Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Risalei Nurda Farklı Cümle Açıklamaları
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Turab3" data-source="post: 200512" data-attributes="member: 1005848"><p><strong>“Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır”. Bu ne demektir?</strong></p><p></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><p style="text-align: left"> </p><p><strong>Mektubat, Sayfa 316</strong></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span><p style="text-align: left"> </p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue">''Allah'ı bilmek,varlığını bilmenin gayrıdır.'' Bu ne demektir?</p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"></p><p></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">mânâlarıdır. İşte onun gibi, <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b706.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -1- dahi, pek çok hakaiki câmidir. Ehl-i keşif ve hakikat, keşiflerine göre ayrı ayrı beyan ederler. Ben de böyle fehmederim ki: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı, herbiri birer âlem olabilir. Yerde de herbir cins mahlûkat birer âlemdir. Hattâ herbir insan dahi küçük bir âlemdir. <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b707.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" />tabiri ise, "Doğrudan doğruya her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Salisen: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b708.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -2- </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Kur’ân-ı Hakîmde Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm demiş: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b709.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -3- </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Evet, nefsini beğenen ve nefsine itimad eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyleyse sen bahtiyarsın. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Fakat Bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılâp eder, fakat silâhlarını ve cihâzâtını âsâba devreder. Âsab ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür. Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nüfusları mutmainne iken, nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri gayet selim ve münevver iken, emrâz-ı kalbden vâveylâ etmişler. İşte bu zatlardaki, nefs-i emmâre değil, belki âsâba devredilen nefs-i emmârenin vazifesidir. Maraz ise, kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İnşaallah, aziz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emrâz-ı kalbiniz değil, belki mücahedenin devamı için beşeriyet itibarıyla âsâba intikal eden ve terakkiyât-ı daimîye sebebiyet veren, dediğimiz gibi bir hâlettir. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: #000000">İkinci Mesele </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Eski hocanın sual ettiği üç meselenin izahatı, Risale-i Nur’un eczalarında vardır. Şimdilik icmâlî bir işaret edeceğiz. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Birinci suali: </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye mektubunda demiş: "Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." Bu ne demektir? Maksat nedir de soruyor? </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">1 Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. (Fatiha suresi. 2.) </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">2 "Allah bir topluluk için hayır murad ettiğinde, onlara nefislerinin ayıplarını gösterir." el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:81. </span></span></span><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">3 "Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir." Yusuf Sûresi, 12:53. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"></p><p></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Evvelâ: Ona okuduğun Yirmi İkinci Sözün Mukaddimesinde tevhid-i hakikî ile tevhid-i zâhirînin farkındaki misal ve temsil, maksada işaret eder. Otuz İkinci Sözün İkinci ve Üçüncü Mevkıfları ve Makasıdları, o maksadı izah eder. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Ve saniyen: Usulü’d din imamları ve ulema-i ilm-i kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcibü’l-Vücud ve tevhid-i İlâhîye dair beyanatları Muhyiddin-i Arabî’nin nazarında kâfi gelmediği için, ilm-i kelâmın imamlarından Fahreddin Râzî’ye öyle demiş. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Evet, ilm-i kelâm vasıtasıyla kazanılan marifet-i İlâhiye, marifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın tarzında olduğu vakit, hem marifet-i tammeyi verir, hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşaallah, Risale-i Nur’un bütün eczaları, o Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın cadde-i nuranîsinde birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem, Muhyiddin-i Arabî’nin nazarına Fahreddin Râzî’nin ilm-i kelâm vasıtasıyla aldığı marifetullah ne kadar noksan görülüyor. Öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur’ân-ı Hakîmden doğrudan doğruya, verâset-i Nübüvvet sırrıyla alınan marifete nispeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin-i Arabî mesleği, huzur-u daimîyi kazanmak için <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b710.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -1- deyip, kâinatın vücudunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sairleri ise, yine huzur-u daimîyi kazanmak için, <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b711.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -2- deyip kâinatı nisyan-ı mutlak altına almak gibi acip bir tarza girmişler. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Kur’ân-ı Hakîmden alınan marifet ise, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp Cenâb-ı Hak namına istihdam eder; herşey mir’ât-ı marifet olur. Sadi-i Şirazî’nin dediği gibi, <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b712.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -3- herşeyde Cenâb-ı Hakkın marifetine bir pencere açar. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücudun vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">1 Ondan başka hiç bir gerçek delil yoktur. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">2 Ondan başka görülen gerçek hiç bir şey yoktur. </span></span></span><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">3 Uyanık ve zeki gözler nazarında, her yaprak Allah’ın marifetine dair bir delildir.</span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"></p><p></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b713.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" />-1- düsturunu herşeye okutturuyor. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: #000000">Üçüncü Mesele </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b714.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -2- âyetinin <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b715.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -3- âyetiyle veçh-i tevfiki nedir? </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Elcevap: On Birinci Sözde ve Yirmi Üçüncü Sözde ve Yirmi Dördüncünün Beşinci Dalının İkinci Meyvesinde izahı vardır. Sırr-ı icmâlîsi budur ki: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Cenâb-ı Hak, kemâl-i kudretiyle, nasıl birtek şeyden çok şeyleri yapıyor, çok vazifeleri gördürüyor, bir sayfada bin kitabı yazıyor. Öyle de, insanı, pek çok envâ yerinde bir nev-i câmi halk etmiş. Yani, bütün envâ-ı hayvânâtın muhtelif derecâtı kadar, birtek nevi olan insan ile o vezâifi gördürmek irade etmiş ki, insanların kuvâlarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, fıtrî bir kayıt koymamış, serbest bırakmış. Sair hayvânâtın kuvâları ve hissiyatları mahduttur, fıtrî bir kayıt altındadır. Halbuki insanın her kuvâsı, hadsiz bir mesafede cevelân eder gibi, gayr-ı mütenâhi cânibine gider. Çünkü insan, Hâlık-ı Kâinatın esmâsının nihayetsiz tecellîlerine bir ayna olduğu için, kuvâlarına nihayetsiz bir istidat verilmiş. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Meselâ, insan, hırs ile, bütün dünya ona verilse, Hel min mezîd 4 <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b114.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> diyecek. Hem, hodgâmlığıyla, kendi menfaatine binler adamın zararını kabul eder. Ve hâkezâ, ahlâk-ı seyyiede hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrudlar ve Firavunlar derecesine kadar gittikleri ve sıyga-i mübalâğa ile "zalûm" olduğu gibi, ahlâk-ı hasenede dahi hadsiz bir terakkiyâta mazhar olur, enbiya ve sıddıkîn derecesine terakki eder. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">1 Her şeyde Allah’ın birliğini gösteren bir delil vardır. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">2 "And olsun ki biz Âdemoğullarını şan ve şeref sahibi kıldık." İsrâ Sûresi, 17:70. </span></span></span><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">3 "Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir." Ahzâb Sûresi, 33:72. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"></p><p></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem insan, hayvanların aksine olarak, hayata lâzım herşeye karşı cahildir, herşeyi öğrenmeye mecburdur. Hadsiz eşyaya muhtaç olduğu için, sıyga-i mübalâğa ile, "cehûl"dür. Hayvan ise, dünyaya geldiği vakit hem az şeylere muhtaç, hem muhtaç olduğu şeyleri bir iki ayda, belki bir iki günde, Bazen bir iki saatte bütün şerâit-i hayatını öğrenir. Güya bir başka âlemde tekemmül etmiş, öyle gelmiş. İnsan ise, bir iki senede ancak ayağa kalkar, on beş senede ancak menfaat ve zararı fark eder. İşte, cehûl mübalâğası buna da işaret eder. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: #000000">Dördüncü Mesele </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b716.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -1- ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âhar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vahid bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i âhar şeklini giyer. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir. Daima tenevvü ediyor, hergün başka bir âlem kapısını açıyor. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İman ise, hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b717.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -2- ise, o nuru açar bir anahtardır. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem insanda madem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar; çok vakit imanını rencide etmek için, gafletinden istifade ederek, çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem zâhir-i şeriate muhalif düşen ve hattâ bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için, her vakit, her saat, hergün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Sual: </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Mütekellimîn uleması, âlemi, imkân ve hudûsun ünvan-ı icmâlîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra vahdâniyeti ispat ederler. Ehl-i tasavvufun bir kısmı, tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b718.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -3- deyip kâinatı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur. Ve diğer bir kısmı, </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">1 "İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz." Müsned, 2:359; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 2:415; Hâkim, el-Müstedrek, 4:256; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:52. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">2 Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur. </span></span></span><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">3 Ondan başka görülen gerçek hiç bir şey yoktur. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"></p><p></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">hakikî tevhidi ve tam huzuru bulmak için, <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b719.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -1- diyerek kâinatı hayale sarar, ademe atar, sonra huzur-u tam bulur. Halbuki, sen, bu üç meşrepten hariç bir cadde-i kübrâyı Kur’ân’da gösteriyorsun. Ve onun şiârı olarak, <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b720.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -2- diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir bürhanını ve bir muhtasar yolunu icmâlen göster. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Elcevap: </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Bütün Sözler ve bütün Mektuplar o caddeyi gösterir. Şimdilik, istediğiniz gibi, azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhanına muhtasaran işaret ederiz. şöyle ki: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Âlemde herbir şey, bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi Müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinatta herbir fiil-i icadî, bütün ef’âl-i icadiyeyi kendi Fâilinin fiilleri olduğunu ispat eder. Ve mevcudatta tecellî eden herbir isim, bütün esmâyı kendi Müsemmâsının isimleri ve ünvanları olduğuna işaret eder. Demek, herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhan-ı vahdâniyettir ve marifet-i İlâhiyenin bir penceresidir. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Evet, herbir eser, hususan zîhayat olsa, kâinatın küçük bir misal-i musaggarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve küre-i arzın bir meyvesidir. Öyleyse, o misal-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi icad eden,herhalde bütün kâinatı icad eden yine Odur. Çünkü, meyvenin mucidi, ağacının mucidinden başkası olamaz. Öyleyse, herbir eser, bütün âsârı Müessirine verdiği gibi, herbir fiil dahi, bütün ef’âli Fâiline isnad eder. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Çünkü, görüyoruz ki, herbir fiil-i icadî, ekser mevcudatı ihata edecek derecede geniş ve zerreden şümusa kadar uzun birer kanun-u hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek, o cüz’î fiil-i icadî sahibi kim ise, o mevcudatı ihata eden ve zerreden şümusa kadar uzanan kanun-u küllî ile bağlanan bütün ef’âlin Fâili olmak gerektir. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı Zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef’âl onunla bağlıdır. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Demek, nasıl herbir eser, bütün âsârı Müessirine verir; ve herbir fiil-i icadî, bütün ef’âli Fâiline mal eder. Aynen öyle de, kâinattaki tecellî eden herbir isim, bütün isimleri kendi Müsemmâsına isnad eder ve Onun ünvanları olduğunu ispat eder. Çünkü, kâinatta tecellî eden isimler, devâir-i mütedahile gibi ve ziyadaki elvân-ı seb’a gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmil ediyor, tezyin ediyor. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Meselâ, Muhyî ismi bir şeye tecellî ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada, Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zîhayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynı halde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor, yuvasını tezyin eder. Aynı anda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzar eder. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">1 Ondan başka hiç bir gerçek delil yoktur. </span></span></span><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">2 Ondan başka mâbud yoktur. Ondan başka maksud yoktur. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"></p><p></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Aynı zamanda Rezzak ismi tecellîsi görünüyor; o zîhayatın bekasına lâzım maddî ve mânevî rızkını ummadığı tarzda veriyor, ve hâkezâ... Demek, Muhyî kimin ismi ise, kâinatta nurlu ve muhit olan Hakîm ismi de Onundur ve bütün mahlûkatı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de Onundur ve bütün zîhayatları keremiyle iaşe eden Rezzak ismi dahi Onun ismidir, ünvanıdır, ve hâkezâ... </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Demek, herbir isim, herbir fiil, herbir eser öyle bir bürhan-ı vahdâniyettir ki, kâinatın sayfalarında ve asırların satırlarında yazılan ve mevcudat denilen bütün kelimâtı, Kâtibinin nakş-ı kalemi olduğuna delâlet eden birer mühr-ü vahdâniyet, birer hâtem-i ehadiyettir. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b721.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -1- </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: #000000">Beşinci Mesele </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Saniyen: Mektubunuzda "Mücerredkâ <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b722.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -2- kâfi midir? Yani, <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b723.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -3- demezse ehl-i necat olabilir mi?" diye, diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b724.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -4- </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b725.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> -5- demişler. Fakat Bazen oluyor ki, cadde-i Ahmediyede (a.s.m.) gittikleri halde, bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediyedir ve cadde-i Ahmediye dahilindedir. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">1 Allahım! "Benim ve benden evvelki peygamberlerin sözleri içinde en faziletlisi Lâ ilâhe illâllah’tır" buyuran zâta ve âl ve ashabına salât ve selâm et. [Muvatta’, Kur’ân: 32; Hac: 246; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:153; el-Elbânî, Sahihu’l-Câmii’s-Sağîr, no. 1113] </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">2 Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">3 Muhammed Allah’ın Resulüdür. </span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">4 Ey Sadi! Hz. Muhammed’i (a.s.m.) örnek almadan bir kimsenin selamet ve safa yolunu bulması imkânsızdır. </span></span></span><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">5 Bütün yollar kapalıdır; ancak Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) yolu açıktır</span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px">Hem Bazen oluyor ki, Peygamberi bilmiyorlar; fakat gittikleri yol, cadde-i Ahmediyenin eczasındandır. </span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px">Hem Bazen oluyor ki, bir keyfiyet-i meczubâne veya bir hâlet-i istiğrakkârâne veya bir vaziyet-i münzeviyâne ve bedeviyâne suretinde, cadde-i Muhammediyeyi düşünmeyerek, yalnız <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b726.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> onlara kâfi geliyor. </span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px">Fakat bununla beraber, en mühim cihet budur ki: Adem-i kabul başkadır, kabul-ü adem başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiyeye karşı yalnız <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b727.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> biliyorlar. Bunlar ehl-i necat olabilirler. </span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px">Fakat Peygamberi işiten ve dâvâsını bilen adamlar onu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakkı tanımaz. Onun hakkında yalnız <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b728.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilâne adem-i kabul değil; belki o kabul-ü ademdir ve o inkârdır. Mu’cizâtıyla, âsârıyla kâinatın medar-ı fahri ve nev-i beşerin medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter. </span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: #000000">Altıncı Mesele </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Salisen: "Şeytanla Münazara" namındaki Birinci Mebhastaki, Şeytanın mesleğine ait bazı tabirat çok galiz düşmüş. "Hâşâ, hâşâ" kelimesiyle ve farz-ı muhal suretindeki kayıtlarla tâdil edildiği halde, yine beni titretiyor. Sonra size gönderilen parçada bazı ufak tâdilât vardı; nüshanızı onunla tashih edebildiniz mi? Fikrinizi tevkil ediyorum; o tabirattan lüzumsuz gördüklerinizi tayyedebilirsiniz. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Aziz kardeşim, o mebhas çok mühimdir. Çünkü ehl-i zındıkanın üstadı Şeytandır. Şeytan ilzam edilmezse, onun mukallitleri kanmazlar. Kur’ân-ı Hakîm, kâfirlerin galiz tabirlerini reddetmek için zikrettiğinden bana bir cesaret verildi ki, bu şeytanî olan mesleğin bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, farz-ı muhal suretinde, hizbüşşeytanın efradı mesleklerinin iktizasıyla kabul etmeye mecbur oldukları ve ister istemez mânen meslek diliyle diyecekleri ahmakane tabiratlarını titreyerek istimal ettim. Fakat o istimal ile, onları kuyu dibine sıkıştırıp, meydanı baştan başa Kur’ân hesabına zaptettik, onların foyalarını meydana çıkardık. Şu muzafferiyete, şu temsil içinde bak: </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Meselâ, semâvâta başı temas etmiş pek yüksek bir minare ve o minarenin altında, küre-i arzın merkezine kadar bir kuyu kazılmış farz ediyoruz. İşte, ezanı umum memlekette umum ahaliye işitilen bir zat </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">minare başından ta kuyu dibine kadar hangi mevkide bulunduğunu ispat etmek için, iki fırka münakaşa ediyorlar. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Birinci fırka der ki: "Minare başındadır, kâinata ezan okuyor. Çünkü ezanını işitiyoruz; hayattardır, ulvîdir. Çendan herkes onu o yüksek yerde görmüyor. Fakat herkes derecesine göre, onu çıktığı ve indiği vakit, bir makamda, bir basamakta görür ve onunla bilir ki, o yukarı çıkar ve nerede görünürse görünsün, o yüksek makam sahibidir." </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Diğer şeytanî ve ahmak güruh ise der: "Yok, makamı minare başı değil. Nerede görünürse görünsün, makamı kuyu dibidir." Halbuki, hiç kimse ne onu kuyu dibinde görmüş ve ne de görebilir. Faraza, eğer taş gibi sakîl, ihtiyarsız olsaydı, elbette kuyu dibinde bulunacaktı, birisi görecekti. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Şimdi, bu iki muarız fırkanın muharebe meydanı, o minare başından tâ kuyu dibine kadar uzun bir mesafedir. Hizbullah denilen ehl-i nur cemaati, yüksek nazarlı olanlara, o müezzin zâtı minare başında gösteriyorlar. Ve nazarları o dereceye çıkmayanlara ve kasîrü’n-nazar olanlara, derecelerine göre birer basamakta o müezzin-i âzamı gösteriyorlar. Küçük bir emâre onlara kâfi gelir ve ispat eder ki, o zat taş gibi câmid bir cisim değil; belki istediği vakit yukarı çıkar, görünür, ezan okur bir insan-ı kâmildir. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Diğer hizbüşşeytan denilen güruh ise derler: "Ya minare başında herkese gösteriniz; veyahut makamı kuyu dibidir" diye ahmakane hükmederler. Ahmaklıklarından bilmiyorlar ki, minare başında herkese gösterilmemesi, herkesin nazarı oraya çıkmamasından ileri geliyor. Hem mugalâta suretinde, minare başı hariç olarak bütün mesafeyi zaptetmek istiyorlar. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte, o iki cemaatin münakaşasını halletmek için, biri çıkar, o hizbüşşeytana der ki: </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">"Ey menhus güruh! Eğer o müezzin-i âzamın makamı kuyu dibi olsa, taş gibi câmid, hayatsız, kuvvetsiz olmak lâzım gelir. Ve kuyu basamaklarında ve minarenin derecelerinde görünen, o olmamak lâzım gelir. Madem öyle görüyorsunuz; elbette o, kuvvetsiz, hakikatsiz, câmid olmayacak. Minare başı onun makamı olacak. Öyleyse, ya siz onu kuyu dibinde göstereceksiniz-ki hiçbir cihette bunu gösteremezsiniz ve hiçbir kimseye orada bulunmasını dinletemezsiniz-veyahut susunuz. Meydan-ı müdafaanız kuyu dibidir. Sair meydan ve uzun mesafe ise, şu mübarek cemaatin meydanıdır. Kuyu dibinden başka, o zâtı nerede gösterseler, dâvâyı kazanırlar." </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte, şu temsil gibi, Münazara-i Şeytanî mebhası, Arştan ferşe kadar olan uzun mesafeyi hizbüşşeytanın elinden alıyor ve hizbüşşeytanı mecbur ediyor, sıkıştırıyor. En gayr-ı makul, en muhal, en menfur mevkii onlara bırakıyor. En dar ve kimse giremeyecek bir deliğe onları sokuyor, bütün mesafeyi Kur’ân namına zaptediyor. </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Eğer onlara denilse, "Kur’ân nasıldır?" Derler: "Güzel ve ahlâk dersini veren bir insan kitabıdır." O vakit onlara denilir: "Öyleyse Allah’ın kelâmıdır ve böyle kabul etmeye mecbursunuz. Çünkü siz mesleğinizce güzel diyemeyeceksiniz." </span></span></span></p></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem eğer onlara denilse, "Peygamberi nasıl bilirsiniz?" Derler: "Güzel ahlâklı, çok akıllı bir adam." O vakit onlara denilecek: "Öyleyse imana geliniz. Çünkü </span></span></span></p><p><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">güzel ahlâklı, akıllı olsa, alâküllihal Resulullahtır. Çünkü sizin bu ’güzel’ sözünüz, hududunuz dahilinde değil; mesleğinizce böyle diyemezsiniz." </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Ve hâkezâ, temsildeki sair işaretlere, hakikatin sair cihetleri tatbik edilebilir. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte bu sırra binaen, o Şeytanla münazara edilen Birinci Mebhas, ehl-i imanın imanını muhafaza etmek için mu’cizât-ı Ahmediyeyi bilmeye ve kati bürhanlarını öğrenmeye muhtaç etmiyor. Ednâ bir emâre, küçük bir delil, onların imanlarını kurtarıyor. Kuyu dibindeki esfel-i sâfilînde olmadığına, herbir hal-i Ahmediye (a.s.m.), herbir haslet-i Muhammediye (a.s.m.), herbir tavr-ı Nebevî (a.s.m.), birer mucize hükmüne geçer, âlâ-yı illiyyînde bir makamı bulunduğunu ispat eder. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: #000000">Yedinci Mesele </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Medar-ı ibret bir mesele: </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Vehme maruz, fütura düşen bazı dostlarıma kuvve-i mâneviyeyi teyid edecek yedi emârenin delâletiyle, sırf hizmet-i Kur’ân’a ait bir ikram-ı Rabbânîyi ve bir himayet-i İlâhiyeyi beyan etmeye mecburum ki, o zayıf damarlı bir kısım dostlarımı kurtarayım. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">O yedi emârenin dördü, dost iken, sırf birer maksad-ı dünyevî için, şahsıma değil, Kur’ân’a hâdimliğim cihetinde düşman vaziyeti almalarıyla, o maksatlarının aksiyle tokat yediler. O yedi emârenin üçü ise, ciddî dost idiler ve daima da dostturlar. Fakat dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti muvakkaten göstermediler, tâ ki ehl-i dünyanın teveccühünü kazanıp birer maksad-ı dünyevî kazansınlar ve başlarından emin olsunlar. Halbuki, o üç dostum, maatteessüf, o maksatlarının aksiyle birer itab gördüler. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Evvelki dört zâhirî dost, sonra düşman vaziyeti gösterenlerin, </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Birincisi: Bir müdür, kaç vasıta ile yalvardı, Onuncu Sözden bir nüsha istedi. Ona verdim. O ise, terfi için, dostluğumu bırakıp düşmanlık vaziyeti aldı. Valiye şekvâ ve ihbar suretinde verdi. Hizmet-i Kur’âniyenin bir eser-i ikramı olarak, terfi değil, azledildi. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İkincisi: Diğer bir müdür, dost iken, âmirlerinin hatırı için ve ehl-i dünyanın teveccühünü kazanmak fikriyle, şahsıma değil, hizmetkârlığım cihetinde rakibâne ve düşmanâne vaziyet aldı, kendi maksadının aksiyle tokat yedi. Ümit edilmediği bir meselede iki buçuk seneye mahkûm edildi. Sonra Kur’ân’ın bir hizmetkârından dua istedi. İnşaallah belki kurtulacak; çünkü ona dua edildi. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Üçüncüsü: Bir muallim, dost görünürken, ben de ona dost baktım. Sonra Barla’ya nakledip yerleşmek için düşmanâne bir vaziyeti ihtiyar etti, o maksadının aksiyle tokat yedi. Muallimlikten askerliğe atıldı, Barla’dan uzaklaştırıldı. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Dördüncüsü: Bir muallim, hâfız, hem mütedeyyin gördüğüm için, Kur’ân’ın hizmetinde bana bir dostluk edecek niyetiyle ona samimâne bir dostluk gösterdim. </span></span></span></p><p></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Sonra, o, ehl-i dünyanın teveccühünü kazanmak için, bir memurun birtek kelâmıyla bize karşı çok soğuk ve korkak vaziyeti aldı. Sonra o maksadının aksiyle tokat yedi. Müfettişinden şiddetli bir tekdir yedi ve azledildi. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte, bu dört adam düşman vaziyeti almakla böyle tokat yedikleri gibi, üç dostum da, ciddî dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti göstermedikleri için, tokat değil, bir nevi ihtar nevinde aks-i maksatlarıyla ikaz edildiler. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Birincisi: Gayet mühim ve ciddî ve hakikî bir talebem olan bir zât-ı muhterem, mütemadiyen Sözleri yazar, neşrederdi. Müşevveş büyük bir memurun gelmesiyle ve bir hadisenin vukuu ile, yazdığı Sözleri sakladı, muvakkaten istinsahı da terk etti. Tâ ki, ehl-i dünyadan bir zahmet görmesin ve bir sıkıntı çekmesin ve onların şerlerinden emin olsun. Halbuki, o hizmet-i Kur’âniyenin muvakkaten tâtilinden gelen bir eser-i hata olarak, bir sene mütemadiyen bin liraya mahkûmiyet gibi bir belâ gözü önüne konuldu. Ne vakit istinsaha niyet etti ve eski vaziyetine döndü; o dâvâsından tebrie etti, lillâhilhamd beraat kazandı, fakr-ı haliyle beraber bin liradan kurtuldu. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İkincisi: Beş seneden beri mert ve ciddî ve cesur bir dostum, ehl-i dünyanın ve yeni gelen bir âmirin hüsn-ü zannını ve teveccühünü kazanmak için, komşum iken, düşünmeyerek, ihtiyarsız, birkaç ay benimle görüşmedi. Hattâ bayramda ve Ramazan’da uğramadı. Halbuki maksadının aksiyle karye meselesi neticelendi, nüfuzu kırıldı. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Üçüncüsü: Haftada bir iki defa benimle görüşen bir hâfız, imam olmuş, sarık sarmak için iki ay beni terk etti. Hattâ bayramda yanıma gelmedi. Hilâf-ı memul olarak, maksadının aksiyle, yedi sekiz ay imamlık ettiği halde, hilâf-ı âdet bir surette ona sarık bağlattırılmadı. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte bu gibi vukuatlar çok var. Fakat bazılarının hatırlarını kırmamak için zikretmiyorum. Bunlar ne kadar zayıf birer emâre ise de, fakat içtimaında bir kuvvet hissedilir. Onunla kanaat gelir ki, şahsıma karşı değil-çünkü nefsimi hiçbir ikrama lâyık görmüyorum-belki hizmet-i Kur’ân noktasında, sırf o cihette bir ikram-ı İlâhî ve bir himâyet-i Rabbâniye altında hizmet ettiğimiz anlaşılıyor. Dostlarım bunu düşünmeli, evhâma kapılmamalı. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Madem hizmetkârlığıma bir ikram-ı İlâhîdir. Ve madem fahre değil, belki şükre sebeptir. Ve madem <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b729.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> fermanı var. Bu sırlara binaen, hususî bir surette dostlarıma beyan ediyorum. </span></span></span><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">"Rabbinin nimetini yâd et." Duhâ Sûresi, 93:11. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Sekizinci Mesele <span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Yirmi Yedinci Sözün, içtihada mâni esbabın Beşinci Sebebinin Üçüncü Noktasının üçüncü misalinin haşiyesidir. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Mühim bir sual: Bazı ehl-i tahkik derler ki: "Elfâz-ı Kur’âniye ve zikriye ve sair tesbihlerin herbiri müteaddit cihetlerle insanın letâif-i mâneviyesini tenvir eder, mânevî gıda verir. Mânâları bilinmezse, yalnız lâfız ifade etmiyor, kâfi gelmiyor. Lâfız bir libastır; değiştirilse, her taife kendi lisanıyla o mânâlara elfaz giydirse, daha nâfi olmaz mı?" </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Elcevap: Elfâz-ı Kur’âniye ve tesbihât-ı Nebeviyenin lâfızları câmid libas değil, cesedin hayattar cildi gibidir; belki mürur-u zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi elfâz-ı mübarekeler, mânâ-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise değiştirilmez. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâlet hakikattir. O hâlet şudur ki: </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve lâfz-ı müşebbi’ olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Ve o devam eden lâtifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte, kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü, membaı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevabı zayi olması; ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirâtı ruha zulmet vermesi gibi zararlar olur. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Evet, nasıl İmam-i Âzam demiş: " <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b730.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> tevhide alem ve isimdir." Biz de deriz: </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Kelimât-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. </span></span></span></p><p></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Alem gibi, mânâ-yı lügavîsinden ziyade, mânâ-yı örfî-i şer’îsine bakılır. Öyleyse değişmeleri şer’an mümkün değildir. Her mü’mine bilmesi lâzım olan mücmel mânâları, yani muhtasar bir meâli ise, en âmi bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler mâlâyâniyatla dolduran adamlar, bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimât-ı mübarekenin meâl-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl "akıllı adam" denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Hem <img src="http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b731.gif" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" /> diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakkı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfi gelmez mi? Eğer mânâsına kendi lisanıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Halbuki günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse-i taallümünden başka, lâfızdan ve lâfza sirayet eden ve imtizaç eden meâl-i icmâlî, çok nurlara ve feyizlere medardır. Bahusus, tekellüm-ü İlâhî haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar çok ehemmiyetlidir. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Elhasıl: Zaruriyât-ı diniye mahfazaları olan elfâz-ı kudsiye-i İlâhiyenin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifade etseler de, daimî, ulvî, kudsî ifade edemezler. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Amma nazariyât-ı diniyenin mahfazaları olan elfazlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihatle ve sair tedris ve talim ve vaazla o ihtiyaç mündefi’ olur. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Elhasıl, lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabînin câmiiyeti ve elfâz-ı Kur’âniyenin i’câzı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir, belki "muhaldir" diyebilirim. Kimin şüphesi varsa, i’câza dair Yirmi Beşinci Söze müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir mealdir. Böyle meal nerede; hayattar, çok cihetlerle teşa’ub etmiş âyâtın hakikî mânâları nerede? </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 12px"><span style="color: #000000">Dokuzuncu Mesele </span></span></span><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">(Mühim ve mahrem bir mesele ve bir sırr-ı velâyet) </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Âlem-i İslâmda Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi, hakaik-i Kur’âniyeyi ve imaniyeyi, istikamet dairesinde, hüve hüvesine Sünnet-i Seniyyeye ittibâ ederek muhafaza etmişler. Ehl-i velâyetin ekseriyet-i mutlakası o daireden neş’et etmişler. Diğer bir kısım ehl-i velâyet, Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bazı desâtirleri haricinde ve usullerine muhalif bir caddede görünmüş. İşte şu kısım ehl-i velâyete bakanlar iki şıkka ayrıldılar: </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Bir kısmı ise, Ehl-i Sünnetin usulüne muhalif oldukları için, velâyetlerini inkâr ettiler. Hattâ onlardan bir kısmının tekfirine kadar gittiler. </span></span></span></span></span></span></p><p><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Diğer kısım ki, onlara </span></span></span><p style="text-align: left"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Allah her türlü kusur ve noksan sıfattan münezzehtir. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">ittibâ edenlerdir. Onların velâyetlerini kabul ettikleri için derler ki, "Hak yalnız Ehl-i Sünnet ve Cemaatin mesleğine münhasır değil"; ehl-i bid’adan bir fırka teşkil ettiler, hattâ dalâlete kadar gittiler. Bilmediler ki, her hâdi zat mühdî olamaz. Şeyhleri hatasından mazurdur, çünkü meczuptur. Kendileri ise mazur olamaz. </p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Mutavassıt bir kısım ise, o velîlerin velâyetlerini inkâr etmediler, fakat yollarını ve mesleklerini kabul etmediler. Diyorlar ki: "Hilâf-ı usul olan sözleri, ya hale mağlûp olup hata ettiler; veyahut mânâsı bilinmez müteşabihat misilli şatahattır." </p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Maatteessüf, birinci kısım, hususan ulema-i ehl-i zâhir, meslek-i Ehl-i Sünneti muhafaza niyetiyle, çok mühim evliyayı inkâr, hattâ tadlîl etmeye mecbur olmuşlar. İkinci kısım olan taraftarları ise, o çeşit şeyhlere ziyade hüsn-ü zan ettikleri için, hak mesleğini bırakıp bid’ata, hattâ dalâlete girdikleri olmuş. </p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte, şu sırra dair, pek çok zaman zihnimi işgal eden bir hâlet vardı: </p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Bir zaman, ben bir kısım ehl-i dalâlete mühim bir vakitte kahr ile dua ettim. Bedduama karşı, müthiş bir kuvvet-i mâneviye çıktı. Hem duamı geri çeviriyordu, hem beni men etti. </p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Sonra gördüm ki, o kısım ehl-i dalâlet, hilâf-ı hak icraatında bir kuvve-i mâneviyenin teshilâtıyla arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor. Yalnız cebirle değil, belki velâyet kuvvetinden gelen bir arzuyla imtizaç ettiği için, ehl-i imanın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fena telâkki etmiyorlar. </p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte bu iki sırrı hissettiğim vakit dehşet aldım. "Fesübhânallah," dedim. "Tarik-i haktan başka velâyet bulunabilir mi? Hususan müthiş bir cereyan-ı dalâlete ehl-i hakikat taraftar çıkar mı?" dedim. Sonra, bir mübarek Arefe gününde, müstahsen bir âdet-i İslâmiyeye binaen Sûre-i İhlâsı yüzer defa tekrar ederek okuyup, onun bereketiyle, "Mühim bir suale cevap" namında yazılan mesele ile beraber şöyle bir hakikat dahi rahmet-i İlâhiye ile kalb-i âcizâneme gelmiş. Hakikat şudur ki: </p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, Bazen sahvede ve daire-i akılda görünür, Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale girer. Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczupların bir kısmı ise, indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş. </p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler.</p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Onuncu Mesele <span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"></span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Ziyaretçilere ait bazı dostlar tarafından ihtar ile bir düstur izah edilmek istenilmiştir. Onun için yazılmıştır. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Malûm olsun ki, bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhreviye cihetinde gelir. O cihette iki kapı var: </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Ya şahsımı mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapalıdır. Çünkü ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenâb-ı Hakka çok şükür, beni kendime beğendirmemiş. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İkinci cihet, sırf Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı olduğum cihetledir. Bu kapıdan girenleri ale’r-re’si ve’l-ayn kabul ediyorum. Onlar da üç tarzda olur: Ya dost olur, ya kardeş olur, ya talebe olur. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Dostun hassası ve şartı budur ki: Katiyen Sözlere ve envâr-ı Kur’âniyeye dair olan hizmetimize ciddî taraftar olsun; ve haksızlığa ve bid’alara ve dalâlete kalben taraftar olmasın; kendine de istifadeye çalışsın. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Kardeşin hassası ve şartı şudur ki: Hakikî olarak Sözlerin neşrine ciddî çalışmakla beraber, beş farz namazını edâ etmek, yedi kebâiri işlememektir. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İşte bu üç tabaka, benim üç şahsiyetimle alâkadardır: Dost, benim şahsî ve zâtî şahsiyetimle münasebettar olur. Kardeş, abdiyetim ve ubudiyet noktasındaki şahsiyetimle alâkadar olur. Talebe ise, Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetimle münasebettardır. Şu görüşmenin de üç meyvesi var: </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Birincisi: Dellâllık itibarıyla mücevherât-ı Kur’âniyeyi benden veya Sözlerden ders almak-velev bir ders de olsa. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">İkincisi: İbadet itibarıyla uhrevî kazancıma hissedar olur. </span></span></span></p></span></span></span></p><p style="text-align: left"><span style="color: blue"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000"><span style="font-family: 'Verdana'"><span style="font-size: 10px"><span style="color: #000000">Üçüncüsü: Beraber dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olup rapt-ı kalb ederek, Kur’ân-ı Hakîmin hizmetinde el ele verip tevfik ve hidayet istemek. Eğer talebe ise, her sabah mütemadiyen ismiyle, Bazen hayaliyle dahi yanımda hazır olur, hissedar olur. Eğer kardeş ise, birkaç defa hususî ismiyle ve suretiyle dua ve kazancımda hazır olup hissedar olur. Sonra umum ihvanlar içinde dahil olup, rahmet-i İlâhiyeye teslim ediyorum ki, dua vaktinde "ihvetî ve ihvânî" dediğim vakit onlar içinde bulunur. Ben bilmezsem, rahmet-i İlâhiye onları biliyor ve görüyor. Eğer dost ise ve ferâizi kılar ve kebâiri terk ederse, umumiyet-i ihvan itibarıyla duamda dahildir. Bu üç tabaka dahi beni mânevî dua ve kazançlarında dahil etmek şarttır. </span></span></span></p><p></span></span><p style="text-align: left"></p><p></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Turab3, post: 200512, member: 1005848"] [b]“Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır”. Bu ne demektir?[/b] [COLOR=blue][SIZE=2][COLOR=#000000][LEFT] [/LEFT] [B]Mektubat, Sayfa 316[/B] [/COLOR][/SIZE][LEFT] ''Allah'ı bilmek,varlığını bilmenin gayrıdır.'' Bu ne demektir? [/LEFT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]mânâlarıdır. İşte onun gibi, [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b706.gif[/IMG] -1- dahi, pek çok hakaiki câmidir. Ehl-i keşif ve hakikat, keşiflerine göre ayrı ayrı beyan ederler. Ben de böyle fehmederim ki: Semâvatta binler âlem var. Yıldızların bir kısmı, herbiri birer âlem olabilir. Yerde de herbir cins mahlûkat birer âlemdir. Hattâ herbir insan dahi küçük bir âlemdir. [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b707.gif[/IMG]tabiri ise, "Doğrudan doğruya her âlem, Cenâb-ı Hakkın rububiyetiyle idare ve terbiye ve tedbir edilir" demektir. Salisen: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş: [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b708.gif[/IMG] -2- Kur’ân-ı Hakîmde Hazret-i Yusuf Aleyhisselâm demiş: [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b709.gif[/IMG] -3- Evet, nefsini beğenen ve nefsine itimad eden, bedbahttır. Nefsinin ayıbını gören, bahtiyardır. Öyleyse sen bahtiyarsın. Fakat Bazen olur ki, nefs-i emmâre, ya levvâmeye veya mutmainneye inkılâp eder, fakat silâhlarını ve cihâzâtını âsâba devreder. Âsab ve damarlar ise, o vazifeyi âhir ömre kadar görür. Nefs-i emmâre çoktan öldüğü halde, onun âsârı yine görünür. Çok büyük asfiya ve evliya var ki, nüfusları mutmainne iken, nefs-i emmâreden şekvâ etmişler. Kalbleri gayet selim ve münevver iken, emrâz-ı kalbden vâveylâ etmişler. İşte bu zatlardaki, nefs-i emmâre değil, belki âsâba devredilen nefs-i emmârenin vazifesidir. Maraz ise, kalbî değil, belki maraz-ı hayalîdir. İnşaallah, aziz kardeşim, size hücum eden nefsiniz ve emrâz-ı kalbiniz değil, belki mücahedenin devamı için beşeriyet itibarıyla âsâba intikal eden ve terakkiyât-ı daimîye sebebiyet veren, dediğimiz gibi bir hâlettir. [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=3][COLOR=#000000]İkinci Mesele [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] Eski hocanın sual ettiği üç meselenin izahatı, Risale-i Nur’un eczalarında vardır. Şimdilik icmâlî bir işaret edeceğiz. [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Birinci suali: [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye mektubunda demiş: "Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır." Bu ne demektir? Maksat nedir de soruyor? [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]1 Ezelden ebede her türlü hamd ve övgü, şükür ve minnet alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. (Fatiha suresi. 2.) [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]2 "Allah bir topluluk için hayır murad ettiğinde, onlara nefislerinin ayıplarını gösterir." el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:81. [/COLOR][/SIZE][/FONT][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]3 "Ben nefsimi temize çıkarmam. Çünkü nefis kötülüğü emredicidir." Yusuf Sûresi, 12:53. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [/LEFT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Evvelâ: Ona okuduğun Yirmi İkinci Sözün Mukaddimesinde tevhid-i hakikî ile tevhid-i zâhirînin farkındaki misal ve temsil, maksada işaret eder. Otuz İkinci Sözün İkinci ve Üçüncü Mevkıfları ve Makasıdları, o maksadı izah eder. Ve saniyen: Usulü’d din imamları ve ulema-i ilm-i kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcibü’l-Vücud ve tevhid-i İlâhîye dair beyanatları Muhyiddin-i Arabî’nin nazarında kâfi gelmediği için, ilm-i kelâmın imamlarından Fahreddin Râzî’ye öyle demiş. Evet, ilm-i kelâm vasıtasıyla kazanılan marifet-i İlâhiye, marifet-i kâmile ve huzur-u tam vermiyor. Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın tarzında olduğu vakit, hem marifet-i tammeyi verir, hem huzur-u etemmi kazandırır ki, inşaallah, Risale-i Nur’un bütün eczaları, o Kur’ân-ı Mu’cizü’l-Beyânın cadde-i nuranîsinde birer elektrik lâmbası hizmetini görüyorlar. Hem, Muhyiddin-i Arabî’nin nazarına Fahreddin Râzî’nin ilm-i kelâm vasıtasıyla aldığı marifetullah ne kadar noksan görülüyor. Öyle de, tasavvuf mesleğiyle alınan marifet dahi, Kur’ân-ı Hakîmden doğrudan doğruya, verâset-i Nübüvvet sırrıyla alınan marifete nispeten o kadar noksandır. Çünkü, Muhyiddin-i Arabî mesleği, huzur-u daimîyi kazanmak için [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b710.gif[/IMG] -1- deyip, kâinatın vücudunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sairleri ise, yine huzur-u daimîyi kazanmak için, [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b711.gif[/IMG] -2- deyip kâinatı nisyan-ı mutlak altına almak gibi acip bir tarza girmişler. Kur’ân-ı Hakîmden alınan marifet ise, huzur-u daimîyi vermekle beraber, ne kâinatı mahkûm-u adem eder, ne de nisyan-ı mutlakta hapseder. Belki, başıbozukluktan çıkarıp Cenâb-ı Hak namına istihdam eder; herşey mir’ât-ı marifet olur. Sadi-i Şirazî’nin dediği gibi, [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b712.gif[/IMG] -3- herşeyde Cenâb-ı Hakkın marifetine bir pencere açar. Bazı Sözlerde ulema-i ilm-i kelâmın mesleğiyle, Kur’ân’dan alınan minhâc-ı hakikînin farkları hakkında şöyle bir temsil söylemişiz ki: Meselâ, bir su getirmek için, bazıları küngân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altında kazar, su getirir. Bir kısım da, her yerde kuyu kazar, su çıkarır. Birinci kısım çok zahmetlidir, tıkanır, kesilir. Fakat her yerde kuyuları kazıp su çıkarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu buldukları gibi, aynen öyle de: Ulema-i ilm-i kelâm, esbabı, nihayet-i âlemde teselsül ve devrin muhaliyetiyle kesip, sonra Vâcibü’l-Vücudun vücudunu onunla ispat ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Amma Kur’ân-ı Hakîmin minhâc-ı [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]1 Ondan başka hiç bir gerçek delil yoktur. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]2 Ondan başka görülen gerçek hiç bir şey yoktur. [/COLOR][/SIZE][/FONT][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]3 Uyanık ve zeki gözler nazarında, her yaprak Allah’ın marifetine dair bir delildir.[/COLOR][/SIZE][/FONT] [SIZE=2][COLOR=#000000][/COLOR][/SIZE] [/LEFT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]hakikîsi ise, her yerde suyu buluyor, çıkarıyor. Herbir âyeti, birer asâ-yı Mûsâ gibi, nereye vursa âb-ı hayat fışkırtıyor. [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b713.gif[/IMG]-1- düsturunu herşeye okutturuyor. Hem iman yalnız ilim ile değil; imanda çok letâifin hisseleri var. Nasıl ki, bir yemek mideye girse, o yemek muhtelif âsâba, muhtelif bir surette inkısam edip tevzi olunuyor. İlimle gelen mesâil-i imaniye dahi, akıl midesine girdikten sonra, derecâta göre ruh, kalb, sır, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine göre birer hisse alır, masseder. Eğer onların hissesi olmazsa noksandır. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayı ihtar ediyor. [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=3][COLOR=#000000]Üçüncü Mesele [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b714.gif[/IMG] -2- âyetinin [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b715.gif[/IMG] -3- âyetiyle veçh-i tevfiki nedir? Elcevap: On Birinci Sözde ve Yirmi Üçüncü Sözde ve Yirmi Dördüncünün Beşinci Dalının İkinci Meyvesinde izahı vardır. Sırr-ı icmâlîsi budur ki: Cenâb-ı Hak, kemâl-i kudretiyle, nasıl birtek şeyden çok şeyleri yapıyor, çok vazifeleri gördürüyor, bir sayfada bin kitabı yazıyor. Öyle de, insanı, pek çok envâ yerinde bir nev-i câmi halk etmiş. Yani, bütün envâ-ı hayvânâtın muhtelif derecâtı kadar, birtek nevi olan insan ile o vezâifi gördürmek irade etmiş ki, insanların kuvâlarına ve hissiyatlarına fıtraten bir had bırakmamış, fıtrî bir kayıt koymamış, serbest bırakmış. Sair hayvânâtın kuvâları ve hissiyatları mahduttur, fıtrî bir kayıt altındadır. Halbuki insanın her kuvâsı, hadsiz bir mesafede cevelân eder gibi, gayr-ı mütenâhi cânibine gider. Çünkü insan, Hâlık-ı Kâinatın esmâsının nihayetsiz tecellîlerine bir ayna olduğu için, kuvâlarına nihayetsiz bir istidat verilmiş. Meselâ, insan, hırs ile, bütün dünya ona verilse, Hel min mezîd 4 [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b114.gif[/IMG] diyecek. Hem, hodgâmlığıyla, kendi menfaatine binler adamın zararını kabul eder. Ve hâkezâ, ahlâk-ı seyyiede hadsiz derecede inkişafları olduğu ve Nemrudlar ve Firavunlar derecesine kadar gittikleri ve sıyga-i mübalâğa ile "zalûm" olduğu gibi, ahlâk-ı hasenede dahi hadsiz bir terakkiyâta mazhar olur, enbiya ve sıddıkîn derecesine terakki eder. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]1 Her şeyde Allah’ın birliğini gösteren bir delil vardır. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]2 "And olsun ki biz Âdemoğullarını şan ve şeref sahibi kıldık." İsrâ Sûresi, 17:70. [/COLOR][/SIZE][/FONT][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]3 "Gerçekten insan çok zalim, çok cahildir." Ahzâb Sûresi, 33:72. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [SIZE=2][COLOR=#000000][/COLOR][/SIZE] [/LEFT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Hem insan, hayvanların aksine olarak, hayata lâzım herşeye karşı cahildir, herşeyi öğrenmeye mecburdur. Hadsiz eşyaya muhtaç olduğu için, sıyga-i mübalâğa ile, "cehûl"dür. Hayvan ise, dünyaya geldiği vakit hem az şeylere muhtaç, hem muhtaç olduğu şeyleri bir iki ayda, belki bir iki günde, Bazen bir iki saatte bütün şerâit-i hayatını öğrenir. Güya bir başka âlemde tekemmül etmiş, öyle gelmiş. İnsan ise, bir iki senede ancak ayağa kalkar, on beş senede ancak menfaat ve zararı fark eder. İşte, cehûl mübalâğası buna da işaret eder. [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=3][COLOR=#000000]Dördüncü Mesele [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b716.gif[/IMG] -1- ın hikmetini soruyorsunuz. Onun hikmeti çok Sözlerde zikredilmiştir. Bir sırr-ı hikmeti şudur ki: İnsanın hem şahsı, hem âlemi her zaman teceddüt ettikleri için, her zaman tecdid-i imana muhtaçtır. Zira insanın herbir ferdinin mânen çok efradı var. Ömrünün seneleri adedince, belki günleri adedince, belki saatleri adedince birer ferd-i âhar sayılır. Çünkü, zaman altına girdiği için, o ferd-i vahid bir model hükmüne geçer, hergün bir ferd-i âhar şeklini giyer. Hem insanda bu taaddüt ve teceddüt olduğu gibi, tavattun ettiği âlem dahi seyyardır. O gider, başkası yerine gelir. Daima tenevvü ediyor, hergün başka bir âlem kapısını açıyor. İman ise, hem o şahıstaki her ferdin nur-u hayatıdır, hem girdiği âlemin ziyasıdır. [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b717.gif[/IMG] -2- ise, o nuru açar bir anahtardır. Hem insanda madem nefis, hevâ ve vehim ve şeytan hükmediyorlar; çok vakit imanını rencide etmek için, gafletinden istifade ederek, çok hileleri ederler, şüphe ve vesveselerle iman nurunu kaparlar. Hem zâhir-i şeriate muhalif düşen ve hattâ bazı imamlar nazarında küfür derecesinde tesir eden kelimat ve harekât eksik olmuyor. Onun için, her vakit, her saat, hergün tecdid-i imana bir ihtiyaç vardır. [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Sual: [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Mütekellimîn uleması, âlemi, imkân ve hudûsun ünvan-ı icmâlîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra vahdâniyeti ispat ederler. Ehl-i tasavvufun bir kısmı, tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b718.gif[/IMG] -3- deyip kâinatı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur. Ve diğer bir kısmı, [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]1 "İmanınızı Lâ ilâhe illâllah ile yenileyiniz." Müsned, 2:359; el-Münzirî, et-Terğîb ve’t-Terhîb, 2:415; Hâkim, el-Müstedrek, 4:256; el-Heysemî, Mecmeu’z-Zevâid, 1:52. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]2 Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur. [/COLOR][/SIZE][/FONT][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]3 Ondan başka görülen gerçek hiç bir şey yoktur. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [SIZE=2][COLOR=#000000][/COLOR][/SIZE] [/LEFT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]hakikî tevhidi ve tam huzuru bulmak için, [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b719.gif[/IMG] -1- diyerek kâinatı hayale sarar, ademe atar, sonra huzur-u tam bulur. Halbuki, sen, bu üç meşrepten hariç bir cadde-i kübrâyı Kur’ân’da gösteriyorsun. Ve onun şiârı olarak, [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b720.gif[/IMG] -2- diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir bürhanını ve bir muhtasar yolunu icmâlen göster. [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Elcevap: [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Bütün Sözler ve bütün Mektuplar o caddeyi gösterir. Şimdilik, istediğiniz gibi, azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir bürhanına muhtasaran işaret ederiz. şöyle ki: Âlemde herbir şey, bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi Müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinatta herbir fiil-i icadî, bütün ef’âl-i icadiyeyi kendi Fâilinin fiilleri olduğunu ispat eder. Ve mevcudatta tecellî eden herbir isim, bütün esmâyı kendi Müsemmâsının isimleri ve ünvanları olduğuna işaret eder. Demek, herbir şey, doğrudan doğruya bir bürhan-ı vahdâniyettir ve marifet-i İlâhiyenin bir penceresidir. Evet, herbir eser, hususan zîhayat olsa, kâinatın küçük bir misal-i musaggarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve küre-i arzın bir meyvesidir. Öyleyse, o misal-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi icad eden,herhalde bütün kâinatı icad eden yine Odur. Çünkü, meyvenin mucidi, ağacının mucidinden başkası olamaz. Öyleyse, herbir eser, bütün âsârı Müessirine verdiği gibi, herbir fiil dahi, bütün ef’âli Fâiline isnad eder. Çünkü, görüyoruz ki, herbir fiil-i icadî, ekser mevcudatı ihata edecek derecede geniş ve zerreden şümusa kadar uzun birer kanun-u hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek, o cüz’î fiil-i icadî sahibi kim ise, o mevcudatı ihata eden ve zerreden şümusa kadar uzanan kanun-u küllî ile bağlanan bütün ef’âlin Fâili olmak gerektir. Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı Zât olmak gerektir. Çünkü kanun bir silsiledir; ef’âl onunla bağlıdır. Demek, nasıl herbir eser, bütün âsârı Müessirine verir; ve herbir fiil-i icadî, bütün ef’âli Fâiline mal eder. Aynen öyle de, kâinattaki tecellî eden herbir isim, bütün isimleri kendi Müsemmâsına isnad eder ve Onun ünvanları olduğunu ispat eder. Çünkü, kâinatta tecellî eden isimler, devâir-i mütedahile gibi ve ziyadaki elvân-ı seb’a gibi birbiri içine giriyor, birbirine yardım ediyor, birbirinin eserini tekmil ediyor, tezyin ediyor. Meselâ, Muhyî ismi bir şeye tecellî ettiği vakit ve hayat verdiği dakikada, Hakîm ismi dahi tecellî ediyor, o zîhayatın yuvası olan cesedini hikmetle tanzim ediyor. Aynı halde Kerîm ismi dahi tecellî ediyor, yuvasını tezyin eder. Aynı anda Rahîm isminin dahi tecellîsi görünüyor; o cesedin şefkatle havâicini ihzar eder. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]1 Ondan başka hiç bir gerçek delil yoktur. [/COLOR][/SIZE][/FONT][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]2 Ondan başka mâbud yoktur. Ondan başka maksud yoktur. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [SIZE=2][COLOR=#000000][/COLOR][/SIZE] [/LEFT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Aynı zamanda Rezzak ismi tecellîsi görünüyor; o zîhayatın bekasına lâzım maddî ve mânevî rızkını ummadığı tarzda veriyor, ve hâkezâ... Demek, Muhyî kimin ismi ise, kâinatta nurlu ve muhit olan Hakîm ismi de Onundur ve bütün mahlûkatı şefkatle terbiye eden Rahîm ismi de Onundur ve bütün zîhayatları keremiyle iaşe eden Rezzak ismi dahi Onun ismidir, ünvanıdır, ve hâkezâ... Demek, herbir isim, herbir fiil, herbir eser öyle bir bürhan-ı vahdâniyettir ki, kâinatın sayfalarında ve asırların satırlarında yazılan ve mevcudat denilen bütün kelimâtı, Kâtibinin nakş-ı kalemi olduğuna delâlet eden birer mühr-ü vahdâniyet, birer hâtem-i ehadiyettir. [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b721.gif[/IMG] -1- [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=3][COLOR=#000000]Beşinci Mesele [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] Saniyen: Mektubunuzda "Mücerredkâ [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b722.gif[/IMG] -2- kâfi midir? Yani, [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b723.gif[/IMG] -3- demezse ehl-i necat olabilir mi?" diye, diğer bir maksadı soruyorsunuz. Bunun cevabı uzundur. Yalnız şimdi bu kadar deriz ki: Kelime-i şehadetin iki kelâmı birbirinden ayrılmaz, birbirini ispat eder, birbirini tazammun eder, biri birisiz olmaz. Madem Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Hâtemü’l-Enbiyadır, bütün enbiyanın vârisidir. Elbette bütün vusul yollarının başındadır. Onun cadde-i kübrâsından hariç hakikat ve necat yolu olamaz. Umum ehl-i marifetin ve tahkikin imamları, Sadi-i Şirazî gibi derler: [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b724.gif[/IMG] -4- Hem [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b725.gif[/IMG] -5- demişler. Fakat Bazen oluyor ki, cadde-i Ahmediyede (a.s.m.) gittikleri halde, bilmiyorlar ki cadde-i Ahmediyedir ve cadde-i Ahmediye dahilindedir. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]1 Allahım! "Benim ve benden evvelki peygamberlerin sözleri içinde en faziletlisi Lâ ilâhe illâllah’tır" buyuran zâta ve âl ve ashabına salât ve selâm et. [Muvatta’, Kur’ân: 32; Hac: 246; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1:153; el-Elbânî, Sahihu’l-Câmii’s-Sağîr, no. 1113] [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]2 Allah’tan başka hiç bir ilah yoktur. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]3 Muhammed Allah’ın Resulüdür. [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]4 Ey Sadi! Hz. Muhammed’i (a.s.m.) örnek almadan bir kimsenin selamet ve safa yolunu bulması imkânsızdır. [/COLOR][/SIZE][/FONT][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]5 Bütün yollar kapalıdır; ancak Hazret-i Muhammed’in (a.s.m.) yolu açıktır[/COLOR][/SIZE][/FONT] [SIZE=2][COLOR=#000000][/COLOR][/SIZE] [SIZE=2]Hem Bazen oluyor ki, Peygamberi bilmiyorlar; fakat gittikleri yol, cadde-i Ahmediyenin eczasındandır. Hem Bazen oluyor ki, bir keyfiyet-i meczubâne veya bir hâlet-i istiğrakkârâne veya bir vaziyet-i münzeviyâne ve bedeviyâne suretinde, cadde-i Muhammediyeyi düşünmeyerek, yalnız [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b726.gif[/IMG] onlara kâfi geliyor. Fakat bununla beraber, en mühim cihet budur ki: Adem-i kabul başkadır, kabul-ü adem başkadır. Bu çeşit ehl-i cezbe ve ehl-i uzlet veya işitmeyen veya bilmeyen adamlar, Peygamberi bilmiyorlar veya düşünmüyorlar ki kabul etsinler. O noktada cahil kalıyorlar. Marifet-i İlâhiyeye karşı yalnız [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b727.gif[/IMG] biliyorlar. Bunlar ehl-i necat olabilirler. Fakat Peygamberi işiten ve dâvâsını bilen adamlar onu tasdik etmezse, Cenâb-ı Hakkı tanımaz. Onun hakkında yalnız [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b728.gif[/IMG] kelâmı, sebeb-i necat olan tevhidi ifade edemez. Çünkü o hal, bir derece medar-ı özür olan cahilâne adem-i kabul değil; belki o kabul-ü ademdir ve o inkârdır. Mu’cizâtıyla, âsârıyla kâinatın medar-ı fahri ve nev-i beşerin medar-ı şerefi olan Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı inkâr eden adam, elbette hiçbir cihette hiçbir nura mazhar olamaz ve Allah’ı tanımaz. Her ne ise, şimdilik bu kadar yeter. [/SIZE][FONT=Verdana][SIZE=3][COLOR=#000000]Altıncı Mesele [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] Salisen: "Şeytanla Münazara" namındaki Birinci Mebhastaki, Şeytanın mesleğine ait bazı tabirat çok galiz düşmüş. "Hâşâ, hâşâ" kelimesiyle ve farz-ı muhal suretindeki kayıtlarla tâdil edildiği halde, yine beni titretiyor. Sonra size gönderilen parçada bazı ufak tâdilât vardı; nüshanızı onunla tashih edebildiniz mi? Fikrinizi tevkil ediyorum; o tabirattan lüzumsuz gördüklerinizi tayyedebilirsiniz. Aziz kardeşim, o mebhas çok mühimdir. Çünkü ehl-i zındıkanın üstadı Şeytandır. Şeytan ilzam edilmezse, onun mukallitleri kanmazlar. Kur’ân-ı Hakîm, kâfirlerin galiz tabirlerini reddetmek için zikrettiğinden bana bir cesaret verildi ki, bu şeytanî olan mesleğin bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, farz-ı muhal suretinde, hizbüşşeytanın efradı mesleklerinin iktizasıyla kabul etmeye mecbur oldukları ve ister istemez mânen meslek diliyle diyecekleri ahmakane tabiratlarını titreyerek istimal ettim. Fakat o istimal ile, onları kuyu dibine sıkıştırıp, meydanı baştan başa Kur’ân hesabına zaptettik, onların foyalarını meydana çıkardık. Şu muzafferiyete, şu temsil içinde bak: Meselâ, semâvâta başı temas etmiş pek yüksek bir minare ve o minarenin altında, küre-i arzın merkezine kadar bir kuyu kazılmış farz ediyoruz. İşte, ezanı umum memlekette umum ahaliye işitilen bir zat [/COLOR][/SIZE][/FONT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]minare başından ta kuyu dibine kadar hangi mevkide bulunduğunu ispat etmek için, iki fırka münakaşa ediyorlar. Birinci fırka der ki: "Minare başındadır, kâinata ezan okuyor. Çünkü ezanını işitiyoruz; hayattardır, ulvîdir. Çendan herkes onu o yüksek yerde görmüyor. Fakat herkes derecesine göre, onu çıktığı ve indiği vakit, bir makamda, bir basamakta görür ve onunla bilir ki, o yukarı çıkar ve nerede görünürse görünsün, o yüksek makam sahibidir." Diğer şeytanî ve ahmak güruh ise der: "Yok, makamı minare başı değil. Nerede görünürse görünsün, makamı kuyu dibidir." Halbuki, hiç kimse ne onu kuyu dibinde görmüş ve ne de görebilir. Faraza, eğer taş gibi sakîl, ihtiyarsız olsaydı, elbette kuyu dibinde bulunacaktı, birisi görecekti. Şimdi, bu iki muarız fırkanın muharebe meydanı, o minare başından tâ kuyu dibine kadar uzun bir mesafedir. Hizbullah denilen ehl-i nur cemaati, yüksek nazarlı olanlara, o müezzin zâtı minare başında gösteriyorlar. Ve nazarları o dereceye çıkmayanlara ve kasîrü’n-nazar olanlara, derecelerine göre birer basamakta o müezzin-i âzamı gösteriyorlar. Küçük bir emâre onlara kâfi gelir ve ispat eder ki, o zat taş gibi câmid bir cisim değil; belki istediği vakit yukarı çıkar, görünür, ezan okur bir insan-ı kâmildir. Diğer hizbüşşeytan denilen güruh ise derler: "Ya minare başında herkese gösteriniz; veyahut makamı kuyu dibidir" diye ahmakane hükmederler. Ahmaklıklarından bilmiyorlar ki, minare başında herkese gösterilmemesi, herkesin nazarı oraya çıkmamasından ileri geliyor. Hem mugalâta suretinde, minare başı hariç olarak bütün mesafeyi zaptetmek istiyorlar. İşte, o iki cemaatin münakaşasını halletmek için, biri çıkar, o hizbüşşeytana der ki: "Ey menhus güruh! Eğer o müezzin-i âzamın makamı kuyu dibi olsa, taş gibi câmid, hayatsız, kuvvetsiz olmak lâzım gelir. Ve kuyu basamaklarında ve minarenin derecelerinde görünen, o olmamak lâzım gelir. Madem öyle görüyorsunuz; elbette o, kuvvetsiz, hakikatsiz, câmid olmayacak. Minare başı onun makamı olacak. Öyleyse, ya siz onu kuyu dibinde göstereceksiniz-ki hiçbir cihette bunu gösteremezsiniz ve hiçbir kimseye orada bulunmasını dinletemezsiniz-veyahut susunuz. Meydan-ı müdafaanız kuyu dibidir. Sair meydan ve uzun mesafe ise, şu mübarek cemaatin meydanıdır. Kuyu dibinden başka, o zâtı nerede gösterseler, dâvâyı kazanırlar." İşte, şu temsil gibi, Münazara-i Şeytanî mebhası, Arştan ferşe kadar olan uzun mesafeyi hizbüşşeytanın elinden alıyor ve hizbüşşeytanı mecbur ediyor, sıkıştırıyor. En gayr-ı makul, en muhal, en menfur mevkii onlara bırakıyor. En dar ve kimse giremeyecek bir deliğe onları sokuyor, bütün mesafeyi Kur’ân namına zaptediyor. Eğer onlara denilse, "Kur’ân nasıldır?" Derler: "Güzel ve ahlâk dersini veren bir insan kitabıdır." O vakit onlara denilir: "Öyleyse Allah’ın kelâmıdır ve böyle kabul etmeye mecbursunuz. Çünkü siz mesleğinizce güzel diyemeyeceksiniz." Hem eğer onlara denilse, "Peygamberi nasıl bilirsiniz?" Derler: "Güzel ahlâklı, çok akıllı bir adam." O vakit onlara denilecek: "Öyleyse imana geliniz. Çünkü [/COLOR][/SIZE][/FONT][/LEFT] [SIZE=2][COLOR=#000000][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]güzel ahlâklı, akıllı olsa, alâküllihal Resulullahtır. Çünkü sizin bu ’güzel’ sözünüz, hududunuz dahilinde değil; mesleğinizce böyle diyemezsiniz." Ve hâkezâ, temsildeki sair işaretlere, hakikatin sair cihetleri tatbik edilebilir. İşte bu sırra binaen, o Şeytanla münazara edilen Birinci Mebhas, ehl-i imanın imanını muhafaza etmek için mu’cizât-ı Ahmediyeyi bilmeye ve kati bürhanlarını öğrenmeye muhtaç etmiyor. Ednâ bir emâre, küçük bir delil, onların imanlarını kurtarıyor. Kuyu dibindeki esfel-i sâfilînde olmadığına, herbir hal-i Ahmediye (a.s.m.), herbir haslet-i Muhammediye (a.s.m.), herbir tavr-ı Nebevî (a.s.m.), birer mucize hükmüne geçer, âlâ-yı illiyyînde bir makamı bulunduğunu ispat eder. [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=3][COLOR=#000000]Yedinci Mesele [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] Medar-ı ibret bir mesele: Vehme maruz, fütura düşen bazı dostlarıma kuvve-i mâneviyeyi teyid edecek yedi emârenin delâletiyle, sırf hizmet-i Kur’ân’a ait bir ikram-ı Rabbânîyi ve bir himayet-i İlâhiyeyi beyan etmeye mecburum ki, o zayıf damarlı bir kısım dostlarımı kurtarayım. O yedi emârenin dördü, dost iken, sırf birer maksad-ı dünyevî için, şahsıma değil, Kur’ân’a hâdimliğim cihetinde düşman vaziyeti almalarıyla, o maksatlarının aksiyle tokat yediler. O yedi emârenin üçü ise, ciddî dost idiler ve daima da dostturlar. Fakat dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti muvakkaten göstermediler, tâ ki ehl-i dünyanın teveccühünü kazanıp birer maksad-ı dünyevî kazansınlar ve başlarından emin olsunlar. Halbuki, o üç dostum, maatteessüf, o maksatlarının aksiyle birer itab gördüler. Evvelki dört zâhirî dost, sonra düşman vaziyeti gösterenlerin, Birincisi: Bir müdür, kaç vasıta ile yalvardı, Onuncu Sözden bir nüsha istedi. Ona verdim. O ise, terfi için, dostluğumu bırakıp düşmanlık vaziyeti aldı. Valiye şekvâ ve ihbar suretinde verdi. Hizmet-i Kur’âniyenin bir eser-i ikramı olarak, terfi değil, azledildi. İkincisi: Diğer bir müdür, dost iken, âmirlerinin hatırı için ve ehl-i dünyanın teveccühünü kazanmak fikriyle, şahsıma değil, hizmetkârlığım cihetinde rakibâne ve düşmanâne vaziyet aldı, kendi maksadının aksiyle tokat yedi. Ümit edilmediği bir meselede iki buçuk seneye mahkûm edildi. Sonra Kur’ân’ın bir hizmetkârından dua istedi. İnşaallah belki kurtulacak; çünkü ona dua edildi. Üçüncüsü: Bir muallim, dost görünürken, ben de ona dost baktım. Sonra Barla’ya nakledip yerleşmek için düşmanâne bir vaziyeti ihtiyar etti, o maksadının aksiyle tokat yedi. Muallimlikten askerliğe atıldı, Barla’dan uzaklaştırıldı. Dördüncüsü: Bir muallim, hâfız, hem mütedeyyin gördüğüm için, Kur’ân’ın hizmetinde bana bir dostluk edecek niyetiyle ona samimâne bir dostluk gösterdim. [/COLOR][/SIZE][/FONT][/LEFT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Sonra, o, ehl-i dünyanın teveccühünü kazanmak için, bir memurun birtek kelâmıyla bize karşı çok soğuk ve korkak vaziyeti aldı. Sonra o maksadının aksiyle tokat yedi. Müfettişinden şiddetli bir tekdir yedi ve azledildi. İşte, bu dört adam düşman vaziyeti almakla böyle tokat yedikleri gibi, üç dostum da, ciddî dostluğun iktiza ettiği merdâne vaziyeti göstermedikleri için, tokat değil, bir nevi ihtar nevinde aks-i maksatlarıyla ikaz edildiler. Birincisi: Gayet mühim ve ciddî ve hakikî bir talebem olan bir zât-ı muhterem, mütemadiyen Sözleri yazar, neşrederdi. Müşevveş büyük bir memurun gelmesiyle ve bir hadisenin vukuu ile, yazdığı Sözleri sakladı, muvakkaten istinsahı da terk etti. Tâ ki, ehl-i dünyadan bir zahmet görmesin ve bir sıkıntı çekmesin ve onların şerlerinden emin olsun. Halbuki, o hizmet-i Kur’âniyenin muvakkaten tâtilinden gelen bir eser-i hata olarak, bir sene mütemadiyen bin liraya mahkûmiyet gibi bir belâ gözü önüne konuldu. Ne vakit istinsaha niyet etti ve eski vaziyetine döndü; o dâvâsından tebrie etti, lillâhilhamd beraat kazandı, fakr-ı haliyle beraber bin liradan kurtuldu. İkincisi: Beş seneden beri mert ve ciddî ve cesur bir dostum, ehl-i dünyanın ve yeni gelen bir âmirin hüsn-ü zannını ve teveccühünü kazanmak için, komşum iken, düşünmeyerek, ihtiyarsız, birkaç ay benimle görüşmedi. Hattâ bayramda ve Ramazan’da uğramadı. Halbuki maksadının aksiyle karye meselesi neticelendi, nüfuzu kırıldı. Üçüncüsü: Haftada bir iki defa benimle görüşen bir hâfız, imam olmuş, sarık sarmak için iki ay beni terk etti. Hattâ bayramda yanıma gelmedi. Hilâf-ı memul olarak, maksadının aksiyle, yedi sekiz ay imamlık ettiği halde, hilâf-ı âdet bir surette ona sarık bağlattırılmadı. İşte bu gibi vukuatlar çok var. Fakat bazılarının hatırlarını kırmamak için zikretmiyorum. Bunlar ne kadar zayıf birer emâre ise de, fakat içtimaında bir kuvvet hissedilir. Onunla kanaat gelir ki, şahsıma karşı değil-çünkü nefsimi hiçbir ikrama lâyık görmüyorum-belki hizmet-i Kur’ân noktasında, sırf o cihette bir ikram-ı İlâhî ve bir himâyet-i Rabbâniye altında hizmet ettiğimiz anlaşılıyor. Dostlarım bunu düşünmeli, evhâma kapılmamalı. Madem hizmetkârlığıma bir ikram-ı İlâhîdir. Ve madem fahre değil, belki şükre sebeptir. Ve madem [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b729.gif[/IMG] fermanı var. Bu sırlara binaen, hususî bir surette dostlarıma beyan ediyorum. [/COLOR][/SIZE][/FONT][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]"Rabbinin nimetini yâd et." Duhâ Sûresi, 93:11. [/COLOR][/SIZE][/FONT] Sekizinci Mesele [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] Yirmi Yedinci Sözün, içtihada mâni esbabın Beşinci Sebebinin Üçüncü Noktasının üçüncü misalinin haşiyesidir. Mühim bir sual: Bazı ehl-i tahkik derler ki: "Elfâz-ı Kur’âniye ve zikriye ve sair tesbihlerin herbiri müteaddit cihetlerle insanın letâif-i mâneviyesini tenvir eder, mânevî gıda verir. Mânâları bilinmezse, yalnız lâfız ifade etmiyor, kâfi gelmiyor. Lâfız bir libastır; değiştirilse, her taife kendi lisanıyla o mânâlara elfaz giydirse, daha nâfi olmaz mı?" Elcevap: Elfâz-ı Kur’âniye ve tesbihât-ı Nebeviyenin lâfızları câmid libas değil, cesedin hayattar cildi gibidir; belki mürur-u zamanla cilt olmuştur. Libas değiştirilir; fakat cilt değişse vücuda zarardır. Belki namazda ve ezandaki gibi elfâz-ı mübarekeler, mânâ-yı örfîlerine alem ve nam olmuşlar. Alem ve isim ise değiştirilmez. Ben kendi nefsimde tecrübe ettiğim bir hâleti çok defa tetkik ettim, gördüm ki, o hâlet hakikattir. O hâlet şudur ki: Sûre-i İhlâsı Arefe gününde yüzer defa tekrar edip okuyordum. Gördüm ki, bendeki mânevî duyguların bir kısmı, birkaç defada gıdasını alır, vazgeçer, durur. Ve kuvve-i müfekkire gibi bir kısım dahi, bir zaman mânâ tarafına müteveccih olur, hissesini alır, o da durur. Ve kalb gibi bir kısım, mânevî bir zevke medar bazı mefhumlar cihetinde hissesini alır, o da sükût eder. Ve hâkezâ, git gide, o tekrarda yalnız bir kısım letâif kalır ki, pek geç usanıyor; devam eder, daha mânâya ve tetkikata hiç ihtiyaç bırakmıyor. Gaflet kuvve-i müfekkireye zarar verdiği gibi ona zarar vermiyor. Lâfız ve lâfz-ı müşebbi’ olduğu bir meâl-i icmâlî ile ve isim ve alem bulundukları mânâ-yı örfî onlara kâfi geliyor. Eğer mânâyı o vakit düşünse, zararlı bir usanç verir. Ve o devam eden lâtifeler, taallüme ve tefehhüme muhtaç değiller; belki tahattura, teveccühe ve teşvike ihtiyaç gösterirler. Ve o cilt hükmündeki lâfızları onlara kâfi geliyor ve mânâ vazifesini görüyorlar. Ve bilhassa o Arabî lâfızlar ile, kelâmullah ve tekellüm-i İlâhî olduğunu tahattur etmekle, daimî bir feyze medardır. İşte, kendim tecrübe ettiğim şu hâlet gösteriyor ki, ezan gibi ve namazın tesbihâtı gibi ve her vakit tekrar edilen Fâtiha ve Sûre-i İhlâs gibi hakaikleri başka lisanla ifade etmek çok zararlıdır. Çünkü, membaı daimî olan elfâz-ı İlâhiye ve Nebeviye kaybolduktan sonra, o daimî letâifin daimî hisseleri de kaybolur. Hem her harfin lâakal on sevabı zayi olması; ve huzur-u daimî bütün namazda herkes için devam etmediğinden, gaflet içinde, tercüme vasıtasıyla insanların tabirâtı ruha zulmet vermesi gibi zararlar olur. Evet, nasıl İmam-i Âzam demiş: " [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b730.gif[/IMG] tevhide alem ve isimdir." Biz de deriz: Kelimât-ı tesbihiye ve zikriyenin, hususan ezanda ve namazda olanların ekseriyet-i mutlakası, alem ve isim hükmüne geçmişler. [/COLOR][/SIZE][/FONT][/LEFT] [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Alem gibi, mânâ-yı lügavîsinden ziyade, mânâ-yı örfî-i şer’îsine bakılır. Öyleyse değişmeleri şer’an mümkün değildir. Her mü’mine bilmesi lâzım olan mücmel mânâları, yani muhtasar bir meâli ise, en âmi bir adam dahi çabuk öğrenir. Bütün ömrünü İslâmiyetle geçiren ve kafasını binler mâlâyâniyatla dolduran adamlar, bir iki haftada, hayat-ı ebediyesinin anahtarı olan şu kelimât-ı mübarekenin meâl-i icmâlîsini öğrenmemesine nasıl mazur olabilirler, nasıl Müslüman olurlar, nasıl "akıllı adam" denilirler? Ve öyle heriflerin tembelliklerinin hatırı için o nur menbalarının mahfazalarını bozmak kâr-ı akıl değildir. Hem [IMG]http://www.risaleinurenstitusu.org/tr/kulliyat/images/books/mekt/b731.gif[/IMG] diyen, hangi milletten olursa olsun, Cenâb-ı Hakkı takdis ettiğini anlar. İşte bu kadar kâfi gelmez mi? Eğer mânâsına kendi lisanıyla müteveccih olsa, akıl noktasında bir defa taallüm eder. Halbuki günde yüz defa tekrar eder. O yüz defa, aklın hisse-i taallümünden başka, lâfızdan ve lâfza sirayet eden ve imtizaç eden meâl-i icmâlî, çok nurlara ve feyizlere medardır. Bahusus, tekellüm-ü İlâhî haysiyetiyle aldığı kudsiyet ve o kudsiyetten gelen feyizler ve nurlar çok ehemmiyetlidir. Elhasıl: Zaruriyât-ı diniye mahfazaları olan elfâz-ı kudsiye-i İlâhiyenin yerine hiçbir şey ikame edilemez ve yerlerini tutamaz ve vazifelerini göremez. Ve muvakkat ifade etseler de, daimî, ulvî, kudsî ifade edemezler. Amma nazariyât-ı diniyenin mahfazaları olan elfazlar ise, değiştirilmeye lüzum kalmaz. Çünkü nasihatle ve sair tedris ve talim ve vaazla o ihtiyaç mündefi’ olur. Elhasıl, lisan-ı nahvî olan lisan-ı Arabînin câmiiyeti ve elfâz-ı Kur’âniyenin i’câzı öyle bir tarzdadır ki, kabil-i tercüme değildir, belki "muhaldir" diyebilirim. Kimin şüphesi varsa, i’câza dair Yirmi Beşinci Söze müracaat etsin. Tercüme dedikleri şeyler ise, gayet muhtasar ve nâkıs bir mealdir. Böyle meal nerede; hayattar, çok cihetlerle teşa’ub etmiş âyâtın hakikî mânâları nerede? [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=3][COLOR=#000000]Dokuzuncu Mesele [/COLOR][/SIZE][/FONT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] (Mühim ve mahrem bir mesele ve bir sırr-ı velâyet) Âlem-i İslâmda Ehl-i Sünnet ve Cemaat denilen ehl-i hak ve istikamet fırka-i azîmesi, hakaik-i Kur’âniyeyi ve imaniyeyi, istikamet dairesinde, hüve hüvesine Sünnet-i Seniyyeye ittibâ ederek muhafaza etmişler. Ehl-i velâyetin ekseriyet-i mutlakası o daireden neş’et etmişler. Diğer bir kısım ehl-i velâyet, Ehl-i Sünnet ve Cemaatin bazı desâtirleri haricinde ve usullerine muhalif bir caddede görünmüş. İşte şu kısım ehl-i velâyete bakanlar iki şıkka ayrıldılar: Bir kısmı ise, Ehl-i Sünnetin usulüne muhalif oldukları için, velâyetlerini inkâr ettiler. Hattâ onlardan bir kısmının tekfirine kadar gittiler. Diğer kısım ki, onlara [/COLOR][/SIZE][/FONT][LEFT][FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000]Allah her türlü kusur ve noksan sıfattan münezzehtir. [/COLOR][/SIZE][/FONT] ittibâ edenlerdir. Onların velâyetlerini kabul ettikleri için derler ki, "Hak yalnız Ehl-i Sünnet ve Cemaatin mesleğine münhasır değil"; ehl-i bid’adan bir fırka teşkil ettiler, hattâ dalâlete kadar gittiler. Bilmediler ki, her hâdi zat mühdî olamaz. Şeyhleri hatasından mazurdur, çünkü meczuptur. Kendileri ise mazur olamaz. Mutavassıt bir kısım ise, o velîlerin velâyetlerini inkâr etmediler, fakat yollarını ve mesleklerini kabul etmediler. Diyorlar ki: "Hilâf-ı usul olan sözleri, ya hale mağlûp olup hata ettiler; veyahut mânâsı bilinmez müteşabihat misilli şatahattır." Maatteessüf, birinci kısım, hususan ulema-i ehl-i zâhir, meslek-i Ehl-i Sünneti muhafaza niyetiyle, çok mühim evliyayı inkâr, hattâ tadlîl etmeye mecbur olmuşlar. İkinci kısım olan taraftarları ise, o çeşit şeyhlere ziyade hüsn-ü zan ettikleri için, hak mesleğini bırakıp bid’ata, hattâ dalâlete girdikleri olmuş. İşte, şu sırra dair, pek çok zaman zihnimi işgal eden bir hâlet vardı: Bir zaman, ben bir kısım ehl-i dalâlete mühim bir vakitte kahr ile dua ettim. Bedduama karşı, müthiş bir kuvvet-i mâneviye çıktı. Hem duamı geri çeviriyordu, hem beni men etti. Sonra gördüm ki, o kısım ehl-i dalâlet, hilâf-ı hak icraatında bir kuvve-i mâneviyenin teshilâtıyla arkasına aldığı halkı sürükleyip gidiyor, muvaffak oluyor. Yalnız cebirle değil, belki velâyet kuvvetinden gelen bir arzuyla imtizaç ettiği için, ehl-i imanın bir kısmı o arzuya kapılıp hoş görüyorlar, çok fena telâkki etmiyorlar. İşte bu iki sırrı hissettiğim vakit dehşet aldım. "Fesübhânallah," dedim. "Tarik-i haktan başka velâyet bulunabilir mi? Hususan müthiş bir cereyan-ı dalâlete ehl-i hakikat taraftar çıkar mı?" dedim. Sonra, bir mübarek Arefe gününde, müstahsen bir âdet-i İslâmiyeye binaen Sûre-i İhlâsı yüzer defa tekrar ederek okuyup, onun bereketiyle, "Mühim bir suale cevap" namında yazılan mesele ile beraber şöyle bir hakikat dahi rahmet-i İlâhiye ile kalb-i âcizâneme gelmiş. Hakikat şudur ki: Sultan Mehmed Fatih’in zamanında hikâye edilen meşhur ve mânidar Cibali Baba kıssası nevinden olarak, bir kısım ehl-i velâyet, zâhiren muhakemeli ve âkıl görünürken, meczupturlar. Ve bir kısmı dahi, Bazen sahvede ve daire-i akılda görünür, Bazen aklın ve muhakemenin haricinde bir hale girer. Şu kısımdan bir sınıfı, ehl-i iltibastır, tefrik etmiyor. Sekir halinde gördüğü bir meseleyi hâlet-i sahvede tatbik eder, hata eder ve hata ettiğini bilmez. Meczupların bir kısmı ise, indallah mahfuzdur, dalâlete sülûk etmez. Diğer bir kısmı ise mahfuz değiller; bid’at ve dalâlet fırkalarında bulunabilirler. Hattâ kâfirler içinde bulunabileceği ihtimal verilmiş. İşte, muvakkat veya daimî meczup olduklarından, mânen "mübarek mecnun" hükmünde oluyorlar. Ve mübarek ve serbest mecnun hükmünde oldukları için, mükellef değiller. Ve mükellef olmadıkları için muahaze olunmuyorlar. Kendi velâyet-i meczubâneleri bâki kalmakla beraber, ehl-i dalâlete ve ehl-i bid’aya taraftar çıkarlar, mesleklerine bir derece revaç verip, bir kısım ehl-i imanı ve ehl-i hakkı, o mesleğe girmeye meş’ûmâne bir sebebiyet verirler. Onuncu Mesele [FONT=Verdana][SIZE=2][COLOR=#000000] Ziyaretçilere ait bazı dostlar tarafından ihtar ile bir düstur izah edilmek istenilmiştir. Onun için yazılmıştır. Malûm olsun ki, bizi ziyaret eden, ya hayat-ı dünyeviye cihetinde gelir; o kapı kapalıdır. Veya hayat-ı uhreviye cihetinde gelir. O cihette iki kapı var: Ya şahsımı mübarek ve makam sahibi zannedip gelir. O kapı dahi kapalıdır. Çünkü ben kendimi beğenmiyorum; beni beğenenleri de beğenmiyorum. Cenâb-ı Hakka çok şükür, beni kendime beğendirmemiş. İkinci cihet, sırf Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı olduğum cihetledir. Bu kapıdan girenleri ale’r-re’si ve’l-ayn kabul ediyorum. Onlar da üç tarzda olur: Ya dost olur, ya kardeş olur, ya talebe olur. Dostun hassası ve şartı budur ki: Katiyen Sözlere ve envâr-ı Kur’âniyeye dair olan hizmetimize ciddî taraftar olsun; ve haksızlığa ve bid’alara ve dalâlete kalben taraftar olmasın; kendine de istifadeye çalışsın. Kardeşin hassası ve şartı şudur ki: Hakikî olarak Sözlerin neşrine ciddî çalışmakla beraber, beş farz namazını edâ etmek, yedi kebâiri işlememektir. Talebeliğin hassası ve şartı şudur ki: Sözleri kendi malı ve telifi gibi hissedip sahip çıksın ve en mühim vazife-i hayatiyesini onun neşir ve hizmeti bilsin. İşte bu üç tabaka, benim üç şahsiyetimle alâkadardır: Dost, benim şahsî ve zâtî şahsiyetimle münasebettar olur. Kardeş, abdiyetim ve ubudiyet noktasındaki şahsiyetimle alâkadar olur. Talebe ise, Kur’ân-ı Hakîmin dellâlı cihetinde ve hocalık vazifesindeki şahsiyetimle münasebettardır. Şu görüşmenin de üç meyvesi var: Birincisi: Dellâllık itibarıyla mücevherât-ı Kur’âniyeyi benden veya Sözlerden ders almak-velev bir ders de olsa. İkincisi: İbadet itibarıyla uhrevî kazancıma hissedar olur. Üçüncüsü: Beraber dergâh-ı İlâhiyeye müteveccih olup rapt-ı kalb ederek, Kur’ân-ı Hakîmin hizmetinde el ele verip tevfik ve hidayet istemek. Eğer talebe ise, her sabah mütemadiyen ismiyle, Bazen hayaliyle dahi yanımda hazır olur, hissedar olur. Eğer kardeş ise, birkaç defa hususî ismiyle ve suretiyle dua ve kazancımda hazır olup hissedar olur. Sonra umum ihvanlar içinde dahil olup, rahmet-i İlâhiyeye teslim ediyorum ki, dua vaktinde "ihvetî ve ihvânî" dediğim vakit onlar içinde bulunur. Ben bilmezsem, rahmet-i İlâhiye onları biliyor ve görüyor. Eğer dost ise ve ferâizi kılar ve kebâiri terk ederse, umumiyet-i ihvan itibarıyla duamda dahildir. Bu üç tabaka dahi beni mânevî dua ve kazançlarında dahil etmek şarttır. [/COLOR][/SIZE][/FONT][/LEFT] [/COLOR][/SIZE][LEFT][/LEFT] [/COLOR] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nur Okuyoruz
Risalei Nurda Farklı Cümle Açıklamaları
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst