Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliyet"
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229603" data-attributes="member: 27"><p><strong>Cevap: Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliye</strong></p><p></p><p><strong>İlliyet: Tevhidin Antitezi </strong></p><p><strong></strong></p><p> Bununla birlikte, illiyet, içinde birinin diğerini getirdiği veya ürettiği iki olay veya durum arasındaki ilişkiyi gösteriyor diye yorumlanır. Hiç kimsenin illiyeti bir âmilin bir sonucu ürettiği şeklinde düşünmediği ileri sürülebilir. Onlar, onun yalnızca yaklaşık bir temsil, uygun bir antropomorfik tahayyül veya bazıların söyledigi gibi bir tür "hakikate yâklaşma" oldugunu düşünürler. Maamafih, bir şey ya doğrudur yahut yanlıştır. </p><p></p><p></p><p> İlliyet prensibi sonucu esrarengiz bir biçimde sebep(ler)in doğurduğu çıkarımını ifade eder. O halde, illiyet doğruysa, yani sebepler sonuçlar üzerinde en küçük bir etki sahibi iseler, yani sonuçların sebepleri husule getirecek kudretleri varsa, o zaman tevhidin yeniden düşünülmesi; ve buna mukabil, eğer tevhid doğruysa, illiyetin yeniden düşünülmesi gerekmekdir. </p><p></p><p></p><p> Eğer sebeplere dolaylı bir şekilde bile olsa "husule getirme" "üretme" kudreti atfediliyorsa-bu kudret çok kısıtlı olsa bile-ortada sebeplerin Allah'ın yaratmasında Ona ortak koşulduğu iması var demektir. Şayet sebeplerin yaratıcı olduğunu söylüyor, yani bizatihî sebeplere herhangi bir kudret veya özellik atfediyorsak, sebeplerin sonuçları, dolayısıyla kendilerini ürettiğini kabul etmemiz gerekecektir. İlliyet budur. Herşey düzen içinde sebebiyle birlikte yaratıldığından, sebebe tesir atfetmenin ucu tüm yaratılışı sebepler arasında dağıtmaya varır. Gerçekten, eğer her bir sebebin kendi sonucu varsa ve onu o yarattıysa, "herşeyin Yaratıcısı" Allah'a ne izafe edilecektir? </p><p></p><p></p><p> İslâmî düşünce tarihinde görülebildiği gibi, benzer sorular Müslüman düşünürler tarafından da dile getirilmiştir: Gündelik olaylarda Allah'ın rolu nedir? Nesneler onların davranışını yöneten bir tabiata sahip midirler? Bir olay diğerine sebep olur mu? Böylesi sorular Müslüman düşünürlerin zihnini meşgul etmiş ve onlar arasında uzun bir tartışmanın konusu haline gelmiştir. </p><p></p><p></p><p> Meselâ İbn-i Sina (980-1037) gibi kimi düşünürler fiziksel dünyanın birinin digerine karşı bağımsız oldugu nesneleri ihtiva ettigine inanıyordu. Bir olayın bir diğer olaya sebep olduğu, ve nesnelerin onların belirli biçimlerde davranmasına sebep olan kalıtsal bir tabiata malik oldukları, düşünülüyordu. Bununla birlikte, bu fikirler, İslâm Orta Çagının en etkili düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Gazalî'nin (1058- 1111) itirazıyla karşılaştı. Gazalî, doğru bir biçimde, illiyeti kabulün Allah'ın kudretini sınırladığına inanmaktaydı. Onun Allah'ın gündelik olaylarla durmaksızın müdahalesi hakkındaki fikri, kendisinin daimî yaratılış düşüncesinde açık bir biçimde görülebilir. Gazalî nesnelerin onların zaman içinde varlığını sürdürmesine sebep olan kendi tabiatları gibi birşeye sahip olmadıklarına inanıyordu. Nesneler Allah onları her an yeniden yarattığı için var olmayı sürdürür. O halde, sebepler sonuçlara sebep olamazlar: bir sebep-sonuç ilişkisi olarak tezahür eden şey yalnızca bir bitişiklik, bir "iktiran"dır. </p><p></p><p></p><p> Gazalî'ye göre, Allah'ın âdeti, birşeyi yarattıgında, onu tekrar tekrar yaratmayı sürdürmektir. Bu yüzden, fıziksel dünyanın tekdüzeliği âdetullahin tecellisidir-illiyetin degil. Bir nesne onun devam ve bekasına sebep olan bağımsız bir vücuda malik değildir. Bilakis, o Allah'ın aynı nesneyi tekrar tekrar vücuda getirme âdetinden dolayı varlığını sürdürmektedir. </p><p></p><p></p><p> Gazalî'nin illiyete dair görüşleri tevhid esaslarıyla uyum içindedir ve bu sebeple Ehl-i Sünnet tarafından kabule mazhar olmuştur.</p><p></p><p></p><p> Gerçekten, Gazalî'nin eşyanın tabiatına ve Onların birbiriyle ilişkisine dair fıkirleri büyük bir değer taşımaktadır. Bu fikirler dünya görüşü esasen mekanistik olan modern insana acemice ve bilim-dışı gözükebilir. Bu dünya görüşünde, dünya, bağımsız bir şekilde var olan şeylerden mürekkeptir; ve bu şeylerin her biri onu öyle kılan kalıtsal niteliklere sahiptir. Nesneler zaman içinde var olmayı bu kalıtsal özelliklerinden dolayı sürdürür. Nesneler hariçteki bir gücün eylemi karşılığında bir değişime maruz kalıncaya kadar varlıklarını sürdürürler. Daha da ötesi, mekanik görüş, nesnelerin davranışını önceden tahmin edebilme imkânı veren tabiat kanunları var olduğunu farzeder. Kuantum teorisi gibi yeni bilimsel teoriler mekanik illiyet görüşünden temelde farklıdırlar: Bu teorilere göre, acemice olan mekanik görüşün kendisidir: mekanik görüşten ziyade, Gazalî'nin fıkirleri gerçekliğe uymaktadır. Her hâlükârda, Gazalî'nin illiyet ve olayların önceden tahmin edilebilirliği yorumu, göreceğimiz gibi, materyalist bilimin bu konudaki yorumundan kesinlikle daha tutarlıdır. </p><p></p><p></p><p> Maamafih, Gazalî'nin takip ettigi usul küçük bir tadilata muhtaç bulunuyor. "İllallah"ı tasdike muktedir olmak için ilk önce "Lâ ilahe" dememiz gerekir; tersi değil. Sebepler dairesinde (daire-yi esbâb) yaşadığımızdan dolayı ilk önce sebepleri ele almak ve onların herhangi bir şeyi yaratamadığı sonucuna ulaşmak, yani sebepler dairesinde ilah yoktur anlamında "lâ ilahe" demek zorundayız. Bundan sonradır ki, kudret dairesi (daire-yi kudret), yani Yaratıcı hakkında hükümler çıkarma ve "İllallah" deme imkânı buluruz. Bu iki dairenın karıştırılmaması gerekir. </p><p></p><p></p><p> Eger biri Allah'ı Yaratıcı kabul eder, tâkat daire-yi kudreti ilgilendiren bu hükmü esbâb dairesine (yani kâinata) uygularsa, yanlışlıka sebeplere yaratıcılık atfetmek zorunda kalacaktır. Mu'tezile'nin temsil ettiği konum, işte budur. Mu'tezilîler, bu hataya, yegâne alternatif olarak Cebriye'yi gördükleri için düşmüşlerdir. Ve Cebriye'nin hatasından kaçmak için sebeplere yaratıcılık izafe etmeye mecbur kalmışlardır. Onlar sebeplerin yaratma kabiliyeti olduğunu, fakat bu kabiliyetin onlara Allah tarafından verildigini ileri sürmüşlerdir. Bu görüş Ehl-i Sünnet âlimleri taıafından güçlü bir biçimde eleştirilmiştir. Sebepler Allah tarafından yaratılmışlardır. Onlar, yaratma noktasında zâtî hiçbir özelliğe sahip değillerdir. Sebepler ancak Allah'ın kudretine bir perdedirler. Onun sıfat ve esmasını gösterirler. </p><p></p><p></p><p> Mu'tezilîlerin görüsü ile Ehl-i Sünnetinki arasındaki fark aşağıdaki şekilde tasvir edilebilir: Bir padişahın memurları padişahın otoritesi altında ve Onun namına iş görürler, fakat icraatçıdırlar. Padişah ve memurları aynı mahiyettedirler: ikisi de yaratılmıştır. Padişah işlerinin icra edilmesi için memurlarına muhtaçtır. Mu'tezilîler yanlış olarak sebepleri bir padişahın memurları gibi düşünmüşlerdir. Oysa sebepler Yaratıcıları ile aynı mahiyette değildirler. Onlar Onun tarafından yaratılmışlardır. Yaratıcı yarattığına muhtaç değildir. </p><p></p><p></p><p> Eğer biri yalnız Allah'ın Yaratıcı olduğunu, sebeplerin yaratma kabiliyetine sahip olmadığını kabul eder; fakat sebepler dairesine daire-i kudretin nazarıyla bakarsa, yanlışlıkla sebepleri ihmal edecek ve Allah'a tevekkül adı altında Onun yaratışındaki nizamı görmezden gelecektir. Bu şekilde, kâinattaki nizamla çatışma konumunda olacaktır; oysa Allah'ın muradı, insanın sebeplere müracaat edip, sünnetullaha uymasıdır. Bu ikinci konumu da, Cebriye temsil etmektedir. </p><p></p><p></p><p> Gerek Mu'tezile, gerek Cebriye iki daireyi karıştırdıgından dolayı hataya düşmüştür.2 Bizler sebepler dairesinde yaşıyoruz ve bu dairenin nazarıyla yalnızca kâinata bakabiliriz. Kâinatı gözlemler ve sebeplerin herhangi bir yaratma kabiliyetine sahip olmadığını ve yaratma için gerekli mutlak ve muhil niteliklere sahip bir yaratıcının olması gerektiğini anlarız. Bu bakımdan, esbâb dairesindeyken daire-i kudret hakkında (tümdengelim sûretinde) mantıkî bir çıkarımda bulunuruz: Allah sebepleri sonuçlara bitişik yaratmıştır ve bu şekilde yaratmasında bir düzen koymuştur. Kâinatın tekdüzeligi bu düzenin cilvesidir. </p><p></p><p></p><p> Sebepleri gözardı etmeyiz. Onları Yaratıcıyı bildiren âyetler olarak kullanırız. Öte yandan, sebeplere yaratıcılık da izafe etmeyiz. Bilakis, Allah'ın varlığını ancak sebeplerin herhangi bir kalıtsal niteliğe sahip olmadığını idrak ettiğimizde tasdik edebilir; ancak bu sayede Onu isim ve sıfatlarıyla tanırız. Sebeplere müracaat etmek, Allah'ın sünnetine itaat etmektir. Sünnetine itaat etmek aslında Allah'tan, sebepler dairesindeki hiçbir şey herhangi bir sonuç yaratamadıgı için, bizim ihtiyaç duyduğumuz şeyi yaratmasını dilemek demektir. Bu anlamda sebeplere başvurmak, Allah'a ibadet etmektir. </p><p></p><p></p><p>Gazalî'nin Allah'ın kudretini tasvir etmek için kullandığı bir örnek olan ateş içerisine konmuş bir parça pamuk örneğini ele alalım. Gazalî şu tezi ileri sürüyor: <p style="margin-left: 20px"> i. Ateşle temasa geçtiğinde pamuğun yanmasından sorumlu olan Allah'tır. </p> <p style="margin-left: 20px"> ii. Pamuğun yanmasına sebep olan, ateş değildir. </p> <p style="margin-left: 20px"> </p><p>Bu argüman aşağıdaki şekilde düzenlenebilir: <p style="margin-left: 20px"> i. Gözlem: Pamuk, ateşin içine atıldığında, yanar.3 </p> <p style="margin-left: 20px"> ii. Soru: Bu reaksiyondan kim sorumludur?4 </p> <p style="margin-left: 20px"> iii. Cevabı bulmak için kâinatı inceleme: Bu soruya cevap vermek için pamuğu yanıyor kılmak için nelere ihtiyaç duyulduğunu keşfetmemiz gerekir. Bunun için ise onun nasıl (keyfe) yandığını bilmemiz gerekmektedir.5 </p> <p style="margin-left: 20px"> </p><p>Pamugun yanmasından kimin veya neyin sorumlu olduğunu tesbit için, kabataslak, pamuğu, külü (karbon) oksijeni ve pamuğun ona göre yandığı düzeni bilmemiz gerektiğini söyleyebiliriz. O, bunların hepsini kontrol etme ve pamuğu küle döndürme kudretine de sahip olmalıdır. </p><p></p><p></p><p>Bununla birlikte, ateş bu niteliklerin hiçbirine malik degildir. Şuursuz ve kördür. Hiçbir kudreti yoktur (söndürülebilir): O halde ateş bir ilah degildir; yani "lâ ilâhe." </p><p></p><p></p><p> Pamugun yanmasından sorumlu olanın ateş, pamuk, oksijen ve gerçekte yanma olayının içinde gerşekleştiği ortamı bilen, yapan ve kontrol eden biri olması gerekir. Onun ihatalı bir ilim ve kudret sahibi olması gerekir; yani, "illallah." </p><p></p><p></p><p> Böylece, sonuçların sebeplere izafe edilemeyeceğine hükmederiz. Gerek sebepler, gerek sonuçlar Yaratıcılarını bize tanıtırlar. Gerçekten, sonuçlar, onların şuursuz, kör ve âciz zahirî sebeplerinin yüklenemediği böylesi nitelikler sergilerler. Bu şekilde hem sonuçlar, hem de sebepler, -ilim ve kudret gibi herşeyi kuşatan sıfatlarıyla birlikte-müteal bir varlığın mevcudiyetine işaret ederler.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229603, member: 27"] [b]Cevap: Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliye[/b] [B]İlliyet: Tevhidin Antitezi [/B] Bununla birlikte, illiyet, içinde birinin diğerini getirdiği veya ürettiği iki olay veya durum arasındaki ilişkiyi gösteriyor diye yorumlanır. Hiç kimsenin illiyeti bir âmilin bir sonucu ürettiği şeklinde düşünmediği ileri sürülebilir. Onlar, onun yalnızca yaklaşık bir temsil, uygun bir antropomorfik tahayyül veya bazıların söyledigi gibi bir tür "hakikate yâklaşma" oldugunu düşünürler. Maamafih, bir şey ya doğrudur yahut yanlıştır. İlliyet prensibi sonucu esrarengiz bir biçimde sebep(ler)in doğurduğu çıkarımını ifade eder. O halde, illiyet doğruysa, yani sebepler sonuçlar üzerinde en küçük bir etki sahibi iseler, yani sonuçların sebepleri husule getirecek kudretleri varsa, o zaman tevhidin yeniden düşünülmesi; ve buna mukabil, eğer tevhid doğruysa, illiyetin yeniden düşünülmesi gerekmekdir. Eğer sebeplere dolaylı bir şekilde bile olsa "husule getirme" "üretme" kudreti atfediliyorsa-bu kudret çok kısıtlı olsa bile-ortada sebeplerin Allah'ın yaratmasında Ona ortak koşulduğu iması var demektir. Şayet sebeplerin yaratıcı olduğunu söylüyor, yani bizatihî sebeplere herhangi bir kudret veya özellik atfediyorsak, sebeplerin sonuçları, dolayısıyla kendilerini ürettiğini kabul etmemiz gerekecektir. İlliyet budur. Herşey düzen içinde sebebiyle birlikte yaratıldığından, sebebe tesir atfetmenin ucu tüm yaratılışı sebepler arasında dağıtmaya varır. Gerçekten, eğer her bir sebebin kendi sonucu varsa ve onu o yarattıysa, "herşeyin Yaratıcısı" Allah'a ne izafe edilecektir? İslâmî düşünce tarihinde görülebildiği gibi, benzer sorular Müslüman düşünürler tarafından da dile getirilmiştir: Gündelik olaylarda Allah'ın rolu nedir? Nesneler onların davranışını yöneten bir tabiata sahip midirler? Bir olay diğerine sebep olur mu? Böylesi sorular Müslüman düşünürlerin zihnini meşgul etmiş ve onlar arasında uzun bir tartışmanın konusu haline gelmiştir. Meselâ İbn-i Sina (980-1037) gibi kimi düşünürler fiziksel dünyanın birinin digerine karşı bağımsız oldugu nesneleri ihtiva ettigine inanıyordu. Bir olayın bir diğer olaya sebep olduğu, ve nesnelerin onların belirli biçimlerde davranmasına sebep olan kalıtsal bir tabiata malik oldukları, düşünülüyordu. Bununla birlikte, bu fikirler, İslâm Orta Çagının en etkili düşünürlerinden biri olarak kabul edilen Gazalî'nin (1058- 1111) itirazıyla karşılaştı. Gazalî, doğru bir biçimde, illiyeti kabulün Allah'ın kudretini sınırladığına inanmaktaydı. Onun Allah'ın gündelik olaylarla durmaksızın müdahalesi hakkındaki fikri, kendisinin daimî yaratılış düşüncesinde açık bir biçimde görülebilir. Gazalî nesnelerin onların zaman içinde varlığını sürdürmesine sebep olan kendi tabiatları gibi birşeye sahip olmadıklarına inanıyordu. Nesneler Allah onları her an yeniden yarattığı için var olmayı sürdürür. O halde, sebepler sonuçlara sebep olamazlar: bir sebep-sonuç ilişkisi olarak tezahür eden şey yalnızca bir bitişiklik, bir "iktiran"dır. Gazalî'ye göre, Allah'ın âdeti, birşeyi yarattıgında, onu tekrar tekrar yaratmayı sürdürmektir. Bu yüzden, fıziksel dünyanın tekdüzeliği âdetullahin tecellisidir-illiyetin degil. Bir nesne onun devam ve bekasına sebep olan bağımsız bir vücuda malik değildir. Bilakis, o Allah'ın aynı nesneyi tekrar tekrar vücuda getirme âdetinden dolayı varlığını sürdürmektedir. Gazalî'nin illiyete dair görüşleri tevhid esaslarıyla uyum içindedir ve bu sebeple Ehl-i Sünnet tarafından kabule mazhar olmuştur. Gerçekten, Gazalî'nin eşyanın tabiatına ve Onların birbiriyle ilişkisine dair fıkirleri büyük bir değer taşımaktadır. Bu fikirler dünya görüşü esasen mekanistik olan modern insana acemice ve bilim-dışı gözükebilir. Bu dünya görüşünde, dünya, bağımsız bir şekilde var olan şeylerden mürekkeptir; ve bu şeylerin her biri onu öyle kılan kalıtsal niteliklere sahiptir. Nesneler zaman içinde var olmayı bu kalıtsal özelliklerinden dolayı sürdürür. Nesneler hariçteki bir gücün eylemi karşılığında bir değişime maruz kalıncaya kadar varlıklarını sürdürürler. Daha da ötesi, mekanik görüş, nesnelerin davranışını önceden tahmin edebilme imkânı veren tabiat kanunları var olduğunu farzeder. Kuantum teorisi gibi yeni bilimsel teoriler mekanik illiyet görüşünden temelde farklıdırlar: Bu teorilere göre, acemice olan mekanik görüşün kendisidir: mekanik görüşten ziyade, Gazalî'nin fıkirleri gerçekliğe uymaktadır. Her hâlükârda, Gazalî'nin illiyet ve olayların önceden tahmin edilebilirliği yorumu, göreceğimiz gibi, materyalist bilimin bu konudaki yorumundan kesinlikle daha tutarlıdır. Maamafih, Gazalî'nin takip ettigi usul küçük bir tadilata muhtaç bulunuyor. "İllallah"ı tasdike muktedir olmak için ilk önce "Lâ ilahe" dememiz gerekir; tersi değil. Sebepler dairesinde (daire-yi esbâb) yaşadığımızdan dolayı ilk önce sebepleri ele almak ve onların herhangi bir şeyi yaratamadığı sonucuna ulaşmak, yani sebepler dairesinde ilah yoktur anlamında "lâ ilahe" demek zorundayız. Bundan sonradır ki, kudret dairesi (daire-yi kudret), yani Yaratıcı hakkında hükümler çıkarma ve "İllallah" deme imkânı buluruz. Bu iki dairenın karıştırılmaması gerekir. Eger biri Allah'ı Yaratıcı kabul eder, tâkat daire-yi kudreti ilgilendiren bu hükmü esbâb dairesine (yani kâinata) uygularsa, yanlışlıka sebeplere yaratıcılık atfetmek zorunda kalacaktır. Mu'tezile'nin temsil ettiği konum, işte budur. Mu'tezilîler, bu hataya, yegâne alternatif olarak Cebriye'yi gördükleri için düşmüşlerdir. Ve Cebriye'nin hatasından kaçmak için sebeplere yaratıcılık izafe etmeye mecbur kalmışlardır. Onlar sebeplerin yaratma kabiliyeti olduğunu, fakat bu kabiliyetin onlara Allah tarafından verildigini ileri sürmüşlerdir. Bu görüş Ehl-i Sünnet âlimleri taıafından güçlü bir biçimde eleştirilmiştir. Sebepler Allah tarafından yaratılmışlardır. Onlar, yaratma noktasında zâtî hiçbir özelliğe sahip değillerdir. Sebepler ancak Allah'ın kudretine bir perdedirler. Onun sıfat ve esmasını gösterirler. Mu'tezilîlerin görüsü ile Ehl-i Sünnetinki arasındaki fark aşağıdaki şekilde tasvir edilebilir: Bir padişahın memurları padişahın otoritesi altında ve Onun namına iş görürler, fakat icraatçıdırlar. Padişah ve memurları aynı mahiyettedirler: ikisi de yaratılmıştır. Padişah işlerinin icra edilmesi için memurlarına muhtaçtır. Mu'tezilîler yanlış olarak sebepleri bir padişahın memurları gibi düşünmüşlerdir. Oysa sebepler Yaratıcıları ile aynı mahiyette değildirler. Onlar Onun tarafından yaratılmışlardır. Yaratıcı yarattığına muhtaç değildir. Eğer biri yalnız Allah'ın Yaratıcı olduğunu, sebeplerin yaratma kabiliyetine sahip olmadığını kabul eder; fakat sebepler dairesine daire-i kudretin nazarıyla bakarsa, yanlışlıkla sebepleri ihmal edecek ve Allah'a tevekkül adı altında Onun yaratışındaki nizamı görmezden gelecektir. Bu şekilde, kâinattaki nizamla çatışma konumunda olacaktır; oysa Allah'ın muradı, insanın sebeplere müracaat edip, sünnetullaha uymasıdır. Bu ikinci konumu da, Cebriye temsil etmektedir. Gerek Mu'tezile, gerek Cebriye iki daireyi karıştırdıgından dolayı hataya düşmüştür.2 Bizler sebepler dairesinde yaşıyoruz ve bu dairenin nazarıyla yalnızca kâinata bakabiliriz. Kâinatı gözlemler ve sebeplerin herhangi bir yaratma kabiliyetine sahip olmadığını ve yaratma için gerekli mutlak ve muhil niteliklere sahip bir yaratıcının olması gerektiğini anlarız. Bu bakımdan, esbâb dairesindeyken daire-i kudret hakkında (tümdengelim sûretinde) mantıkî bir çıkarımda bulunuruz: Allah sebepleri sonuçlara bitişik yaratmıştır ve bu şekilde yaratmasında bir düzen koymuştur. Kâinatın tekdüzeligi bu düzenin cilvesidir. Sebepleri gözardı etmeyiz. Onları Yaratıcıyı bildiren âyetler olarak kullanırız. Öte yandan, sebeplere yaratıcılık da izafe etmeyiz. Bilakis, Allah'ın varlığını ancak sebeplerin herhangi bir kalıtsal niteliğe sahip olmadığını idrak ettiğimizde tasdik edebilir; ancak bu sayede Onu isim ve sıfatlarıyla tanırız. Sebeplere müracaat etmek, Allah'ın sünnetine itaat etmektir. Sünnetine itaat etmek aslında Allah'tan, sebepler dairesindeki hiçbir şey herhangi bir sonuç yaratamadıgı için, bizim ihtiyaç duyduğumuz şeyi yaratmasını dilemek demektir. Bu anlamda sebeplere başvurmak, Allah'a ibadet etmektir. Gazalî'nin Allah'ın kudretini tasvir etmek için kullandığı bir örnek olan ateş içerisine konmuş bir parça pamuk örneğini ele alalım. Gazalî şu tezi ileri sürüyor: [INDENT] i. Ateşle temasa geçtiğinde pamuğun yanmasından sorumlu olan Allah'tır. ii. Pamuğun yanmasına sebep olan, ateş değildir. [/INDENT]Bu argüman aşağıdaki şekilde düzenlenebilir: [INDENT] i. Gözlem: Pamuk, ateşin içine atıldığında, yanar.3 ii. Soru: Bu reaksiyondan kim sorumludur?4 iii. Cevabı bulmak için kâinatı inceleme: Bu soruya cevap vermek için pamuğu yanıyor kılmak için nelere ihtiyaç duyulduğunu keşfetmemiz gerekir. Bunun için ise onun nasıl (keyfe) yandığını bilmemiz gerekmektedir.5 [/INDENT]Pamugun yanmasından kimin veya neyin sorumlu olduğunu tesbit için, kabataslak, pamuğu, külü (karbon) oksijeni ve pamuğun ona göre yandığı düzeni bilmemiz gerektiğini söyleyebiliriz. O, bunların hepsini kontrol etme ve pamuğu küle döndürme kudretine de sahip olmalıdır. Bununla birlikte, ateş bu niteliklerin hiçbirine malik degildir. Şuursuz ve kördür. Hiçbir kudreti yoktur (söndürülebilir): O halde ateş bir ilah degildir; yani "lâ ilâhe." Pamugun yanmasından sorumlu olanın ateş, pamuk, oksijen ve gerçekte yanma olayının içinde gerşekleştiği ortamı bilen, yapan ve kontrol eden biri olması gerekir. Onun ihatalı bir ilim ve kudret sahibi olması gerekir; yani, "illallah." Böylece, sonuçların sebeplere izafe edilemeyeceğine hükmederiz. Gerek sebepler, gerek sonuçlar Yaratıcılarını bize tanıtırlar. Gerçekten, sonuçlar, onların şuursuz, kör ve âciz zahirî sebeplerinin yüklenemediği böylesi nitelikler sergilerler. Bu şekilde hem sonuçlar, hem de sebepler, -ilim ve kudret gibi herşeyi kuşatan sıfatlarıyla birlikte-müteal bir varlığın mevcudiyetine işaret ederler. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliyet"
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst