Ana sayfa
Forumlar
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Blog
Neler yeni
Yeni mesajlar
Son aktiviteler
Giriş yap
Kayıt ol
Neler yeni
Ara
Ara
Sadece başlıkları ara
Kullanıcı:
Yeni mesajlar
Forumlarda ara
Menü
Giriş yap
Kayıt ol
Install the app
Yükle
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliyet"
JavaScript devre dışı. Daha iyi bir deneyim için, önce lütfen tarayıcınızda JavaScript'i etkinleştirin.
Çok eski bir web tarayıcısı kullanıyorsunuz. Bu veya diğer siteleri görüntülemekte sorunlar yaşayabilirsiniz..
Tarayıcınızı güncellemeli veya
alternatif bir tarayıcı
kullanmalısınız.
Konuya cevap cer
Mesaj
<blockquote data-quote="Huseyni" data-source="post: 229610" data-attributes="member: 27"><p><strong>Cevap: Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliye</strong></p><p></p><p><strong>Tümevarım Problemine Bir Çözüm Önerisi </strong></p><p><strong></strong></p><p> Bilimin tabiat kanunlarının hükümferma oluşu ve illiyet (nedensellik) gibi genel ilkeleri tümevarım prensibine bel bağlamış durumdadır. Tümevarım deneye tâbi tutulmuş olandan deneye tâbi tutulmamış olana dair çıkarımlarda bulunmayı haklı gösteregeldi. Tecrübe bazında, geleceğe veya geçmişin yahut şu anın tecrübe edilmemiş cüzlerine dair ileri sürülen tüm argümanlar tümevarım prensibinin geçerliliğini öngörür. Bu yüzden tümevarım prensibi, kendi doğruluğunu isbat için kendisinin kullanılması gibi mantıkî bir probleme düşmeksizin, tecrübe yoluyla isbatlanamaz. Tümevarım, sebep-sonup ilişkileri zorunlu olmadığı için, rasyonel olarak da isbatlanamaz. </p><p></p><p></p><p> Bu durum B. Russell'a şunu söyletmiştir: "Tümevarım prensibini ya onun kendi kendinin kanıtı olduğu temelinde, veya gelecek hakkındaki beklentilerimize dair tüm isbat teşebbüslerinden vazgeçerek kabul etmeliyiz. Bu prensip sağlam temellere dayanmıyorsa, yarın güneş doğacağını beklemek, ekmeğin taştan daha besleyici olduğunu ümit etmek için hiçbir nedenimiz yok demektir." </p><p></p><p></p><p> Bu yaratılmış dünyada, "güneşin yarın doğacağı"nın garantisi yoktur; yani güneşin doğacağını ümit etmek için hiçbir neden yoktur. Fakat güneşin yarın doğacağının belli olmasına muhtaç değil miyiz? </p><p></p><p></p><p> İlk olarak, "Güneş yarın doğacak mı?" gibi sorulara niçin ihtiyaç duyduğumuzu bulmaya çalışalım. Açıkçası, bu, güneşin doğmasına bağlı maslahatların bizim için hayatî bir önem arzetmesindendir. Diğer bir deyişle, bizzat güneşin doğuşuyla alâkadar değiliz alâkamız onun ışık, ısı ve enerji gibi fayda ve maslahatlarından kaynaklanıyor. Öte yandan, güneş bu gibi hikmetli fayda ve maslahatları düşünüp planlamaya muktedir değildir. Onun bunu yapacak ne ilmi vardır, ne de kudreti. </p><p></p><p></p><p> Güneşin doğması işarî bir anlam taşır. Kendinden başka birşeylere işaret ederek, onları gösterir. Onun yararlı vazifeleri ve hayatî maslahatları, onun kendinden kaynaklanıyor değildir; onlar ancak sonsuz kudret, ilim, irade ve rahmetten.. sâdır olabilirler. Bu bakımdan güneşin şimdi ve burada sözkonusu vazife ve yararlarla birlikte doğması bu kudret, ilim ve rahmete işaret eder. </p><p></p><p></p><p> Gerçekte, tanzim, tevzin ve belirli faydalarla birlikte belirli gayelerin güdülmesi, ancak ilim, kudret ve rahmet sayesinde vukua gelebilir. </p><p></p><p></p><p> Elbette, bize değişik faydalar sağlayan bu hikmetli nizam güneşin, ve gerçekte tüm mevcutların hakikatlerin kanunlarına itaat ettiklerini isbat eder. </p><p></p><p></p><p> Eğer bu anlaşılırsa, problem değişir. Artık güneşin yarın doğup doğmayacağını bilme ihtiyacı duymayız. Bizim gerçekten bilme ihtiyacı duyduğumuz şey, "Şimdi mutlak kudret, ilim ve rahmet var mı?" sorusunun cevabıdır. Eğer bunlar mevcut değilse, yalnızca güneşin yarın doğacağını ümit etmek için hiçbir dayanağımız olmadığı değil, herhangi bir zamanda herhangi bir şeyin var olmasını ümit etmek için de hiçbir dayanağımız bulunmadığı aşikâr hale gelir. Bu aslî hakikatler olmaksızın ne güneş, ne onun doğuşu, ne de başka herhangi bir şey var olabilir. </p><p></p><p></p><p> Ve mevcutlar var olduğuna, güneş de doğduğuna göre, bunlar aslî hakikatlerin ürünü olmalıdır. Çünkü, bir varlık, ister küçük olsun ve ister hayatı kısa ve sınırlı olsun, ancak bu sonsuz hakikatlerden sâdır olabilir. Eğer bu hakikatler bir an bile çekilirse, herşey yok olup gider. O halde, bir anlık bir varoluş bile, bu hakikatlerin zorunluluğunun yeterli bir delilidir. Geçmişe atıfla bulunmaya hiç gerek yoktur. Şimdi ve burada vukua gelen her yeni olay, bu hakikatlerin bir delilidir. </p><p></p><p></p><p> Şimdi, bu hakikatler, mutlak ve zorunlu olduklarından dolayı, yalnız şu an için değil, yarın ve sonsuza dek de mevcut olacaklardır. Bu bakımdan, bizim emin olma ihtiyacı duyduğumuz şey yarına dair mümkin gündoğumu değil, herşeyi onlara borçlu olduğumuz mutlak hakikatlerin kanunlarının zorunluluğudur. Hakikatlerin kanunları var olduğu sürece, endişelenmeye hiç mahal yoktur. Güneş yarın doğmayabilir, tüm dünya altüst olabilir, yine de bunun önemi yoktur. Çünkü bir ne güneşe muhtacız, ne onun doğmasına, ne başka herhangi bir yaratılmış şeye (sebeplere). Onların hepsi fani ve mümkindir. Onlar ihtiyaçlarımızı ne bilir, ne de anlarlar. Bilip anlasalar bile, bize yardım edecek bir kudrete sahip değildirler. Bizim Allah'a ihtiyacımız var. Onun mutlak hakikatlerinin kanunlarına ihtiyacımız var. Kudreti ve rahmeti sonsuz olan bir Rahîm-i Mutlak'tan ("Rahmetim herşeyi kuşatmıştır." bkz. 7: 156) başka kim şimdi, yarın ve sonsuza dek bizi işitip yardımımıza koşabilir? Tabiat kanunları mı? Bilimsel başarı ve keşitler mi? Hiçbiri. </p><p></p><p></p><p> Kur'ânî paradigmaya dayandırmaya çalıştığımız bu yaklaşıma göre, eşya ve sebepler yekdiğeriyle sebep-sonuç zinciriyle değil, Yaratıcıları vasıtasıyla ilişki halindedir. Bu yaklaşım nedensel yaklaşımı uydurma ve bâtıl olarak reddeder. Tümevarım probleminin yaratılışta zaten mevcut olmadığını, nedensel yaklaşımın bir yan ürününden ibaret olduğunu berrak hale getirir. Tevhidî yaklaşımda böyle bir problem çıkmaz. Şimdi ve buradaki her bir olay, mutlak hakikatlerin bir delilidir. Herşey mutlak hakikatlerien kanunlarından sâdır olduğundan ve bu kanunlar zorunlu olduğundan, Russell'ın dediği gibi "geleceğe dair beklentilerimizden vazgeçme"mize gerek kalmaz. Yalnızca geleceğe dair beklentilerimizi gözden geçirmemiz gerekir: Bizim güneşin yarın doğacağından emin olmaya ihtiyacımız yoktur; ihtiyaç duyduğumuz şey güneşi doğduran kudret ve rahmetin mevcut, ezelî ve mutlak olduğundan emin olmaktır. </p><p></p><p></p><p> Sözgelimi, hepimiz. doğrudan kendi ölümlerimizin tecrübesine sahip olmadığımız üzere "tabiat kanunları" onun için hiçbir kanıt sağlamasa bile bir gün kesinlikle öleceğimizi biliriz.30 Hiçbirimiz öleceğimizden en küçük bir şüphe duymayız, ama hâlâ daha hayatımızı sanki sonsuza dek yaşayacakmışız gibi tanzim ederiz. Gerçekten, gelip geçici fani şeyler, ebediyeti arzulayan kalbin bağlanacağı şey olamazlar; kalbin alâka göstermesine değmezler. Bu, sözkonusu fani şeylerin her nasılsa ölümsüz olduklarını hayal ettiğimizi açıklar; onları sevebilmek için böyle yaparız. Biz hayatı sanki ebedîymiş gibi severiz. Fakat, aynı zamanda onun fani olduğunu da biliriz. Bu ne anlama gelir? Kalb ve akıl arasındaki bu çelişkili durumun dışında bir yol yok mu? </p><p></p><p></p><p> Akıl herşeyin öldüğünü; geçip gittiğini gösterir ve ölümün hayatın sonu olduğuna hükmeder. Oysa, ölümsüzlüğü iştiyak derecesinde arzulayan kalb, geçip giden fani şeyleri sevmez. Aklın hayat ölümle son bulur çıkarımını kabul, kalb için imkânsızdır. </p><p></p><p></p><p> "Lâ uhibbul âfilîn/Zeval bulan şeyleri sevmem" (bkz. 6: 76) diyen kalb aklı bu çıkarımını gözden geçirmeye sevkeder. Sonuç olarak, akıl tekrar yaratılış âlemine bakar ve bizim mümkin varlığımızın ve mümkin hayatlarımızın bir Hayy-ı Bâkî'nin varlığının vücubuna işaret ettiğini anlar. Aynı şekilde, ölümlerimiz de o Hayy-ı Bâkî'nin hayatının devam ve bekasına işaret eder. </p><p></p><p></p><p> Biz öldükten sonra, diğer canlı varlıkların da bizi izleyeceği gerçeği, hayatın tecellisinin Onun bâkî ve sermedî hayatının kanunlarına göre durmaksızın yenilendiğini gösterir. Bütün mevcutların ölümleri, hayatları gibi, o Hayy-ı Bâkî'nin ezelî ve ebedî oluşuna işaret ederler. Bütün hayatlar sürekli Onun ezelî ve vâcib olan hayatının cilvesiyle vücuda gelir. </p><p></p><p></p><p> Meselâ bir tohumun içersinden bir filiz sürgün verip hayata başlarken, tohumun kendisi ölür ve çürür. Yani, bir tohumun cüz'î hayatından bir filizin daha küllî hayatına intikal eder. Öyleyse, ölüm zahiren hayatın sönmesi ve bitmesi gibi gözükse de, aslında, Onun ebedî hayatının bir göstergesidir. Anne karnındaki hayatımız bir tohum gibidir. O sona erdiğinde bu dünyaya doğarız. </p><p></p><p></p><p> Anne karnındaki hayatımızın sonu, bir sönme ve yok olma değildir. Bu dünyada yaşayacağımız daha küllî bir hayatın başlangıcıdır. Bu yüzden, ölüm hiçlik de değildir; bir son değildir. Kabir, ebediyet ve rahmet âlemine açılan bir kapıdır. </p><p></p><p></p><p> Akıl bu hakikati anladığında, yani Hayy ve Bâkî olan Birini bulduğunda, kalb onu tasdik eder; huzur ve sükun bulur ("Muhakkak ki, kalbler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." bkz. 13: 28). Artık bu dünyanın hızla geçip giden hayatını ebedî hayatın tecellisi olarak sevebilir. Bu durumda, hayatın ve gerçekte mevcudattaki onun muhabbet sebebi olan tüm güzellik ve mükemmelliğin Bâkî Olanın hayat, cemal ve kemalinin işaretleri olduğunu anlar; dolayısıyla bütün mevcutları artık Allah namına sevecektir Kalbinin sonsuz sevme kapasitesinin kendisine Bâki ve Cemîl olan Yaratıcısına yöneltebilmesi için yerilmi: olduğunu idrak eder. Eğer bu muhabbeti yanlış kullanır ve Mâbud-u Hakikînin muhabbeti için verilmiş olan bu duyguyu âni varlıklara sarfederse, yanlış yapacak ve yanlışının cezasını fırak ve ayrılış acısıyla çekecektir. </p><p></p><p></p><p> Bu şekilde bakıldığında, kâinat insicamlı ve anlamlı bir bütün olarak görünür. Kur'ân'ın nuranî yolu insanın iç dünyasında dünyanın fena ve zevaliyle, eşyanın âni ve zâil mahiyetiyle apılan yaraları tedavi edip onu vehim ve hayal karanlığından çıkardığı için, insan kendisi ve kâinat arasında mükemmel bir uyumun varlığını görür. Bu nuranî yol materyalist felsefenin bütün zulmet ve belirsizliğini dağıtır. Bunu dünyayı Rahîm bir Rabbin bir misafirhanesi olduğunu, ve içindeki mevcudatın Onun emirleri ve Esmâ-i Hüsnâsının tecelliyatı tahtında hareket eden vazifeli memurlar olduğunu göstererek yapar. </p><p></p><p></p><p> Dış dünyayı sayısız duyular, duygular ve latifeler aracılığıyla algılarız. Dünyayı duyumsama tecrübemiz yalnızca beş duyuyla sınırlı değildir. Bu sayısız duyguların her biri kâinatın hakikatlerini bize bildiren bir tür ölçücüklerdir. Bunu derk edip dünyaya buna göre baktığımızda, kâinatın ne olduğunu ve neye işaret ediyor olduğunu görecegiz. İnsanın esasen bir fihriste, bir harita ve kâinatın hakikatleri için kapsamlı bir ayna mahiyetinde olduğunu anlayacağız. Ve, kâinat hakkında mâlûmat edindiğimizde, kalbimizin onu tasdik ettiğini göreceğiz.31 Bu bilgi anlamlı olacak; abesiyet ve cehalete inkılâb etmeyecek. Diğer taraftan, kalbimizin sesine kulak vermezsek, Steven Weinberg'in "Kâinat daha kapsamlı bir biçimde kavranabilir gibi göründükçe, daha da anlamsız görünüyor"32 demesi gibi, tezatlar ve anlamsızlıklar dünyasında yaşamaya mecbur kalacagız. </p><p></p><p></p><p> Bilimin varlığı esasında dünyanın duygular teleskobu aracılığıyla fark edilebilen mutlak hakikatlerin kanunlarının faaliyet alanı olduğunu gösterir. Bu manidar hakikatler kâinatı bir kitap hükmüne getirir. İnsan aklı bilim kütüphanesini ondan iktibas etmiştir.</p></blockquote><p></p>
[QUOTE="Huseyni, post: 229610, member: 27"] [b]Cevap: Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliye[/b] [B]Tümevarım Problemine Bir Çözüm Önerisi [/B] Bilimin tabiat kanunlarının hükümferma oluşu ve illiyet (nedensellik) gibi genel ilkeleri tümevarım prensibine bel bağlamış durumdadır. Tümevarım deneye tâbi tutulmuş olandan deneye tâbi tutulmamış olana dair çıkarımlarda bulunmayı haklı gösteregeldi. Tecrübe bazında, geleceğe veya geçmişin yahut şu anın tecrübe edilmemiş cüzlerine dair ileri sürülen tüm argümanlar tümevarım prensibinin geçerliliğini öngörür. Bu yüzden tümevarım prensibi, kendi doğruluğunu isbat için kendisinin kullanılması gibi mantıkî bir probleme düşmeksizin, tecrübe yoluyla isbatlanamaz. Tümevarım, sebep-sonup ilişkileri zorunlu olmadığı için, rasyonel olarak da isbatlanamaz. Bu durum B. Russell'a şunu söyletmiştir: "Tümevarım prensibini ya onun kendi kendinin kanıtı olduğu temelinde, veya gelecek hakkındaki beklentilerimize dair tüm isbat teşebbüslerinden vazgeçerek kabul etmeliyiz. Bu prensip sağlam temellere dayanmıyorsa, yarın güneş doğacağını beklemek, ekmeğin taştan daha besleyici olduğunu ümit etmek için hiçbir nedenimiz yok demektir." Bu yaratılmış dünyada, "güneşin yarın doğacağı"nın garantisi yoktur; yani güneşin doğacağını ümit etmek için hiçbir neden yoktur. Fakat güneşin yarın doğacağının belli olmasına muhtaç değil miyiz? İlk olarak, "Güneş yarın doğacak mı?" gibi sorulara niçin ihtiyaç duyduğumuzu bulmaya çalışalım. Açıkçası, bu, güneşin doğmasına bağlı maslahatların bizim için hayatî bir önem arzetmesindendir. Diğer bir deyişle, bizzat güneşin doğuşuyla alâkadar değiliz alâkamız onun ışık, ısı ve enerji gibi fayda ve maslahatlarından kaynaklanıyor. Öte yandan, güneş bu gibi hikmetli fayda ve maslahatları düşünüp planlamaya muktedir değildir. Onun bunu yapacak ne ilmi vardır, ne de kudreti. Güneşin doğması işarî bir anlam taşır. Kendinden başka birşeylere işaret ederek, onları gösterir. Onun yararlı vazifeleri ve hayatî maslahatları, onun kendinden kaynaklanıyor değildir; onlar ancak sonsuz kudret, ilim, irade ve rahmetten.. sâdır olabilirler. Bu bakımdan güneşin şimdi ve burada sözkonusu vazife ve yararlarla birlikte doğması bu kudret, ilim ve rahmete işaret eder. Gerçekte, tanzim, tevzin ve belirli faydalarla birlikte belirli gayelerin güdülmesi, ancak ilim, kudret ve rahmet sayesinde vukua gelebilir. Elbette, bize değişik faydalar sağlayan bu hikmetli nizam güneşin, ve gerçekte tüm mevcutların hakikatlerin kanunlarına itaat ettiklerini isbat eder. Eğer bu anlaşılırsa, problem değişir. Artık güneşin yarın doğup doğmayacağını bilme ihtiyacı duymayız. Bizim gerçekten bilme ihtiyacı duyduğumuz şey, "Şimdi mutlak kudret, ilim ve rahmet var mı?" sorusunun cevabıdır. Eğer bunlar mevcut değilse, yalnızca güneşin yarın doğacağını ümit etmek için hiçbir dayanağımız olmadığı değil, herhangi bir zamanda herhangi bir şeyin var olmasını ümit etmek için de hiçbir dayanağımız bulunmadığı aşikâr hale gelir. Bu aslî hakikatler olmaksızın ne güneş, ne onun doğuşu, ne de başka herhangi bir şey var olabilir. Ve mevcutlar var olduğuna, güneş de doğduğuna göre, bunlar aslî hakikatlerin ürünü olmalıdır. Çünkü, bir varlık, ister küçük olsun ve ister hayatı kısa ve sınırlı olsun, ancak bu sonsuz hakikatlerden sâdır olabilir. Eğer bu hakikatler bir an bile çekilirse, herşey yok olup gider. O halde, bir anlık bir varoluş bile, bu hakikatlerin zorunluluğunun yeterli bir delilidir. Geçmişe atıfla bulunmaya hiç gerek yoktur. Şimdi ve burada vukua gelen her yeni olay, bu hakikatlerin bir delilidir. Şimdi, bu hakikatler, mutlak ve zorunlu olduklarından dolayı, yalnız şu an için değil, yarın ve sonsuza dek de mevcut olacaklardır. Bu bakımdan, bizim emin olma ihtiyacı duyduğumuz şey yarına dair mümkin gündoğumu değil, herşeyi onlara borçlu olduğumuz mutlak hakikatlerin kanunlarının zorunluluğudur. Hakikatlerin kanunları var olduğu sürece, endişelenmeye hiç mahal yoktur. Güneş yarın doğmayabilir, tüm dünya altüst olabilir, yine de bunun önemi yoktur. Çünkü bir ne güneşe muhtacız, ne onun doğmasına, ne başka herhangi bir yaratılmış şeye (sebeplere). Onların hepsi fani ve mümkindir. Onlar ihtiyaçlarımızı ne bilir, ne de anlarlar. Bilip anlasalar bile, bize yardım edecek bir kudrete sahip değildirler. Bizim Allah'a ihtiyacımız var. Onun mutlak hakikatlerinin kanunlarına ihtiyacımız var. Kudreti ve rahmeti sonsuz olan bir Rahîm-i Mutlak'tan ("Rahmetim herşeyi kuşatmıştır." bkz. 7: 156) başka kim şimdi, yarın ve sonsuza dek bizi işitip yardımımıza koşabilir? Tabiat kanunları mı? Bilimsel başarı ve keşitler mi? Hiçbiri. Kur'ânî paradigmaya dayandırmaya çalıştığımız bu yaklaşıma göre, eşya ve sebepler yekdiğeriyle sebep-sonuç zinciriyle değil, Yaratıcıları vasıtasıyla ilişki halindedir. Bu yaklaşım nedensel yaklaşımı uydurma ve bâtıl olarak reddeder. Tümevarım probleminin yaratılışta zaten mevcut olmadığını, nedensel yaklaşımın bir yan ürününden ibaret olduğunu berrak hale getirir. Tevhidî yaklaşımda böyle bir problem çıkmaz. Şimdi ve buradaki her bir olay, mutlak hakikatlerin bir delilidir. Herşey mutlak hakikatlerien kanunlarından sâdır olduğundan ve bu kanunlar zorunlu olduğundan, Russell'ın dediği gibi "geleceğe dair beklentilerimizden vazgeçme"mize gerek kalmaz. Yalnızca geleceğe dair beklentilerimizi gözden geçirmemiz gerekir: Bizim güneşin yarın doğacağından emin olmaya ihtiyacımız yoktur; ihtiyaç duyduğumuz şey güneşi doğduran kudret ve rahmetin mevcut, ezelî ve mutlak olduğundan emin olmaktır. Sözgelimi, hepimiz. doğrudan kendi ölümlerimizin tecrübesine sahip olmadığımız üzere "tabiat kanunları" onun için hiçbir kanıt sağlamasa bile bir gün kesinlikle öleceğimizi biliriz.30 Hiçbirimiz öleceğimizden en küçük bir şüphe duymayız, ama hâlâ daha hayatımızı sanki sonsuza dek yaşayacakmışız gibi tanzim ederiz. Gerçekten, gelip geçici fani şeyler, ebediyeti arzulayan kalbin bağlanacağı şey olamazlar; kalbin alâka göstermesine değmezler. Bu, sözkonusu fani şeylerin her nasılsa ölümsüz olduklarını hayal ettiğimizi açıklar; onları sevebilmek için böyle yaparız. Biz hayatı sanki ebedîymiş gibi severiz. Fakat, aynı zamanda onun fani olduğunu da biliriz. Bu ne anlama gelir? Kalb ve akıl arasındaki bu çelişkili durumun dışında bir yol yok mu? Akıl herşeyin öldüğünü; geçip gittiğini gösterir ve ölümün hayatın sonu olduğuna hükmeder. Oysa, ölümsüzlüğü iştiyak derecesinde arzulayan kalb, geçip giden fani şeyleri sevmez. Aklın hayat ölümle son bulur çıkarımını kabul, kalb için imkânsızdır. "Lâ uhibbul âfilîn/Zeval bulan şeyleri sevmem" (bkz. 6: 76) diyen kalb aklı bu çıkarımını gözden geçirmeye sevkeder. Sonuç olarak, akıl tekrar yaratılış âlemine bakar ve bizim mümkin varlığımızın ve mümkin hayatlarımızın bir Hayy-ı Bâkî'nin varlığının vücubuna işaret ettiğini anlar. Aynı şekilde, ölümlerimiz de o Hayy-ı Bâkî'nin hayatının devam ve bekasına işaret eder. Biz öldükten sonra, diğer canlı varlıkların da bizi izleyeceği gerçeği, hayatın tecellisinin Onun bâkî ve sermedî hayatının kanunlarına göre durmaksızın yenilendiğini gösterir. Bütün mevcutların ölümleri, hayatları gibi, o Hayy-ı Bâkî'nin ezelî ve ebedî oluşuna işaret ederler. Bütün hayatlar sürekli Onun ezelî ve vâcib olan hayatının cilvesiyle vücuda gelir. Meselâ bir tohumun içersinden bir filiz sürgün verip hayata başlarken, tohumun kendisi ölür ve çürür. Yani, bir tohumun cüz'î hayatından bir filizin daha küllî hayatına intikal eder. Öyleyse, ölüm zahiren hayatın sönmesi ve bitmesi gibi gözükse de, aslında, Onun ebedî hayatının bir göstergesidir. Anne karnındaki hayatımız bir tohum gibidir. O sona erdiğinde bu dünyaya doğarız. Anne karnındaki hayatımızın sonu, bir sönme ve yok olma değildir. Bu dünyada yaşayacağımız daha küllî bir hayatın başlangıcıdır. Bu yüzden, ölüm hiçlik de değildir; bir son değildir. Kabir, ebediyet ve rahmet âlemine açılan bir kapıdır. Akıl bu hakikati anladığında, yani Hayy ve Bâkî olan Birini bulduğunda, kalb onu tasdik eder; huzur ve sükun bulur ("Muhakkak ki, kalbler ancak Allah'ın zikriyle mutmain olur." bkz. 13: 28). Artık bu dünyanın hızla geçip giden hayatını ebedî hayatın tecellisi olarak sevebilir. Bu durumda, hayatın ve gerçekte mevcudattaki onun muhabbet sebebi olan tüm güzellik ve mükemmelliğin Bâkî Olanın hayat, cemal ve kemalinin işaretleri olduğunu anlar; dolayısıyla bütün mevcutları artık Allah namına sevecektir Kalbinin sonsuz sevme kapasitesinin kendisine Bâki ve Cemîl olan Yaratıcısına yöneltebilmesi için yerilmi: olduğunu idrak eder. Eğer bu muhabbeti yanlış kullanır ve Mâbud-u Hakikînin muhabbeti için verilmiş olan bu duyguyu âni varlıklara sarfederse, yanlış yapacak ve yanlışının cezasını fırak ve ayrılış acısıyla çekecektir. Bu şekilde bakıldığında, kâinat insicamlı ve anlamlı bir bütün olarak görünür. Kur'ân'ın nuranî yolu insanın iç dünyasında dünyanın fena ve zevaliyle, eşyanın âni ve zâil mahiyetiyle apılan yaraları tedavi edip onu vehim ve hayal karanlığından çıkardığı için, insan kendisi ve kâinat arasında mükemmel bir uyumun varlığını görür. Bu nuranî yol materyalist felsefenin bütün zulmet ve belirsizliğini dağıtır. Bunu dünyayı Rahîm bir Rabbin bir misafirhanesi olduğunu, ve içindeki mevcudatın Onun emirleri ve Esmâ-i Hüsnâsının tecelliyatı tahtında hareket eden vazifeli memurlar olduğunu göstererek yapar. Dış dünyayı sayısız duyular, duygular ve latifeler aracılığıyla algılarız. Dünyayı duyumsama tecrübemiz yalnızca beş duyuyla sınırlı değildir. Bu sayısız duyguların her biri kâinatın hakikatlerini bize bildiren bir tür ölçücüklerdir. Bunu derk edip dünyaya buna göre baktığımızda, kâinatın ne olduğunu ve neye işaret ediyor olduğunu görecegiz. İnsanın esasen bir fihriste, bir harita ve kâinatın hakikatleri için kapsamlı bir ayna mahiyetinde olduğunu anlayacağız. Ve, kâinat hakkında mâlûmat edindiğimizde, kalbimizin onu tasdik ettiğini göreceğiz.31 Bu bilgi anlamlı olacak; abesiyet ve cehalete inkılâb etmeyecek. Diğer taraftan, kalbimizin sesine kulak vermezsek, Steven Weinberg'in "Kâinat daha kapsamlı bir biçimde kavranabilir gibi göründükçe, daha da anlamsız görünüyor"32 demesi gibi, tezatlar ve anlamsızlıklar dünyasında yaşamaya mecbur kalacagız. Bilimin varlığı esasında dünyanın duygular teleskobu aracılığıyla fark edilebilen mutlak hakikatlerin kanunlarının faaliyet alanı olduğunu gösterir. Bu manidar hakikatler kâinatı bir kitap hükmüne getirir. İnsan aklı bilim kütüphanesini ondan iktibas etmiştir. [/QUOTE]
Adı
İnsan doğrulaması
Peygamber Efendimiz a.s.v.'ın kabri nerededir? (Sadece şehir adını küçük harfler ile giriniz)
Cevap yaz
Forumlar
Risale-i Nur Okuma ve Anlama
Risale-i Nurdan Makaleler
Tümevarım problemine bir çözüm önerisi "Tabiat Kanunları" ve "İlliyet"
Bu site çerezler kullanır. Bu siteyi kullanmaya devam ederek çerez kullanımımızı kabul etmiş olursunuz.
Accept
Daha fazla bilgi edin.…
Üst