Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Taş taş değil; bağrındır taş senin*
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Nevzatt" data-source="post: 42386" data-attributes="member: 1580"><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Sessizliğe sarılmış bir çığlıktır taş. Katılığının kuytularında adı sanı bilinmeyen, ele avuca gelmeyen utangaç bir yumuşaklığın tebessümünü saklar. Taşın kaderidir katılık. En başından, “Katı ol!” emrini almıştır. Katılığını bu karşı konulmaz çağrıya icabette gösterdiği sonsuz yumuşaklığın koynunda besler. </strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Soğukluğunu bu itirazsız boyun eğişin ateşinde pişirir. Susar taş; suskunluğuna sarılır. Katı kalır; katılığına katlanır. İçinde kıvrım kıvrım akan “Katı ol!” emrinin yokuşlarına kadife olup uzanır. Kalbinin derûnunda durmaksızın çağıldayan “Sessiz kal!” sözünün pınarından yudumlanır. Bir sırrı saklar gibi saklar içinin içini. Kendisiyle Yaradan’ı arasındaki ahde bağlılığı adına katılıkla utandırılmaya, suskunlukla suçlanmaya, soğuklukla kınanmaya razı olur. “Kınayanların kınamasına aldırış etmeyen bir ‘teslim olmuş’tur...” taş. Katılığı teslimiyetindendir. </strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong></strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Ve aslında sadece bir kezliğine içinin yumuşağını açık etmesine izin verildiği o günü, Mûsa’nın [as] âsâsının dokunup kalbinin katılığını parelediği günü özlemektedir. İşte o gün, sadece o gün, istendiğinde yumuşayabileceğini gösterme fırsatı doğmuştur. “Sert ol!” emri karşısında gösterdiği sonsuz yumuşaklığı “Yumuşa!” “Parçalan!” “Ağla!” emrine karşı da gösterebileceğini kanıtlamıştır. O günden sonra da katılığına katlanmayı, soğukluğuna sarılmayı, sessizliğiyle dertleşmeyi sürdüregelmiştir. </strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong></strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Taş, nasıl mahcup yumuşaklığını içine doğru sarkıtıp suskunca saklıyorsa, biz de içimizde emanet duran yumuşaklığı dışımıza doğru taşırıp taşlaştırıyoruz. Tenimizden başlayıp az öteye uzanan yakın çevrede hafif peltemsileşiyor o şeffaf yumuşaklık. Mahallenin sınırlarını aşınca kemikleşmeler başlıyor. Şehrin dışına çıktığında, hele de ülke sınırlarının ötesine geçtiğinde, kalbin yumuşaklığı tunç bir katılığı şal diye omuzlarına atıyor, heykelleşiyor. Öyle heykelleşiyor ki bu katılık; onu üzerimizde utanılası bir şey gibi görmekten vazgeçer, övünerek sergiler hale geliriz. </strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong></strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Huzurumuzu bu heykelin katılığına borçluyuzdur. Öyle ki hiçbir rüzgârın heykelin yüzünü buruşturamayışıyla övünürüz. Taşlaşmadır yaşadığımız: “Kalbi olan” adamdan, “kalıbıyla olan” adama doğru düşeriz. Kalbimizin incecik fısıltılara açık zarına rağmen sağırlaşırız. Kalbimizin gizli saklı iç geçirmelere duyarlı gözbebeklerine rağmen körleşiriz. Taş nasıl içine doğru baktıkça gizli bir yumuşaklığı ninniliyorsa, biz de dışımıza aktıkça taşlaşır, taş olarak taşarız. Taşın içine doğru büyüyen sancılarının aksine, biz, dışarı doğru derin bir anestezi ile amansız bir vurdumduymazlıkla taşarız. </strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong></strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Huzurumuzun hudutlarını sağırlıklar bekler. Unutkanlıkları, alışkanlıkları, alışılmışlıkları, inkârları siper edinerek derinleştiririz vurdumduymazlığımızı. Körlüklerden kaleler yaparız sükûnetimizin etrafına. Yokmuş gibi davranarak, hiç olmamış varsayarak katılaştırırız zavallı yumuşaklıklarımızı. </strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong></strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Sanki Bağdat’ta bebeler ve anaları ansızın odalarına giren füzelerin alevinde kavrulmuyormuş gibi gelir bize. O sayede, taş bir heykel gibi tebessümümüzde eksilme olmaz. Sanki uzaktan duyulan bir ambulans sireni kimsenin can pazarının çığlığı değilmiş gibi yudumlarız suyumuzu. Öylece tunç bir heykel gibi bileğimizde akan kanı dondururuz. Rutindir trafik kazası haberleri; ölenlerin sanki bir yerlere yetişme özlemi yokmuş gibi, sanki ölenler kimsenin babası, anası yahut yavrusu değilmiş gibi gelir. Eksilenin insan olduğunu unuturuz. Öylece taş gibi düşeriz, çökeriz yaşamanın gölüne, sızıları dışarı atarız. </strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong></strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Hani denir ya: “Kalıbımı koyarım ki…” “Kalbimi koyuyorum…” da diyebilir miyiz? Kalbini… Üzerine bombalar yağdırılan insanların göğsüne kalbini koyabilir misin? Hiç hak etmediği halde, hiç beklemediği halde sıradan bir kaza haberine konu olan baba ve kızının parçalanmış bedenlerine koyabilir misin kalbini? Kalbinin her kıpırtısında var-yok arasında gidip gelen bir adamın hayatın kıyısındaki pişmanlıklarını sızdırabilir misin kalbine? </strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong></strong></span></span></span></p><p><span style="color: #0000ff"><span style="font-size: 12px"><span style="font-family: 'comic sans ms'"><strong>Kalbini de koyabilir misin? Buraya… Hiç olmazsa taş gibi… Sessizliğine sarılmışlığın çığlığıyla, katılığına katlanmanın sancısıyla… Göğsünde taşıyabiliyor musun kalbini?</strong></span></span></span></p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Nevzatt, post: 42386, member: 1580"] [color=#0000ff][size=3][font=comic sans ms][b]Sessizliğe sarılmış bir çığlıktır taş. Katılığının kuytularında adı sanı bilinmeyen, ele avuca gelmeyen utangaç bir yumuşaklığın tebessümünü saklar. Taşın kaderidir katılık. En başından, “Katı ol!” emrini almıştır. Katılığını bu karşı konulmaz çağrıya icabette gösterdiği sonsuz yumuşaklığın koynunda besler. Soğukluğunu bu itirazsız boyun eğişin ateşinde pişirir. Susar taş; suskunluğuna sarılır. Katı kalır; katılığına katlanır. İçinde kıvrım kıvrım akan “Katı ol!” emrinin yokuşlarına kadife olup uzanır. Kalbinin derûnunda durmaksızın çağıldayan “Sessiz kal!” sözünün pınarından yudumlanır. Bir sırrı saklar gibi saklar içinin içini. Kendisiyle Yaradan’ı arasındaki ahde bağlılığı adına katılıkla utandırılmaya, suskunlukla suçlanmaya, soğuklukla kınanmaya razı olur. “Kınayanların kınamasına aldırış etmeyen bir ‘teslim olmuş’tur...” taş. Katılığı teslimiyetindendir. Ve aslında sadece bir kezliğine içinin yumuşağını açık etmesine izin verildiği o günü, Mûsa’nın [as] âsâsının dokunup kalbinin katılığını parelediği günü özlemektedir. İşte o gün, sadece o gün, istendiğinde yumuşayabileceğini gösterme fırsatı doğmuştur. “Sert ol!” emri karşısında gösterdiği sonsuz yumuşaklığı “Yumuşa!” “Parçalan!” “Ağla!” emrine karşı da gösterebileceğini kanıtlamıştır. O günden sonra da katılığına katlanmayı, soğukluğuna sarılmayı, sessizliğiyle dertleşmeyi sürdüregelmiştir. Taş, nasıl mahcup yumuşaklığını içine doğru sarkıtıp suskunca saklıyorsa, biz de içimizde emanet duran yumuşaklığı dışımıza doğru taşırıp taşlaştırıyoruz. Tenimizden başlayıp az öteye uzanan yakın çevrede hafif peltemsileşiyor o şeffaf yumuşaklık. Mahallenin sınırlarını aşınca kemikleşmeler başlıyor. Şehrin dışına çıktığında, hele de ülke sınırlarının ötesine geçtiğinde, kalbin yumuşaklığı tunç bir katılığı şal diye omuzlarına atıyor, heykelleşiyor. Öyle heykelleşiyor ki bu katılık; onu üzerimizde utanılası bir şey gibi görmekten vazgeçer, övünerek sergiler hale geliriz. Huzurumuzu bu heykelin katılığına borçluyuzdur. Öyle ki hiçbir rüzgârın heykelin yüzünü buruşturamayışıyla övünürüz. Taşlaşmadır yaşadığımız: “Kalbi olan” adamdan, “kalıbıyla olan” adama doğru düşeriz. Kalbimizin incecik fısıltılara açık zarına rağmen sağırlaşırız. Kalbimizin gizli saklı iç geçirmelere duyarlı gözbebeklerine rağmen körleşiriz. Taş nasıl içine doğru baktıkça gizli bir yumuşaklığı ninniliyorsa, biz de dışımıza aktıkça taşlaşır, taş olarak taşarız. Taşın içine doğru büyüyen sancılarının aksine, biz, dışarı doğru derin bir anestezi ile amansız bir vurdumduymazlıkla taşarız. Huzurumuzun hudutlarını sağırlıklar bekler. Unutkanlıkları, alışkanlıkları, alışılmışlıkları, inkârları siper edinerek derinleştiririz vurdumduymazlığımızı. Körlüklerden kaleler yaparız sükûnetimizin etrafına. Yokmuş gibi davranarak, hiç olmamış varsayarak katılaştırırız zavallı yumuşaklıklarımızı. Sanki Bağdat’ta bebeler ve anaları ansızın odalarına giren füzelerin alevinde kavrulmuyormuş gibi gelir bize. O sayede, taş bir heykel gibi tebessümümüzde eksilme olmaz. Sanki uzaktan duyulan bir ambulans sireni kimsenin can pazarının çığlığı değilmiş gibi yudumlarız suyumuzu. Öylece tunç bir heykel gibi bileğimizde akan kanı dondururuz. Rutindir trafik kazası haberleri; ölenlerin sanki bir yerlere yetişme özlemi yokmuş gibi, sanki ölenler kimsenin babası, anası yahut yavrusu değilmiş gibi gelir. Eksilenin insan olduğunu unuturuz. Öylece taş gibi düşeriz, çökeriz yaşamanın gölüne, sızıları dışarı atarız. Hani denir ya: “Kalıbımı koyarım ki…” “Kalbimi koyuyorum…” da diyebilir miyiz? Kalbini… Üzerine bombalar yağdırılan insanların göğsüne kalbini koyabilir misin? Hiç hak etmediği halde, hiç beklemediği halde sıradan bir kaza haberine konu olan baba ve kızının parçalanmış bedenlerine koyabilir misin kalbini? Kalbinin her kıpırtısında var-yok arasında gidip gelen bir adamın hayatın kıyısındaki pişmanlıklarını sızdırabilir misin kalbine? Kalbini de koyabilir misin? Buraya… Hiç olmazsa taş gibi… Sessizliğine sarılmışlığın çığlığıyla, katılığına katlanmanın sancısıyla… Göğsünde taşıyabiliyor musun kalbini?[/b][/font][/size][/color] [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Taş taş değil; bağrındır taş senin*
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst