Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Tefeül...
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 266676" data-attributes="member: 1016557"><p><strong>Cevap: 'Jön Türklük ve kemalizm hoşgörüyü bitirdi'</strong></p><p></p><p>Gusülden önce mi, sonra mı?</p><p> 18 Ekim 2011 Salı 06:01</p><p> Soru: Biz emeklilerin çok uğradığı emekli kahvesinde dinî konuları çok konuşur, birçok meselede de kararsız kalırız.</p><p> Çünkü aramızda son sözü söyleyecek bilgide biri bulunmadığından konu hep ortada kalır. Bu defa da öyle oldu. Ancak kahvede hep okuduğumuz Zaman'da sizin sorulara verdiğiniz cevapları da okuduğumuzdan konuyu bu defa size sorma gereği duyduk. Karar veremediğimiz mesele şöyle:</p><p> -Banyoya girip de gusledecek olan bir kimse, beden tıraşı yapmaya da ihtiyaç duysa, bu tıraş temizliğini önce yapıp sonra mı gusletmeli, yoksa önce guslünü yapıp sonra mı tıraş temizliğine geçmeli? Bazıları önce tıraş temizliğini yapmalı, sonra gusletmeli, dediler. Bazıları da, cünüpken tıraş temizliği yapılmaz, önce guslünü yapmalı, sonra tıraş temizliğine geçmeli, diye iddia ettiler. Gerçekten de cünüpken tıraş olunmaz mı, önce gusül yapılıp sonra mı tıraş temizliğine geçilmeli?</p><p> Cevap: Evet, önce gusül yapılıp cünüplükten çıkılmalı, ihtiyaç duyuluyorsa sonra tıraş temizliğine geçilmeli, saç ve tüyler beden temizken kesilmelidir. Çünkü cünüpken tırnak ve saç kesip, beden tüylerini tıraş etmek mekruhtur denilmiş, kerahetle caiz olduğu ifade edilmiştir!.</p><p> Nitekim Gazali hazretleri bu konuyu İhya'sında anlatırken tıraş temizliğinin gusülden sonra yapılmasına işarette bulanarak:</p><p> - Cünüp kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir, dedikten sonra çünkü demiş, mahşerde beden dirilirken bu parçalar tümüyle bedene geri döneceğinden temizken tıraş olmalı ki temiz olarak geri dönmüş olsunlar bedene!..</p><p> Ayrıca, insan bedeni tümüyle mübarek ve muhteremdir. Bedenden ayrılan parçalar da bu mübarekliğe uygun düşecek şekilde temiz olarak ayrılmalı, kirli halde bedenden atılmamalıdır.</p><p> Burada esas açıklanmaya ihtiyaç olan önemli konu şu olmalıdır:</p><p> - Ömür boyu bedenden ayrılan bu parçaların tümü de dirilirken bedene iade edileceğine göre, bu parçalar toplandığı bedeni kocaman bir hilkat ucubesi insan halinde büyütmüş olmaz mı? Ömür boyu atılmış olan parçaların tümü de birleşerek bedende toplanmış oluyorlar çünkü... Bu konuyu akla yaklaştıran bir izah olmalıdır, diye düşünürken, Bediüzzaman Hazretleri'nin İşarat-ü'l-İcaz tefsirindeki Haşr-i Cismani bahsinde, diriliş konusunu akla yaklaştıran açıklaması dikkatimizi çekiyor. Bu orijinal izahı sizlerle paylaşarak konuyu bağlamış olayım isterseniz. Haşirdeki dirilişin iki türlü yorumunu şöyle anlatıyor:</p><p> -Arkadaş! Zahire nazaran haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zaide birlikte iade edilir. (Yani bedenin asli parçaları ile, kesilerek atılmış olan öteki parçaları birlikte dirilirler.)</p><p> Evet, cünüp iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan her cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu da ona işarettir. (Yani ilk bakışa göre yorum böyledir.)</p><p> Fakat Tahkik'e göre ise bitkilerin tohumları gibi "acb'üz-zeneb" tabir edilen bedendeki bir kısım çürümeyen zerreler, insanın tohumu hükmünde olup haşirde o zerrelerin üzerine insanın tüm bedeni inşa edilerek kolayca şekillenecektir!"</p><p> Demek ki, toprağa düşen çekirdeğin içinden nasıl bir ağaç çıkarsa, insanın bedenindeki çürümeyen "acb'üz-zeneb" çekirdeğinden de öyle bir insan bedeni tüm parçalarıyla normal şekilde doğacaktır.</p><p> Yoksa, hayat boyu bedenden ayrılmış parçaların hepside en sonunda bedende toplanarak kocaman bir hilkat ucubesi insan görüntüsü meydana gelmiş olmayacaktır.</p><p> Bundan dolayı bedenin tıraş temizliği cünüpken değil de beden temizken yapılmalı, ayrılan parçalar da temiz olarak ayrılmalı ki, sonunda bedenin "acb'üz-zeneb" çekirdeğine temiz olarak girsin, vücut temiz parçalar üzerine inşa edilerek doğmuş olsun, "acb'üz-zeneb" çekirdeğinden.</p><p> Evet, hadiste, insanın kuyruk sokumundaki "acb'üz-zeneb" tabir edilen bir kemiğin çürümeyeceğine, insan dirilirken tohum durumundaki bu çürümeyen zerrelerin içinde gelişerek doğacağına işaret olunmuştur.</p><p> Zaman</p><p></p><p>Kalkış noktası neresi, varış noktası nereye düşer?</p><p></p><p> 17 Ekim 2011 Pazartesi 08:20</p><p> Bizim Müslümanlıkla kurduğumuz ilişki, epistemolojik, sadece bilgilenmeye dayalı bir ilişkidir; üstelik de kuru bilgilere ve ruhsuz bilgilenme biçimlerine... Çağrımızın kurmadığı bir çağda mahkûm olduğumuz zihnî kaymanın, savrulmanın çokça belirleyici olduğu; çağın hâkim duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerinin şekillendirdiği; her şeyi/mizi tersyüz edici; her türlü kullanıma elverişli, sadece kullanım değerine sahip; dolayısıyla, aslî değil, arızî bir ilişki bu.</p><p> O yüzden sahici değil. O yüzden sorunlu. O yüzden kaygan zeminlerde patinaj yapıyoruz sürekli olarak: Arızî bir ilişki olduğu için de, sürgit arıza üretiyor, önleyemediğimiz arızaların taarruzlarına maruz bırakıyor bizi.</p><p> O yüzden heyecanlandırmıyor. O yüzden hayatî bir önem arzetmiyor. O yüzden, kolaylıkla vazgeçilebilir'dir.</p><p> Çünkü esaslı bir oluş, varoluş ve fikir çilesine dayanmıyor Müslümanlıkla kurduğumuz ilişki. Bedeli ödenmiş, hak edilmiş muhkem bir irtibat değil. O yüzden bu kurduğumuz "olsa da olur, olmasa da" türünden ilişki biçimi, bizi de, İslâm'ın kendisini ve İslâm algımızı da zapturapt altına alıyor; teslim alıyor.</p><p> * * *</p><p> Çağrımızın çağrısının çağımızı olmasa bile, bizim algımızı, idrak biçimlerimizi belirleyemediği bir zaman diliminde, biz, istediğimiz kadar Kur'ân ve Sünnet'e gidelim diye çırpınalım; aslâ muvaffak olamayacağımızı bile idrak edebilmiş değiliz hâlâ.</p><p> Önümüzde devâsa bariyerler var oysa: Zihnî bariyerler öncelikle. Aşmamız gereken ama aşamadığımız için üzerimizden silindir gibi geçen yok edici bariyerler bunlar.</p><p> Kur'ân'a ve Sünnet'e bihakkın gidebilmemiz için, bu bariyerleri aşmak zorundayız. Bunun ilk ve temel adımı, bir kalkış noktası fikri ile bir varış noktası fikrine sahip olabilmektir.</p><p> Kalkış noktası, "burası"dır; içinde yaşadığımız çağ. Varış noktası ise "orası" yani Kur'ân ve Sünnet. Biz zihnimizi tarumar eden, İslâm algımızı şekillendiren çağ körleşmesinden ötürü, kalkış noktası ve varış noktası fikrine sarahatle sahip olamıyoruz bir türlü. Çünkü içinde yaşadığımız çağ, sadece Batı uygarlığının çağrısının (zaman-mekân algısının; Tanrı'yı, eşyayı, insanı ve dünyayı kavrayış biçimlerinin) belirlediği ve kendisi dışındaki bütün çağrıları devre dışı bırakarak, hepsine kısa devre yaptırdığı bir çağdır.</p><p> * * *</p><p> İşte semantik intihar olarak adlandırdığım fenomeni doğuran şey bu: Biz mevcut algılama biçimlerini, duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerini terk edemediğimiz sürece, varış noktasına sağlıklı bir şekilde gidebilmemiz imkânsızdır; zordur değil, imkânsızdır.</p><p> Ayaklarımızı bulunduğumuz yere bizim algılama biçimlerimizle, duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerimizle sağlam bir şekilde basamadığımız bir yerden çıktığımız yolculuk, bizi kendisine benzetmeden, kendi rengine boyamadan varış noktasına götürebilir mi?</p><p> Eğer kalkış noktasından, yani buradan, bu çağın ağlarından ve bağlarından, idrak biçimlerinden yola çıkarak Kur'ân'a ve Sünnet'e gitmeye kalkışırsak, burayı, buranın duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerini ve kalıplarını Kur'ân ve Sünnet algımıza giydirmekten başka bir şey yapmış olmayız.</p><p> * * *</p><p> O hâlde, varış noktasının (yani çağrımızın) kalkış noktamızı (yani burayı, çağı) şekillendirebilmesi gerekir. Bunu ancak Efendimiz'le yapabiliriz. Efendimiz'in yaptığı gibi yapabiliriz: Ümmîleşmek olarak tarif ettiğim, önce, çağın ağlarından ve bağlarından, bağlamlarından ve kavramlarından kurtulma; ondan sonra, çağa girme ameliyesine soyunduğumuz zaman, kalkış noktası'nın önümüze çıkardığı bariyerleri aşabilmemiz mümkün olabilir.</p><p> Başka bir deyişle, İslâm'la, Kur'ân'la, dolayısıyla Efendimiz'le kurduğumuz epistemolojik ilişkiyi, -çağımızda yalnızca Bediüzzaman'ın sahabe risalesinde enfes bir şekilde dikkat çektiği gibi- ontolojik irtibata dönüştürebildiğimiz; yani "peygamberimizle" çağdaşlaşabildiğimiz ve "peygamberimizi" çağdaşımız kılabildiğimiz zaman, çağ körleşmesinden kurtulabilir, varış noktasıyla kalkış noktasını buluşturabiliriz. İşte o zaman, çağrımızın çağını kurma sürecinde bir mesafe katedebiliriz.</p><p> Yeni Şafak</p><p></p><p></p><p>Tarih yeniden başlıyor</p><p></p><p> 18 Ekim 2011 Salı 05:01</p><p> Wall Street işgalcileri ve Roma'da, Madrid'de süren ve dünyaya hızla yayılan protestolar, derinlerde güçlü bir sarsıntının dışa yansıyan işaretleri.</p><p> Yeni bir tarih başlıyor. Bu sözü, Fukuyama'nın 'tarihin sonu' tezine karşı söylüyorum. 1991'de Sovyetler Birliği ipi kopan tesbih taneleri gibi dağılınca liberal kapitalizm nihaî zaferini ilan etmişti. Artık tarih, kapitalist düzenin sonsuza kadar devam edeceği, bu yüzden kendini tekrarlayacağı bir otomata bağlanacaktı. Bugünkü tablo tarihin sona ermediğini, liberal kapitalizmin sonunun yaklaştığını haber veriyor. Basit, geçici ve atlatılabilecek bir kriz değil, önümüzde duran tablo. Eski düzeni sürdürerek bulunabilecek bir çıkış yok.</p><p> Yunanistan'da 19-20 Ekim'de 48 saatlik bir genel grev yapılacak. Sistemin kendini düzeltme imkânı kalmadığını, komşumuzda büyüyen kriz gösteriyor. Taşıdığı yolcular ve yüklerle senede 100 milyon Euro geliri olan demiryolları idaresinin, sadece çalışanlara ödediği ücret 400 milyon Euro'yu buluyor. Yunan hükümeti, işin içinden nasıl çıksın? Yunanistan'a borç veren Avrupa bankalarını kurtarmak için Yunanistan'ın borçlarının yüzde 50'si silinecek. Tamamı silinse ve Yunanistan'a sıfır faizle yeni borçlar verilse, Yunan vatandaşlarının kabaran öfkesini dindirmek mümkün görünmüyor.</p><p> Liberal kapitalizmin yüzde 1'lik mutlu azınlık ile yüzde 99'luk geri kalan kitle arasında sağladığı uzlaşmanın sona ermesi asıl sorunu teşkil ediyor. Uzlaşma demokratik sistemler marifetiyle sağlanmıştı. Sona ermesi sadece ekonomi ile sınırlı kalmayacak bir genel çöküşün habercisi. Uzlaşmayı sürdüren ana unsur devletin üstlendiği sosyal görevler ve bunun için yaptığı kamusal harcamalardı. ABD'de yolların bakımsızlıktan delik deşik olması, gündelik hayatın içinde görebileceğiniz bir sorunun işareti. Cari açık sadece bizim değil, bütün dünyanın problemi. İktidardakiler veya iktidara gelmek isteyenler oy kaybetmemek için kamu harcamalarını kısmak istemiyorlar. Ali Babacan gibi bir ekonomi patronları olmadığı için, vergileri artırmaya da cesaret edemiyorlar. Harcamalarla kaynaklar arasındaki fark borçlanarak kapatılıyor. O zaman da devlet ekonominin üzerinde giderek büyüyen bir kambura dönüşüyor.</p><p> İktidarı belirleyen halk olduğuna göre harcamaları kısıp gelirleri artırarak bu açığı kapatmak mümkün değil. Çünkü herkes devlet daha fazla sosyal harcama yapsın, ama daha az vergi toplasın istiyor. Liberal kapitalizmin karşılaştığı bu derin yapısal krizi demokratik karar mekanizmaları ile çözmek bu yüzden mümkün değil. Az üretip çok tüketmeye alışmış ve bunu hayat biçiminin ötesinde kültüre dönüştürmüş toplumların kendi iradeleri ile değişmelerini beklemek neredeyse imkânsız. Atina, Madrid, Roma ve tabii Wall Street bu durumun kanıtı. Sorun basit değil. Yunanistan eninde sonunda iflasını ilan edecek. Peşinden, Portekiz başta, diğerleri gelecek. Devletlerin ekonomik olarak iflas ettiği bir dünyayı şimdiden gözünüzde canlandırmaya başlayabilirsiniz.</p><p> Yeni Orta Vadeli Program'ın Ali Babacan tarafından zamların eşliğinde ilan edilmesi Türkiye'nin bu felakete doğru ilerleyen ana akımın dışında kalmak için gösterdiği irade olarak anlaşılmalı. Güçlü ve istikrarlı bir hükümet, üstelik yüzde 50'lik halk desteği ile güven duyulan bir iktidar geniş kitlelere sevimsiz gelecek politikalara cesaret edebiliyor. Büyüme hızının önümüzdeki iki yıl için oldukça mütevazı sınırlara çekilmesi, hemen yanı başımızda yaşanacak depremin sarsıntılarını azaltmaya yönelik bir tedbir olarak görülmeli. Cari açık korkutuyor.</p><p> Soruyu tekrarlayalım. Liberal kapitalizmin ve onun mütemmim cüzü olan rekabetçi demokrasinin sınırları içinde kalarak, giderek derinleşen bu ekonomik krizlere ve bu krizlerden neşet eden toplumsal çalkantılara çare bulmak mümkün mü? Sürekli borçla çarkları döndüren ve artık bu borçların temerrüdünde zorluklar çeken ekonomilerden bahsediyoruz. Siyaset bu çalkantılardan hissesine düşeni alıyor ve onlar da çare bulmak yerine toplumdaki protestoların temsilini üstleniyor.</p><p> Yeni bir tarihin başındayız. Liberal kapitalizm çöküyor. Devlete yüklenen ekonomik görevler ve sorumluluklar değişecek. Uzunca bir süre yeni sistem arayışları ile geçecek. Bir dünya yıkılacak ve yepyeni bir dünya kurulacak. Hazır olmalıyız.</p><p> Zaman</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 266676, member: 1016557"] [b]Cevap: 'Jön Türklük ve kemalizm hoşgörüyü bitirdi'[/b] Gusülden önce mi, sonra mı? 18 Ekim 2011 Salı 06:01 Soru: Biz emeklilerin çok uğradığı emekli kahvesinde dinî konuları çok konuşur, birçok meselede de kararsız kalırız. Çünkü aramızda son sözü söyleyecek bilgide biri bulunmadığından konu hep ortada kalır. Bu defa da öyle oldu. Ancak kahvede hep okuduğumuz Zaman'da sizin sorulara verdiğiniz cevapları da okuduğumuzdan konuyu bu defa size sorma gereği duyduk. Karar veremediğimiz mesele şöyle: -Banyoya girip de gusledecek olan bir kimse, beden tıraşı yapmaya da ihtiyaç duysa, bu tıraş temizliğini önce yapıp sonra mı gusletmeli, yoksa önce guslünü yapıp sonra mı tıraş temizliğine geçmeli? Bazıları önce tıraş temizliğini yapmalı, sonra gusletmeli, dediler. Bazıları da, cünüpken tıraş temizliği yapılmaz, önce guslünü yapmalı, sonra tıraş temizliğine geçmeli, diye iddia ettiler. Gerçekten de cünüpken tıraş olunmaz mı, önce gusül yapılıp sonra mı tıraş temizliğine geçilmeli? Cevap: Evet, önce gusül yapılıp cünüplükten çıkılmalı, ihtiyaç duyuluyorsa sonra tıraş temizliğine geçilmeli, saç ve tüyler beden temizken kesilmelidir. Çünkü cünüpken tırnak ve saç kesip, beden tüylerini tıraş etmek mekruhtur denilmiş, kerahetle caiz olduğu ifade edilmiştir!. Nitekim Gazali hazretleri bu konuyu İhya'sında anlatırken tıraş temizliğinin gusülden sonra yapılmasına işarette bulanarak: - Cünüp kimsenin tırnak kesmesi, tıraş olması, etek ve koltuk altını temizlemesi, kan aldırması veya vücuttan herhangi bir parça kopartması uygun değildir, dedikten sonra çünkü demiş, mahşerde beden dirilirken bu parçalar tümüyle bedene geri döneceğinden temizken tıraş olmalı ki temiz olarak geri dönmüş olsunlar bedene!.. Ayrıca, insan bedeni tümüyle mübarek ve muhteremdir. Bedenden ayrılan parçalar da bu mübarekliğe uygun düşecek şekilde temiz olarak ayrılmalı, kirli halde bedenden atılmamalıdır. Burada esas açıklanmaya ihtiyaç olan önemli konu şu olmalıdır: - Ömür boyu bedenden ayrılan bu parçaların tümü de dirilirken bedene iade edileceğine göre, bu parçalar toplandığı bedeni kocaman bir hilkat ucubesi insan halinde büyütmüş olmaz mı? Ömür boyu atılmış olan parçaların tümü de birleşerek bedende toplanmış oluyorlar çünkü... Bu konuyu akla yaklaştıran bir izah olmalıdır, diye düşünürken, Bediüzzaman Hazretleri'nin İşarat-ü'l-İcaz tefsirindeki Haşr-i Cismani bahsinde, diriliş konusunu akla yaklaştıran açıklaması dikkatimizi çekiyor. Bu orijinal izahı sizlerle paylaşarak konuyu bağlamış olayım isterseniz. Haşirdeki dirilişin iki türlü yorumunu şöyle anlatıyor: -Arkadaş! Zahire nazaran haşirde ecza-yı asliye ile ecza-yı zaide birlikte iade edilir. (Yani bedenin asli parçaları ile, kesilerek atılmış olan öteki parçaları birlikte dirilirler.) Evet, cünüp iken tırnakların, saçların kesilmesi mekruh ve bedenden ayrılan her cüz'ün bir yere gömülmesi sünnet olduğu da ona işarettir. (Yani ilk bakışa göre yorum böyledir.) Fakat Tahkik'e göre ise bitkilerin tohumları gibi "acb'üz-zeneb" tabir edilen bedendeki bir kısım çürümeyen zerreler, insanın tohumu hükmünde olup haşirde o zerrelerin üzerine insanın tüm bedeni inşa edilerek kolayca şekillenecektir!" Demek ki, toprağa düşen çekirdeğin içinden nasıl bir ağaç çıkarsa, insanın bedenindeki çürümeyen "acb'üz-zeneb" çekirdeğinden de öyle bir insan bedeni tüm parçalarıyla normal şekilde doğacaktır. Yoksa, hayat boyu bedenden ayrılmış parçaların hepside en sonunda bedende toplanarak kocaman bir hilkat ucubesi insan görüntüsü meydana gelmiş olmayacaktır. Bundan dolayı bedenin tıraş temizliği cünüpken değil de beden temizken yapılmalı, ayrılan parçalar da temiz olarak ayrılmalı ki, sonunda bedenin "acb'üz-zeneb" çekirdeğine temiz olarak girsin, vücut temiz parçalar üzerine inşa edilerek doğmuş olsun, "acb'üz-zeneb" çekirdeğinden. Evet, hadiste, insanın kuyruk sokumundaki "acb'üz-zeneb" tabir edilen bir kemiğin çürümeyeceğine, insan dirilirken tohum durumundaki bu çürümeyen zerrelerin içinde gelişerek doğacağına işaret olunmuştur. Zaman Kalkış noktası neresi, varış noktası nereye düşer? 17 Ekim 2011 Pazartesi 08:20 Bizim Müslümanlıkla kurduğumuz ilişki, epistemolojik, sadece bilgilenmeye dayalı bir ilişkidir; üstelik de kuru bilgilere ve ruhsuz bilgilenme biçimlerine... Çağrımızın kurmadığı bir çağda mahkûm olduğumuz zihnî kaymanın, savrulmanın çokça belirleyici olduğu; çağın hâkim duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerinin şekillendirdiği; her şeyi/mizi tersyüz edici; her türlü kullanıma elverişli, sadece kullanım değerine sahip; dolayısıyla, aslî değil, arızî bir ilişki bu. O yüzden sahici değil. O yüzden sorunlu. O yüzden kaygan zeminlerde patinaj yapıyoruz sürekli olarak: Arızî bir ilişki olduğu için de, sürgit arıza üretiyor, önleyemediğimiz arızaların taarruzlarına maruz bırakıyor bizi. O yüzden heyecanlandırmıyor. O yüzden hayatî bir önem arzetmiyor. O yüzden, kolaylıkla vazgeçilebilir'dir. Çünkü esaslı bir oluş, varoluş ve fikir çilesine dayanmıyor Müslümanlıkla kurduğumuz ilişki. Bedeli ödenmiş, hak edilmiş muhkem bir irtibat değil. O yüzden bu kurduğumuz "olsa da olur, olmasa da" türünden ilişki biçimi, bizi de, İslâm'ın kendisini ve İslâm algımızı da zapturapt altına alıyor; teslim alıyor. * * * Çağrımızın çağrısının çağımızı olmasa bile, bizim algımızı, idrak biçimlerimizi belirleyemediği bir zaman diliminde, biz, istediğimiz kadar Kur'ân ve Sünnet'e gidelim diye çırpınalım; aslâ muvaffak olamayacağımızı bile idrak edebilmiş değiliz hâlâ. Önümüzde devâsa bariyerler var oysa: Zihnî bariyerler öncelikle. Aşmamız gereken ama aşamadığımız için üzerimizden silindir gibi geçen yok edici bariyerler bunlar. Kur'ân'a ve Sünnet'e bihakkın gidebilmemiz için, bu bariyerleri aşmak zorundayız. Bunun ilk ve temel adımı, bir kalkış noktası fikri ile bir varış noktası fikrine sahip olabilmektir. Kalkış noktası, "burası"dır; içinde yaşadığımız çağ. Varış noktası ise "orası" yani Kur'ân ve Sünnet. Biz zihnimizi tarumar eden, İslâm algımızı şekillendiren çağ körleşmesinden ötürü, kalkış noktası ve varış noktası fikrine sarahatle sahip olamıyoruz bir türlü. Çünkü içinde yaşadığımız çağ, sadece Batı uygarlığının çağrısının (zaman-mekân algısının; Tanrı'yı, eşyayı, insanı ve dünyayı kavrayış biçimlerinin) belirlediği ve kendisi dışındaki bütün çağrıları devre dışı bırakarak, hepsine kısa devre yaptırdığı bir çağdır. * * * İşte semantik intihar olarak adlandırdığım fenomeni doğuran şey bu: Biz mevcut algılama biçimlerini, duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerini terk edemediğimiz sürece, varış noktasına sağlıklı bir şekilde gidebilmemiz imkânsızdır; zordur değil, imkânsızdır. Ayaklarımızı bulunduğumuz yere bizim algılama biçimlerimizle, duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerimizle sağlam bir şekilde basamadığımız bir yerden çıktığımız yolculuk, bizi kendisine benzetmeden, kendi rengine boyamadan varış noktasına götürebilir mi? Eğer kalkış noktasından, yani buradan, bu çağın ağlarından ve bağlarından, idrak biçimlerinden yola çıkarak Kur'ân'a ve Sünnet'e gitmeye kalkışırsak, burayı, buranın duyuş, düşünüş ve varoluş biçimlerini ve kalıplarını Kur'ân ve Sünnet algımıza giydirmekten başka bir şey yapmış olmayız. * * * O hâlde, varış noktasının (yani çağrımızın) kalkış noktamızı (yani burayı, çağı) şekillendirebilmesi gerekir. Bunu ancak Efendimiz'le yapabiliriz. Efendimiz'in yaptığı gibi yapabiliriz: Ümmîleşmek olarak tarif ettiğim, önce, çağın ağlarından ve bağlarından, bağlamlarından ve kavramlarından kurtulma; ondan sonra, çağa girme ameliyesine soyunduğumuz zaman, kalkış noktası'nın önümüze çıkardığı bariyerleri aşabilmemiz mümkün olabilir. Başka bir deyişle, İslâm'la, Kur'ân'la, dolayısıyla Efendimiz'le kurduğumuz epistemolojik ilişkiyi, -çağımızda yalnızca Bediüzzaman'ın sahabe risalesinde enfes bir şekilde dikkat çektiği gibi- ontolojik irtibata dönüştürebildiğimiz; yani "peygamberimizle" çağdaşlaşabildiğimiz ve "peygamberimizi" çağdaşımız kılabildiğimiz zaman, çağ körleşmesinden kurtulabilir, varış noktasıyla kalkış noktasını buluşturabiliriz. İşte o zaman, çağrımızın çağını kurma sürecinde bir mesafe katedebiliriz. Yeni Şafak Tarih yeniden başlıyor 18 Ekim 2011 Salı 05:01 Wall Street işgalcileri ve Roma'da, Madrid'de süren ve dünyaya hızla yayılan protestolar, derinlerde güçlü bir sarsıntının dışa yansıyan işaretleri. Yeni bir tarih başlıyor. Bu sözü, Fukuyama'nın 'tarihin sonu' tezine karşı söylüyorum. 1991'de Sovyetler Birliği ipi kopan tesbih taneleri gibi dağılınca liberal kapitalizm nihaî zaferini ilan etmişti. Artık tarih, kapitalist düzenin sonsuza kadar devam edeceği, bu yüzden kendini tekrarlayacağı bir otomata bağlanacaktı. Bugünkü tablo tarihin sona ermediğini, liberal kapitalizmin sonunun yaklaştığını haber veriyor. Basit, geçici ve atlatılabilecek bir kriz değil, önümüzde duran tablo. Eski düzeni sürdürerek bulunabilecek bir çıkış yok. Yunanistan'da 19-20 Ekim'de 48 saatlik bir genel grev yapılacak. Sistemin kendini düzeltme imkânı kalmadığını, komşumuzda büyüyen kriz gösteriyor. Taşıdığı yolcular ve yüklerle senede 100 milyon Euro geliri olan demiryolları idaresinin, sadece çalışanlara ödediği ücret 400 milyon Euro'yu buluyor. Yunan hükümeti, işin içinden nasıl çıksın? Yunanistan'a borç veren Avrupa bankalarını kurtarmak için Yunanistan'ın borçlarının yüzde 50'si silinecek. Tamamı silinse ve Yunanistan'a sıfır faizle yeni borçlar verilse, Yunan vatandaşlarının kabaran öfkesini dindirmek mümkün görünmüyor. Liberal kapitalizmin yüzde 1'lik mutlu azınlık ile yüzde 99'luk geri kalan kitle arasında sağladığı uzlaşmanın sona ermesi asıl sorunu teşkil ediyor. Uzlaşma demokratik sistemler marifetiyle sağlanmıştı. Sona ermesi sadece ekonomi ile sınırlı kalmayacak bir genel çöküşün habercisi. Uzlaşmayı sürdüren ana unsur devletin üstlendiği sosyal görevler ve bunun için yaptığı kamusal harcamalardı. ABD'de yolların bakımsızlıktan delik deşik olması, gündelik hayatın içinde görebileceğiniz bir sorunun işareti. Cari açık sadece bizim değil, bütün dünyanın problemi. İktidardakiler veya iktidara gelmek isteyenler oy kaybetmemek için kamu harcamalarını kısmak istemiyorlar. Ali Babacan gibi bir ekonomi patronları olmadığı için, vergileri artırmaya da cesaret edemiyorlar. Harcamalarla kaynaklar arasındaki fark borçlanarak kapatılıyor. O zaman da devlet ekonominin üzerinde giderek büyüyen bir kambura dönüşüyor. İktidarı belirleyen halk olduğuna göre harcamaları kısıp gelirleri artırarak bu açığı kapatmak mümkün değil. Çünkü herkes devlet daha fazla sosyal harcama yapsın, ama daha az vergi toplasın istiyor. Liberal kapitalizmin karşılaştığı bu derin yapısal krizi demokratik karar mekanizmaları ile çözmek bu yüzden mümkün değil. Az üretip çok tüketmeye alışmış ve bunu hayat biçiminin ötesinde kültüre dönüştürmüş toplumların kendi iradeleri ile değişmelerini beklemek neredeyse imkânsız. Atina, Madrid, Roma ve tabii Wall Street bu durumun kanıtı. Sorun basit değil. Yunanistan eninde sonunda iflasını ilan edecek. Peşinden, Portekiz başta, diğerleri gelecek. Devletlerin ekonomik olarak iflas ettiği bir dünyayı şimdiden gözünüzde canlandırmaya başlayabilirsiniz. Yeni Orta Vadeli Program'ın Ali Babacan tarafından zamların eşliğinde ilan edilmesi Türkiye'nin bu felakete doğru ilerleyen ana akımın dışında kalmak için gösterdiği irade olarak anlaşılmalı. Güçlü ve istikrarlı bir hükümet, üstelik yüzde 50'lik halk desteği ile güven duyulan bir iktidar geniş kitlelere sevimsiz gelecek politikalara cesaret edebiliyor. Büyüme hızının önümüzdeki iki yıl için oldukça mütevazı sınırlara çekilmesi, hemen yanı başımızda yaşanacak depremin sarsıntılarını azaltmaya yönelik bir tedbir olarak görülmeli. Cari açık korkutuyor. Soruyu tekrarlayalım. Liberal kapitalizmin ve onun mütemmim cüzü olan rekabetçi demokrasinin sınırları içinde kalarak, giderek derinleşen bu ekonomik krizlere ve bu krizlerden neşet eden toplumsal çalkantılara çare bulmak mümkün mü? Sürekli borçla çarkları döndüren ve artık bu borçların temerrüdünde zorluklar çeken ekonomilerden bahsediyoruz. Siyaset bu çalkantılardan hissesine düşeni alıyor ve onlar da çare bulmak yerine toplumdaki protestoların temsilini üstleniyor. Yeni bir tarihin başındayız. Liberal kapitalizm çöküyor. Devlete yüklenen ekonomik görevler ve sorumluluklar değişecek. Uzunca bir süre yeni sistem arayışları ile geçecek. Bir dünya yıkılacak ve yepyeni bir dünya kurulacak. Hazır olmalıyız. Zaman [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Tefeül...
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst