Sen Urfa'sın
24 Nisan 2011 Pazar 07:15
Kutlu Doğum vesilesi ile Urfa'dayım. Dünyayı cennete çeviren nisan ayı, bu soylu şehri de bir bahar bahçesine döndürmüş. Kadim Urfa'nın adını taşıyan El-Ruha Oteli'nin kaleye nazır odasında bir başımayım.
Şehrin siyah gerdanına ışıklı bir kolye gibi asılı duran kaleyi daha bir görebilmek için odamın ışıklarını fersizleştiriyorum.
Urfa çok değişmiş.
Lime lime elbiselerinin ve pürçek pürçek saçlarının bütün bir güzelliğini gizlediği o genç kız, büyümüş, serpilmiş, ipek elbiselere bürülü soylu ve güzel bir dilber olup çıkıvermiş.
Şehirlerin ruhu vardır derler ya!
On bir yıl sonra Urfa'yı yeniden görünce daha bir inandım buna. Saran, kucaklayan bir sinesi var, ciğerlerinde Medine havası var.
Gap Arena Stadyumu'ndaki 'Kutlu Doğum' töreni az önce bitti.
Odamda yalnızım. Gece yarısını çoktan geçti.
Az ilerdeki Balıklı Göl taraflarında kurbağalar geceye şarkı söylüyor.
Biraz önce yaşadıklarımın sonsuz sevinci doluyor içime.
Aynı göle koşan ırmaklar gibi şehrin orasından burasından akan insan selinin doldurduğu kırk bin kişilik stadyum tıklım tıklım dolmuş, insanlar yerlere oturmuş, bir o kadarı da dışarda kalmıştı.
Sanki, görkemli Gap Arena'nın yeşil çimleri alev alev tutuşmuş, yeşil alevler dalga dalga göklere yükselmiş ve yüz binlerce kelebek o alevlerin etrafında pervane olmuş, dönüyor, dönüyordu.
O zarif kelebeklerin kanat sesi doldurmuştu Harran Ovasını.
Aman Allah'ım! O ne coşku, o ne peygamber aşkıydı.
Hacı Bayram ve Beyazıt Camilerinin imamlarının okuduğu Kur'anlar, yüzbinlerin topluca getirdiği salavatlar, genç yetenek Ertuğrul Erkişi'nin ve gurup Dergah'ın söylediği ilahilere eşlik eden nurlu kalabalıklar, yıldızlı bir bahar gecesini inletmiş, gecenin bağrına dalga dalga yayılan Harran topraklarını titretmişti. Sırtlarında sürme gözlü ceylanların gezindiği Urfa dağları bir birine seslenmiş, bir ışık ve ses şöleni halindeki stadyumdan yükselen sesler yıldızlara kadar ulaşmıştı.
Kalabalıklar, bir bahar gecesi meltemine tutulmuş ekin tarlaları gibi gece boyunca ırlanıp durmuş, görkemli stat cezbeye tutulmuş bir derviş gibi sağa sola salınıp durmuştu.
Gökteki yıldızlar yerdeki yüzbinleri seyretmişti.
Gece ilerledikçe havanın soğumasına rağmen kimse yerinden kalkmamıştı. Annelerinin sımsıcak kucaklarında en tatlı, en derin uykularına dalan çocuklar, kim bilir belki de rüyalarında gecenin en karanlığında dağların ardından doğan dolunayı seyrediyorlardı.
Otel odamdayım. Bu vefalı şehrin sakinlerinin Güllerin Efendisi'ne karşı sergiledikleri coşkudan dolayı içim içime sığmıyor.
Gece yarısını çoktan geçmesine rağmen gözüm uyku tutmuyor.
Loş ışıkta bir başıma oturuyorum.
Karşımda siyah elbiselerle gezintiye çıkmış bir güzelin gerdanındaki pırlanta gibi, gecenin karanlığında Urfa Kalesi öylece duruyor.
Düşünüyorum da;
Eyüp (a.s), taş taş, duvar duvar sabır anıtını bir başına bu şehirde mi örmüştü?
İbrahim (a.s), putların tutuşturduğu alevlere bir başına bu şehirde mi yürümüştü?
Bu bereketli topraklardan mı seslenmişti, gökteki yıldızlara, aylara, güneşlere...
Her biri art ardına batıp gidince de bu topraklardan mı haykırmıştı?; "Ben batıp gidenleri sevmem" diye.
"Ben yüzümü arzın ve semaların Yaratıcısı'na döndüm" diye bu topraklardan mı tutuşturmuştu Tevhit meşalesini?
Bu kentten mi alıp götürmüştü oğlu İsmail'i ve eşi Hazreti Hacer'i, Hicaz'ın ıssız çöllerine?
Hazreti Hacer, kucağına küçük İsmail'ini alıp bu topraklardan mı çıkmıştı çöl yolculuğuna? Zemzeme giden yolculuk, Safa, Merve tepelerini kutsal bir anıt haline getiren serüven bu topraklardan mı başlamıştı?
Hazreti İbrahim bu kentten giderek mi oğlu İsmail'le yükseltmişti Ka'be'yi?
Bu kentten mi gitmişti ıssız çöllerde kentler kurmaya?
Alemlere rahmet Güllerin Efendisi, atası İbrahim'(a.s )ın kurduğu o kentlerin üzerine mi bir dolunay gibi doğuvermişti?
Gelişiyle zamanın dudakları gülen Güllerin Efendisi'nin ataları bu topraklardan mı göç etmişti Bekke Vadisi'ne?
O gözyaşı vadisinin yanaklarındaki sızıntılarında mı saklıydı sonsuz baharların bestesi?
Yoksa; "Babacığım! Emir olunduğun işi yap, beni sabredenlerden bulacaksın" diyen Hazreti İsmail'in kızgın kumlara akmayan teslimiyet kanlarının şırıltılarında mı?
Odamda bir başıma oturuyorum.
İslam medeniyetinin göz bebeği Urfa'dayım.
Kalenin en zirvesinde başını göklere uzatmış, şehre bakan iki taş sütün, bir zamanlar burada yaşananlardan sorumlu, cezalı iki asi asker gibi öylece dikiliyor.
Kaleye kadar teraslı parkta, bir zamanalar burada olanlardan hala utanır gibi gecenin karanlığında başlarını bir yana eğmiş mevlevi dervişleri gibi sıra sıra dizili ağaçlar kıpırtısız duruyor.
Gece soğuk...
Tek sıra ağaçlarla, duvarlar arasından fışkıran ışıklar aydınlatıyor kale duvarını.
Bir kale değil de sanki bir tiyatro sahnesi.
Bir ateş tiyatrosu...
Göklerden sarkan sahne perdeleri kızıl alevlerden...
Yönetmeni Nemrut...
Seyircileri ateşe odun taşıyanlar...
Urfa dağlarında gezen gözü sürmeli ceylanlar, su taşıyan karıncalar, gökte melekler...
Nemrudun ateş tiyatrosunun alev perdeleri açılıyor.
Seyircilerin alkışları, ıslıkları, bağırışları yırtıyor gecenin karanlığını.
Başrolde insanlığın ızdırabıyla yüreği kor gibi yanan bir peygamber...
Mancınığa konuyor.
Yalnız... Bir başına...
Direnmiyor, yalvarmıyor,
Sesiz, sakin oturuyor mancınığa.
Babası da orada; "durun, etmeyin" demiyor, bilakis bir an evvel alevlere fırlatılması için yardımcı oluyor. Hiç kimse ama hiç kimse; " durun, ne yapıyorsunuz, 'Rabbim Allah' dediği için mi bir insanı yakıyorsunuz?" demiyor.
Ve fırlatılıyor.
Bir peygamber süzülüyor alevlerin üzerine.
Bir kor düşüyor ateşin yüreğine. Bir can düşüyor alevlerin ortasına.
Ateş, o koru bağrına basıyor.
Ateş, kor kesilmiş o canı yakmıyor.
Onda yakacak bir şey bulamıyor.
O can, bir ucundan giriyor diğer ucundan çıkıyor alevlerin.
Alevler, güneşte kızarmış güller gibi yaprak yaprak açıyor, Ateş dağları gülistan oluyor.
Bir otel odasında, bir başımayım, gece yarısını çoktan geçti.
Putların devrilişinden tutuşan ateşten, Tevhit meşalesinin yandığı şehirdeyim.
Issız çölleri meşale ormanı haline getiren şehirde...
Göz yaşı demek olan Bekke vadilerinde kentler kuran, o kutsal kentlerde alemlere rahmet olan Güllerin Efendisi'nin karanlıkta açan bir gül gibi açmasına vesile olan şehirde...
Urfa!
Ey soylu Şehir!
Merhamet pınarlarının göklerde ışıklı fıskiyeler oluşturduğu kutlu kent!
Her devirde kendine sığınan Hak dostlarını bağrına basan, uçsuz bucaksız Harran topraklarında vefadan bir anıt gibi hep yükselip duran şehir.
Daha 1960'larda hasta ve yaşlı haliyle kendisine sığınan, yol boyunca pek çok kentleri geride bırakırken, "beni anlamadılar" diye ağlayan, "ben atam Hazreti İbrahim'in yanına gidiyorum, ben vefalı dostlarımın yanına gidiyorum" diyen Bediuzzaman Hazretlerinin etrafında, etten kemikten bir kale kurarak, çıkarmak isteyen zorbalara teslim etmeyen, vefa geleneğini günümüzde de sürdüren şanlı şehir!
Ey vefalı şehir! Ben de odam da yalnızım. Ben senin ruhuna sığındım. Al beni de bağrına. Al, İbrahim'in evlatlarını, al bütün bir insanlığı.
Bak! Karşımda Kalen duruyor, sen gibi.
Karşımda sen duruyorsun kale gibi...
Vefadan bir anıt gibi...
Sen de Medine havası var, sinen sarıyor her sığınanı. Sen Anadolu'nun şefkatle bakan göz bebeğisin.
Sen El-Ruha'sın, Sen Urfa'sın...
Yeni Şafak
24 Nisan 2011 Pazar 07:15
Kutlu Doğum vesilesi ile Urfa'dayım. Dünyayı cennete çeviren nisan ayı, bu soylu şehri de bir bahar bahçesine döndürmüş. Kadim Urfa'nın adını taşıyan El-Ruha Oteli'nin kaleye nazır odasında bir başımayım.
Şehrin siyah gerdanına ışıklı bir kolye gibi asılı duran kaleyi daha bir görebilmek için odamın ışıklarını fersizleştiriyorum.
Urfa çok değişmiş.
Lime lime elbiselerinin ve pürçek pürçek saçlarının bütün bir güzelliğini gizlediği o genç kız, büyümüş, serpilmiş, ipek elbiselere bürülü soylu ve güzel bir dilber olup çıkıvermiş.
Şehirlerin ruhu vardır derler ya!
On bir yıl sonra Urfa'yı yeniden görünce daha bir inandım buna. Saran, kucaklayan bir sinesi var, ciğerlerinde Medine havası var.
Gap Arena Stadyumu'ndaki 'Kutlu Doğum' töreni az önce bitti.
Odamda yalnızım. Gece yarısını çoktan geçti.
Az ilerdeki Balıklı Göl taraflarında kurbağalar geceye şarkı söylüyor.
Biraz önce yaşadıklarımın sonsuz sevinci doluyor içime.
Aynı göle koşan ırmaklar gibi şehrin orasından burasından akan insan selinin doldurduğu kırk bin kişilik stadyum tıklım tıklım dolmuş, insanlar yerlere oturmuş, bir o kadarı da dışarda kalmıştı.
Sanki, görkemli Gap Arena'nın yeşil çimleri alev alev tutuşmuş, yeşil alevler dalga dalga göklere yükselmiş ve yüz binlerce kelebek o alevlerin etrafında pervane olmuş, dönüyor, dönüyordu.
O zarif kelebeklerin kanat sesi doldurmuştu Harran Ovasını.
Aman Allah'ım! O ne coşku, o ne peygamber aşkıydı.
Hacı Bayram ve Beyazıt Camilerinin imamlarının okuduğu Kur'anlar, yüzbinlerin topluca getirdiği salavatlar, genç yetenek Ertuğrul Erkişi'nin ve gurup Dergah'ın söylediği ilahilere eşlik eden nurlu kalabalıklar, yıldızlı bir bahar gecesini inletmiş, gecenin bağrına dalga dalga yayılan Harran topraklarını titretmişti. Sırtlarında sürme gözlü ceylanların gezindiği Urfa dağları bir birine seslenmiş, bir ışık ve ses şöleni halindeki stadyumdan yükselen sesler yıldızlara kadar ulaşmıştı.
Kalabalıklar, bir bahar gecesi meltemine tutulmuş ekin tarlaları gibi gece boyunca ırlanıp durmuş, görkemli stat cezbeye tutulmuş bir derviş gibi sağa sola salınıp durmuştu.
Gökteki yıldızlar yerdeki yüzbinleri seyretmişti.
Gece ilerledikçe havanın soğumasına rağmen kimse yerinden kalkmamıştı. Annelerinin sımsıcak kucaklarında en tatlı, en derin uykularına dalan çocuklar, kim bilir belki de rüyalarında gecenin en karanlığında dağların ardından doğan dolunayı seyrediyorlardı.
Otel odamdayım. Bu vefalı şehrin sakinlerinin Güllerin Efendisi'ne karşı sergiledikleri coşkudan dolayı içim içime sığmıyor.
Gece yarısını çoktan geçmesine rağmen gözüm uyku tutmuyor.
Loş ışıkta bir başıma oturuyorum.
Karşımda siyah elbiselerle gezintiye çıkmış bir güzelin gerdanındaki pırlanta gibi, gecenin karanlığında Urfa Kalesi öylece duruyor.
Düşünüyorum da;
Eyüp (a.s), taş taş, duvar duvar sabır anıtını bir başına bu şehirde mi örmüştü?
İbrahim (a.s), putların tutuşturduğu alevlere bir başına bu şehirde mi yürümüştü?
Bu bereketli topraklardan mı seslenmişti, gökteki yıldızlara, aylara, güneşlere...
Her biri art ardına batıp gidince de bu topraklardan mı haykırmıştı?; "Ben batıp gidenleri sevmem" diye.
"Ben yüzümü arzın ve semaların Yaratıcısı'na döndüm" diye bu topraklardan mı tutuşturmuştu Tevhit meşalesini?
Bu kentten mi alıp götürmüştü oğlu İsmail'i ve eşi Hazreti Hacer'i, Hicaz'ın ıssız çöllerine?
Hazreti Hacer, kucağına küçük İsmail'ini alıp bu topraklardan mı çıkmıştı çöl yolculuğuna? Zemzeme giden yolculuk, Safa, Merve tepelerini kutsal bir anıt haline getiren serüven bu topraklardan mı başlamıştı?
Hazreti İbrahim bu kentten giderek mi oğlu İsmail'le yükseltmişti Ka'be'yi?
Bu kentten mi gitmişti ıssız çöllerde kentler kurmaya?
Alemlere rahmet Güllerin Efendisi, atası İbrahim'(a.s )ın kurduğu o kentlerin üzerine mi bir dolunay gibi doğuvermişti?
Gelişiyle zamanın dudakları gülen Güllerin Efendisi'nin ataları bu topraklardan mı göç etmişti Bekke Vadisi'ne?
O gözyaşı vadisinin yanaklarındaki sızıntılarında mı saklıydı sonsuz baharların bestesi?
Yoksa; "Babacığım! Emir olunduğun işi yap, beni sabredenlerden bulacaksın" diyen Hazreti İsmail'in kızgın kumlara akmayan teslimiyet kanlarının şırıltılarında mı?
Odamda bir başıma oturuyorum.
İslam medeniyetinin göz bebeği Urfa'dayım.
Kalenin en zirvesinde başını göklere uzatmış, şehre bakan iki taş sütün, bir zamanlar burada yaşananlardan sorumlu, cezalı iki asi asker gibi öylece dikiliyor.
Kaleye kadar teraslı parkta, bir zamanalar burada olanlardan hala utanır gibi gecenin karanlığında başlarını bir yana eğmiş mevlevi dervişleri gibi sıra sıra dizili ağaçlar kıpırtısız duruyor.
Gece soğuk...
Tek sıra ağaçlarla, duvarlar arasından fışkıran ışıklar aydınlatıyor kale duvarını.
Bir kale değil de sanki bir tiyatro sahnesi.
Bir ateş tiyatrosu...
Göklerden sarkan sahne perdeleri kızıl alevlerden...
Yönetmeni Nemrut...
Seyircileri ateşe odun taşıyanlar...
Urfa dağlarında gezen gözü sürmeli ceylanlar, su taşıyan karıncalar, gökte melekler...
Nemrudun ateş tiyatrosunun alev perdeleri açılıyor.
Seyircilerin alkışları, ıslıkları, bağırışları yırtıyor gecenin karanlığını.
Başrolde insanlığın ızdırabıyla yüreği kor gibi yanan bir peygamber...
Mancınığa konuyor.
Yalnız... Bir başına...
Direnmiyor, yalvarmıyor,
Sesiz, sakin oturuyor mancınığa.
Babası da orada; "durun, etmeyin" demiyor, bilakis bir an evvel alevlere fırlatılması için yardımcı oluyor. Hiç kimse ama hiç kimse; " durun, ne yapıyorsunuz, 'Rabbim Allah' dediği için mi bir insanı yakıyorsunuz?" demiyor.
Ve fırlatılıyor.
Bir peygamber süzülüyor alevlerin üzerine.
Bir kor düşüyor ateşin yüreğine. Bir can düşüyor alevlerin ortasına.
Ateş, o koru bağrına basıyor.
Ateş, kor kesilmiş o canı yakmıyor.
Onda yakacak bir şey bulamıyor.
O can, bir ucundan giriyor diğer ucundan çıkıyor alevlerin.
Alevler, güneşte kızarmış güller gibi yaprak yaprak açıyor, Ateş dağları gülistan oluyor.
Bir otel odasında, bir başımayım, gece yarısını çoktan geçti.
Putların devrilişinden tutuşan ateşten, Tevhit meşalesinin yandığı şehirdeyim.
Issız çölleri meşale ormanı haline getiren şehirde...
Göz yaşı demek olan Bekke vadilerinde kentler kuran, o kutsal kentlerde alemlere rahmet olan Güllerin Efendisi'nin karanlıkta açan bir gül gibi açmasına vesile olan şehirde...
Urfa!
Ey soylu Şehir!
Merhamet pınarlarının göklerde ışıklı fıskiyeler oluşturduğu kutlu kent!
Her devirde kendine sığınan Hak dostlarını bağrına basan, uçsuz bucaksız Harran topraklarında vefadan bir anıt gibi hep yükselip duran şehir.
Daha 1960'larda hasta ve yaşlı haliyle kendisine sığınan, yol boyunca pek çok kentleri geride bırakırken, "beni anlamadılar" diye ağlayan, "ben atam Hazreti İbrahim'in yanına gidiyorum, ben vefalı dostlarımın yanına gidiyorum" diyen Bediuzzaman Hazretlerinin etrafında, etten kemikten bir kale kurarak, çıkarmak isteyen zorbalara teslim etmeyen, vefa geleneğini günümüzde de sürdüren şanlı şehir!
Ey vefalı şehir! Ben de odam da yalnızım. Ben senin ruhuna sığındım. Al beni de bağrına. Al, İbrahim'in evlatlarını, al bütün bir insanlığı.
Bak! Karşımda Kalen duruyor, sen gibi.
Karşımda sen duruyorsun kale gibi...
Vefadan bir anıt gibi...
Sen de Medine havası var, sinen sarıyor her sığınanı. Sen Anadolu'nun şefkatle bakan göz bebeğisin.
Sen El-Ruha'sın, Sen Urfa'sın...
Yeni Şafak