Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Risâle-i Nur’un Üslûbuna Dair
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Nûrolog" data-source="post: 131345" data-attributes="member: 12613"><p><strong>Üslûp Nedir? </strong> </p><p><u>Üslûp, Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük’te, “Sanatçının görüş, duyuş, anlayış ve anlatıştaki özelliği veya bir türün, bir çağın kendine özgü anlatış biçimi, biçem, tarz, stil” şeklinde tanımlanırken, Emin Özdemir’in Edebiyat Bilgileri Sözlüğü’nde, “Duygu, düşünce, eylem ve hayallerin kişisel anlatım biçimidir. Büyük ölçüde sözcüklerle, sözcüklerin seçimiyle ilgili bir olgudur üslûp” diye tanımlanıp açıklanmıştır. Yeni Asya Neşriyat’ın Osmanlıca-Türkçe Lügat’inde de yukarıdaki Türkçe Sözlük’tekine çok yakın bir tanım yapılmıştır. Fakat bu lügatte, üslûp türlerini çağrıştıran maddeler de kullanılmıştır; mesela, üslûb-ı âdî, üslûb-ı âlî, üslûb-ı bedî’, üslûb-ı garîb, üslûb-ı hakîm, üslûb-ı mücerred, üslûb-ı müzeyyen vs. </u> </p><p>Üslûpla ilgili olarak değişik kaynaklardaki değerlendirmelerden şöyle bir netice çıkarılabilir: Üslup; bir çağın, bir dönemin, bir akımın, bir türün veya bir sanatçının kendine has anlatış biçimi ve tarzıdır. Bu neticeyi de şu şekilde örneklendirerek biraz daha açabiliriz. Klasik edebiyatımızı oluşturan “Divan Edebiyatı” bir çağın, “Tanzimat Edebiyatı” bir dönemin, “Gazel” veya “Kaside” bir türün ve “Fuzûlî” veya “Nedim”in kendine has anlatış biçimleri üslûbun edebiyattaki kullanımlarıdır, denilebilir. </p><p>Benzer durum diğer sanat dalları (mimarî, hat sanatı, resim vb.) için de geçerlidir. Sadece mimarîyi örnek verecek olursak; İslâm kültürünün bir ürünü olan cami mimarîsinde bu durum açık olarak görülecektir. Arap, İran, Selçuklu ve Osmanlı mimarisiyle yapılmış camilerdeki bu farklılıklar oldukça belirgindir. </p><p><strong>Üslûb-ı Beyan Aynıyla İnsandır </strong></p><p>Herkesin kendine has bir üslûbu ve dili kullanma şekli vardır. Bu “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.” atasözünde olduğu gibi üslup, bu yoğurt yeme biçiminin yazıda ve yazılı edebiyattaki karşılığıdır. Bir olayı veya konuyu aynı dil ile aynı tür içerisinde yazılı olarak ele alan iki yazarın ortaya çıkardıkları eserlerdeki kendine has farklılıklardır üslûp. Başka bir deyişle, bir sanat eserinde sanatçısını görebilmektir, üslûp. </p><p>“Sanat, zekanın malzemeyi kullanmasıdır.” sözü, üslûp için de geçerlidir. Edebiyatın malzemesi dildir ve her yazar ve şair aynı malzemeyi; yani dili kullanarak çok değişik sanat eserleri ortaya çıkarabilmişlerdir. Ortaya çıkan bu eserler de sahibinin üslûbunu yansıtmıştır. Müdakkik okuyucular bu farklılığı hemen fark edebilirler. Öyle kişiler var ki, Arapça bir ifadenin Kur’an’dan bir ayet olup olmadığını, herhangi bir cümlenin Risâle-i Nur’dan olup olmadığını ve şiirden bir mısra veya dörtlüğün M. Akif Ersoy’un Safahat’ından alınıp alınmadığını fark edebilmektedirler. </p><p><strong>Risâle-i Nur’un Üslûbu Kur’an Üslûbudur </strong></p><p><u>Kur’an-ı Kerim’in manevi bir mucizesi olan Risâle-i Nur’un üslûbu Kur’an üslûbundan başka bir şey değildir.</u> Kur’an güneşinden Risale aynasına yansımalar üslûpta da kendisini göstermektedir. Bu yansımalardan bir kısmını şöyle açıklayabiliriz: </p><p><strong>* Kur’an-ı Kerim’in şiir şeklinde olmaması yönüyle yansıması. </strong></p><p>“Biz ona şiiri öğretmedik, ona yaraşmaz da… O kitap, sade bir öğüttür ve açıklayan bir Kur’an’dır.” (Yasin suresi, ayet: 9) şeklindeki Kur’an ifadesi ile Risâle-i Nur’un nesir olması yönüyle paralellik göstermektedir. Kur’an’ın belagatı şiirden çok daha ileri bir yapıdadır. Said Nursî de, edebiyatçılar arasında eskiden beri süregelen “mana” ile “lafız” tartışmasında “mana”yı ön plana almıştır. “Efkâr ve hissiyatın mecrâ-i tabiîsi nazm-ı maanidir.”6 “Evet, lafızperestlik bir hastalıktır; fakat bilinmez ki bir hastalıktır.”7 “Evet, lafza zînet verilmeli, fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla.”8 </p><p>“Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki, Kur’an’ın hakîkatleri, o kadar büyük, âlî, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal o hakikatlere nispet edilse, gayet küçük ve sönük kalır.”9 </p><p>“Şiir ise, çendan kıymettar, şirin bir vasıta-ı ifadedir. Fakat şiirde hayal hükmettiği için hakikate karışır, hakikatların suretini değiştirir. Bazan hakikat birbirine geçer. Hâlis, hak ve mahz-ı hâkikat olan Kur’ân-ı Hâkim’in hizmetinde istikbalde bulunacağımız mukadder olduğundan, Kader-i İlâhi bir inayet olarak bize şiir kapısını açmadı. (Vemâ allemnâhu’ş-şi’re) sırrı buna bakar.”10 </p><p>Said Nursi, hiçbir zaman manayı lafza feda etmemiştir, fakat şiire de fazla uzak kalmamıştır ve zaman zaman ondan değişik şekillerde istifade etmiştir. Bunda “Şiirde hikmet vardır.”11 hadis-i şerifinin tezahürü görülür. </p><p>Külliyatın tümüne bakıldığında, Niyazî-i Mısrî, Süleyman Çelebi, Yavuz Sultan Selim, Fuzûlî, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Namık Kemal, Tevfik Fikret; Hz. Ali, Abdulkadir-i Geylanî, İmam Busûrî, Kuss b. Saide; Mevlâna Celaleddin-i Rûmî, Mevlâna Câmi, Sa’di-i Şirazî, Hâfız-ı Şirazî gibi Türk, Arap ve İran şairlerinden iktibaslar yapıldığı görülecektir. Ayrıca, Lemaat’ta ve farklı yerlerde (17, 18 ve 32. Sözler’de; 4. ve 76. Mektup’ta, 13. Şua’da) şiire yakın ve serbest vezinle (bazı mısralarda aruz vezninin etkisi görülmekte) parçalar yazılmıştır. Bununla birlikte Said Nursi, bazı talebelerinin (Hasan Feyzi, Binbaşı Asım vb.) yazdığı Risâle-i Nur’la ilgili şiirlerini de külliyata almıştır. Bunlardan da anlaşılacağı üzere Said Nursi, şiire karşı olmadığı gibi şiire lakayt da kalmamıştır, denilebilir. </p><p><strong>* Kur’an-ı Kerim’de bir kısım ayetler çok kısa, hatta bir-iki kelimelik olabildiği gibi, çok uzun ayetler de vardır ki, “mudayene” ayeti bir sayfadan oluşmaktadır. Risâle-i Nur’da da buna benzerlik görülmektedir. “Bismillah, her hayrın başıdır.” gibi kısa, basit ve sade cümleler olduğu gibi, Mu’cizât-ı Kur’aniye’de geçen, Kur’ân’ın altı ciheti nuranidir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhan direkleri; üstünde sikke-i i’caz lem’aları; önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri; ve arkasında nokta-i istinadı vahy-i semavî hakikatleri;… Kur’an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîm’inin mübarek kelamı olduğunu imza ediyor.” bir kısmını yazmayıp atladığımız bu cümle, 216 kelime, 14 terkip ve 26 tane de “ve” bağlacından oluşmuştur. </strong></p><p>Yine aynı yerden alınmış olan, “Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elim ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş kurunlar ve asırlar,… ve hastaların az sözden müteessir olan ve sekeratta olanların kulağında mâ-i Zemzem misillü hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır.” cümlesi de, 212 kelime, 12 terkip ve 31 tane “ve” bağlacından oluşmuştur. </p><p>Bunlar ve bunlara benzer uzun cümlelere baktığımızda kesinlikle onlarda bir anlam karmaşasına veya anlatım bozukluklarına rastlanmamaktadır. “Ve” bağlacının bir cümlede tekrar etmesi, başkalarının anlatımında kusur olarak kabul edilirken, Risalelerde bilakis söze ve anlatıma bir kuvvet ve akıcılık kazandırmaktadır. </p><p><strong>* Kur’an-ı Kerim’in toplumun her kesimine hitap etmesi yönüyle de Risalelere yansıması. </strong></p><p>Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah, muhatapların anlayabileceği bir şekilde, “tenezzülat-ı İlahiye” ile farklı üslûplarla hitap etmiştir. “Yâ eyyühellezîne âmenu” ile ehl-i imâna, “Yâ eyyühellezîne keferu” ile ehl-i küfre, “Yâ eyyühennâsu” ile de tüm insanlığa seslenilmiştir. Bunlar arasındaki üslup farklılığı oldukça belirgindir. Kıyametten ve Cehennemden bahseden azap ayetlerinin üslûbuyla, Cennetten bahseden müjde ayetlerinin üslûbu da muktezayı hale mutabık olarak farklılık göstermektedir. </p><p>Risâle-i Nur’un da sadece Müslümanlara değil tüm insanlığa hitap ettiği ve asrımızın manevi hastalıklarına en etkili bir deva olduğu veya olabileceği, Bediüzzaman Sempozyumlarına katılan ve Risâle-i Nur’a sahip çıkan diğer dinlere mensup bilim ve din adamlarının tebliğlerinden de anlaşılmaktadır. </p><p>Yine Risâle-i Nurlar, toplumun tüm kesimlerine, meselâ; gençlere, ihtiyarlara, hanımlara, hastalara, mahpuslara, musibetzedelere vb. kavl-i leyyin ile onları incitmeyecek bir üslûp kullanırken, yerine göre, kafirlere, zalimlere, zındıklara, masonlara da oldukça sert bir üslûp kullanmıştır. </p><p><strong>* Kur’an-ı Kerim’in Mekke döneminde nazil olan Mekkî ayetler ile Medine döneminde nazil olan Medenî ayetler arasındaki üslûp farklılığına benzer bir durum Risâle-i Nurlarda da görülmektedir. Eski Said döneminde yazılan, Münazarat, Muhakemat, Hutbe-i Şamiye, İşârâtü’l-İ’caz vb. ile Yeni Said döneminde yazılan Risâle-i Nur’un bel kemiğini oluşturan, Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şualar vb. eserler arasında ki üslûp farklılığı da bilinmektedir. Hatta, lahika mektuplarının üslûp farklılığı daha da belirgin bir vaziyettedir. </strong></p><p><strong>* Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamberin rahle-i tedrisinde her yaş ve her meslek grubundan insanlar (Sahabeler) bulunurken, bugün Risâle-i Nur derslerinde de her yaş ve meslek grubundan insanlar bulunmaktadır. Yedi yaşındaki bir çocukla yetmiş yaşındaki bir ihtiyar, okuma yazma bilmeyen âmi bir adamla üniversitedeki bir profesör, okunan Risâle-i Nur’dan aynı anda aynı dersi almaktadır. Herkes kendi kâmet-i kıymetince ondan istifade etmektedir. Bazen yedi yaşındaki bir çocuğun veya okuma yazma bilmeyen âmi adamın herkesten fazla istifade ve istifaza ettiği çok görülmüştür. Sadece Risâle-i Nur’dan istifade ve istifaza ederek zamanın mühim âlimleri de yetişmiştir. </strong></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Nûrolog, post: 131345, member: 12613"] [b]Üslûp Nedir? [/b] [u]Üslûp, Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük’te, “Sanatçının görüş, duyuş, anlayış ve anlatıştaki özelliği veya bir türün, bir çağın kendine özgü anlatış biçimi, biçem, tarz, stil” şeklinde tanımlanırken, Emin Özdemir’in Edebiyat Bilgileri Sözlüğü’nde, “Duygu, düşünce, eylem ve hayallerin kişisel anlatım biçimidir. Büyük ölçüde sözcüklerle, sözcüklerin seçimiyle ilgili bir olgudur üslûp” diye tanımlanıp açıklanmıştır. Yeni Asya Neşriyat’ın Osmanlıca-Türkçe Lügat’inde de yukarıdaki Türkçe Sözlük’tekine çok yakın bir tanım yapılmıştır. Fakat bu lügatte, üslûp türlerini çağrıştıran maddeler de kullanılmıştır; mesela, üslûb-ı âdî, üslûb-ı âlî, üslûb-ı bedî’, üslûb-ı garîb, üslûb-ı hakîm, üslûb-ı mücerred, üslûb-ı müzeyyen vs. [/u] Üslûpla ilgili olarak değişik kaynaklardaki değerlendirmelerden şöyle bir netice çıkarılabilir: Üslup; bir çağın, bir dönemin, bir akımın, bir türün veya bir sanatçının kendine has anlatış biçimi ve tarzıdır. Bu neticeyi de şu şekilde örneklendirerek biraz daha açabiliriz. Klasik edebiyatımızı oluşturan “Divan Edebiyatı” bir çağın, “Tanzimat Edebiyatı” bir dönemin, “Gazel” veya “Kaside” bir türün ve “Fuzûlî” veya “Nedim”in kendine has anlatış biçimleri üslûbun edebiyattaki kullanımlarıdır, denilebilir. Benzer durum diğer sanat dalları (mimarî, hat sanatı, resim vb.) için de geçerlidir. Sadece mimarîyi örnek verecek olursak; İslâm kültürünün bir ürünü olan cami mimarîsinde bu durum açık olarak görülecektir. Arap, İran, Selçuklu ve Osmanlı mimarisiyle yapılmış camilerdeki bu farklılıklar oldukça belirgindir. [b]Üslûb-ı Beyan Aynıyla İnsandır [/b] Herkesin kendine has bir üslûbu ve dili kullanma şekli vardır. Bu “Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır.” atasözünde olduğu gibi üslup, bu yoğurt yeme biçiminin yazıda ve yazılı edebiyattaki karşılığıdır. Bir olayı veya konuyu aynı dil ile aynı tür içerisinde yazılı olarak ele alan iki yazarın ortaya çıkardıkları eserlerdeki kendine has farklılıklardır üslûp. Başka bir deyişle, bir sanat eserinde sanatçısını görebilmektir, üslûp. “Sanat, zekanın malzemeyi kullanmasıdır.” sözü, üslûp için de geçerlidir. Edebiyatın malzemesi dildir ve her yazar ve şair aynı malzemeyi; yani dili kullanarak çok değişik sanat eserleri ortaya çıkarabilmişlerdir. Ortaya çıkan bu eserler de sahibinin üslûbunu yansıtmıştır. Müdakkik okuyucular bu farklılığı hemen fark edebilirler. Öyle kişiler var ki, Arapça bir ifadenin Kur’an’dan bir ayet olup olmadığını, herhangi bir cümlenin Risâle-i Nur’dan olup olmadığını ve şiirden bir mısra veya dörtlüğün M. Akif Ersoy’un Safahat’ından alınıp alınmadığını fark edebilmektedirler. [b]Risâle-i Nur’un Üslûbu Kur’an Üslûbudur [/b] [u]Kur’an-ı Kerim’in manevi bir mucizesi olan Risâle-i Nur’un üslûbu Kur’an üslûbundan başka bir şey değildir.[/u] Kur’an güneşinden Risale aynasına yansımalar üslûpta da kendisini göstermektedir. Bu yansımalardan bir kısmını şöyle açıklayabiliriz: [B]* Kur’an-ı Kerim’in şiir şeklinde olmaması yönüyle yansıması. [/B] “Biz ona şiiri öğretmedik, ona yaraşmaz da… O kitap, sade bir öğüttür ve açıklayan bir Kur’an’dır.” (Yasin suresi, ayet: 9) şeklindeki Kur’an ifadesi ile Risâle-i Nur’un nesir olması yönüyle paralellik göstermektedir. Kur’an’ın belagatı şiirden çok daha ileri bir yapıdadır. Said Nursî de, edebiyatçılar arasında eskiden beri süregelen “mana” ile “lafız” tartışmasında “mana”yı ön plana almıştır. “Efkâr ve hissiyatın mecrâ-i tabiîsi nazm-ı maanidir.”6 “Evet, lafızperestlik bir hastalıktır; fakat bilinmez ki bir hastalıktır.”7 “Evet, lafza zînet verilmeli, fakat tabiat-ı mana istemek şartıyla.”8 “Şiirin şe’ni, küçük ve sönük hakikatleri büyük ve parlak hayallerle süslendirip beğendirmek ister. Halbuki, Kur’an’ın hakîkatleri, o kadar büyük, âlî, parlak ve revnaktardır ki, en büyük ve parlak hayal o hakikatlere nispet edilse, gayet küçük ve sönük kalır.”9 “Şiir ise, çendan kıymettar, şirin bir vasıta-ı ifadedir. Fakat şiirde hayal hükmettiği için hakikate karışır, hakikatların suretini değiştirir. Bazan hakikat birbirine geçer. Hâlis, hak ve mahz-ı hâkikat olan Kur’ân-ı Hâkim’in hizmetinde istikbalde bulunacağımız mukadder olduğundan, Kader-i İlâhi bir inayet olarak bize şiir kapısını açmadı. (Vemâ allemnâhu’ş-şi’re) sırrı buna bakar.”10 Said Nursi, hiçbir zaman manayı lafza feda etmemiştir, fakat şiire de fazla uzak kalmamıştır ve zaman zaman ondan değişik şekillerde istifade etmiştir. Bunda “Şiirde hikmet vardır.”11 hadis-i şerifinin tezahürü görülür. Külliyatın tümüne bakıldığında, Niyazî-i Mısrî, Süleyman Çelebi, Yavuz Sultan Selim, Fuzûlî, Erzurumlu İbrahim Hakkı, Namık Kemal, Tevfik Fikret; Hz. Ali, Abdulkadir-i Geylanî, İmam Busûrî, Kuss b. Saide; Mevlâna Celaleddin-i Rûmî, Mevlâna Câmi, Sa’di-i Şirazî, Hâfız-ı Şirazî gibi Türk, Arap ve İran şairlerinden iktibaslar yapıldığı görülecektir. Ayrıca, Lemaat’ta ve farklı yerlerde (17, 18 ve 32. Sözler’de; 4. ve 76. Mektup’ta, 13. Şua’da) şiire yakın ve serbest vezinle (bazı mısralarda aruz vezninin etkisi görülmekte) parçalar yazılmıştır. Bununla birlikte Said Nursi, bazı talebelerinin (Hasan Feyzi, Binbaşı Asım vb.) yazdığı Risâle-i Nur’la ilgili şiirlerini de külliyata almıştır. Bunlardan da anlaşılacağı üzere Said Nursi, şiire karşı olmadığı gibi şiire lakayt da kalmamıştır, denilebilir. [B]* Kur’an-ı Kerim’de bir kısım ayetler çok kısa, hatta bir-iki kelimelik olabildiği gibi, çok uzun ayetler de vardır ki, “mudayene” ayeti bir sayfadan oluşmaktadır. Risâle-i Nur’da da buna benzerlik görülmektedir. “Bismillah, her hayrın başıdır.” gibi kısa, basit ve sade cümleler olduğu gibi, Mu’cizât-ı Kur’aniye’de geçen, Kur’ân’ın altı ciheti nuranidir, sıdk ve hakkaniyetini gösterir. Evet, altında hüccet ve bürhan direkleri; üstünde sikke-i i’caz lem’aları; önünde ve hedefinde saadet-i dâreyn hediyeleri; ve arkasında nokta-i istinadı vahy-i semavî hakikatleri;… Kur’an semavî, hakkaniyetli ve kendi Hâlık-ı Rahîm’inin mübarek kelamı olduğunu imza ediyor.” bir kısmını yazmayıp atladığımız bu cümle, 216 kelime, 14 terkip ve 26 tane de “ve” bağlacından oluşmuştur. [/B] Yine aynı yerden alınmış olan, “Evet, nazar-ı gaflet ve dalâlette, vahşetli ve dehşetli bir ademistan ve elim ve mahvolmuş bir mezaristan olan bütün geçmiş zaman ve ölmüş kurunlar ve asırlar,… ve hastaların az sözden müteessir olan ve sekeratta olanların kulağında mâ-i Zemzem misillü hoş gelmesi gibi kudsî imtiyazları kazanır.” cümlesi de, 212 kelime, 12 terkip ve 31 tane “ve” bağlacından oluşmuştur. Bunlar ve bunlara benzer uzun cümlelere baktığımızda kesinlikle onlarda bir anlam karmaşasına veya anlatım bozukluklarına rastlanmamaktadır. “Ve” bağlacının bir cümlede tekrar etmesi, başkalarının anlatımında kusur olarak kabul edilirken, Risalelerde bilakis söze ve anlatıma bir kuvvet ve akıcılık kazandırmaktadır. [B]* Kur’an-ı Kerim’in toplumun her kesimine hitap etmesi yönüyle de Risalelere yansıması. [/B] Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah, muhatapların anlayabileceği bir şekilde, “tenezzülat-ı İlahiye” ile farklı üslûplarla hitap etmiştir. “Yâ eyyühellezîne âmenu” ile ehl-i imâna, “Yâ eyyühellezîne keferu” ile ehl-i küfre, “Yâ eyyühennâsu” ile de tüm insanlığa seslenilmiştir. Bunlar arasındaki üslup farklılığı oldukça belirgindir. Kıyametten ve Cehennemden bahseden azap ayetlerinin üslûbuyla, Cennetten bahseden müjde ayetlerinin üslûbu da muktezayı hale mutabık olarak farklılık göstermektedir. Risâle-i Nur’un da sadece Müslümanlara değil tüm insanlığa hitap ettiği ve asrımızın manevi hastalıklarına en etkili bir deva olduğu veya olabileceği, Bediüzzaman Sempozyumlarına katılan ve Risâle-i Nur’a sahip çıkan diğer dinlere mensup bilim ve din adamlarının tebliğlerinden de anlaşılmaktadır. Yine Risâle-i Nurlar, toplumun tüm kesimlerine, meselâ; gençlere, ihtiyarlara, hanımlara, hastalara, mahpuslara, musibetzedelere vb. kavl-i leyyin ile onları incitmeyecek bir üslûp kullanırken, yerine göre, kafirlere, zalimlere, zındıklara, masonlara da oldukça sert bir üslûp kullanmıştır. [B]* Kur’an-ı Kerim’in Mekke döneminde nazil olan Mekkî ayetler ile Medine döneminde nazil olan Medenî ayetler arasındaki üslûp farklılığına benzer bir durum Risâle-i Nurlarda da görülmektedir. Eski Said döneminde yazılan, Münazarat, Muhakemat, Hutbe-i Şamiye, İşârâtü’l-İ’caz vb. ile Yeni Said döneminde yazılan Risâle-i Nur’un bel kemiğini oluşturan, Sözler, Mektubat, Lem’alar, Şualar vb. eserler arasında ki üslûp farklılığı da bilinmektedir. Hatta, lahika mektuplarının üslûp farklılığı daha da belirgin bir vaziyettedir. [/B] [B]* Kur’an-ı Kerim’in ve Hz. Peygamberin rahle-i tedrisinde her yaş ve her meslek grubundan insanlar (Sahabeler) bulunurken, bugün Risâle-i Nur derslerinde de her yaş ve meslek grubundan insanlar bulunmaktadır. Yedi yaşındaki bir çocukla yetmiş yaşındaki bir ihtiyar, okuma yazma bilmeyen âmi bir adamla üniversitedeki bir profesör, okunan Risâle-i Nur’dan aynı anda aynı dersi almaktadır. Herkes kendi kâmet-i kıymetince ondan istifade etmektedir. Bazen yedi yaşındaki bir çocuğun veya okuma yazma bilmeyen âmi adamın herkesten fazla istifade ve istifaza ettiği çok görülmüştür. Sadece Risâle-i Nur’dan istifade ve istifaza ederek zamanın mühim âlimleri de yetişmiştir. [/B] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Risâle-i Nur’un Üslûbuna Dair
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst