Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
İslamiyet
Sahabe-i Kiram
Sahabiler hakkındadır
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Ahmet.1" data-source="post: 520530" data-attributes="member: 1040028"><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px"><strong>İkincisi</strong></span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px">Bu Söz'ün başındaki içtihat bahsinde beyan ve ispat edildiği gibi, sahabilerin büyük çoğunluğu insani kemâlâtın en yüksek derecesindedir. Çünkü o zaman, İslam'la gelen o büyük değişimde, hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl da bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddî olarak hissedilmiş. Şer ile hayır, yalan ile doğru arasında öyle bir mesafe açılmış ki, bunlar küfür ve iman kadar, belki cehennem ve cennet gibi birbirlerinden uzaklaşmışlar. Yaradılışları gereği ulvi hislere ve yüksek ahlâka düşkün, izzete meyilli olan sahabiler, elbette bilerek yalana ve şerre el uzatıp yalanın, şerrin ve bâtılın ilancısı ve numunesi olan Müseylime-i Kezzab seviyesine düşmemişler. Sıdkın, hayrın, hakkın ilancısı ve misali olan Habibullah'ın (aleyhissalâtü vesselam) yüceler yücesi kemâl vasıflarındaki makamına bakarak fıtratları gereği bütün kuvvet ve gayretleriyle o tarafa koşmuşlar.</span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px"></span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px">Nasıl ki, bazen medeniyet çarşısında ve toplum hayatı dükkânında, bazı şeylerin öldürücü zehir gibi dehşetli neticeleri ve çirkin eserleri görülünce, herkes o şeyi satın almak şöyle dursun, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Bazı şeylerin ve manevî vasıfların güzel neticeleri ve kıymetli eserleri ise faydali bir ilaç ve pırlanta gibi, herkesin dikkatini çeker ve rağbetini kazanır. Herkes gücü yettiği kadar onları elde etmeye çalışır. Aynen öyle de, Saadet Asrı'nda, o devrin toplum hayatının çarşısında, yalan, şer ve küfür gibi şeyler ebedî azabı netice verdiğinden ve Müseylime-i Kezzab gibi aşağılık maskaraları doğurduğundan, yüksek ahlâka ve vasıflara çok bağlı olan sahabilerin, bunlardan öldürücü zehirden kaçar gibi kaçtıkları ve nefret ettikeri şüphe götürmez. Fıtratları saf ve karakterleri yüksek olan sahabilerin, ebedî saadet gibi bir netice veren ve Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) gibi nuranî meyveler gösteren doğruluğa, hakka ve imana, en faydalı iksir ve en kıymetli elmas misali, bütün kuvvetleriyle, hisleriyle ve latifeleriyle arzu duymaları kaçınılmazdır.</span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px"></span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px">Halbuki o devirden sonra, doğru ile yalan arasındaki mesafe azala azala ikisi omuz omuza geldi. Âdeta bir dükkânda beraber satılmaya başladığı gibi, toplum ahlâkı bozuldu. Siyaset propagandası, yalana fazla itibar kazandırdı. Yalanın müthiş çirkinliği gizlenip doğruluğun parlak güzelliğinin görünmemeye başladığı bir zamanda, kimin haddine ki, sahabenin adalet, doğruluk, yüksek ahlâk ve hakkaniyet hususundaki kuvvetine, metanetine, takvasına yetişebilsin, onları geçsin!</span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px"></span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px">Bu meseleyi bir derece aydınlatacak, yaşadığım bir hali anlatacağım. Şöyle ki: Bir zaman kalbime şu soru geldi: Niçin Muhyiddin İbni Arabî gibi harika zâtlar sahabilere yetişemiyor? Sonra namazda</span></span></em> <span style="color: #B22222"><span style="font-size: 18px"><span style="font-family: 'Arial'">ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺭَﺑِّﻰَ ﺍْﻟﺎَﻋْﻠَﻰ </span></span></span><span style="font-family: 'Arial'"><u><span style="font-size: 10px">"En yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim." </span></u></span><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px">derken, bu ifadenin mânâsı açığa çıktı. Hakikati tam olmasa da bir parça göründü. Kalbimden dedim ki: "Keşke bir tek namazı, bu ifadenin mânâsının açığa çıkması gibi, hakkıyla kılabilseydim, bir sene ibadetten daha iyiydi." Namazdan sonra anladım ki, kalbime gelen o mânâ ve o hal, sahabilerin ibadetteki derecelerine yetişilemeyeceğine dair bir derstir.</span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px"></span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px">Evet, Kur'an-ı Hakîm'in nurlarıyla meydana gelen toplumdaki o büyük değişimde zıt kutuplar birbirinden ayrılmıştır. Şer kendisine bütün tâbi olanlarla, karanlığıyla ve teferruatıyla; hayır ve faziletler ise bütün nurlarıyla ve neticeleriyle beraber karşı karşıya gelmiştir. Böyle bir vaziyette ve zamanda her zikir ve tesbih, bütün mânâ tabakalarını taze ve canlı bir şekilde ifade etmiş, o büyük değişimin gürültüsü altında bulunan insanların bütün hissiyatını, manevî latifelerini uyandırmıştır. Hatta vehim, hayal ve sır gibi duygular uyanık bir surette, o zikir ve tesbihlerdeki çeşitli mânâları kendi zevklerine göre alır, emer.</span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px"></span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px">İşte şu hikmetten dolayı, hisleri ve latifeleri uyanık olan sahabiler, iman nurlarını ve tesbihatını ifade eden mübarek kelimeleri söyledikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve ondan bütün duygularıyla hisse alırlardı. Halbuki o devirden sonra latifeler git gide uykuya dalmış, duygular o hakikatler noktasında gaflete düşmüş, o mübarek kelimeler meyveler gibi git gide alışkanlık perdesiyle tatlılığını ve tazeliğini kaybetmiştir. Sığlık havasıyla o hisler âdeta kurumuş, az bir yaşlık kalmıştır ki, ancak kuvvetli bir tefekkür ameliyatıyla önceki haline dönebilir. İşte bu yüzden, bir sahabinin kırk dakikada kazandığı fazilete ve ulaştığı makama başkası ancak kırk günde, hatta kırk senede erişebilir.</span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px"></span></span></em></p><p><em><span style="font-family: 'Arial'"><span style="font-size: 12px"><strong>Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Sözler kitabından alınmıştır.</strong></span></span></em></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Ahmet.1, post: 520530, member: 1040028"] [I][FONT=Arial][SIZE=3][B]İkincisi[/B] Bu Söz'ün başındaki içtihat bahsinde beyan ve ispat edildiği gibi, sahabilerin büyük çoğunluğu insani kemâlâtın en yüksek derecesindedir. Çünkü o zaman, İslam'la gelen o büyük değişimde, hayır ve hak bütün güzelliğiyle, şer ve bâtıl da bütün çirkinliğiyle görülmüş ve maddî olarak hissedilmiş. Şer ile hayır, yalan ile doğru arasında öyle bir mesafe açılmış ki, bunlar küfür ve iman kadar, belki cehennem ve cennet gibi birbirlerinden uzaklaşmışlar. Yaradılışları gereği ulvi hislere ve yüksek ahlâka düşkün, izzete meyilli olan sahabiler, elbette bilerek yalana ve şerre el uzatıp yalanın, şerrin ve bâtılın ilancısı ve numunesi olan Müseylime-i Kezzab seviyesine düşmemişler. Sıdkın, hayrın, hakkın ilancısı ve misali olan Habibullah'ın (aleyhissalâtü vesselam) yüceler yücesi kemâl vasıflarındaki makamına bakarak fıtratları gereği bütün kuvvet ve gayretleriyle o tarafa koşmuşlar. Nasıl ki, bazen medeniyet çarşısında ve toplum hayatı dükkânında, bazı şeylerin öldürücü zehir gibi dehşetli neticeleri ve çirkin eserleri görülünce, herkes o şeyi satın almak şöyle dursun, bütün kuvvetiyle ondan nefret edip kaçar. Bazı şeylerin ve manevî vasıfların güzel neticeleri ve kıymetli eserleri ise faydali bir ilaç ve pırlanta gibi, herkesin dikkatini çeker ve rağbetini kazanır. Herkes gücü yettiği kadar onları elde etmeye çalışır. Aynen öyle de, Saadet Asrı'nda, o devrin toplum hayatının çarşısında, yalan, şer ve küfür gibi şeyler ebedî azabı netice verdiğinden ve Müseylime-i Kezzab gibi aşağılık maskaraları doğurduğundan, yüksek ahlâka ve vasıflara çok bağlı olan sahabilerin, bunlardan öldürücü zehirden kaçar gibi kaçtıkları ve nefret ettikeri şüphe götürmez. Fıtratları saf ve karakterleri yüksek olan sahabilerin, ebedî saadet gibi bir netice veren ve Resûl-u Ekrem (aleyhissalâtü vesselam) gibi nuranî meyveler gösteren doğruluğa, hakka ve imana, en faydalı iksir ve en kıymetli elmas misali, bütün kuvvetleriyle, hisleriyle ve latifeleriyle arzu duymaları kaçınılmazdır. Halbuki o devirden sonra, doğru ile yalan arasındaki mesafe azala azala ikisi omuz omuza geldi. Âdeta bir dükkânda beraber satılmaya başladığı gibi, toplum ahlâkı bozuldu. Siyaset propagandası, yalana fazla itibar kazandırdı. Yalanın müthiş çirkinliği gizlenip doğruluğun parlak güzelliğinin görünmemeye başladığı bir zamanda, kimin haddine ki, sahabenin adalet, doğruluk, yüksek ahlâk ve hakkaniyet hususundaki kuvvetine, metanetine, takvasına yetişebilsin, onları geçsin! Bu meseleyi bir derece aydınlatacak, yaşadığım bir hali anlatacağım. Şöyle ki: Bir zaman kalbime şu soru geldi: Niçin Muhyiddin İbni Arabî gibi harika zâtlar sahabilere yetişemiyor? Sonra namazda[/SIZE][/FONT][/I] [COLOR="#B22222"][SIZE=5][FONT=Arial]ﺳُﺒْﺤَﺎﻥَ ﺭَﺑِّﻰَ ﺍْﻟﺎَﻋْﻠَﻰ [/FONT][/SIZE][/COLOR][FONT=Arial][U][SIZE=2]"En yüce olan Rabbimi her türlü noksandan tenzih ederim." [/SIZE][/U][/FONT][I][FONT=Arial][SIZE=3]derken, bu ifadenin mânâsı açığa çıktı. Hakikati tam olmasa da bir parça göründü. Kalbimden dedim ki: "Keşke bir tek namazı, bu ifadenin mânâsının açığa çıkması gibi, hakkıyla kılabilseydim, bir sene ibadetten daha iyiydi." Namazdan sonra anladım ki, kalbime gelen o mânâ ve o hal, sahabilerin ibadetteki derecelerine yetişilemeyeceğine dair bir derstir. Evet, Kur'an-ı Hakîm'in nurlarıyla meydana gelen toplumdaki o büyük değişimde zıt kutuplar birbirinden ayrılmıştır. Şer kendisine bütün tâbi olanlarla, karanlığıyla ve teferruatıyla; hayır ve faziletler ise bütün nurlarıyla ve neticeleriyle beraber karşı karşıya gelmiştir. Böyle bir vaziyette ve zamanda her zikir ve tesbih, bütün mânâ tabakalarını taze ve canlı bir şekilde ifade etmiş, o büyük değişimin gürültüsü altında bulunan insanların bütün hissiyatını, manevî latifelerini uyandırmıştır. Hatta vehim, hayal ve sır gibi duygular uyanık bir surette, o zikir ve tesbihlerdeki çeşitli mânâları kendi zevklerine göre alır, emer. İşte şu hikmetten dolayı, hisleri ve latifeleri uyanık olan sahabiler, iman nurlarını ve tesbihatını ifade eden mübarek kelimeleri söyledikleri vakit, kelimenin bütün mânâsıyla söyler ve ondan bütün duygularıyla hisse alırlardı. Halbuki o devirden sonra latifeler git gide uykuya dalmış, duygular o hakikatler noktasında gaflete düşmüş, o mübarek kelimeler meyveler gibi git gide alışkanlık perdesiyle tatlılığını ve tazeliğini kaybetmiştir. Sığlık havasıyla o hisler âdeta kurumuş, az bir yaşlık kalmıştır ki, ancak kuvvetli bir tefekkür ameliyatıyla önceki haline dönebilir. İşte bu yüzden, bir sahabinin kırk dakikada kazandığı fazilete ve ulaştığı makama başkası ancak kırk günde, hatta kırk senede erişebilir. [B]Kaynak: Kısmen kelimelerin tercüme edildiği Sözler kitabından alınmıştır.[/B][/SIZE][/FONT][/I] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
İslamiyet
Sahabe-i Kiram
Sahabiler hakkındadır
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst