Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Said Nursi'nin yüz yıllık uyarısı
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="SaYa" data-source="post: 172226" data-attributes="member: 5"><p><strong>[Yorum - Mustafa Ulusoy] Said Nursi'nin yüz yıllık uyarısı</strong><img src="http://medya.zaman.com.tr/2009/12/21/saidnursi.jpg" alt="" class="fr-fic fr-dii fr-draggable " style="" />Ele avuca sığmayan bir kişilik. Dur durak bilmeyen bir enerji. Geniş bir muhayyile. Keskin ve asrını aşan bir kavrayış. Üst düzey bir farkındalık. Dağları ve zirveleri seviyor.</p><p></p><p>Klasik medrese eğitimi ile uzlaşamıyor. Kâinatı, kâinatın içinde öğreniyor. Düşünüyor, sorguluyor, tefekkür ediyor, gözlemliyor. Her türlü acıyı yaşıyor. Hiç şikâyet etmiyor. Anlaşılmıyor. Tam olarak anlaşılamayacağını biliyor. </p><p>Çok sevdiği dağlarının zifiri karanlığına alışık gözleri, karanlıkta yürümesini kolaylaştırıyor. Kötü bir şeylerin olacağını seziyor. Henüz otuz yaşında. 1907'de kendini İstanbul'da buluyor. Van, Bitlis ve Diyarbakır'da Medresetü'z-Zehrâ ismini koyduğu, Türkçe, Arapça ve Kürtçe eğitim verecek bir üniversite kurma çalışmaları yapıyor. "Ben Kürdistan dağlarında büyümüş idim. Merkez-i hilafeti (hilafet merkezini) güzel tahayyül (hayal) ediyordum." derken İstanbul'a binbir umutla geldiğinin altını çiziyor. Ancak karşılaştığı şehri "tevahhuş ve tenafur-u kulûb (kalplerin birbirinden korkması ve nefret etmesi) sebebiyle medeni libası (elbisesi) giymiş vahşi bir adam"a[1] benzetiyor. </p><p>Medeni elbisesini giymiş vahşi adam ona rahat vermiyor. Özgürlükçü ve idealist kişiliğe sahip insanların başına gelen onun da başına geliyor. Akıl hastanesine ve hapishaneye konuluyor. Hapishanede Zaptiye Nazırı Şefik Paşa, "Padişah sana selâm etmiş, bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da maaşını yirmi-otuz lira yapacak." deyince "Ben maaş dilencisi değilim, bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem de bu, bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur (sus payı)" diye yanıtlıyor. Tam ona layık bir cevap. Başka türlüsünü yapmaz, yapamaz. Kişiliği kaldırmaz. Çünkü o, ölümü ve özgürlüğü hep yanında taşıyor. Paşa, hiddet ederek padişahın emrini dinlemediği suçlamasında bulunuyor. İşte bu, ona yapılmamalı. "Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın (tam bir hürriyetin) meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nafile yorulmayınız"[2] diyor. Paşa, baltayı taşa vuruyor. </p><p>1908'de Meşrutiyet'in ilanına sevinip coşkuya kapılıyor. Zulümden nefret eden ruhu istibdattan hiç hoşlanmıyor. Meşrutiyetin ilanının üçüncü günü ünlü "Hürriyete Hitap" nutkunu okuyor: "Ey hürriyet-i Şer'i! (Şeriat dairesindeki hürriyet) Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada (sesleniş) ile çağırıyorsun. Benim gibi bir Kürd'ü tabakat-ı gaflet (gaflet örtüleri) altında yatmışken utandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet zindan-esarette (esirlik zindanında) kalacaktık. Seni, ömr-ü ebedi (ebedi hayat) ile tebşir ediyorum (müjdeliyorum)."[3] </p><p>1909'da, 31 Mart olaylarına karıştığı iddiasıyla askerî mahkemede yargılanıyor, meydan okuyucu bir savunma yapıyor ve beraat ediyor. Savunmasını "Divan-ı Harbi Örfi" adı altında yayınlıyor. Mahkeme çıkışında o ünlü sözünü söylüyor: "Yaşasın zalimler için cehennem." Ona göre zulmün yurdu cehennem. </p><p>İstanbul'u, "gelin libasını (elbisesi) giymiş âcuze-i şemtâ (saçı ağarmış kocakarı)"sı onu yoruyor. Sevgili Van'ına dönüyor. Bundan yüz yıl önce. 1910'da. Milletine borçlu hissediyor kendini. Ele avuca sığmayan enerjisi, coşkusu, imanından kaynaklanan ümidi ile Kürt aşiretlerine "Dağ ve sahrayı (çölü) medrese ederek meşrutiyet dersi"[4] vermek üzere yollara koyuluyor. Belli başlı Kürt aşiretlerini dolaşıyor. Çünkü meşrutiyetin aşiretler arasında "yanlış bir surette" anlaşıldığını fark ediyor. Onları ikna edebilmek için sorular sormalarını istiyor. Bu soru ve cevapları 1913 yılında "Münâzarat" adıyla Türkçe olarak yayınlıyor. </p><p>"siz kısa yolu uzun yapıyorsunuz" </p><p>Soruyorlar: "İstibdat nedir?" İstibdadın tahakküm ve keyfî muamele olduğunu söylüyor. Kuvvete dayanarak cebr ve zorlama olduğunu, suiistimallere gayet müsait bir zemin ve zulmün temeli olduğunun altını çiziyor. Yaşamı boyunca nefret ettiği hallerden biri zulüm oldu hep. İnsanın insana yaptığı zulmün sebebi neyse, ondan da hep nefret etti. Bu yüzden istibdattan hiç hoşlanmadı. Ona göre istibdat, insaniyeti mahveden şeydi. Soruyorlar: "Meşrutiyet nedir?" Cevaplıyor: Meşrutiyet "Onların işleri aralarında şûra iledir" (Şûra; 38) ve "Yapılacak işlerde onlarla istişare et" (Ali İmran; 159) ayet-i kerimelerin tecellisidir. Ve meşveret-i şer'iyedir (Şeriat'a göre danışmadır). O vücud-u nuraninin (nurlu vücudu olanın) kuvvete bedel hayatı hakdır. Kalbi ma'rifettir (Cenab-ı Allah'ı tanıma). Lisan-ı muhabbettir. Akl-ı kanundur, şahıs değildir. Evet, meşrutiyet hakimiyet-i millettir (milletin hakimiyeti)."[5] Soruyorlar: "...Demek tarif ettiğin meşrutiyet daha bize selam etmemiş, ta ki biz de "ehlen ve sehlen" (hoş geldin) desek."[6] Gür sesi, yüzyıl öncesinden Doğu'nun dağlarında, ovalarında yankılanıyor. Daha o dönemde Kürtleri uyarıyor. Uyarmaktan öte yüzleştiriyor, eleştiriyor. İnsan merak ediyor. Neden meşrutiyet Kürtlere kadar gelmemiştir? Ve hâlâ da neden gelmez? Cevaplıyor: "... Sizin divaneliğinizden korkup gelememiş. Zulüm, meşrutiyetin hatası değil. Belki kafanızdaki cehaletin zulmetindendir (karanlığından). Siz divanelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz... Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti (gayret ehli) dahi müstebit (baskıcı) eder."</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="SaYa, post: 172226, member: 5"] [B][Yorum - Mustafa Ulusoy] Said Nursi'nin yüz yıllık uyarısı[/B][IMG]http://medya.zaman.com.tr/2009/12/21/saidnursi.jpg[/IMG]Ele avuca sığmayan bir kişilik. Dur durak bilmeyen bir enerji. Geniş bir muhayyile. Keskin ve asrını aşan bir kavrayış. Üst düzey bir farkındalık. Dağları ve zirveleri seviyor. Klasik medrese eğitimi ile uzlaşamıyor. Kâinatı, kâinatın içinde öğreniyor. Düşünüyor, sorguluyor, tefekkür ediyor, gözlemliyor. Her türlü acıyı yaşıyor. Hiç şikâyet etmiyor. Anlaşılmıyor. Tam olarak anlaşılamayacağını biliyor. Çok sevdiği dağlarının zifiri karanlığına alışık gözleri, karanlıkta yürümesini kolaylaştırıyor. Kötü bir şeylerin olacağını seziyor. Henüz otuz yaşında. 1907'de kendini İstanbul'da buluyor. Van, Bitlis ve Diyarbakır'da Medresetü'z-Zehrâ ismini koyduğu, Türkçe, Arapça ve Kürtçe eğitim verecek bir üniversite kurma çalışmaları yapıyor. "Ben Kürdistan dağlarında büyümüş idim. Merkez-i hilafeti (hilafet merkezini) güzel tahayyül (hayal) ediyordum." derken İstanbul'a binbir umutla geldiğinin altını çiziyor. Ancak karşılaştığı şehri "tevahhuş ve tenafur-u kulûb (kalplerin birbirinden korkması ve nefret etmesi) sebebiyle medeni libası (elbisesi) giymiş vahşi bir adam"a[1] benzetiyor. Medeni elbisesini giymiş vahşi adam ona rahat vermiyor. Özgürlükçü ve idealist kişiliğe sahip insanların başına gelen onun da başına geliyor. Akıl hastanesine ve hapishaneye konuluyor. Hapishanede Zaptiye Nazırı Şefik Paşa, "Padişah sana selâm etmiş, bin kuruş da maaş bağlamış. Sonra da maaşını yirmi-otuz lira yapacak." deyince "Ben maaş dilencisi değilim, bin lira da olsa kabul edemem. Kendim için gelmedim, milletim için geldim. Hem de bu, bana vermek istediğiniz rüşvet ve hakk-ı sükûttur (sus payı)" diye yanıtlıyor. Tam ona layık bir cevap. Başka türlüsünü yapmaz, yapamaz. Kişiliği kaldırmaz. Çünkü o, ölümü ve özgürlüğü hep yanında taşıyor. Paşa, hiddet ederek padişahın emrini dinlemediği suçlamasında bulunuyor. İşte bu, ona yapılmamalı. "Ben hür yaşamışım. Hürriyet-i mutlakanın (tam bir hürriyetin) meydanı olan Kürdistan dağlarında büyümüşüm. Bana hiddet fayda vermez, nafile yorulmayınız"[2] diyor. Paşa, baltayı taşa vuruyor. 1908'de Meşrutiyet'in ilanına sevinip coşkuya kapılıyor. Zulümden nefret eden ruhu istibdattan hiç hoşlanmıyor. Meşrutiyetin ilanının üçüncü günü ünlü "Hürriyete Hitap" nutkunu okuyor: "Ey hürriyet-i Şer'i! (Şeriat dairesindeki hürriyet) Öyle müthiş ve fakat güzel ve müjdeli bir sada (sesleniş) ile çağırıyorsun. Benim gibi bir Kürd'ü tabakat-ı gaflet (gaflet örtüleri) altında yatmışken utandırıyorsun. Sen olmasaydın, ben ve umum millet zindan-esarette (esirlik zindanında) kalacaktık. Seni, ömr-ü ebedi (ebedi hayat) ile tebşir ediyorum (müjdeliyorum)."[3] 1909'da, 31 Mart olaylarına karıştığı iddiasıyla askerî mahkemede yargılanıyor, meydan okuyucu bir savunma yapıyor ve beraat ediyor. Savunmasını "Divan-ı Harbi Örfi" adı altında yayınlıyor. Mahkeme çıkışında o ünlü sözünü söylüyor: "Yaşasın zalimler için cehennem." Ona göre zulmün yurdu cehennem. İstanbul'u, "gelin libasını (elbisesi) giymiş âcuze-i şemtâ (saçı ağarmış kocakarı)"sı onu yoruyor. Sevgili Van'ına dönüyor. Bundan yüz yıl önce. 1910'da. Milletine borçlu hissediyor kendini. Ele avuca sığmayan enerjisi, coşkusu, imanından kaynaklanan ümidi ile Kürt aşiretlerine "Dağ ve sahrayı (çölü) medrese ederek meşrutiyet dersi"[4] vermek üzere yollara koyuluyor. Belli başlı Kürt aşiretlerini dolaşıyor. Çünkü meşrutiyetin aşiretler arasında "yanlış bir surette" anlaşıldığını fark ediyor. Onları ikna edebilmek için sorular sormalarını istiyor. Bu soru ve cevapları 1913 yılında "Münâzarat" adıyla Türkçe olarak yayınlıyor. "siz kısa yolu uzun yapıyorsunuz" Soruyorlar: "İstibdat nedir?" İstibdadın tahakküm ve keyfî muamele olduğunu söylüyor. Kuvvete dayanarak cebr ve zorlama olduğunu, suiistimallere gayet müsait bir zemin ve zulmün temeli olduğunun altını çiziyor. Yaşamı boyunca nefret ettiği hallerden biri zulüm oldu hep. İnsanın insana yaptığı zulmün sebebi neyse, ondan da hep nefret etti. Bu yüzden istibdattan hiç hoşlanmadı. Ona göre istibdat, insaniyeti mahveden şeydi. Soruyorlar: "Meşrutiyet nedir?" Cevaplıyor: Meşrutiyet "Onların işleri aralarında şûra iledir" (Şûra; 38) ve "Yapılacak işlerde onlarla istişare et" (Ali İmran; 159) ayet-i kerimelerin tecellisidir. Ve meşveret-i şer'iyedir (Şeriat'a göre danışmadır). O vücud-u nuraninin (nurlu vücudu olanın) kuvvete bedel hayatı hakdır. Kalbi ma'rifettir (Cenab-ı Allah'ı tanıma). Lisan-ı muhabbettir. Akl-ı kanundur, şahıs değildir. Evet, meşrutiyet hakimiyet-i millettir (milletin hakimiyeti)."[5] Soruyorlar: "...Demek tarif ettiğin meşrutiyet daha bize selam etmemiş, ta ki biz de "ehlen ve sehlen" (hoş geldin) desek."[6] Gür sesi, yüzyıl öncesinden Doğu'nun dağlarında, ovalarında yankılanıyor. Daha o dönemde Kürtleri uyarıyor. Uyarmaktan öte yüzleştiriyor, eleştiriyor. İnsan merak ediyor. Neden meşrutiyet Kürtlere kadar gelmemiştir? Ve hâlâ da neden gelmez? Cevaplıyor: "... Sizin divaneliğinizden korkup gelememiş. Zulüm, meşrutiyetin hatası değil. Belki kafanızdaki cehaletin zulmetindendir (karanlığından). Siz divanelikle kısa yolu uzun yapıyorsunuz... Bir millet cehaletle hukukunu bilmezse ehl-i hamiyeti (gayret ehli) dahi müstebit (baskıcı) eder." [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Said Nursi'nin yüz yıllık uyarısı
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst