Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Tefeül...
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="uður1" data-source="post: 267722" data-attributes="member: 1016557"><p>Küfür insanı aciz bir canavar hayvan eder</p><p> 21 Ekim 2011 / 00:01</p><p> Günün Risale-i Nur dersi</p><p> </p><p> <em><strong>Bismillahirrahmanirrahim</strong></em></p><p> İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder.</p><p> Şu meselenin binler delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye vâzıh bir delildir ve bir burhan-ı kàtıdır. Evet, insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü, hayvan, dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur.</p><p> İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur.</p><p> Demek, hayvanın vazife-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir; ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir; ve aczini göstermekle medet istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi, istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir.</p><p> İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu’l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır.</p><p> Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır.</p><p> Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise, esas-ı ubûdiyettir.</p><p> Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur.</p><p> Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin.</p><p> Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kuvvetimle, bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acip şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder.</p><p> <strong>(Sözler, Yirmi Üçüncü Söz)</strong></p><p> <strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></p><p> <u><strong>SÖZLÜK:</strong></u></p><p><u><strong> </strong></u>âciz : güçsüz</p><p> acz : âcizlik, güçsüzlük</p><p> âlem : dünya</p><p> biçare : çaresiz, zavallı</p><p> burhan-ı kâtı : sağlam, keskin delil</p><p> divane : deli</p><p> dua : Allah’a yalvarma, yakarma</p><p> ehl-i dikkat : dikkat sahipleri</p><p> emniyetli : güvenli</p><p> hodfuruşkluk : kendini beğendirmeye çalışmak</p><p> istidad : kabiliyet, yetenek</p><p> istihzâ : alay etme</p><p> itham : suçlama</p><p> kâinat : evren, yaratılmış herşey</p><p> kavânîn-i hayat : hayat yasaları, kanunları</p><p> küfür : inkâr, inançsızlık</p><p> mağrur : gururlu</p><p> maskara : gülünç, rezil</p><p> meleke : maharet, kabiliyet</p><p> muhafaza : koruma</p><p> müdhike : gülünç, komedi</p><p> münasebet : bağlantı, ilişki</p><p> nazar : bakış, dikkat</p><p> riya : gösteriş</p><p> sefine-i sultaniye : hükümdarlık gemisi</p><p> şekavet-i uhreviye : âhiretteki mutsuzluk</p><p> şerâit-i hayatiye : hayat şartları</p><p> takat : güç, kuvvet</p><p> tard : kovma</p><p> tasannu : yapmacık</p><p> tazyikat-ı dünyeviye : dünyadaki sıkıntılar</p><p> tekebbür : büyüklenme, gururlanma</p><p> tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma</p><p> tevekkül : Allah’a dayanma ve güvenme</p><p> vâzıh : açık, âşikar</p><p> vazife-i asliye : asıl vazife</p><p> zaaf : zayıflık</p><p> zayi : kayıp, ziyan</p><p> zillet : alçaklık, aşağılık</p><p> ziyade : çok, fazla</p><p> acz : âcizlik, güçsüzlük</p><p> âdâ : düşmanlar</p><p> âhir : son</p><p> âlem : dünya</p><p> beliyyât : belalar</p><p> celp : çekme</p><p> cenah : kanat</p><p> dua : Allah’a yalvarma</p><p> esas-ı ubûdiyet : kulluğun esası, özü</p><p> fakr : fakirlik, ihtiyaç hali</p><p> giriftar : tutulmuş, yakalanmış</p><p> hâcât : ihtiyaçlar</p><p> hakîmâne : hikmetli biçimde</p><p> hayat-ı beşeriye : insan hayatı</p><p> iktidar-ı hayatiye : yaşama gücü</p><p> iman-ı billâh : Allah’a iman</p><p> istidad : kabiliyet, yetenek</p><p> Kàdıu’l-Hâcât : bütün ihtiyaçları karşılayan Allah</p><p> kerem : iyilik, ikram, cömertlik</p><p> kesbetmek : kazanmak</p><p> lisan-ı acz ve fakr : fakirlik ve acizlik dili</p><p> makam-ı âlâ-yı ubûdiyet : Allah’a kulluğun yüce makamı</p><p> marifet : geniş bilgi ve beceri</p><p> marifetullah : Allah’ı bilme ve tanıma</p><p> maruz : tesiri altında olan</p><p> medet : yardım</p><p> meleke-i ameliye : iş yapma mahareti, kabiliyeti</p><p> menfaat : çıkar, yarar</p><p> metâlib : istekler</p><p> muavenet : yardım</p><p> müptelâ : bağımlı, tutulmuş</p><p> müşfikane : şefkatli bir şekilde</p><p> nazeninâne : nazikçesine</p><p> nihayetsiz : sonsuz</p><p> suret : şekil</p><p> şerâit-i hayat : hayat şartları</p><p> taallüm : öğrenme</p><p> taammül : amel etmek, hareket etmek</p><p> tahsil etmek : öğrenmek</p><p> tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma</p><p> terakki : ilerleme</p><p> ubûdiyet-i fiiliye : fiilî ibadetler</p><p> ulûm-u hakikiye : gerçek ilimler</p><p> üssü’l-esas : temel esas</p><p> vazife-i asliye : asıl vazife</p><p> vazife-i asliye-i fıtriye : yaratılıştan gelen asıl vazife</p><p> vazife-i fıtriye : yaratılıştan gelen görev</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="uður1, post: 267722, member: 1016557"] Küfür insanı aciz bir canavar hayvan eder 21 Ekim 2011 / 00:01 Günün Risale-i Nur dersi [I][B]Bismillahirrahmanirrahim[/B][/I] İman, insanı insan eder. Belki insanı sultan eder. Öyle ise, insanın vazife-i asliyesi, iman ve duadır. Küfür, insanı gayet âciz bir canavar hayvan eder. Şu meselenin binler delillerinden, yalnız hayvan ve insanın dünyaya gelmelerindeki farkları, o meseleye vâzıh bir delildir ve bir burhan-ı kàtıdır. Evet, insaniyet, iman ile insaniyet olduğunu, insan ile hayvanın dünyaya gelişindeki farkları gösterir. Çünkü, hayvan, dünyaya geldiği vakit, adeta başka bir âlemde tekemmül etmiş gibi, istidadına göre mükemmel olarak gelir, yani gönderilir. Ya iki saatte, ya iki günde veya iki ayda bütün şerâit-i hayatiyesini ve kâinatla olan münasebetini ve kavânîn-i hayatını öğrenir, meleke sahibi olur. İnsanın yirmi senede kazandığı iktidar-ı hayatiyeyi ve meleke-i ameliyeyi, yirmi günde serçe ve arı gibi bir hayvan tahsil eder, yani ona ilham olunur. Demek, hayvanın vazife-i asliyesi, taallümle tekemmül etmek değildir; ve marifet kesbetmekle terakki etmek değildir; ve aczini göstermekle medet istemek, dua etmek değildir. Belki vazifesi, istidadına göre taammüldür, amel etmektir, ubûdiyet-i fiiliyedir. İnsan ise, dünyaya gelişinde, herşeyi öğrenmeye muhtaç ve hayat kanunlarına cahil; hattâ yirmi senede tamamen şerâit-i hayatı öğrenemiyor. Belki âhir ömrüne kadar öğrenmeye muhtaç, hem gayet âciz ve zayıf bir surette dünyaya gönderilip, bir iki senede ancak ayağa kalkabiliyor. On beş senede ancak zarar ve menfaati fark eder; hayat-ı beşeriyenin muavenetiyle, ancak menfaatlerini celp ve zararlardan sakınabilir. Demek ki, insanın vazife-i fıtriyesi, taallümle tekemmüldür, dua ile ubûdiyettir. Yani, “Kimin merhametiyle böyle hakîmâne idare olunuyorum? Kimin keremiyle böyle müşfikane terbiye olunuyorum? Nasıl birisinin lütuflarıyla böyle nazeninâne besleniyorum ve idare ediliyorum?” bilmektir; ve binden ancak birisine eli yetişemediği hâcâtına dair Kàdıu’l-Hâcâta lisan-ı acz ve fakr ile yalvarmaktır ve istemek ve dua etmektir. Yani, aczin ve fakrın cenahlarıyla makam-ı âlâ-yı ubûdiyete uçmaktır. Demek, insan bu âleme ilim ve dua vasıtasıyla tekemmül etmek için gelmiştir. Mahiyet ve istidat itibarıyla herşey ilme bağlıdır. Ve bütün ulûm-u hakikiyenin esası ve madeni ve nuru ve ruhu marifetullahtır ve onun üssü’l-esası da iman-ı billâhtır. Hem insan, nihayetsiz acziyle nihayetsiz beliyyâta maruz ve hadsiz âdânın hücumuna müptelâ; ve nihayetsiz fakrıyla beraber nihayetsiz hâcâta giriftar ve nihayetsiz metâlibe muhtaç olduğundan, vazife-i asliye-i fıtriyesi, imandan sonra, duadır. Dua ise, esas-ı ubûdiyettir. Nasıl bir çocuk, eli yetişmediği bir meramını, bir arzusunu elde etmek için ya ağlar, ya ister. Yani, ya fiilî, ya kavlî lisan-ı acziyle bir dua eder, maksuduna muvaffak olur. Öyle de, insan, bütün zîhayat âlemi içinde nazik, nazenin, nazdar bir çocuk hükmündedir. Rahmânü’r-Rahîmin dergâhında, ya zaaf ve acziyle ağlamak veya fakr ve ihtiyacıyla dua etmek gerektir. Tâ ki, makàsıdı ona musahhar olsun veya teshirin şükrünü eda etsin. Yoksa, bir sinekten vâveylâ eden ahmak ve haylaz bir çocuk gibi, “Ben kuvvetimle, bu kabil-i teshir olmayan ve bin derece ondan kuvvetli olan acip şeyleri teshir ediyorum ve fikir ve tedbirimle kendime itaat ettiriyorum” deyip küfran-ı nimete sapmak, insaniyetin fıtrat-ı asliyesine zıt olduğu gibi, şiddetli bir azâba kendini müstehak eder. [B](Sözler, Yirmi Üçüncü Söz)[/B] [B]Bediüzzaman Said Nursi[/B] [U][B]SÖZLÜK: [/B][/U]âciz : güçsüz acz : âcizlik, güçsüzlük âlem : dünya biçare : çaresiz, zavallı burhan-ı kâtı : sağlam, keskin delil divane : deli dua : Allah’a yalvarma, yakarma ehl-i dikkat : dikkat sahipleri emniyetli : güvenli hodfuruşkluk : kendini beğendirmeye çalışmak istidad : kabiliyet, yetenek istihzâ : alay etme itham : suçlama kâinat : evren, yaratılmış herşey kavânîn-i hayat : hayat yasaları, kanunları küfür : inkâr, inançsızlık mağrur : gururlu maskara : gülünç, rezil meleke : maharet, kabiliyet muhafaza : koruma müdhike : gülünç, komedi münasebet : bağlantı, ilişki nazar : bakış, dikkat riya : gösteriş sefine-i sultaniye : hükümdarlık gemisi şekavet-i uhreviye : âhiretteki mutsuzluk şerâit-i hayatiye : hayat şartları takat : güç, kuvvet tard : kovma tasannu : yapmacık tazyikat-ı dünyeviye : dünyadaki sıkıntılar tekebbür : büyüklenme, gururlanma tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma tevekkül : Allah’a dayanma ve güvenme vâzıh : açık, âşikar vazife-i asliye : asıl vazife zaaf : zayıflık zayi : kayıp, ziyan zillet : alçaklık, aşağılık ziyade : çok, fazla acz : âcizlik, güçsüzlük âdâ : düşmanlar âhir : son âlem : dünya beliyyât : belalar celp : çekme cenah : kanat dua : Allah’a yalvarma esas-ı ubûdiyet : kulluğun esası, özü fakr : fakirlik, ihtiyaç hali giriftar : tutulmuş, yakalanmış hâcât : ihtiyaçlar hakîmâne : hikmetli biçimde hayat-ı beşeriye : insan hayatı iktidar-ı hayatiye : yaşama gücü iman-ı billâh : Allah’a iman istidad : kabiliyet, yetenek Kàdıu’l-Hâcât : bütün ihtiyaçları karşılayan Allah kerem : iyilik, ikram, cömertlik kesbetmek : kazanmak lisan-ı acz ve fakr : fakirlik ve acizlik dili makam-ı âlâ-yı ubûdiyet : Allah’a kulluğun yüce makamı marifet : geniş bilgi ve beceri marifetullah : Allah’ı bilme ve tanıma maruz : tesiri altında olan medet : yardım meleke-i ameliye : iş yapma mahareti, kabiliyeti menfaat : çıkar, yarar metâlib : istekler muavenet : yardım müptelâ : bağımlı, tutulmuş müşfikane : şefkatli bir şekilde nazeninâne : nazikçesine nihayetsiz : sonsuz suret : şekil şerâit-i hayat : hayat şartları taallüm : öğrenme taammül : amel etmek, hareket etmek tahsil etmek : öğrenmek tekemmül : mükemmelleşme, olgunlaşma terakki : ilerleme ubûdiyet-i fiiliye : fiilî ibadetler ulûm-u hakikiye : gerçek ilimler üssü’l-esas : temel esas vazife-i asliye : asıl vazife vazife-i asliye-i fıtriye : yaratılıştan gelen asıl vazife vazife-i fıtriye : yaratılıştan gelen görev [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Eğitim ve Kültür
Kütüphane
Makale - Menkıbe ve Denemeler
Tefeül...
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst