Tevekkül
Tevekkül
Üstad Bediüzzaman bunu
Tevekkül
Gücümüz dahilinde olan şeyleri yapmamız
Nitekim Bedîüzzaman’ın dilinde
Fakat bu riâyet bir nevî fiilî duâ olarak görülecek; sebeplerle gelen netîceler doğrudan Cenâb-ı Hak’tan bilinecek ve O’na minnettâr olunacaktır. Bir diğer ifâdeyle sebeplere müracaat olunacak
Bu yaklaşım Kur’ân’ın
“Öyleyse bir işi bitirince
diğerine giriş”4 âyeti ile “İnsan için ancak çalıştığı kadarı vardır”5 âyetinin de tefsîri mâhiyetindedir. Çünkü mü’minden mutlak tevekkül isteyen Kur’ân
mü’minin boş durmasını ve çalışmamasını da aslâ onaylamaz.
Yani Kur’ân nazarında mü’min hem çalışacak
bir işi bitirince hemen bir diğerine girişecek; hem de muhakkak
’a tevekkül edecek
’ı kendisine Vekîl tayin edecek. Ve bu iki zıt gibi görünen mânâyı doğru ve düzgün bir çizgide birleştirecek.
Kur’ân’ın bu iki emrini Said Nursî Hazretleri
“Tertib-i mukaddemâtta tefvîz
tembelliktir. Terettüb-i netîcede tevekküldür. Semere-i sa’yine ve kısmetine rızâ kanaattir. Meyl-i sa’yi kuvvetlendirir. Mevcûda iktifâ dûn-himmetliktir”6 sözüyle birleştirir.
Tefvîz sözlükte
işi birisine havâle etmek
birisine bırakmak demektir. Bir iş
plânlama ve icraat aşamasında havâleciliğe kurban edilmemelidir.
’a tevekkül edilmeli; ancak gücümüz dâhilinde olan işin bizzat yönetimi ve idaresi tarafımızdan yapılmalıdır.
Başlangıçtaki bu tefvîz
yani havâlecilik
’a güvenme âdâbına da ters düşer ve tam bir tembellik olur. Tembellik eden
başarısızlık tokadı yer.
Yani Kur’ân nazarında mü’min hem çalışacak
Kur’ân’ın bu iki emrini Said Nursî Hazretleri
Tefvîz sözlükte
Başlangıçtaki bu tefvîz
İslâm âleminin bu gün içinde bulunduğu bu sefâletin
bu geri kalmışlığın ve bu üçüncü dünyâ ülkesi görüntüsünün sebebi
farkında olunarak veya olunmayarak gönüllere çöreklenen bu tefvîzden
bu yanlış tevekkül anlayışından başka bir şey değildir. Müslümanların daha başlangıçta işi
’a bırakmaları ve kendileri ilerleme ve ileri devletleri geçme adına tek bir irâde bile göstermemeleri üzerine “medeniyette geri kalma” tokadı yemeyi hak ettikleri söylenemez mi? Müslüman olmayan muhtelif toplumlarınsa işi sağlam tutarak
işe gerekli önemi vermeleri ve büyük bir özveri ile işe sarılmaları
ilerleyişlerinin arka plânında yatan yaklaşım olarak teslim edilemez mi?
Çünkü
’ın açık beyânı ve taahhüdü vardır. Bu konuda kişinin veya toplumların Müslüman olması veya olmaması meseleyi değiştirmez; bu konuda herkesin çalışması önemlidir. Herkes çalıştığı kadar muvaffak olacaktır. Bu
dünya için de böyle
âhiret için de böyledir.
Plân ve icraatta elinden gelen özen ve özveri gösterildikten sonra
bu çalışma üzerine alınan neticeyi
’tan bilmek ve sonucu
’a bırakmak
çalışmasının sonucuna ve kısmetine razı olmak ise tevekkülün ve kanaatin ta kendisidir. Bu noktada tevekkül ve kanaat çalışma şevkini ve meylini artırır.
Çünkü verenin
olduğu
çalışması gerekenin de “biz” olduğumuz gerçeğini iyi kavrarsak
işi bir ibadet titizliği içinde yaparız. Ve
’ın izniyle başarılı oluruz. Çünkü böylece işe bir “salih amel” hüviyeti kazandırmış oluruz.
Cenâb-ı Hakk’ın salih amellerde en az “bire on” vaadi bulunduğunu unutmaz ve ibadetlerde olduğu gibi
iş hayatında da bunu arkamıza alabilirsek
Müslüman olarak yerküreden uzayın derinliklerine kadar büyük bir keşif
kerâmet ve ilerleme sahası önümüze açılmaz mı?
Böylece tevekkül ve kanaati doğru anlamanın ne denli büyük bir hazine olduğunu
bizzat görerek ve yaşayarak teslim etme imkânına da kavuşmuş oluruz.
Plân ve icraatta elinden gelen özen ve özveri gösterildikten sonra
Çünkü verenin
Cenâb-ı Hakk’ın salih amellerde en az “bire on” vaadi bulunduğunu unutmaz ve ibadetlerde olduğu gibi
Böylece tevekkül ve kanaati doğru anlamanın ne denli büyük bir hazine olduğunu