ruhun uykuya saklanmış...
MİHRİCAN KESKİN
Sessiziliğin içinde, uyanık gözlerinin ardındaki uykulu ruhunu uyandıralım mı
seninle. Bebek ruhunu giydir bedenine, gözyaşlarını akıt temiz sayfanın üzerine.
Ağlamaklı gözlerinin ardındaki tebessüm dolu bakışını bırakıver yüzüne, çok şey
istemedin geçmişteki halinde. Hatalar hepimizin, hatalar hepimizde.
Derin kaygılarının eteklerinden, koşuşturma dolu adımların seslerinden
alıkoymalı, kendinle başbaşa bırakmalı seni. Korkar olduğun yalnızlığı düşürmeli
önüne, diz boyu balçık hatıralardan çıkarıp atmalı başbaşa bırakmalı
seni sessizliğinle.
Senden düşen her yaprak ömründen ömür kopardı. Kuşun kanadından düşen tüy gibi
hafifçe düştün ama ellerin kanadı.
Sıcak bir rüzgar esti yüzüne, aldı götürdü sendekileri ötelere. Sende ne vardı ki
sevindin senden gidenlere.
Hafifsin, yükün hafif. Hatırlıyorsun geçmişi. Neydi geçmişe geri götüren
seni? Koşuşturmaların, içten hesaplaşmaların, ince eleyip sık dokuduğun önemli
zamanların. Oysa hayattan ne bekliyoruz ki? Can acısını azaltıp dünya rahatlığını
çoğaltmak mı yoksa can acısını kucaklayıp gönül rahatlığını tatmak mı? Geldik
gidiyoruzun garip hüznü ile giderken gönül rahatlığını da tatmak ne güzel olurdu. İç
çekişmelerinin ardında sessizliğinle kendini anlatıyorsun sessizliğe.
Görünürde eğilip doğrulan küçük cümleler mırıldanan bir vücut var. Görünenin
görünmeyen sığlarına bırakmışsın kendini. Hissedilenler farklı; seni görenle, senin
hissettiklerinin arasında. Bebek ruhunla, suçlu bakışlarınla yaralı ellerini açmışsın
semaya. Sicim gibi dökülen gözyaşlarının seccadeye düşen ıslaklığıyla seni
duyana, seni senden koruyana, seni senden daha iyi tanıyana yöneliyorsun. Seccadenin
ipek dokunuşuna, arkanda kapattığın dünya kapısının huzuruyla loş odanın içinde
kendine bile anlatmadığın kuytularda yatan benliğinle seni yaratana yöneliyorsun. Hiç birşey mutlu etmedi seni o anki halinden başka.
Oysa neler istiyoruz hayattan? Neler bekliyoruz?
Kaldı ki beyaz kanatlar saracak vücudumuzu bir melek alıp götürecek ruhumuzu.
MİHRİCAN KESKİN
Sessiziliğin içinde, uyanık gözlerinin ardındaki uykulu ruhunu uyandıralım mı
seninle. Bebek ruhunu giydir bedenine, gözyaşlarını akıt temiz sayfanın üzerine.
Ağlamaklı gözlerinin ardındaki tebessüm dolu bakışını bırakıver yüzüne, çok şey
istemedin geçmişteki halinde. Hatalar hepimizin, hatalar hepimizde.
Derin kaygılarının eteklerinden, koşuşturma dolu adımların seslerinden
alıkoymalı, kendinle başbaşa bırakmalı seni. Korkar olduğun yalnızlığı düşürmeli
önüne, diz boyu balçık hatıralardan çıkarıp atmalı başbaşa bırakmalı
seni sessizliğinle.
Senden düşen her yaprak ömründen ömür kopardı. Kuşun kanadından düşen tüy gibi
hafifçe düştün ama ellerin kanadı.
Sıcak bir rüzgar esti yüzüne, aldı götürdü sendekileri ötelere. Sende ne vardı ki
sevindin senden gidenlere.
Hafifsin, yükün hafif. Hatırlıyorsun geçmişi. Neydi geçmişe geri götüren
seni? Koşuşturmaların, içten hesaplaşmaların, ince eleyip sık dokuduğun önemli
zamanların. Oysa hayattan ne bekliyoruz ki? Can acısını azaltıp dünya rahatlığını
çoğaltmak mı yoksa can acısını kucaklayıp gönül rahatlığını tatmak mı? Geldik
gidiyoruzun garip hüznü ile giderken gönül rahatlığını da tatmak ne güzel olurdu. İç
çekişmelerinin ardında sessizliğinle kendini anlatıyorsun sessizliğe.
Görünürde eğilip doğrulan küçük cümleler mırıldanan bir vücut var. Görünenin
görünmeyen sığlarına bırakmışsın kendini. Hissedilenler farklı; seni görenle, senin
hissettiklerinin arasında. Bebek ruhunla, suçlu bakışlarınla yaralı ellerini açmışsın
semaya. Sicim gibi dökülen gözyaşlarının seccadeye düşen ıslaklığıyla seni
duyana, seni senden koruyana, seni senden daha iyi tanıyana yöneliyorsun. Seccadenin
ipek dokunuşuna, arkanda kapattığın dünya kapısının huzuruyla loş odanın içinde
kendine bile anlatmadığın kuytularda yatan benliğinle seni yaratana yöneliyorsun. Hiç birşey mutlu etmedi seni o anki halinden başka.
Oysa neler istiyoruz hayattan? Neler bekliyoruz?
Kaldı ki beyaz kanatlar saracak vücudumuzu bir melek alıp götürecek ruhumuzu.