Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Tefeül...
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 266675" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Cevap: 'Jön Türklük ve kemalizm hoşgörüyü bitirdi'</strong></p><p></p><p>Tarih yeniden başlıyor</p><p> 18 Ekim 2011 Salı 05:01</p><p> Wall Street işgalcileri ve Roma'da, Madrid'de süren ve dünyaya hızla yayılan protestolar, derinlerde güçlü bir sarsıntının dışa yansıyan işaretleri.</p><p> Yeni bir tarih başlıyor. Bu sözü, Fukuyama'nın 'tarihin sonu' tezine karşı söylüyorum. 1991'de Sovyetler Birliği ipi kopan tesbih taneleri gibi dağılınca liberal kapitalizm nihaî zaferini ilan etmişti. Artık tarih, kapitalist düzenin sonsuza kadar devam edeceği, bu yüzden kendini tekrarlayacağı bir otomata bağlanacaktı. Bugünkü tablo tarihin sona ermediğini, liberal kapitalizmin sonunun yaklaştığını haber veriyor. Basit, geçici ve atlatılabilecek bir kriz değil, önümüzde duran tablo. Eski düzeni sürdürerek bulunabilecek bir çıkış yok.</p><p> Yunanistan'da 19-20 Ekim'de 48 saatlik bir genel grev yapılacak. Sistemin kendini düzeltme imkânı kalmadığını, komşumuzda büyüyen kriz gösteriyor. Taşıdığı yolcular ve yüklerle senede 100 milyon Euro geliri olan demiryolları idaresinin, sadece çalışanlara ödediği ücret 400 milyon Euro'yu buluyor. Yunan hükümeti, işin içinden nasıl çıksın? Yunanistan'a borç veren Avrupa bankalarını kurtarmak için Yunanistan'ın borçlarının yüzde 50'si silinecek. Tamamı silinse ve Yunanistan'a sıfır faizle yeni borçlar verilse, Yunan vatandaşlarının kabaran öfkesini dindirmek mümkün görünmüyor.</p><p> Liberal kapitalizmin yüzde 1'lik mutlu azınlık ile yüzde 99'luk geri kalan kitle arasında sağladığı uzlaşmanın sona ermesi asıl sorunu teşkil ediyor. Uzlaşma demokratik sistemler marifetiyle sağlanmıştı. Sona ermesi sadece ekonomi ile sınırlı kalmayacak bir genel çöküşün habercisi. Uzlaşmayı sürdüren ana unsur devletin üstlendiği sosyal görevler ve bunun için yaptığı kamusal harcamalardı. ABD'de yolların bakımsızlıktan delik deşik olması, gündelik hayatın içinde görebileceğiniz bir sorunun işareti. Cari açık sadece bizim değil, bütün dünyanın problemi. İktidardakiler veya iktidara gelmek isteyenler oy kaybetmemek için kamu harcamalarını kısmak istemiyorlar. Ali Babacan gibi bir ekonomi patronları olmadığı için, vergileri artırmaya da cesaret edemiyorlar. Harcamalarla kaynaklar arasındaki fark borçlanarak kapatılıyor. O zaman da devlet ekonominin üzerinde giderek büyüyen bir kambura dönüşüyor.</p><p> İktidarı belirleyen halk olduğuna göre harcamaları kısıp gelirleri artırarak bu açığı kapatmak mümkün değil. Çünkü herkes devlet daha fazla sosyal harcama yapsın, ama daha az vergi toplasın istiyor. Liberal kapitalizmin karşılaştığı bu derin yapısal krizi demokratik karar mekanizmaları ile çözmek bu yüzden mümkün değil. Az üretip çok tüketmeye alışmış ve bunu hayat biçiminin ötesinde kültüre dönüştürmüş toplumların kendi iradeleri ile değişmelerini beklemek neredeyse imkânsız. Atina, Madrid, Roma ve tabii Wall Street bu durumun kanıtı. Sorun basit değil. Yunanistan eninde sonunda iflasını ilan edecek. Peşinden, Portekiz başta, diğerleri gelecek. Devletlerin ekonomik olarak iflas ettiği bir dünyayı şimdiden gözünüzde canlandırmaya başlayabilirsiniz.</p><p> Yeni Orta Vadeli Program'ın Ali Babacan tarafından zamların eşliğinde ilan edilmesi Türkiye'nin bu felakete doğru ilerleyen ana akımın dışında kalmak için gösterdiği irade olarak anlaşılmalı. Güçlü ve istikrarlı bir hükümet, üstelik yüzde 50'lik halk desteği ile güven duyulan bir iktidar geniş kitlelere sevimsiz gelecek politikalara cesaret edebiliyor. Büyüme hızının önümüzdeki iki yıl için oldukça mütevazı sınırlara çekilmesi, hemen yanı başımızda yaşanacak depremin sarsıntılarını azaltmaya yönelik bir tedbir olarak görülmeli. Cari açık korkutuyor.</p><p> Soruyu tekrarlayalım. Liberal kapitalizmin ve onun mütemmim cüzü olan rekabetçi demokrasinin sınırları içinde kalarak, giderek derinleşen bu ekonomik krizlere ve bu krizlerden neşet eden toplumsal çalkantılara çare bulmak mümkün mü? Sürekli borçla çarkları döndüren ve artık bu borçların temerrüdünde zorluklar çeken ekonomilerden bahsediyoruz. Siyaset bu çalkantılardan hissesine düşeni alıyor ve onlar da çare bulmak yerine toplumdaki protestoların temsilini üstleniyor.</p><p> Yeni bir tarihin başındayız. Liberal kapitalizm çöküyor. Devlete yüklenen ekonomik görevler ve sorumluluklar değişecek. Uzunca bir süre yeni sistem arayışları ile geçecek. Bir dünya yıkılacak ve yepyeni bir dünya kurulacak. Hazır olmalıyız.</p><p> Zaman</p><p></p><p>Yeni anayasa asıl kime gerek?</p><p></p><p> 18 Ekim 2011 Salı 05:34</p><p> Tabii ki yeni bir anayasa herkese gerek.</p><p> Ama herkesten çok CHP'ye, beyaz Türklere, Kemalistlere gerek. Nedenini izah edeceğim. Eminim kendileri de bunun farkında. Benimkisi bir hatırlatma, yüzleşmeye davet.</p><p> CHP ve müttefikleri hiçbir serbest seçimi kazanamadılar. Aslında umurlarında da değildi. Evet, halk onları iktidar yapmıyordu, ama devlet iktidarı zaten onlarındı. Devleti kendileri kurmuş, bütün iktidarı da kendilerinde toplamışlardı. Seçimler önceleri birer formaliteydi. Sonradan bu iş ciddiye binip seçimle iktidar el değiştirince 1960'ta askerî darbeyle geri gelmişler, bundan sonra seçimleri kaybetseler dahi iktidarı kaybetmeyecekleri bir 'vesayet rejimi' kurmuşlardı.</p><p> Yıllar geçti, araya yeni darbeler girdi ve vesayet rejimi daha da güçlendi. Halkın seçtiği siyasal iktidar günlük işlerle meşgul oldu, CHP ise 'devleti yönetti'. Çünkü CHP yüksek bürokrasiye hâkimdi, yüksek bürokrasi de devlete... Siyaset yol, su, elektrik, iş, aşla meşgul olacak, bunları gerektiği gibi yapamadığı için de halktan 'dayak yiyecekti'.</p><p> Ancak bu düzen 1980'lerde Turgut Özal'la bozulmaya başladı. Piyasa ekonomisi, yükselen yeni orta sınıflar, Anadolu burjuvazisi bir yandan, Türkiye'nin dışa açılımının yarattığı dinamikler öte yandan 'bürokratik devleti' ve bu devletin sahibi olan CHP'yi devre dışı bırakmaya başladı. 28 Şubat, vesayeti yırtmaya başlayan siyaseti ve toplumu disiplin altına alma girişimiydi. Olmadı, sivil hayat direndi. AB süreci de bu dirence güç kattı. Rüştünü ispat etmek isteyen kitleler bu defa 'vesayet rejimiyle' iş tutan bir 'merkez sağ' partiyi değil, AK Parti'yi iktidara getirdi. Buna karşılık 'bürokratik devlet'in karanlık uzantıları sayısız darbe girişiminde bulundular. Yine de tedrici bir şekilde 'bürokratik devlet'in kalelerinin birer birer 'düşmesine' engel olamadılar. Cumhurbaşkanlığı'nı 'kaybettiler' önce, sonra YÖK ve üniversiteleri, yavaş yavaş orduyu ve 12 Eylül referandumuyla da yüksek yargıyı.</p><p> Artık 'bürokratik devlet' başka ellerde. Bunu iyice anlamış olmalı CHP ve müttefikleri. Cumhuriyet tarihinde ilk defa 'çırılçıplak', iktidarsız, güçsüz, 'devletsiz' ortadalar. Bırakın tahrik edip muhaliflerini ezmek için kullanacakları bir devlet gücünü, sığınacakları bir devlet katı bile kalmadı.</p><p> Şimdi anlıyor musunuz, yeni bir anayasaya neden en çok CHP'nin ve onun müttefiklerinin ihtiyacı olduğunu?</p><p> Anayasalar zayıfın, güçsüzün, marjinalin, garibanın tek sığınağıdır. Tam da bu nedenle 'devlet iktidarı'na, 'bürokratik oligarşi'ye karşı 'demokratik, hukukun üstünlüğüne dayanan özgürlükçü bir anayasa'yı hep istedi bu ülkenin demokratları. Şimdi bu kervana bence CHP'liler de katılmalı. Çünkü 'devlet iktidarı'nı kaybettiler. O iktidar şimdi 'başkaları'nın elinde ve onlar şimdi demokratik, çoğulcu bir anayasanın korumasına muhtaçlar. İmtiyazsız herkes gibi Kemalistler ve beyaz Türkler de bugün anayasal güvencelere ihtiyaç duyuyorlar.</p><p> Bakın, çok açık söyleyeyim; bugün AK Parti için 'yeni bir anayasa' çok acil bir mesele değil. Yüzde elli oyla iktidardalar. Bu ülkeyi on yıldır yönetiyorlar. Devlete de hâkim hale geldiler. Devlet otoritesini esas alan 1982 Anayasası AK Parti için bir nimet olarak bile görülebilir. Hele 12 Eylül değişikliklerinden sonra... Eminim, mevcut anayasayla Türkiye'yi rahatlıkla yönetebileceklerini düşünüyorlardır AK Partililer.</p><p> O yüzden AK Parti için 'hava hoş'. Tamam, millete söz verdiler. Millet de bu sözün peşinde 'sivil ve demokratik bir anayasa' için talepkâr. Ama AK Parti'nin Meclis çoğunluğu yeni anayasaya yetmiyor. Muhalefet kaçarsa bu işten, AK Parti'yi kimse mesul tutmaz 'neden yeni anayasa yapmadın' diye.</p><p> Kısaca yeni, çoğulcu, demokratik ve sivil anayasa için muhalefetin ve özellikle de CHP'nin bastırması, AK Parti'yi zorlaması lazım. Bunun için de öncelikle 1982 Anayasası'nın 'değişmez maddeleri' gibi konulara takılmayı bıraksınlar.</p><p> Ey Kemalistler, beyaz Türkler, CHP'liler! Çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa asıl size lazım. Artık siz de 'sade birer vatandaş'sınız. Temel haklarınızı ve özgürlüklerinizi güvence altına alacak bir anayasa her vatandaş gibi size de lazım. Benden söylemesi...</p><p> Zaman</p><p></p><p></p><p>Hükümet'in başörtüsü problemini çözmesi gerekiyor</p><p></p><p> 18 Ekim 2011 Salı 05:48</p><p> Hükümet'in başörtüsü problemini çözmesi gerekiyor</p><p> Üzerinden çok geçti, ama bu konuda yazmamazlık etmek olmazdı. Hem bunun, politik bir tavır ya da "üstünden atlamak suretiyle mayınlı alandan kaçma" olarak değerlendirileceği kesindi. Bu değerlendirme yanlış olacağı için ve bünye zaten yazmak istediği için "bayat" da olsa, Meclis'teki başörtüsü-kravat mevzuna değinmek şahsıma vacip oldu.</p><p> Biliyorsunuz, AK Parti önce Şafak Pavey'in özel durumu nedeniyle kadınların Meclis'te etek giyme zorunluluğunu kaldırmaya yeltenmişken, BDP'nin "başörtüsü de serbest olsun, kravat da takılmayıversin" anafikirli değişiklik önergesi vermesiyle geri adım attı.</p><p> Elbette, başta Mustafa Şentop olmak üzere AK partili yetkililerin, Meclis İç tüzüğünde başörtüsüyle ilgili bir madde olmadığını, isteyenin örtüsüyle Meclis'e gelebileceğini hatırlatması güzeldi. Nitekim, "mazi kalbimde bir yaradır" misali kalplerimizde duran Merve Kavakçı hadisesinin yasal dayanağı olmayan, tamamen ideolojik gerekçelere eklemlenmiş, refleksif bir hoyratlığa tekabül ettiğinin altı bir kez daha çizilmiş, o rezaletin gerçek bir 'rezalet' olduğu, bir kez daha ifade edilmiş oldu.</p><p> Ancak muhafazakar kitlenin talebi tam da, hukuki bir temeli de, insani bir zemini de olmayan bu ideolojiyle hesaplaşmak değil miydi? Ve hesaplaşmak başörtülü kadınların kısıtlamalarını sonsuza dek kaldırmak yoluyla olmayacaksa, nasıl olacaktı?</p><p> Tamam, 2008 yılında AK Parti başörtüsü düzenlemesi nedeniyle kapatılmanın eşiğine gelmiş ve o süreçte kendisine destek vermiş olan MHP, "laikliğe aykırı eylemlerin odağı" ilan edilmemişken, zaten sistem bekçileri nezdinde olağan şüpheli olan AK Parti bu sebeple ceza almıştı. MHP'li Deniz Bölükbaşı'nın daha sonra "başörtüsü meselesinde AKP'yi oyuna getirdik" şeklinde açıklamalar yapması ise, MHP'nin bu konudaki samimiyetini ortaya koymuştu.</p><p> Dolayısıyla AK Parti'nin, BDP, CHP ve MHP'nin üçünün birden (dahi olsa) Meclis'e başörtülü ve kravatsız vekillerin girebilmesine olanak sağlayacak önergesini desteklememesi, teklifi geri çekmesi; "tecrübe, yenilmiş kazıkların toplamıdır" şeklindeki o halk deyişini haklı çıkarmakla kalmıyor, AK Parti'nin çekinceli haline de bal gibi haklılık zemini temin ediyor.</p><p> Hükümetin, genel seçimlerde başörtülü aday göstermemesinin ve Meclis'teki kılık kıyafeti düzenleyen iç tüzük maddesindeki değişiklik önerisinden geri adım atışının sebeplerinin başında da kanaatimce bu geliyor.</p><p> Belli ki, AK Parti ilk başta destek verir gibi gözükerek hükümeti sistemin sinir uçlarına dokunmaya teşvik eden, sonra da geri çekilip manzarayı seyreden "muhalefet" tarzını tecrübe ettiği için artık yoğurdu üfleyerek yiyor.</p><p> Yiyor da, bu yoğurdun dibinin ne zaman görüneceği ya da hangi olayla son kullanma tarihinin geldiğinin anlaşılacağı meçhul. Yıllardan bu yana sırf AK Parti'ye zarar vermemek adına başörtüsü talepleri hususunda seslerinin volümünü düşürdükçe düşüren başörtüsü mağdurları, Başbakan Erdoğan'a duyduğu derin sevgiyle sabrediyor. Ancak olayın, insanların "sabreden derviş, açlığından ölmüş" hissiyatına garkolmaya başlamasından önce çözülmesi gerekiyor. Bizzat gözlemlerim sayesinde söyleyebilirim ki, bu toplumun ciddi bir yekunu, hakikaten Başbakan'ı kalpten bir sevgiyle, derin bir yakınlık duygusuyla seviyor, dualarında asla unutmuyor. Ancak bu geniş kredinin sınırları gözükmeden önce, bu sorunun bir hal yolunun da bulunması gerekiyor.</p><p> Hayır, yeryüzünde hiç kimse bana Başbakan ve –hatta- çevresinin başörtüsünü dert etmediği, bu meseleyi siyaseten kullandığı yolundaki komplolara inandıramaz. Bu sorunun derdini çekmiş, acısını yaşamış, çocuklarını sırf bu nedenle yurtdışında okutmak zorunda kalmış bir eş, bir baba, Başbakan. Ara ara haberlerine gazetelerde rastlıyorsunuz, O'nun çok yakınları bugün ve hala başlarındaki örtü yüzünden ayrımcılığa uğruyor, uğrayabiliyor.</p><p> Ancak Hakk'ı söylemek vazifemizse –ki öyle- bu meselenin gündeme geldiği her bir seferde Başbakan'ın kendine sakladığı ama hepimizin pekala bildiği "başörtüsü sorununu çözememe gerekçeleri" zemin ve irtifa kaybediyor. Artık bu sebeple AK Parti'ye kapatma davası açılabileceğine inanan insanların sayısı ise, giderek düşüyor.</p><p> Başbakan'ın bu konuda samimiyetsiz olduğunu hiçbir şekilde ve hiçbir zaman düşünmediğimize göre, O'nun bizim bilmediğimiz çeşitli gerekçelerle hareket serbestisi bulunmayabilir veya mevcut serbestiyet bu konuyu kökünden çözmek için yeterli olmayabilir, bilemiyorum.</p><p> Ancak bildiğim ve Hakk adına söylemek zorunluluğu hissettiğim şu; insanlar bekliyor, Başbakan'ı severek, bu sevginin genişliğine sığınarak, felaha çıkacağına inanarak bekliyor. İnsanlar, "şimdi değilse ne zaman?" diye soruyor. Haksızlar mı?</p><p> Yeni Şafak</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 266675, member: 1016557"] [b]Cevap: 'Jön Türklük ve kemalizm hoşgörüyü bitirdi'[/b] Tarih yeniden başlıyor 18 Ekim 2011 Salı 05:01 Wall Street işgalcileri ve Roma'da, Madrid'de süren ve dünyaya hızla yayılan protestolar, derinlerde güçlü bir sarsıntının dışa yansıyan işaretleri. Yeni bir tarih başlıyor. Bu sözü, Fukuyama'nın 'tarihin sonu' tezine karşı söylüyorum. 1991'de Sovyetler Birliği ipi kopan tesbih taneleri gibi dağılınca liberal kapitalizm nihaî zaferini ilan etmişti. Artık tarih, kapitalist düzenin sonsuza kadar devam edeceği, bu yüzden kendini tekrarlayacağı bir otomata bağlanacaktı. Bugünkü tablo tarihin sona ermediğini, liberal kapitalizmin sonunun yaklaştığını haber veriyor. Basit, geçici ve atlatılabilecek bir kriz değil, önümüzde duran tablo. Eski düzeni sürdürerek bulunabilecek bir çıkış yok. Yunanistan'da 19-20 Ekim'de 48 saatlik bir genel grev yapılacak. Sistemin kendini düzeltme imkânı kalmadığını, komşumuzda büyüyen kriz gösteriyor. Taşıdığı yolcular ve yüklerle senede 100 milyon Euro geliri olan demiryolları idaresinin, sadece çalışanlara ödediği ücret 400 milyon Euro'yu buluyor. Yunan hükümeti, işin içinden nasıl çıksın? Yunanistan'a borç veren Avrupa bankalarını kurtarmak için Yunanistan'ın borçlarının yüzde 50'si silinecek. Tamamı silinse ve Yunanistan'a sıfır faizle yeni borçlar verilse, Yunan vatandaşlarının kabaran öfkesini dindirmek mümkün görünmüyor. Liberal kapitalizmin yüzde 1'lik mutlu azınlık ile yüzde 99'luk geri kalan kitle arasında sağladığı uzlaşmanın sona ermesi asıl sorunu teşkil ediyor. Uzlaşma demokratik sistemler marifetiyle sağlanmıştı. Sona ermesi sadece ekonomi ile sınırlı kalmayacak bir genel çöküşün habercisi. Uzlaşmayı sürdüren ana unsur devletin üstlendiği sosyal görevler ve bunun için yaptığı kamusal harcamalardı. ABD'de yolların bakımsızlıktan delik deşik olması, gündelik hayatın içinde görebileceğiniz bir sorunun işareti. Cari açık sadece bizim değil, bütün dünyanın problemi. İktidardakiler veya iktidara gelmek isteyenler oy kaybetmemek için kamu harcamalarını kısmak istemiyorlar. Ali Babacan gibi bir ekonomi patronları olmadığı için, vergileri artırmaya da cesaret edemiyorlar. Harcamalarla kaynaklar arasındaki fark borçlanarak kapatılıyor. O zaman da devlet ekonominin üzerinde giderek büyüyen bir kambura dönüşüyor. İktidarı belirleyen halk olduğuna göre harcamaları kısıp gelirleri artırarak bu açığı kapatmak mümkün değil. Çünkü herkes devlet daha fazla sosyal harcama yapsın, ama daha az vergi toplasın istiyor. Liberal kapitalizmin karşılaştığı bu derin yapısal krizi demokratik karar mekanizmaları ile çözmek bu yüzden mümkün değil. Az üretip çok tüketmeye alışmış ve bunu hayat biçiminin ötesinde kültüre dönüştürmüş toplumların kendi iradeleri ile değişmelerini beklemek neredeyse imkânsız. Atina, Madrid, Roma ve tabii Wall Street bu durumun kanıtı. Sorun basit değil. Yunanistan eninde sonunda iflasını ilan edecek. Peşinden, Portekiz başta, diğerleri gelecek. Devletlerin ekonomik olarak iflas ettiği bir dünyayı şimdiden gözünüzde canlandırmaya başlayabilirsiniz. Yeni Orta Vadeli Program'ın Ali Babacan tarafından zamların eşliğinde ilan edilmesi Türkiye'nin bu felakete doğru ilerleyen ana akımın dışında kalmak için gösterdiği irade olarak anlaşılmalı. Güçlü ve istikrarlı bir hükümet, üstelik yüzde 50'lik halk desteği ile güven duyulan bir iktidar geniş kitlelere sevimsiz gelecek politikalara cesaret edebiliyor. Büyüme hızının önümüzdeki iki yıl için oldukça mütevazı sınırlara çekilmesi, hemen yanı başımızda yaşanacak depremin sarsıntılarını azaltmaya yönelik bir tedbir olarak görülmeli. Cari açık korkutuyor. Soruyu tekrarlayalım. Liberal kapitalizmin ve onun mütemmim cüzü olan rekabetçi demokrasinin sınırları içinde kalarak, giderek derinleşen bu ekonomik krizlere ve bu krizlerden neşet eden toplumsal çalkantılara çare bulmak mümkün mü? Sürekli borçla çarkları döndüren ve artık bu borçların temerrüdünde zorluklar çeken ekonomilerden bahsediyoruz. Siyaset bu çalkantılardan hissesine düşeni alıyor ve onlar da çare bulmak yerine toplumdaki protestoların temsilini üstleniyor. Yeni bir tarihin başındayız. Liberal kapitalizm çöküyor. Devlete yüklenen ekonomik görevler ve sorumluluklar değişecek. Uzunca bir süre yeni sistem arayışları ile geçecek. Bir dünya yıkılacak ve yepyeni bir dünya kurulacak. Hazır olmalıyız. Zaman Yeni anayasa asıl kime gerek? 18 Ekim 2011 Salı 05:34 Tabii ki yeni bir anayasa herkese gerek. Ama herkesten çok CHP'ye, beyaz Türklere, Kemalistlere gerek. Nedenini izah edeceğim. Eminim kendileri de bunun farkında. Benimkisi bir hatırlatma, yüzleşmeye davet. CHP ve müttefikleri hiçbir serbest seçimi kazanamadılar. Aslında umurlarında da değildi. Evet, halk onları iktidar yapmıyordu, ama devlet iktidarı zaten onlarındı. Devleti kendileri kurmuş, bütün iktidarı da kendilerinde toplamışlardı. Seçimler önceleri birer formaliteydi. Sonradan bu iş ciddiye binip seçimle iktidar el değiştirince 1960'ta askerî darbeyle geri gelmişler, bundan sonra seçimleri kaybetseler dahi iktidarı kaybetmeyecekleri bir 'vesayet rejimi' kurmuşlardı. Yıllar geçti, araya yeni darbeler girdi ve vesayet rejimi daha da güçlendi. Halkın seçtiği siyasal iktidar günlük işlerle meşgul oldu, CHP ise 'devleti yönetti'. Çünkü CHP yüksek bürokrasiye hâkimdi, yüksek bürokrasi de devlete... Siyaset yol, su, elektrik, iş, aşla meşgul olacak, bunları gerektiği gibi yapamadığı için de halktan 'dayak yiyecekti'. Ancak bu düzen 1980'lerde Turgut Özal'la bozulmaya başladı. Piyasa ekonomisi, yükselen yeni orta sınıflar, Anadolu burjuvazisi bir yandan, Türkiye'nin dışa açılımının yarattığı dinamikler öte yandan 'bürokratik devleti' ve bu devletin sahibi olan CHP'yi devre dışı bırakmaya başladı. 28 Şubat, vesayeti yırtmaya başlayan siyaseti ve toplumu disiplin altına alma girişimiydi. Olmadı, sivil hayat direndi. AB süreci de bu dirence güç kattı. Rüştünü ispat etmek isteyen kitleler bu defa 'vesayet rejimiyle' iş tutan bir 'merkez sağ' partiyi değil, AK Parti'yi iktidara getirdi. Buna karşılık 'bürokratik devlet'in karanlık uzantıları sayısız darbe girişiminde bulundular. Yine de tedrici bir şekilde 'bürokratik devlet'in kalelerinin birer birer 'düşmesine' engel olamadılar. Cumhurbaşkanlığı'nı 'kaybettiler' önce, sonra YÖK ve üniversiteleri, yavaş yavaş orduyu ve 12 Eylül referandumuyla da yüksek yargıyı. Artık 'bürokratik devlet' başka ellerde. Bunu iyice anlamış olmalı CHP ve müttefikleri. Cumhuriyet tarihinde ilk defa 'çırılçıplak', iktidarsız, güçsüz, 'devletsiz' ortadalar. Bırakın tahrik edip muhaliflerini ezmek için kullanacakları bir devlet gücünü, sığınacakları bir devlet katı bile kalmadı. Şimdi anlıyor musunuz, yeni bir anayasaya neden en çok CHP'nin ve onun müttefiklerinin ihtiyacı olduğunu? Anayasalar zayıfın, güçsüzün, marjinalin, garibanın tek sığınağıdır. Tam da bu nedenle 'devlet iktidarı'na, 'bürokratik oligarşi'ye karşı 'demokratik, hukukun üstünlüğüne dayanan özgürlükçü bir anayasa'yı hep istedi bu ülkenin demokratları. Şimdi bu kervana bence CHP'liler de katılmalı. Çünkü 'devlet iktidarı'nı kaybettiler. O iktidar şimdi 'başkaları'nın elinde ve onlar şimdi demokratik, çoğulcu bir anayasanın korumasına muhtaçlar. İmtiyazsız herkes gibi Kemalistler ve beyaz Türkler de bugün anayasal güvencelere ihtiyaç duyuyorlar. Bakın, çok açık söyleyeyim; bugün AK Parti için 'yeni bir anayasa' çok acil bir mesele değil. Yüzde elli oyla iktidardalar. Bu ülkeyi on yıldır yönetiyorlar. Devlete de hâkim hale geldiler. Devlet otoritesini esas alan 1982 Anayasası AK Parti için bir nimet olarak bile görülebilir. Hele 12 Eylül değişikliklerinden sonra... Eminim, mevcut anayasayla Türkiye'yi rahatlıkla yönetebileceklerini düşünüyorlardır AK Partililer. O yüzden AK Parti için 'hava hoş'. Tamam, millete söz verdiler. Millet de bu sözün peşinde 'sivil ve demokratik bir anayasa' için talepkâr. Ama AK Parti'nin Meclis çoğunluğu yeni anayasaya yetmiyor. Muhalefet kaçarsa bu işten, AK Parti'yi kimse mesul tutmaz 'neden yeni anayasa yapmadın' diye. Kısaca yeni, çoğulcu, demokratik ve sivil anayasa için muhalefetin ve özellikle de CHP'nin bastırması, AK Parti'yi zorlaması lazım. Bunun için de öncelikle 1982 Anayasası'nın 'değişmez maddeleri' gibi konulara takılmayı bıraksınlar. Ey Kemalistler, beyaz Türkler, CHP'liler! Çoğulcu, özgürlükçü ve demokratik bir anayasa asıl size lazım. Artık siz de 'sade birer vatandaş'sınız. Temel haklarınızı ve özgürlüklerinizi güvence altına alacak bir anayasa her vatandaş gibi size de lazım. Benden söylemesi... Zaman Hükümet'in başörtüsü problemini çözmesi gerekiyor 18 Ekim 2011 Salı 05:48 Hükümet'in başörtüsü problemini çözmesi gerekiyor Üzerinden çok geçti, ama bu konuda yazmamazlık etmek olmazdı. Hem bunun, politik bir tavır ya da "üstünden atlamak suretiyle mayınlı alandan kaçma" olarak değerlendirileceği kesindi. Bu değerlendirme yanlış olacağı için ve bünye zaten yazmak istediği için "bayat" da olsa, Meclis'teki başörtüsü-kravat mevzuna değinmek şahsıma vacip oldu. Biliyorsunuz, AK Parti önce Şafak Pavey'in özel durumu nedeniyle kadınların Meclis'te etek giyme zorunluluğunu kaldırmaya yeltenmişken, BDP'nin "başörtüsü de serbest olsun, kravat da takılmayıversin" anafikirli değişiklik önergesi vermesiyle geri adım attı. Elbette, başta Mustafa Şentop olmak üzere AK partili yetkililerin, Meclis İç tüzüğünde başörtüsüyle ilgili bir madde olmadığını, isteyenin örtüsüyle Meclis'e gelebileceğini hatırlatması güzeldi. Nitekim, "mazi kalbimde bir yaradır" misali kalplerimizde duran Merve Kavakçı hadisesinin yasal dayanağı olmayan, tamamen ideolojik gerekçelere eklemlenmiş, refleksif bir hoyratlığa tekabül ettiğinin altı bir kez daha çizilmiş, o rezaletin gerçek bir 'rezalet' olduğu, bir kez daha ifade edilmiş oldu. Ancak muhafazakar kitlenin talebi tam da, hukuki bir temeli de, insani bir zemini de olmayan bu ideolojiyle hesaplaşmak değil miydi? Ve hesaplaşmak başörtülü kadınların kısıtlamalarını sonsuza dek kaldırmak yoluyla olmayacaksa, nasıl olacaktı? Tamam, 2008 yılında AK Parti başörtüsü düzenlemesi nedeniyle kapatılmanın eşiğine gelmiş ve o süreçte kendisine destek vermiş olan MHP, "laikliğe aykırı eylemlerin odağı" ilan edilmemişken, zaten sistem bekçileri nezdinde olağan şüpheli olan AK Parti bu sebeple ceza almıştı. MHP'li Deniz Bölükbaşı'nın daha sonra "başörtüsü meselesinde AKP'yi oyuna getirdik" şeklinde açıklamalar yapması ise, MHP'nin bu konudaki samimiyetini ortaya koymuştu. Dolayısıyla AK Parti'nin, BDP, CHP ve MHP'nin üçünün birden (dahi olsa) Meclis'e başörtülü ve kravatsız vekillerin girebilmesine olanak sağlayacak önergesini desteklememesi, teklifi geri çekmesi; "tecrübe, yenilmiş kazıkların toplamıdır" şeklindeki o halk deyişini haklı çıkarmakla kalmıyor, AK Parti'nin çekinceli haline de bal gibi haklılık zemini temin ediyor. Hükümetin, genel seçimlerde başörtülü aday göstermemesinin ve Meclis'teki kılık kıyafeti düzenleyen iç tüzük maddesindeki değişiklik önerisinden geri adım atışının sebeplerinin başında da kanaatimce bu geliyor. Belli ki, AK Parti ilk başta destek verir gibi gözükerek hükümeti sistemin sinir uçlarına dokunmaya teşvik eden, sonra da geri çekilip manzarayı seyreden "muhalefet" tarzını tecrübe ettiği için artık yoğurdu üfleyerek yiyor. Yiyor da, bu yoğurdun dibinin ne zaman görüneceği ya da hangi olayla son kullanma tarihinin geldiğinin anlaşılacağı meçhul. Yıllardan bu yana sırf AK Parti'ye zarar vermemek adına başörtüsü talepleri hususunda seslerinin volümünü düşürdükçe düşüren başörtüsü mağdurları, Başbakan Erdoğan'a duyduğu derin sevgiyle sabrediyor. Ancak olayın, insanların "sabreden derviş, açlığından ölmüş" hissiyatına garkolmaya başlamasından önce çözülmesi gerekiyor. Bizzat gözlemlerim sayesinde söyleyebilirim ki, bu toplumun ciddi bir yekunu, hakikaten Başbakan'ı kalpten bir sevgiyle, derin bir yakınlık duygusuyla seviyor, dualarında asla unutmuyor. Ancak bu geniş kredinin sınırları gözükmeden önce, bu sorunun bir hal yolunun da bulunması gerekiyor. Hayır, yeryüzünde hiç kimse bana Başbakan ve –hatta- çevresinin başörtüsünü dert etmediği, bu meseleyi siyaseten kullandığı yolundaki komplolara inandıramaz. Bu sorunun derdini çekmiş, acısını yaşamış, çocuklarını sırf bu nedenle yurtdışında okutmak zorunda kalmış bir eş, bir baba, Başbakan. Ara ara haberlerine gazetelerde rastlıyorsunuz, O'nun çok yakınları bugün ve hala başlarındaki örtü yüzünden ayrımcılığa uğruyor, uğrayabiliyor. Ancak Hakk'ı söylemek vazifemizse –ki öyle- bu meselenin gündeme geldiği her bir seferde Başbakan'ın kendine sakladığı ama hepimizin pekala bildiği "başörtüsü sorununu çözememe gerekçeleri" zemin ve irtifa kaybediyor. Artık bu sebeple AK Parti'ye kapatma davası açılabileceğine inanan insanların sayısı ise, giderek düşüyor. Başbakan'ın bu konuda samimiyetsiz olduğunu hiçbir şekilde ve hiçbir zaman düşünmediğimize göre, O'nun bizim bilmediğimiz çeşitli gerekçelerle hareket serbestisi bulunmayabilir veya mevcut serbestiyet bu konuyu kökünden çözmek için yeterli olmayabilir, bilemiyorum. Ancak bildiğim ve Hakk adına söylemek zorunluluğu hissettiğim şu; insanlar bekliyor, Başbakan'ı severek, bu sevginin genişliğine sığınarak, felaha çıkacağına inanarak bekliyor. İnsanlar, "şimdi değilse ne zaman?" diye soruyor. Haksızlar mı? Yeni Şafak [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Tefeül...
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst