Huseyni
Müdavim
Nefsin isteklerini terk hali; insanın ‘insanlık’ tacını giyme halidir
Her an bir yapım / yıkım vardır
Her ‘an’ın insanda bir hükmedicisi vardır. O hükmeden oranında ya yapım gerçekleşir, ya da yıkım.
Nefis ve şeytan, insanın yıkım çalışanları; akıl, kalp ve vicdan da yapım çalışanlarıdır. Maddî bedendeki, fırsatçı mikroplar gibi bekleyip duran yıkım ekibinin, ne zaman, nerede, nasıl adım atacakları hiç belli değildir. Onun için her anı çok dikkatli yaşamak gerekmektedir. İnsanın her ‘an’daki maddî bedeninin direnci değiştiği gibi, manevî vücudundaki direnci de değişmektedir. Günlük olarak hangi ekip, destek görürse ve güçlendirilirse, ister istemez o başarılı olur. Bu, her gün, her an gerçekleşen bir yapılanmadır. Ya yıkımdır yaşananlar ya da yapımdır. Gün böylece şekillenir. Günler de böyle. Yıllar da.
Ömür binası temel üzerine konulan her ‘an’daki, her gündeki taşlarla yükseliyor ya da düşen her bir taşla yıkılıyor. Onun için, ‘an’ı önemsemelidir insan. Kayıplar ve kazançlar hep ‘an’larda gerçekleşiyor.
İhmal edilecek bir zaman diliminin olmaması bundan kaynaklanır. “Aman, boş ver…” diyerek hiçbir ‘an’ı yok insanın. Çünkü o, “Aman boş ver” ‘an’ı, bir ömrün belirleyicisi olabilir. Bir ‘an’da Cenâb-ı Hakkın rahmetine, inayetine nail olacak bir hal de yaşanabilir, ebedî azabına sebep olacak hal de yaşanabilir. Onun için tetikte beklemek gerekiyor yaşanacakları. Avcı, avını avlamak için en kritik ‘an’ı kollamaktadır.
Yaşananları, vicdana sormalı
Gün içinde ‘an’ların çoğunluğunda yapım olmuşsa, sonuçta kişi mutlu ve vicdanen rahat olur, yoksa mutsuz ve vicdan azabı içerisinde kalır. Maddî beden olarak ömür, her gün, bir taşı düşen binaya benzemektedir. Maddî olarak her an oluşan yıkım, manevî olarak her bir ‘an’ın dirilişine ve yükselişine vesile olabilir. O zaman, zaten, o yıkım, fâni bir yıkım olmuş olur. Yani o fâni ebedî yolunda, ebedîleşmiş olur. Dünya, içinde ebedî bir hayatı netice vermiş olur.
Her gün, şeytanın ya da vicdanın sevinç duyacağı bir sonuç yaşanır.
İnsan hayatı bu sonuçlardan ibarettir.
İmtihan ‘an’ları kazanmaktan ibarettir
Her başa gelen, insanın o ‘an’daki varolan direnciyle karşılaşır. O anın iman enerjisi insanın üzerinde hakim olursa, an boğulmaktan, yok olmaktan kurtulur. Yoksa insan, o anı anlamlandırmak için kararlı bir şekilde adım atmazsa, an yıkılır. İnsandaki şer güçler, o anın üzerinde hakim olur. İnsan o zamanlarda boğulur.
İşte an be an, nefis-şeytan ve vicdan mücadelesi varlığını sürdürüyor. İnsanın hiçbir ‘an’ı bu ikilinin dışına itilmiş, mücadeleden vazgeçilmiş, terk edilmiş değildir. ‘An’larda, şeytanın ya da vicdanın varlığı aranmalıdır. Yani her ‘an’da ya şeytanın ya da vicdanın imzası bulunmaktadır. Boşluğa bırakılıvermiş, ihmal edilmiş, anlamsızlığa terk edilmiş bir zaman dilimi yoktur. Boşluk denen, anlamsızlık denen şey de, neticede bir ‘faaliyetsizliği’ kabulün imzasını taşır.
Bir şeyler yapmak, bir şeyler ortaya koymak, varlık göstermek, bir inşa içinde olmak, kıpırdanmak; faaliyet olarak ‘hayır’dır. Ama sadece bir şeyler yapmak, kıpırdanmak, hareket etmek değil kastedilen; yapılan işten yapanın kendisinin, birilerinin istifade etmesi, birilerinin faydalanması ve hayır duâlarda bulunması, razı olmasıdır. Ola ki, birilerinin razı olduğu, bir ‘an’daki davranışımız, yüce Rabbin rızasına vesile olur. Zaten O’nun razı olması, o ‘an’ın ebedîleşmesi anlamına gelecektir. Bu da, o davranışın sahibi olan insan için, en büyük şereftir. İnsanın ‘insanlık’ tacı giymesi denen şey de budur. Yani insanın, Yaratıcının, ‘Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’ İlâhî fermanına uyması anlamındadır.
İşte ‘olmak’ ya da ‘olmamak’; yani ‘kul olmak’ ya da ‘kul olmamak’ denen şeydir. Bunun dışında insanın ve yaşadıklarının çok da bir esprisi bulunmamaktadır. Nitekim insanın, en güçlü olduğu an, Yaratıcıya ‘secdede’ olduğu andır, en zayıf olduğu an da, secdeden veya o şuurdan uzak olduğu andır.
Yaratıcı bağının bulunmadığı ‘an’lar, şeytanın hücumuna açık olunan zaman dilimleridir. İnsanın başına gelen bütün belâ ve musîbetler, böyle gaflet anlarının mahsulüdür. Oysa hakikî anlamda uyanıklık hali, nefsin, heva ve hevesi karşısında; Yaratıcının emir ve yasaklarına uygun yaşama halidir.
İnsan için her zaman diliminde iki davranış söz konusudur.
Birisi, his, heva ve şeytanı sevindirip, vicdanı karartma halidir. Ki bu hal, başında akıl bulunan insanın sükut halidir.
Diğeri ise, akıl, kalp ve vicdanı, insanın maddî ve manevî bedeninde hâkim tutup; nefis, heva ve şeytanı kahreden davranışlar içerisinde olmak ki, bu da, vicdanın cilâlanmasıdır. Bu hal de, insanın, ‘insanlık’ tacını başına giydiği ve meleklerin alkışladığı bir haldir.
İnsanın Yaratıcıya olan yakınlığı da bu tacı başında tuttuğu orandadır.
İnsana yakışan da, ‘insanlık tacı’ başında olduğu ‘an’lardır.
O taç düştü mü, insan da düşüyor, insanlık da düşüyor.
S. Bahattin YAŞAR
19.07.2009
Yeniasya
19.07.2009
Yeniasya