Öyle ise, o anda onu terk edebilir. Kur'ân ona o anda diyebilir ki: Şu şerdir, yapma." <span style="color: Black">19</span></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Yani, hayırda ve şerde pek büyük sonuçlar doğurabilecek pek çok meyiller insanm tasarrufuna verilmiş. Bu çok kompleks, kullanılması zor olan en ufak dalgadan, hatta kıpırdanmadan etkilenen geminin tasarrufunu alan insanın bir kullanma klavuzu olmadan bu görevi yapabilmesi elbette beklenemez. İşte o görevi veren Rahmet ve Şefkat sahibi yüce Melîk elçisi vasıtası ile <span style="color: Black"><strong>ve kullarının seviyesine inerek onların lisanı ile hazırladığı</strong></span> Kur'ân-ı Kerîm'i indirmiş. Doğru rotayı, sırât-ı müstakîmi ve vücut gemisinin nasıl kullanılacağını gösteren bir kılavuz. <span style="color: DarkRed">Bu kılavuza uymak aslında fıtrata uymak, yani Yaratıcı'nın önüne sunduğu kâinatın zerreleri adedince bir rakamın önüne artı işareti koymaktır. Ya da, kâinat kadar büyük bir orkestranın şeriat-ı fıtrîye kânunlarına ve bu muhteşem orkestranın şefinden gelen tekvinî emirlere itaatle, oluşturdukları mükemmel ahengi, verilmiş ihtiyarla bozmamaktır.</span> İnsana verilen hayatın en büyük gayesi hem dinleyici hem icrâcı olarak bu ahengi duymak ve duyurmaktır. Güneşin doğuş, yükseliş ve batışı ile muhatap olduğu sonsuz uzayın muhteşem ahengine güneşin değişik pozisyonlarındaki kıyam, rükû ve secdelerle katılmaktır.</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Mâdem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebâtât hayatı bu derece kaderin nizamına tâbidir; elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insaniye, bütün teferruatıyla, kaderin mikyasıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"> <strong>Evet, nasıl</strong> katreler buluttan haber verir, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">reşhalar su menbâını gösterir, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">senetler, cüzdanlar, bir defter-i kebîrin vücuduna işaret ederler,</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"> <strong>öyle de şu</strong> meşhûdumuz olan zîhayatlardaki intizâm-ı maddî olan bedihî kader ve </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue"> intizam-ı mânevî ve </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">katreleri, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">senetleri, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue"> cüzdanları hükmünde olan meyveler, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">nutfeler, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">tohumlar, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">çekirdekler, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">sûretler, </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">şekiller bilbedâhe </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"><strong>Kitab-ı Mübîn</strong> denilen irâde ve evâmir-i tekvîniyenin defterini ve </span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue"><strong>İmam-ı Mübîn</strong> denilen ilcaat-i İlâhînin bir divanı olan <strong>Levh-i Mahfûz</strong>'u gösterir."</span>20</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Zamandan münezzeh olan Zât'ın hazırladığı bir levha olduğu düşünüldüğünde henüz ortaya çıkmamış ve ihtiyar sahibi olan varlıkların bu özellikleri ile şekillenecek olayların da bu levhada yer alması garip gelmeyecektir. Bu levhada bütün varlıklar zerreler, hücreler, bitkiler, hepsi kendileri için konulmuş kânunlara uymakta ya da uydurulmaktadırlar.</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarma dikkat eden adam anlar ki, her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men'ediyor. O bekçi ise, muhit bir ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek, her şey içindeki zerrata bir kalıptır."</span>21</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Her an farklı bir şekil alan insan kalıbı, bir yandan fıtrî şeriatın kuralları ile farklı şekillere uyum sağlayan, bir yandan da onun ihtiyarına bağlı olan değişik hallere uyum sağlayan zerrelerin çerçevesidir. İhtiyara bağlı hallerin sınır bekçisi ise vicdandır. Ancak, bir imtihan dünyası olarak yaşadığımız şu âlemde, sayısız meyilleri ve bu meyillerin uzanacağı sınır-. sız boyutları ile insan fıtratının gereği dışına, fıtrî kânunların dışına çıkmakta serbest bırakılmıştır. <strong>Bu sayede Ebu Cehil'ler ve Ebû Bekir'ler ayırd edilmektedir.</strong> Bu serbesti sahasında insanın hareketlerini zorlayıcı olmayarak ve müeyyideleri daha sonraya bırakılan ayrı bir kânunlar bütünü vardır ki, bunlar bilinen mânâda "şeriat" kavramını oluştururlar. Bu noktadan hareketle "şeriat" kavramının iki farklı boyutu ortaya çıkar:</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Şeriat ikidir:</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"><strong>"Birincisi:</strong> Âlem-i asgar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"><strong>"İkincisi:</strong> İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübrâ-yı fıtrîyedir ki; bâzan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. <strong>Melâike bir ümmet-i âzîmedir ki,</strong> sıfat-ı irâdeden gelen ve şerîat-ı fıtrîye denilen evâmir-i tekvîniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler."</span>22</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"> Hikmetlerle dolu bir alem, alem-i şehadet. Yani, gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, işittiğimiz, tattığımız âlem. Bu hikmetler zıtlıklarla, büyük küçüklüklerle, soğuk sıcaklarla ortaya çıkıyor. <strong>Mertebeler oluşuyor ve herşey zıddıyla biliniyor. </strong>Dolayısı ile, çirkinliklerin, kötülüklerin varlığı güzelliklerin, iyiliklerin ortaya çıkmasına, daha rahat anlaşılmasına vesile oluyor. <strong>Her şey ya bizzat ya da sonuçları ile güzelliğe, iyiliğe hizmet ediyor.</strong> Bir de bu görünen alemin diğer bir yüzü var ki, orada zerreden güneşe, hücreden insana bütün varlıkların şeriat-ı fıtriye kânunlarına uygun hareketinden sorumlu ve o varlığın temsilcisi, bir ibadet olan itaatin Fâtır-ı Zülcelâl'e takdiminden sorumlu melekler dolu. </p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><strong>Burada, yalnızca sonuçlar önemli olduğundan, şeriat-ı fıtrîyeye mecburen itaat edildiğinden güzellikler ve iyilikler var.</strong> Çünkü meleklere kötülük, itaatsizlik serbestisi tanınmamış. Bu yüzden yalnızca iyilikte ve sabit bir mertebedeler. Kâinatın, varlıkların iki yönü, mülk ve melekût. </p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><strong>Biri</strong> Yaratıcı'nın güzellikleri görmek, takdir etmek ve bu takdir ve hayretini ibadetlerle göstermek üzere yaratılmış, insana bakıyor. Ona verilmiş akıl, idrak ve muhakeme gibi aletlerin ölçebileceği şekilde mertebeli, bu mertebelerin oluşabilmesi için de zıtların içiçe olduğu bir alem. </p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><strong>Diğeri ise,</strong> Yaratıcı'ya bakan, O'nun sahip olduğu güzellikleri kendi <strong>"nazar-ı dekaik aşina"</strong>sı ile izlediği, çirkinliklerin ve güzelliklerin, iyi ve kötülerin kendilerini temsil eden meleklerce güzellikler şeklinde sunulduğu bir âlem. Öyle bir âlem ki, sonsuz sayıda melekler ordusu, kimi kıyamda, kimi rükûda, kimi secdede, ama hepsi ibadet halinde. Bu melekler ordusu da "bir ümmettir." </p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Kar tanelerinin süzülerek inmesinden, </p> <p style="text-align: left">alyuvarın oksijeni taşımasından,</p> <p style="text-align: left">elektronun protonu çekmesinden, </p> <p style="text-align: left">protonun protona bağlanmasından </p> <p style="text-align: left">kısaca kainatta kânun adına ilimin açığa çıkardığı ve çıkarmadığı, </p> <p style="text-align: left">e varsa bunlarm icraasından sorumludurlar, yani, <span style="color: Blue">"Şeriat-ı Fıtriye ile memurdurlar."</span>23</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"><strong>"Şeriat-ı İlâhî ikidir;</strong> hem iki sıfattan gelmiş iki insan muhatap, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı irâdeden gelen şer'-î tekvînî.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"İnsan-ı ekber olan âlemin ahvalini, hem de harekâtını ki, ihtiyarî değil, tanzim eden Şer'dir. O meşîet-i Rabbanî yanlış bir ıstılahla, tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmdan gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insanm ef'âlini.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Ki, ihtiyarî olmuş, tanzim eden şer'dir. İki şer' bir yerde bazan eder içtimâ; melâike-i İlâhî, bir ümmet-i âzîme, hem bir cünd-ü Sübhanî.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Birinci şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Hem onlardan bir kısmı ibâd-ı müsebbihtir, bir kısmı da müstağrak, arşm mukarrebîni."</span>23</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Şeriat-ı fıtrîye kânunları tam adalet içinde işler ve haksızlıklara, yanlışlıklara bu kânunlara aykırı hareketlere anında ceza verilir. </p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Hakkı olmayan bir ceylanı parçalayan kaplan, avcının mermilerine hedef olur,</p> <p style="text-align: left">hayvanlara eziyet eden haylaz çocuk düşüp başını yarar,</p> <p style="text-align: left">mazlumun ahını alan cezasmı çeker aheste aheste. </p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">İşte bunlar gibi pek çok hadise, herşeyin her anını hatta kalplerden geçeni en ince ayrıntılarına kadar bilen Mutlak Adalet Sahibinin kânunlarını tam bir adaletle işletişinin ve kainatın dengesini muhafaza edişinin delilleridirler. <strong>Bu adalet mekanizması torpiller, adam kayırmalar ve rüşvetle yürümez. Tam bir kânun hakimiyeti vardır.</strong> Bu yüzden Kâinat Sultanının en Sevgili Kulu (a.s.m.) bile bu kânunlara uymak durumundadır. <span style="color: DarkRed">Bazı maslahatlara binaen Onun (a.s.m.) için; diğer peygamberler için, adetlerini mu'cizelerin ortaya çıkması yönünde terk etmesi, başka bir deyişle sonsuz ihtimal karşısında kararsız ve bu durumla her an yüzyüze zerrelere, normal, âdet olarak kabul edilen yol dışında mûcizeyi netice verecek yolu göstermesi haricinde peygamberler de bu kânunlara uymak zorundadır. Yine bazı maksatlarla ihsan edilen kerametler haricinde evliyalar da bu kânunların hakimiyeti altındadır. Kısaca, herkes bu kânunlar önünde eşittir.</span> Bu kânunların gereğini yerine getirenler sonuca ulaşır, getirmeyenler ulaşamaz. Burada ulaşılacak sonucun hak veya batıl olması fark etmez. </p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><strong>Âdetullaha, sünnetullaha ya da şeriat-ı fıtrîyeye itaat bir nevi fiili duadır ve haktır. </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>Bu duayı yapan mü'min de olsa olsa kafir de çok büyük ihtimalle cevap verilecektir.</strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong> Kâfirirı hedefi batıl da olsa hedefe hak yoldan ulaşmak isterse ulaştırılacaktır. </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>Yani çalışan kazanacaktır. </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>Çünkü, bu âlem bir imtihandır ve değerlendirme adil olmalıdır.</strong> </p> <p style="text-align: left"><strong>Bu dünya hikmet yeridir, </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>hikmet ise insan anlayışma, ilmine, ona öğretilenlere uygun olarak </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>olayların ortaya çıkış safhalarının tek tek yaratılması ve </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>basamak bâsamak çıkılıp sonuca ulaşılması ile olur. </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>Aksi takdirde kafalar karışır, </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>verilen kapasite ile öne konulan iş uyumlu olmaz. </strong></p> <p style="text-align: left"><strong></strong><strong>Bu yüzden Allah'ın şeriat-ı fıtrîyeye itaat eden kafirlere yardım etmesine şaşmamak gerek.</strong></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dei: Mâdem el hakku ya'lu* haktır. Nen kâfir, müslime; kuvvet, hakk a ptir?</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">"Dedim: Dört noktaya bak; bu müşkül de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkm her vesilesi hak olması lâzım değildir.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, batıl vesileye galiptir. Dolayısıyla, bir hak, bir batıla mağluptur. Muvakkaten, bilvasıta olmuştur, yoksa bizzat hem dâimâ değildir.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Lâkin âkıbetü'1-âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur:</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Her Müslimin her vasfı Müslim olmak vâcip iken, haricen her dem vâki, sabit değildir. Öyle de, her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Demek, bir kâfirin Müslim olan bir vasfı, Müslimdeki lâmeşru vasfma galip olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galiptir.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Hem, dünyada hayatın hakkı şâmil ve âmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânîdar, onun bir sırr-ı hikmet-i var, küfür mâni değildir. Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâlin iki vasf-ı kemâlden iki şer'î tecellî, vasf-ı irâdeden gelen meşîetle takdirdir.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"O da şer'î tekvînî. Vasf-ı kelâmdan gelen şeriat-ı meşhure. Teşriî evamire karşı itaat, isyan nasıl olur; öyle de tekvînî evâmire itaat ve isyan olur.</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Birincisi galibâ dâr-ı uhrâda görür mücâzâtı, sevâb-ı; ikincisi ağlebâ dâr-ı dünyada çeker mükafat ve ikâbı.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">Meselâ, nasıl sabrın mükafâtı zaferdir, atâletin mücâzâtı sefalet; öyle de, sa'yin sevabı olur servet.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">Sebatta da gelebilir mükâfat. Zehirin ikâbı bir maraz; panzehirin sevâbı bir sıhhattir.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">Bâzan iki şeriat evâmiri, bir şeyde bir şeyde beraber müçtemîdir. Her birine bir cihet... Demek tekvînî emre itaat ki, bir haktır. İtaat galip olur, o emrin isyânma ki bir tavr-ı bâtıldır.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Bir batıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâ ki, galip olsa bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. -Bilvâsıta bir hakkın bir bâtıla mağluptur; fakat bizzat değildir.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Demek-El hakku ya'lu-bizzat demektir. Hem âkıbet muraddır, kayd-ı haysiyet maksuddur. Dördüncü nokta şudur:</span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue"></span><span style="color: Blue">"Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur, hem mahşuş. Ona da bir inkişaf, yâ bir tâze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Mühezzeb ve müzehheb yapmakiçin muvakkat; bâtıl, ona musallat, tâ ki, sebike-i hak ne miktar lüzum vardır.</span></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Tâ mahz ve hâlis çıksan mebâdide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. 'Akıbetü li'1-muttakîn' ona vurur bir darbe! İşte, bâtıl mağluptur-El hakku ya'lû-sırrı onu çarpar ikâba; işte hak da galiptir."</span>24</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><span style="color: Blue">"Kim tevfik isterse, âdetullah ve hilkat ve fıtrat ile âşinalık etmek dostluk etmek ğerektir. Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle cevap verecektir. Cereyarı-ı umumî ise: Muhalif harekette bulunanları adem-âbâd hiçahiçe atacaktır. İşte buna binaen temaşa et. Göreceksin ki: Hilkatte câkri olan kavanîn-i amîka-i dakika-ki, hurdebîn-i akıl ile görülmez-hakaik-ı şeriat ne derece mürâat ve muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki, o kavanin-i hilkatin muvazenesini muhafaza etmiştir. Evet şu âsâr-ı tavîlede ş müsademat-ı azîme içinde hakaikını muhafaza, belki daha ziyade inkişafa getirdiğinden gösterir ki, Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm'm mesleği, hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerin müessestir. Şu nükte ve noktaları bildikten sonra geniş ve muhakemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki: Muhammed-i Haşimî Aleyhissalâtü Vesselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zâhiresi ve adem-i hâkimiyeti ve adem-i meyli saltanat ile beraber, gayet hatarlı mevakide kemâl-i vüsuk ile teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle, ervaha tahabbüb ve tabayia tasallut, gayet kesire ve müstemirre ve rasiha ve me'lufe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esasıyla hedmederek, onları yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metin bir esas, ile lâhm ve demlerine karışmış gibi te'sis etmekle beraber, zavîye-i vahşette hâmid olan bir kavimdeki kasavet-i vahşiyeyi ihmad ve hissiyat-ı dakikayı tehyic... Evet, hissiyat-ı âliyeyi ikaz ve cevher-i insaniyetlerini izhar etmekle beraber evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is'ad ederek, şark ve garbda oturmuş bir devlet-i cesimeyi bir zaman=ı kalilde teşkil edip,. ateş-i cevval gibi belki nûr-u nevvar gibi veyahut asâ-yı Mûsâ gibi sair devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden, basar-ı basireti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hakk ile temessükünü göstermiştir. <strong>İşte eğer sen görmezsen, seni insanların defterinderi sildirecektir."</strong></span>25</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Bu son kısımdan ânladıklarımızı şöyle özetleyebiliriz: Cenâb-ı Hakkın yardımını isteyen âdetullaha, yaratılış kânunlarına uygun hareket etmelidir. Bu fen ilimlerinde olduğu gibi sosyal ilimlerde de geçerlidir. Yani toplumsal olayların yönlendirilmesinde, devlet yönetiminde başarının sırrı yaratılış kânunlarına uymaktan geçmektedir. İşte bu sırra uygun hareket eden Hz. Muhammed (a.s.m.) çok kısa bir zamanda ve şartların tamamen aleyhte olduğu bir yerde, vahşi insanlardan medenî bir toplum teşkil etmeye muvaffak olmuştur.</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Demek ki, şeriat-ı fıtrîye ve şeriatı kelâmiye şeriatın iki ayrı bölümü olmakla beraber tamamen farklı kavramlar olmayıp pek çok yönden içiçedirler. Hatta şeriat-ı kelâmiye şeriat-ı fıtriyenin bir alt kümesi olarak ele alınsa çok büyük bir hata yapılmış olmaz. Fizik, matematik gibi fen ilimlerinin kânunlarma benzer şekilde hu-' kuk, sosyoloji gibi sosyal ilimlerinin de kânunları vardır. Yapılan ilmi çalişmalarla ortaya konan bu kânunlar fıtrata uygunlukları ölçüsünde hakikate yaklaşmaktadırlar. <strong>Bu anlamda fen limlerinin ulaşacağı nihaî hedef şeriıt-ı fıtrîye ve tevhid, sosyal ilimlerin nihaî hedefi ise genel olarak kullanıan anlamda şeriat olmalıdır. </strong>Çünkü, insanı ' yaratan ve dolayısıyla onun izelliklerini, ruh yapısını en iyi bilen Zât'ın onların anlayacağı bir dille oraya koyduğu kânunlar bütünüdür. Yani yaratılışa, adetullaha en uygunudur. Ama, sırr-ı teklif gereği uyup uymamak insanların ve toplumların ihtiyarına bırakılmıştır.<strong> Uymanın sağlayacağı sonuç ise dünya ve ahiret saadetidir.</strong></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left">Son olarak şu noktaya değinmek istiyorum. Kainatın Sultanı, zerrelerden galaksilere koyduğu kânunlar geçerli olan Allah'tır. Hakimiyyet Onundur. "Hakimiyet Allah'ın mı, yoksa milletin mi?" gibi tartışmalara girmek "Dünyayı güneş mi aydınlatıyor ay mı?" gibi bir tartışmadan farksızdır. Önemli olan, kendi ihtiyarımız ile şekillendirme yetkisinin Hâkim-i Ezelî tarafından bize verdiği halifesi olduğumuz âlemde O'nun koyduğu fıtrat kânunlarına ne ölçüde uyduğumuzdur. Fert ve toplum hayatında bu kânunları ne derece hakim kıldığımızdır.</p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen"><u><strong>Dipnotlar</strong></u></span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">15. Sözler, 30. Söz, s. 505.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">16. Işâratü'l-I'caz, s. 101.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">17. Mektubat, 24. Mektup, s. 269.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">18. Sözler, 11. Söz, s. 119.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">19. Sözler, 26. Söz, s. 431.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">20. Sözler, 26. Söz, s. 433.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">21. Mesnevi-i Nuriye, s. 126.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">22. Mektubat, s. 450.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">23. Sözler, s. 670.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">24. Sözler, s. 666.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">25. Muhakemat, s. 136.</span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen">* Hak yücedir. (Bu ifâde Buharî'de yer alan bir hadiste "İslâm yücedir. Ondan yüce hiçbir şey yoktur." Buhârî, Cenâiz: 79) şeklinde yer alır.</span></em></p> <p style="text-align: left"></p><p style="text-align: right"><u><strong><span style="color: Red">Köprü'94 (Güz Sayısı)</span></strong></u></p> <p style="text-align: right"><u><strong><span style="color: Red">koprudergisi.com</span></strong></u></p> <p style="text-align: right"><u><strong><span style="color: Red">Hakan YALMAN</span></strong></u></p></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen"></span></em></p> <p style="text-align: left"><em><span style="color: DarkGreen"></span></em></p> <p style="text-align: left"></p> </p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 156353, member: 27"] [CENTER] Ecmain olsun. Abilerimiz yazıyor allah razı olsun, bizlerde paylaşıyoruz inşallah. [LEFT][COLOR=Blue]"Demek, o kudret ve irâdenin küllî ve umûmi bir mecmua-i kavânini, bir defter-i ekberi vardır ki, herbir şeyin husûsi vücudları ve mahsus sûretleri ona göre biçilir, dikilir, giydirilir. İşte, şu defterin vücudu, [B] İmam-ı Mübîn[/B] gibi, kader ve cüz'-i ihtiyârî mesâilinde ispat edilmiştir. Ehl-i gaflet ve dalâlet ve felsefenin ahmaklığma bak ki, kudret-i Fâtıranm o Levh-i Mahfûzunu ve hikmet ve irâde-i Rabbaniyenin o basîrâne kitabının eşyadaki cilvesini, aksini, misâlini hissetmişler, hâşâ 'tabiat' namiyle tesmiye etmişler, körletmişler."[/COLOR]15 [COLOR=DarkRed]Buradan şöyle bir sonuç da çıkarılabilir. Asırlar boyu insanoğlunun bilgi birikimi, kütüphaneleri, bilgisayar disketlerini dolduran ilim okyanusu, aslında [B]Levh-i Mahfûz isimli kitaptan[/B] bir damla.[/COLOR] [COLOR=DarkRed]İlim adına ortaya konan ve konmuş olan bütün faaliyetler, [B]bu kitaptan[/B] okunabilmiş bir harfin bizim anlayabileceğimiz dille ifâdesinden başka birşey değil. [/COLOR]O büyük kitabın Yazarı, büyük bir şefkat ve yardım göstergesi olarak, müşfik bir öğretmenin talebelerinin seviyesine inerek onlara birşeyler vermek istemesine benzer tarzda, o kitabın anlayacağımız bir lisanla hazırlanmış özetini, Kur'ân-ı Kerîm şeklinde bize göndermiş. [COLOR=DarkRed]Ama bu hitaba muhatab olamayanlar, okyanustan bir damla içindeyken kendilerini okyanusta zannedebilirler, hatta o bir damla içinde rahatlıkla boğulabilirler.[/COLOR] Levh-i Mahfuz'dan bir damla olan bütün ilimler bu yüzden bazıları için kuşatılması, bir sonuç çıkarılması ve bütünüyle anlaşılması zor hale geliyor. Belki bu yüzden, kâinatta cereyan eden kânunlar manzumesini, bu kânunlarla muhteşem bir ahenk içinde icra edilen büyük senfoniyi "tabiat" gibi anlaşılmaz ifadelere sığdırmaya çalışıyorlar. [COLOR=Blue][B][U]"Soru:[/U] Onların daima iftiharla bahsettikleri tabiat, nevamis ve kuva nedir ki, kendilerini onlarla iknaa çalışıyorlar?[/B][/COLOR] [U][B][COLOR=Blue]"Cevap:[/COLOR][/B][/U] [COLOR=Blue]Tabiat dedikleri şey, bir matbaadır, tâbi' değildir. Tâbi' ancak kudrettir. Kanundur, kuvvet değildir. Kuvvet ancak kudrettir. Yahut nasıl ki bildiğimiz şeriat, insanlardan sudur eden ef'al-i ihtiyariyeyi bir nizam ve intizam altma alıp tahdit eden kaidelerin hülâsasıdır; veya devletin işlerini tanzim eden, nizamların düstûrların, kânunların mecmuasıdır. [/COLOR] [COLOR=Blue] [/COLOR][COLOR=Blue][B]Kezâlik, tabiat denilen şey de, âlem-i şehadetin uzuvlarından ve eczalarından sudur eden ef'al arasında bir nizam ve bir intizamı îka' eden İlâhi bir şeriat-ı fitriyyedir.[/B] Binaenaleyh, şeriat ile devlet nizamı, mâkul ve itibarî emirlerden oldukları gibi, tabiat dahi itibarî bir emir olup, hilkatte yani yaratılışta câri olan Adetullah'tan ibarettir. Amma, tabiatın bir mevcud-u haricî olduğunu tevehhüm etmek, bir fırka askerin, idman ve tâlim esnasında yaptıkları o muntazam hareketlerini gören bir vahşinin, [B]'Aralarındaki o nizamı idare edip birbiriyle bağlayan ip gibi birşey mevcuttur' [/B]diye vahşice ettiği vehme benzer. [B]Binaenaleyh, vicdanı ve aklı vahşî olan bir adam,[/B] sathî ve tebai bir nazarla devam ve istimrarını muhafaza eden tabiatın müessir bir mevcud-u hâricî olduğuna ihtimal verebilir.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Hülâsa: Tabiat, Allah'ın san'atı ve şeriat-ı fıtriyesidir. Nevamis ise, onun mes'eleleridir. Kuva dahi, o mes'elelerin hükümleridir."[/COLOR]16 [COLOR=Purple]"Evet, Halik-ı Rahîm [U][B]bir kuşun tüylü libasını[/B][/U] hangi kânunla değiştiriyor, tazelendiriyor, [/COLOR][COLOR=Purple]O Sâni-i Hakîm aynı kânunla, her sene [U][B]küre-i arzın libasını[/B] [/U]tecdid eder.[/COLOR] [COLOR=Purple] Hem o aynı kânunla her asırda [B][U]dünyanın şeklini[/U] [/B]tebdil eder. [/COLOR][COLOR=Purple]Hem aynı kânunla, kıyamet vaktinde [U][B]kainatın suretini[/B][/U] tağyir edip değiştirir.[/COLOR] [COLOR=Purple] [/COLOR] [COLOR=Blue]"Hem hangi kânunla [U][B]zerreyi[/B][/U] mevlevî gibi tahrik ederse, [/COLOR][COLOR=Blue]aynı kânunla [U][B]küre-i arz'ı[/B][/U] meczup ve semaa kalkan mevlevî gibi döndürüyor. [/COLOR][COLOR=Blue]Ve o kânun ile [U][B]âlemleri[/B][/U] böyle çeviriyor... [/COLOR][COLOR=Blue]ve [U][B]manzûme-i şemsiyeyi[/B][/U] gezdiriyor.[/COLOR] [COLOR=Blue] [/COLOR] [COLOR=Purple]"Hem hangi kânunla [U][B]senin bedenindeki hüceyratın zerrelerini[/B][/U] tazelendiriyor, tamir ve tahlil ediyorsa, [/COLOR][COLOR=Purple]aynı kânunla [U][B]senin bağını[/B][/U] her sene tecdit eder ve her mevsimde çok defa tazelendirir. [/COLOR][COLOR=Purple]Aynı kânunla, [U][B]zemin yüzünü[/B][/U] her bahar mevsiminde tecdit eder, taze bir peçe üstüne çeker.[/COLOR] [COLOR=Purple] [/COLOR] [COLOR=Blue]"Hem o Sâni'-i Kadir, hangi kânun-u hikmetle [U][B]bir sineği[/B][/U] ihyâ eder; [/COLOR][COLOR=Blue]aynı kânunla şu önümüzdeki [U][B]çınar ağacını[/B][/U] her baharda ihyâ eder; [/COLOR][COLOR=Blue]ve o kânunla [U][B] küre-i arz'ı[/B][/U] yine o baharda ihyâ eder; [/COLOR][COLOR=Blue]ve aynı kânunla [U][B]Haşirde mahlûkatı[/B][/U] da ihyâ eder...[/COLOR] [COLOR=Blue] [/COLOR] [COLOR=Purple]"Bunlar gibi çok kavânîn-i Rububiyet vardır ki, [U][B]zerreden tâ mecmu'-u âleme[/B][/U] kadar cereyan ediyor. İşte faaliyet-i Rubûbiyet'in içindeki şu kânunların azametine bak ve genişliğine dikkat et ve içindeki sırr-ı vahdeti gör; [B]herbir kânun bir bürhan-ı vahdet olduğunu bil.[/B] Evet, şu çok kesretli ve çok azametli kânunlar, herbiri ilim ve iradenin cilvesi olmakla beraber; hem vâhid, hem muhît olduğu için; Sâni in vahdâniyetini ve ilim ve irâdesini gayet kat'î bir surette isbat ederler."[/COLOR]17 Bütün bu kânunların işleyişinde, hizmetlerin ortaya çıkışında insanın yeri çok önemli. Çünkü asıl muhatap o. Çünkü o, kâinatı içinde bulundurabilecek, kainata ayine olabilecek özelliklerle donatılmış. [B]İnsan ve kâinat. Şu âlemde iki büyük sır. Ne birbirinin aynı ne de gayrı.[/B] İnsan küçük bir kainat, kainat büyük bir insan. Bu yüzden bir tek insanın yaratılması kainatın yaratılması kadar önemli. Zigotun bölünmeye başladığı an da. Big Bang kadar önemli. Çünkü her yeni hayatın doğuşu yeni bir kainatın başlangıcı. [COLOR=Blue]"[B]Şimdi kendi hayatının mahiyetine bak ki, o mâhiyetinin icmali şudur:[/B][/COLOR] [COLOR=Blue]"Esmâ-i İlâhiyeye ait garâibin [B]fihristesi,[/B][/COLOR] [COLOR=Blue] hem şuun ve sıfât-ı İlâhiyenin bir [B]mikyası,[/B] [/COLOR][COLOR=Blue]hem kâinattaki âlemlerin bir [B]mîzânı,[/B] [/COLOR][COLOR=Blue]hem bu âlem-i kebîrin bir [B]listesi,[/B] [/COLOR][COLOR=Blue]hem şu kainatın bir [B]haritası,[/B] [/COLOR][COLOR=Blue]hem şu kitâb-ı ekberin bir [B]fezlekesi,[/B] [/COLOR][COLOR=Blue]hem kudretin gizli definelerini açacak bir [B]anahtar külçesi,[/B] [/COLOR][COLOR=Blue]hem mevcudâta serpilen ve evkâta takılan kemâlâtının bir [B]ahsen-i takvîmidir.[/B][/COLOR] [B][COLOR=Blue]"İşte senin hayatının sûreti ve tarz-ı vazifesi şudur ki:[/COLOR][/B] [COLOR=Blue]"Hayatın bir [B]kelime-i mektûbedir,[/B][/COLOR] [COLOR=Blue] kalem-i Kudretle yazılmış [B] hikmetnüma bir sözdür;[/B] görünüp ve işitilip, Esmâ-i Hüsnâ'ya delâlet eder.[/COLOR] [COLOR=Blue] [/COLOR] [B][COLOR=Blue]"Şimdi, hayatının sırr-ı hakîkatı şudur ki:[/COLOR][/B] [COLOR=Blue]"Tecellî-i Ehadiyete, [B]cilve-i Samediyete âyineliktir; [/B] [/COLOR] [COLOR=Blue]yâni bütün âleme tecellî eden esmânm nokta-i mihrakiyesi hükmünde bir camiiyetle,[B] Zât-ı Ehad-i Samede âyineliktir "[/B][/COLOR]18 İşte kâinatın küçük bir misâli dolayısı ile Âdetullaha, tekvinî kânunlara, ya da şeriat-ı fıtrîyeye mercî olan insan bir taraftan Zât-ı Ehad-i Samede âyinelik ederken bir taraftan bu âyinede yansiyan arzın hatta hatta belki de kainatın halifeliğinden sorumlu. Bu sorumluluk ona verilmiş cüz'-i ihtiyârîden kaynaklanıyor. [B]Evet, ihtiyarı cüz'î, ama bu ihtiyarın ya da varlığı bile itibarî olan azıcık bir iradenin gerisinde Cenâb-ı Hak'kın küllî iradesi olduğu için yol açabileceği sonuçlar müsbet ve menfî de çok büyük boyutlara ulaşabilir.[/B] Bu, büyük bir kudretin önümüze sunduğu çok büyük rakamlar önüne artı veya eksi koymak gibi bir fonksiyon. Kendisi küçük ama sebep olduğu sonuçlar çok büyük. [COLOR=Blue]"Cüz'î ihtiyarînin üssü'l-esâsı olan meyelân, Matüridîce bir emr-i itibârîdir, abde verilebilir. Fakat, Eş'ârî, ona mevcut nazarıyla baktığı için, abde vermemiş, fakat o meyelândaki tasarruf, Eş'ariyece bir emr-i itibarîdir. Öyle ise o meyelân, o tasarruf bir emr-i nisbîdir, muhakkak bir vücudu haricîsi yoktur. Emr-i itibarî ise, illet-i tâmme istemez ki, illet-i tâmme vücudu için lüzum ve zaruret ve vücub ortaya girip, ihtiyârı ref' etsin. Belki, o emr-i itibarî'nin illeti bir rüçhaniyet derecesinde bir vaziyet alsa, o emr-i îtibârî sübût bulabilir. Öyle ise, o anda onu terk edebilir. Kur'ân ona o anda diyebilir ki: Şu şerdir, yapma." [COLOR=Black]19[/COLOR] [/COLOR] Yani, hayırda ve şerde pek büyük sonuçlar doğurabilecek pek çok meyiller insanm tasarrufuna verilmiş. Bu çok kompleks, kullanılması zor olan en ufak dalgadan, hatta kıpırdanmadan etkilenen geminin tasarrufunu alan insanın bir kullanma klavuzu olmadan bu görevi yapabilmesi elbette beklenemez. İşte o görevi veren Rahmet ve Şefkat sahibi yüce Melîk elçisi vasıtası ile [COLOR=Black][B]ve kullarının seviyesine inerek onların lisanı ile hazırladığı[/B][/COLOR] Kur'ân-ı Kerîm'i indirmiş. Doğru rotayı, sırât-ı müstakîmi ve vücut gemisinin nasıl kullanılacağını gösteren bir kılavuz. [COLOR=DarkRed]Bu kılavuza uymak aslında fıtrata uymak, yani Yaratıcı'nın önüne sunduğu kâinatın zerreleri adedince bir rakamın önüne artı işareti koymaktır. Ya da, kâinat kadar büyük bir orkestranın şeriat-ı fıtrîye kânunlarına ve bu muhteşem orkestranın şefinden gelen tekvinî emirlere itaatle, oluşturdukları mükemmel ahengi, verilmiş ihtiyarla bozmamaktır.[/COLOR] İnsana verilen hayatın en büyük gayesi hem dinleyici hem icrâcı olarak bu ahengi duymak ve duyurmaktır. Güneşin doğuş, yükseliş ve batışı ile muhatap olduğu sonsuz uzayın muhteşem ahengine güneşin değişik pozisyonlarındaki kıyam, rükû ve secdelerle katılmaktır. [COLOR=Blue]"Mâdem en basit ve en aşağı derece-i hayat olan nebâtât hayatı bu derece kaderin nizamına tâbidir; elbette en yüksek derece-i hayat olan hayat-ı insaniye, bütün teferruatıyla, kaderin mikyasıyla çizilmiştir ve kalemiyle yazılıyor.[/COLOR] [COLOR=Blue] [/COLOR] [COLOR=Blue] [B]Evet, nasıl[/B] katreler buluttan haber verir, [/COLOR][COLOR=Blue]reşhalar su menbâını gösterir, [/COLOR][COLOR=Blue]senetler, cüzdanlar, bir defter-i kebîrin vücuduna işaret ederler,[/COLOR] [COLOR=Blue] [B]öyle de şu[/B] meşhûdumuz olan zîhayatlardaki intizâm-ı maddî olan bedihî kader ve [/COLOR][COLOR=Blue] intizam-ı mânevî ve [/COLOR][COLOR=Blue]hayatî olan nazarî kaderin reşhaları, [/COLOR][COLOR=Blue]katreleri, [/COLOR][COLOR=Blue]senetleri, [/COLOR][COLOR=Blue] cüzdanları hükmünde olan meyveler, [/COLOR][COLOR=Blue]nutfeler, [/COLOR][COLOR=Blue]tohumlar, [/COLOR][COLOR=Blue]çekirdekler, [/COLOR][COLOR=Blue]sûretler, [/COLOR][COLOR=Blue]şekiller bilbedâhe [/COLOR] [COLOR=Blue][B]Kitab-ı Mübîn[/B] denilen irâde ve evâmir-i tekvîniyenin defterini ve [/COLOR][COLOR=Blue][B]İmam-ı Mübîn[/B] denilen ilcaat-i İlâhînin bir divanı olan [B]Levh-i Mahfûz[/B]'u gösterir."[/COLOR]20 Zamandan münezzeh olan Zât'ın hazırladığı bir levha olduğu düşünüldüğünde henüz ortaya çıkmamış ve ihtiyar sahibi olan varlıkların bu özellikleri ile şekillenecek olayların da bu levhada yer alması garip gelmeyecektir. Bu levhada bütün varlıklar zerreler, hücreler, bitkiler, hepsi kendileri için konulmuş kânunlara uymakta ya da uydurulmaktadırlar. [COLOR=Blue]"Her şeyi tahrik eden zerrat-ı müteharrikenin, muayyen hadlerine kadar hareket ettikten sonra tevakkuf ve durmalarma dikkat eden adam anlar ki, her şeyin hududunda daima harekette bulunan zerratı durdurup geri çeviren bir hudud bekçisi vardır. O zerratı taşmaktan men'ediyor. O bekçi ise, muhit bir ilmin tecellisidir ki, o tecelli kadere, kader de mikdara, mikdar da kalıba tahavvül eder. Demek, her şey içindeki zerrata bir kalıptır."[/COLOR]21 Her an farklı bir şekil alan insan kalıbı, bir yandan fıtrî şeriatın kuralları ile farklı şekillere uyum sağlayan, bir yandan da onun ihtiyarına bağlı olan değişik hallere uyum sağlayan zerrelerin çerçevesidir. İhtiyara bağlı hallerin sınır bekçisi ise vicdandır. Ancak, bir imtihan dünyası olarak yaşadığımız şu âlemde, sayısız meyilleri ve bu meyillerin uzanacağı sınır-. sız boyutları ile insan fıtratının gereği dışına, fıtrî kânunların dışına çıkmakta serbest bırakılmıştır. [B]Bu sayede Ebu Cehil'ler ve Ebû Bekir'ler ayırd edilmektedir.[/B] Bu serbesti sahasında insanın hareketlerini zorlayıcı olmayarak ve müeyyideleri daha sonraya bırakılan ayrı bir kânunlar bütünü vardır ki, bunlar bilinen mânâda "şeriat" kavramını oluştururlar. Bu noktadan hareketle "şeriat" kavramının iki farklı boyutu ortaya çıkar: [COLOR=Blue]"Şeriat ikidir:[/COLOR] [COLOR=Blue][B]"Birincisi:[/B] Âlem-i asgar olan insanın ef'âl ve ahvâlini tanzim eden ve sıfat-ı kelâmdan gelen bildiğimiz şeriattır.[/COLOR] [COLOR=Blue] [/COLOR] [COLOR=Blue][B]"İkincisi:[/B] İnsan-ı ekber olan âlemin harekât ve sekenâtını tanzim eden, sıfat-ı iradeden gelen şeriat-ı kübrâ-yı fıtrîyedir ki; bâzan yanlış olarak tabiat tesmiye edilir. [B]Melâike bir ümmet-i âzîmedir ki,[/B] sıfat-ı irâdeden gelen ve şerîat-ı fıtrîye denilen evâmir-i tekvîniyesinin hamelesi ve mümessili ve mütemessilleridirler."[/COLOR]22 Hikmetlerle dolu bir alem, alem-i şehadet. Yani, gördüğümüz, dokunduğumuz, kokladığımız, işittiğimiz, tattığımız âlem. Bu hikmetler zıtlıklarla, büyük küçüklüklerle, soğuk sıcaklarla ortaya çıkıyor. [B]Mertebeler oluşuyor ve herşey zıddıyla biliniyor. [/B]Dolayısı ile, çirkinliklerin, kötülüklerin varlığı güzelliklerin, iyiliklerin ortaya çıkmasına, daha rahat anlaşılmasına vesile oluyor. [B]Her şey ya bizzat ya da sonuçları ile güzelliğe, iyiliğe hizmet ediyor.[/B] Bir de bu görünen alemin diğer bir yüzü var ki, orada zerreden güneşe, hücreden insana bütün varlıkların şeriat-ı fıtriye kânunlarına uygun hareketinden sorumlu ve o varlığın temsilcisi, bir ibadet olan itaatin Fâtır-ı Zülcelâl'e takdiminden sorumlu melekler dolu. [B]Burada, yalnızca sonuçlar önemli olduğundan, şeriat-ı fıtrîyeye mecburen itaat edildiğinden güzellikler ve iyilikler var.[/B] Çünkü meleklere kötülük, itaatsizlik serbestisi tanınmamış. Bu yüzden yalnızca iyilikte ve sabit bir mertebedeler. Kâinatın, varlıkların iki yönü, mülk ve melekût. [B]Biri[/B] Yaratıcı'nın güzellikleri görmek, takdir etmek ve bu takdir ve hayretini ibadetlerle göstermek üzere yaratılmış, insana bakıyor. Ona verilmiş akıl, idrak ve muhakeme gibi aletlerin ölçebileceği şekilde mertebeli, bu mertebelerin oluşabilmesi için de zıtların içiçe olduğu bir alem. [B]Diğeri ise,[/B] Yaratıcı'ya bakan, O'nun sahip olduğu güzellikleri kendi [B]"nazar-ı dekaik aşina"[/B]sı ile izlediği, çirkinliklerin ve güzelliklerin, iyi ve kötülerin kendilerini temsil eden meleklerce güzellikler şeklinde sunulduğu bir âlem. Öyle bir âlem ki, sonsuz sayıda melekler ordusu, kimi kıyamda, kimi rükûda, kimi secdede, ama hepsi ibadet halinde. Bu melekler ordusu da "bir ümmettir." Kar tanelerinin süzülerek inmesinden, alyuvarın oksijeni taşımasından, elektronun protonu çekmesinden, protonun protona bağlanmasından kısaca kainatta kânun adına ilimin açığa çıkardığı ve çıkarmadığı, e varsa bunlarm icraasından sorumludurlar, yani, [COLOR=Blue]"Şeriat-ı Fıtriye ile memurdurlar."[/COLOR]23 [COLOR=Blue][B]"Şeriat-ı İlâhî ikidir;[/B] hem iki sıfattan gelmiş iki insan muhatap, hem de mükellef olmuş. Sıfat-ı irâdeden gelen şer'-î tekvînî.[/COLOR] [COLOR=Blue]"İnsan-ı ekber olan âlemin ahvalini, hem de harekâtını ki, ihtiyarî değil, tanzim eden Şer'dir. O meşîet-i Rabbanî yanlış bir ıstılahla, tabiat da denilir. Sıfat-ı kelâmdan gelen şeriat ise, âlem-i asgar olan insanm ef'âlini.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Ki, ihtiyarî olmuş, tanzim eden şer'dir. İki şer' bir yerde bazan eder içtimâ; melâike-i İlâhî, bir ümmet-i âzîme, hem bir cünd-ü Sübhanî.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Birinci şer'a olmuş hamele-i mümtesil, amele-i mümessil.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Hem onlardan bir kısmı ibâd-ı müsebbihtir, bir kısmı da müstağrak, arşm mukarrebîni."[/COLOR]23 Şeriat-ı fıtrîye kânunları tam adalet içinde işler ve haksızlıklara, yanlışlıklara bu kânunlara aykırı hareketlere anında ceza verilir. Hakkı olmayan bir ceylanı parçalayan kaplan, avcının mermilerine hedef olur, hayvanlara eziyet eden haylaz çocuk düşüp başını yarar, mazlumun ahını alan cezasmı çeker aheste aheste. İşte bunlar gibi pek çok hadise, herşeyin her anını hatta kalplerden geçeni en ince ayrıntılarına kadar bilen Mutlak Adalet Sahibinin kânunlarını tam bir adaletle işletişinin ve kainatın dengesini muhafaza edişinin delilleridirler. [B]Bu adalet mekanizması torpiller, adam kayırmalar ve rüşvetle yürümez. Tam bir kânun hakimiyeti vardır.[/B] Bu yüzden Kâinat Sultanının en Sevgili Kulu (a.s.m.) bile bu kânunlara uymak durumundadır. [COLOR=DarkRed]Bazı maslahatlara binaen Onun (a.s.m.) için; diğer peygamberler için, adetlerini mu'cizelerin ortaya çıkması yönünde terk etmesi, başka bir deyişle sonsuz ihtimal karşısında kararsız ve bu durumla her an yüzyüze zerrelere, normal, âdet olarak kabul edilen yol dışında mûcizeyi netice verecek yolu göstermesi haricinde peygamberler de bu kânunlara uymak zorundadır. Yine bazı maksatlarla ihsan edilen kerametler haricinde evliyalar da bu kânunların hakimiyeti altındadır. Kısaca, herkes bu kânunlar önünde eşittir.[/COLOR] Bu kânunların gereğini yerine getirenler sonuca ulaşır, getirmeyenler ulaşamaz. Burada ulaşılacak sonucun hak veya batıl olması fark etmez. [B]Âdetullaha, sünnetullaha ya da şeriat-ı fıtrîyeye itaat bir nevi fiili duadır ve haktır. [/B][B]Bu duayı yapan mü'min de olsa olsa kafir de çok büyük ihtimalle cevap verilecektir. [/B][B] Kâfirirı hedefi batıl da olsa hedefe hak yoldan ulaşmak isterse ulaştırılacaktır. [/B][B]Yani çalışan kazanacaktır. [/B][B]Çünkü, bu âlem bir imtihandır ve değerlendirme adil olmalıdır.[/B] [B]Bu dünya hikmet yeridir, [/B][B]hikmet ise insan anlayışma, ilmine, ona öğretilenlere uygun olarak [/B][B]olayların ortaya çıkış safhalarının tek tek yaratılması ve [/B][B]basamak bâsamak çıkılıp sonuca ulaşılması ile olur. [/B][B]Aksi takdirde kafalar karışır, [/B][B]verilen kapasite ile öne konulan iş uyumlu olmaz. [/B][B]Bu yüzden Allah'ın şeriat-ı fıtrîyeye itaat eden kafirlere yardım etmesine şaşmamak gerek.[/B] [COLOR=Blue]"Ey arkadaş! Bir zaman bir sâil dei: Mâdem el hakku ya'lu* haktır. Nen kâfir, müslime; kuvvet, hakk a ptir?[/COLOR] [COLOR=Blue] [/COLOR][COLOR=Blue]"Dedim: Dört noktaya bak; bu müşkül de hallolur. Birinci nokta şudur: Her hakkm her vesilesi hak olması lâzım değildir.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Öyle de, her bâtılın her vesilesi bâtıl olması yine lâzım değildir. Neticesi şu çıkar: Hak olan bir vesile, batıl vesileye galiptir. Dolayısıyla, bir hak, bir batıla mağluptur. Muvakkaten, bilvasıta olmuştur, yoksa bizzat hem dâimâ değildir.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Lâkin âkıbetü'1-âkıbe, her dem yine hakkındır. Kuvvetin bir hakkı var, bir sırr-ı hilkati var. İkinci nokta şudur:[/COLOR] [COLOR=Blue]"Her Müslimin her vasfı Müslim olmak vâcip iken, haricen her dem vâki, sabit değildir. Öyle de, her kâfirin her vasfı kâfir olmak, küfründen neş'et etmek yine lâzım değildir.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Demek, bir kâfirin Müslim olan bir vasfı, Müslimdeki lâmeşru vasfma galip olur. Bilvasıta, o kâfir dahi ona galiptir.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Hem, dünyada hayatın hakkı şâmil ve âmdır. O rahmet-i âmmenin bir cilve-i mânîdar, onun bir sırr-ı hikmet-i var, küfür mâni değildir. Üçüncü nokta şudur: O Zât-ı Zülcelâlin iki vasf-ı kemâlden iki şer'î tecellî, vasf-ı irâdeden gelen meşîetle takdirdir.[/COLOR] [COLOR=Blue]"O da şer'î tekvînî. Vasf-ı kelâmdan gelen şeriat-ı meşhure. Teşriî evamire karşı itaat, isyan nasıl olur; öyle de tekvînî evâmire itaat ve isyan olur.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Birincisi galibâ dâr-ı uhrâda görür mücâzâtı, sevâb-ı; ikincisi ağlebâ dâr-ı dünyada çeker mükafat ve ikâbı.[/COLOR] [COLOR=Blue]Meselâ, nasıl sabrın mükafâtı zaferdir, atâletin mücâzâtı sefalet; öyle de, sa'yin sevabı olur servet.[/COLOR] [COLOR=Blue]Sebatta da gelebilir mükâfat. Zehirin ikâbı bir maraz; panzehirin sevâbı bir sıhhattir.[/COLOR] [COLOR=Blue]Bâzan iki şeriat evâmiri, bir şeyde bir şeyde beraber müçtemîdir. Her birine bir cihet... Demek tekvînî emre itaat ki, bir haktır. İtaat galip olur, o emrin isyânma ki bir tavr-ı bâtıldır.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Bir batıla vesile olmuş olursa bir hak, vaktâ ki, galip olsa bir bâtıla ki, olmuş o da vesile-i hak. -Bilvâsıta bir hakkın bir bâtıla mağluptur; fakat bizzat değildir.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Demek-El hakku ya'lu-bizzat demektir. Hem âkıbet muraddır, kayd-ı haysiyet maksuddur. Dördüncü nokta şudur:[/COLOR] [COLOR=Blue] [/COLOR][COLOR=Blue]"Bir hak bilkuvve kalmış, yahut kuvvetsiz kalmış, ya mahlûttur, hem mahşuş. Ona da bir inkişaf, yâ bir tâze kuvvet vermek lâzım gelmiştir.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Mühezzeb ve müzehheb yapmakiçin muvakkat; bâtıl, ona musallat, tâ ki, sebike-i hak ne miktar lüzum vardır.[/COLOR] [COLOR=Blue]"Tâ mahz ve hâlis çıksan mebâdide, dünyada bâtıl etse galebe, fakat kazanmaz harbi. 'Akıbetü li'1-muttakîn' ona vurur bir darbe! İşte, bâtıl mağluptur-El hakku ya'lû-sırrı onu çarpar ikâba; işte hak da galiptir."[/COLOR]24 [COLOR=Blue]"Kim tevfik isterse, âdetullah ve hilkat ve fıtrat ile âşinalık etmek dostluk etmek ğerektir. Yoksa, fıtrat tevfiksizlikle cevap verecektir. Cereyarı-ı umumî ise: Muhalif harekette bulunanları adem-âbâd hiçahiçe atacaktır. İşte buna binaen temaşa et. Göreceksin ki: Hilkatte câkri olan kavanîn-i amîka-i dakika-ki, hurdebîn-i akıl ile görülmez-hakaik-ı şeriat ne derece mürâat ve muarefet ve münasebette bulunmuşlardır ki, o kavanin-i hilkatin muvazenesini muhafaza etmiştir. Evet şu âsâr-ı tavîlede ş müsademat-ı azîme içinde hakaikını muhafaza, belki daha ziyade inkişafa getirdiğinden gösterir ki, Resûl-i Ekrem Aleyhisselâm'm mesleği, hiçbir vakit mahvolmayan hak üzerin müessestir. Şu nükte ve noktaları bildikten sonra geniş ve muhakemeli ve müdakkik bir zihinle dinle ki: Muhammed-i Haşimî Aleyhissalâtü Vesselâm ümmiyeti ve adem-i kuvvet-i zâhiresi ve adem-i hâkimiyeti ve adem-i meyli saltanat ile beraber, gayet hatarlı mevakide kemâl-i vüsuk ile teşebbüs ederek efkâra galebe etmekle, ervaha tahabbüb ve tabayia tasallut, gayet kesire ve müstemirre ve rasiha ve me'lufe olan âdât ve ahlâk-ı vahşiyâneyi esasıyla hedmederek, onları yerine ahlâk-ı âliyeyi gayet metin bir esas, ile lâhm ve demlerine karışmış gibi te'sis etmekle beraber, zavîye-i vahşette hâmid olan bir kavimdeki kasavet-i vahşiyeyi ihmad ve hissiyat-ı dakikayı tehyic... Evet, hissiyat-ı âliyeyi ikaz ve cevher-i insaniyetlerini izhar etmekle beraber evc-i medeniyete bir zaman-ı kasîrde is'ad ederek, şark ve garbda oturmuş bir devlet-i cesimeyi bir zaman=ı kalilde teşkil edip,. ateş-i cevval gibi belki nûr-u nevvar gibi veyahut asâ-yı Mûsâ gibi sair devletleri bel' ve imha derecesine getirdiğinden, basar-ı basireti kör olmayanlara sıdkını ve nübüvvetini ve hakk ile temessükünü göstermiştir. [B]İşte eğer sen görmezsen, seni insanların defterinderi sildirecektir."[/B][/COLOR]25 Bu son kısımdan ânladıklarımızı şöyle özetleyebiliriz: Cenâb-ı Hakkın yardımını isteyen âdetullaha, yaratılış kânunlarına uygun hareket etmelidir. Bu fen ilimlerinde olduğu gibi sosyal ilimlerde de geçerlidir. Yani toplumsal olayların yönlendirilmesinde, devlet yönetiminde başarının sırrı yaratılış kânunlarına uymaktan geçmektedir. İşte bu sırra uygun hareket eden Hz. Muhammed (a.s.m.) çok kısa bir zamanda ve şartların tamamen aleyhte olduğu bir yerde, vahşi insanlardan medenî bir toplum teşkil etmeye muvaffak olmuştur. Demek ki, şeriat-ı fıtrîye ve şeriatı kelâmiye şeriatın iki ayrı bölümü olmakla beraber tamamen farklı kavramlar olmayıp pek çok yönden içiçedirler. Hatta şeriat-ı kelâmiye şeriat-ı fıtriyenin bir alt kümesi olarak ele alınsa çok büyük bir hata yapılmış olmaz. Fizik, matematik gibi fen ilimlerinin kânunlarma benzer şekilde hu-' kuk, sosyoloji gibi sosyal ilimlerinin de kânunları vardır. Yapılan ilmi çalişmalarla ortaya konan bu kânunlar fıtrata uygunlukları ölçüsünde hakikate yaklaşmaktadırlar. [B]Bu anlamda fen limlerinin ulaşacağı nihaî hedef şeriıt-ı fıtrîye ve tevhid, sosyal ilimlerin nihaî hedefi ise genel olarak kullanıan anlamda şeriat olmalıdır. [/B]Çünkü, insanı ' yaratan ve dolayısıyla onun izelliklerini, ruh yapısını en iyi bilen Zât'ın onların anlayacağı bir dille oraya koyduğu kânunlar bütünüdür. Yani yaratılışa, adetullaha en uygunudur. Ama, sırr-ı teklif gereği uyup uymamak insanların ve toplumların ihtiyarına bırakılmıştır.[B] Uymanın sağlayacağı sonuç ise dünya ve ahiret saadetidir.[/B] Son olarak şu noktaya değinmek istiyorum. Kainatın Sultanı, zerrelerden galaksilere koyduğu kânunlar geçerli olan Allah'tır. Hakimiyyet Onundur. "Hakimiyet Allah'ın mı, yoksa milletin mi?" gibi tartışmalara girmek "Dünyayı güneş mi aydınlatıyor ay mı?" gibi bir tartışmadan farksızdır. Önemli olan, kendi ihtiyarımız ile şekillendirme yetkisinin Hâkim-i Ezelî tarafından bize verdiği halifesi olduğumuz âlemde O'nun koyduğu fıtrat kânunlarına ne ölçüde uyduğumuzdur. Fert ve toplum hayatında bu kânunları ne derece hakim kıldığımızdır. [I][COLOR=DarkGreen][U][B]Dipnotlar[/B][/U][/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]15. Sözler, 30. Söz, s. 505.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]16. Işâratü'l-I'caz, s. 101.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]17. Mektubat, 24. Mektup, s. 269.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]18. Sözler, 11. Söz, s. 119.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]19. Sözler, 26. Söz, s. 431.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]20. Sözler, 26. Söz, s. 433.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]21. Mesnevi-i Nuriye, s. 126.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]22. Mektubat, s. 450.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]23. Sözler, s. 670.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]24. Sözler, s. 666.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]25. Muhakemat, s. 136.[/COLOR][/I] [I][COLOR=DarkGreen]* Hak yücedir. (Bu ifâde Buharî'de yer alan bir hadiste "İslâm yücedir. Ondan yüce hiçbir şey yoktur." Buhârî, Cenâiz: 79) şeklinde yer alır.[/COLOR][/I] [RIGHT][U][B][COLOR=Red]Köprü'94 (Güz Sayısı)[/COLOR][/B][/U] [U][B][COLOR=Red]koprudergisi.com[/COLOR][/B][/U] [U][B][COLOR=Red]Hakan YALMAN[/COLOR][/B][/U][/RIGHT] [I][COLOR=DarkGreen] [/COLOR][/I] [/LEFT] [/CENTER] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Risale-i Nur'da Şeriat-ı Fıtriye Üzerine
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst